Andy julia |
Kristeva, Julia: 1941 Bulgaristan doğumlu çağdaş feminist düşünür. Roland Barthes ve Jacques Lacan’ın yanında çalışmış ve bu düşünürler dışında Bakhtin’den de etkilenmiş olan Kristeva’nın temel eserleri La Revolution du langage poetique [Şiir Dilin-de Devrim], Le Iangage, cet inconnu [Dil Denen Muamma], Atrangers a nous-memes [Kendimize Yabancıyız]’dir.
Başlangıçta dilbilim alanında çalışmış olan Kristeva, daha sonra semiyotik, psikanaliz ve feminizm alanında önemli bir teorisyen olup çıkmıştır. Başka bir deyişle, o öznellikle ilgili sorunlarda eklektik ve disiplinlerarası bir yaklaşım sergilemiş ve bu çerçeve
içinde Marksist teori ve Rus formalizmini yapısalcılık ve psikanalizle bir araya getirmiştir. Metinlerarasılık kavramını önemli ölçüde kendisine borçlu olduğumuz filozof, tıpkı Levi-Strauss ve Lacan gibi, toplumun bir sembol sistemi olduğunu, sembolik yapıların bütün hayat alanlarını doldurup yapılandırdığını savunur. Dil en önemli gösterge sistemi, sembolik dizge olup, bütün diğer sistemlere yapı kazandırır. Ve bu dünyanın fenomenleri ancak dil tarafından sembolleştirilebildiğ
i ölçüde anlaşılacak, kendileri nüfuz edilebilecek olan fenomenlerdir.
O, dile, dilsel unsurlara anlam verme sürecinde semiyotik ve sembolik
işlemleri ve dolayısıyla, semiyotik olanla sembolik olanı birbirinden ayırır. Kristeva’ya göre, sembolik olan ataerkil düzeni, babanın yasasını temsil eder ve dili öğrenmeyle başlar. Çocukluk gelişmesinde sembolik aşamaya, Odipal aşamanın sona ermesinden ulaşılır. O işte bu aşamayı öznenin ayırım yapabilme ve özdeşleştirme ve bunun sonucunda da yargılama gibi önemli yeteneklerin kazanıldığı önemli bir aşama olarak tanımlar.
Onda semiyotik olan ise, ötekinin alanını temsil eder ve bilinçdışının izlerini taşır. Bu anlamda semiyotik ifade, gerçekleşmemiş erotik hayaller ve istekleri gösterir. Bu hayal ve istekler, Kristeva’ya göre, sanat ve dinde kendilerini açık ve seçik olarak gösterirler. Nitekim, Musevi tektanrıcılığı ve Batı sembol sistemleriyle kadınların dışlanması veya marjinalleştirilmesi arasındaki ilişkiyi analiz eden filozof un tanımına göre, Musevi monoteizmi “sembolik ve babacı bir benliküstü toplum” ilkesine göre kurulmuştur. O bundan dolayı, kadınları, anneleri bastırır. Kadının bu şekilde dışlanması veya marjinalleştirilmesi, ataerkil toplumun temel karakteristiğidir. Cinsel farklılığı, başka hiçbir uygarlık, Kristeva’ya göre, bu kadar aşikar bir ilke haline getirmemiştir. Tektanrıcı birliğin iki cinsin kökten bir biçimde birbirinden ayrılmasına neden olduğunu savunan filozof dili felsefi bakımdan sorgulayan feminist dilbilimi şiddetle eleştirmiştir. Ona göre, bunun arkasında doğruluğu araştırılmamış bir transandental özne veya Kartezyen cogito vardır. İrigaray ve Cixous gibi diğer feminist düşünürlerle birlikte, bir farklılık feminizmine yazılıp, özü itibariyle dişil olan bir söylem arayışı içine giren Kristeva, Simone de Beauvoir gibi düşünürlerin yer aldığı birinci kuşak feministlerle ikinci kuşak feministleri uzlaştırmaya çalışmıştır. O ikinci kuşak feministlerin sekter tavırlarına karşı, kadın-erkek ayırımının biyolojik bir ayrımdan ziyade, metafiziğe ait bir ayırım olduğunu öne sürmüştür. Bir yandan da bir yeni özne teorisi üzerinde çalışan Kristeva, öznenin süreç-içinde-özne olduğu görüşünü benimsemiştir. Ona göre, özne her konuşma ediminde yeni baştan kurulur. Kristeva işte bu bağlamda dilsel düzeni yıkmak ve, bütün kadınların ve erkeklerin farklı deneyimlerine olduğu kadar, cinslerin farklılığına açık olan bir özne kavramı yaratmak istemiştir.