Nüve Forum


Filozoflar hakkinda Jean Paul Sartre ile ilgili bilgiler


Jean Paul Sartre (1905 - 1980) 21 Haziran 1905'te Paris'te doğdu. Babası o çok küçük yaştayken öldü ve annesi de ailesinin yanına döndü. Sartre, hep örnek çocuk olarak gösterildi. La

Like Tree10Likes
  • 2 Post By SELVILV
  • 1 Post By SELVILV
  • 1 Post By SELVILV
  • 1 Post By SELVILV
  • 1 Post By SELVILV
  • 1 Post By SELVILV
  • 1 Post By SELVILV
  • 1 Post By CiwCiw
  • 1 Post By manics

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 23.11.07, 16:07
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 3.163
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Jean Paul Sartre

Jean Paul Sartre (1905 - 1980)
21 Haziran 1905'te Paris'te doğdu. Babası o çok küçük yaştayken öldü ve annesi de ailesinin yanına döndü. Sartre, hep örnek çocuk olarak gösterildi. La Rochelle Lisesi'ne devam etti, ama olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi'nde verdi. Eğitimini Ecole Normale Supérieure'de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü.

1929 yılında Simone de Beauvoir'la tanıştı. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı. 2. Dünya Savaşı sırasında, Almanlar tarafından hapse atıldı; hapisten çıktıktan sonra Direniş Hareketi'ne katıldı. "Sinekler" adlı tiyatro oyunu, onun Direniş Hareketi'nde olduğunu bilmeyen Almanların izniyle oynandı (1943). Aynı durum, "Varlık ve Hiçlik" adlı oyununda da meydana geldi (1943). Oyunlarının her ikisi de baskı karşıtıdır; "Varlık ve Hiçlik"te Sartre, ilk kez felsefesini ortaya koydu.

1945 yılında öğretmenliği bırakarak "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi kurdu. Kitaplarının çoğunda edebi ve politik sorunları işledi. Savaş sonrası dönemde özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkan Sartre, eleştirilerini saklamasa da SSCB'ye destek veriyor, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkanların başında geliyordu;Les Temps Modernes, sömürgelerdeki savaşlara karşı 1953'ten başlayıp, 1957'de yoğunlaşan bir savaş yürüttü.

Sartre, "121'lerin Bildirgesi"ni imzaladı, 1961-62 yılındaki büyük gösterilere katıldı. 1964 yılında Nobel Ödülü'nü geri çevirdi; böylesi bir ödülün, yapıtlarının bütünlüğünü zedeleyeceğini düşünüyordu. 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russel Mahkemesi'nin de başkanlığını yaptı.

1968 yılında, Sovyetler'in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, Sovyet sosyalizmini ve kendi klasik aydın tutumunu sorgulamaya girişti. O dönemde Maocularla da bir yakınlaşması oldu. 1973 yılında Liberation'u kurdu.

1974 yılında gözleri büyük oranda görmez oldu, bu nedenle etkinliklerini yavaşlatarak, daha çok Doğu Ülkeleri üzerindeki baskıların sona erdirilmesi, insan haklarının korunması gibi konularda çalışmaya başladı. Pierre Victor'la (Benny Levy'nin takma adı), aydının rolü, bireyin tarihteki yeri, şiddet ve kardeşlik konuları hakkında "Pouvoir et liberté" adında bir yapıt hazırladı.

Siyasal etkinliklerinin, yazar tarafını bazen maskelemiş olmasına karşın, Sartre, son derece düzenli bir zihinsel çalışma yürüterek, gününün altı saatini yazmaya verdi. Edebi nesne Sartre'a göre "Yalnızca hareket halindeyken varolan bir topaçtır. Onu ortaya çıkarmak için, adına okumak denen somut bir eyleme ihtiyaç vardır." Yazmak, okurun özgürlüğüne çağrıda bulunmaktır. Sartre, 15 Nisan 1980'de Paris'te öldü. Sartre'ın önemli kitapları arasında Özgürlüğün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvar sayılabilir; bunun yanı sıra, yayınlanmış ya da bitirilemeyerek yayınlanmamış birçok yapıtı vardır.

Sartre'ın adıyla birlikte anılan varoluşçuluk, aslında 17. yüzyıldan beri vardır; Blaise Pascal'le başlar; ama Sokrates'in felsefesinde, hatta İncil'de varoluşçuluğun izlerinin bulunduğu düşünülürse, Pascal'i varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul etmek de doğru olmaz. Soren Kierkegard ise, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Nietzsche, Heidegger ve tabii Sartre varoluşçudurlar. Camus ve Dostoyevski de, diğer çok ünlü varoluşçu yazarlardır.
Sartre, varoluşçuluğun iyimser bir felsefe olduğunu söyler; çünkü tüm insanlar birbirinin aynıdır; bir kahraman ya da bir alçak olmak tamamıyla onların elindedir; insan önceden-tanımlanmamıştır; ne bir kahraman olarak doğar, ne de bir alçak. Ama aynı felsefeye göre, insan varlığının durumuna da güvenmemelidir, çünkü o halde kalacağının hiçbir güvencesi yoktur. Özet olarak, Sartre insanın tek yazgısının, elinden geldiğince "bağımlı" olmak olduğunu söyler. Bu da, kendini bütünün içinde düşünebilmekten geçer.

Kaynak: Kim Kimdir? Biyografi Bankası - FORSNET
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 23.11.07, 16:10
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 3.163
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

JEAN - PAUL SARTRE
1905 - 1980

21 Haziran 1905' te, Paris' te varlıklı bir burjuva ailesinin çocuğu olarak doğan Sartre, Birinci Dünya Savaşı ile ansızın modernizm çılgınlığının içine atılan bir kuşaktandır. O dönemde, bir yandan edebiyat ve sanatta her şeyi yıkmak ( dadacılığın ve gerçeküstücülüğün amacı buydu ) düşlenirken, bir yandan da kurtuluşu edebiyatta aramak söz konusu olabiliyordu: nerdeyse altmışında biyografisini kaleme alan yazarın seçimi de bu yönde oldu. İşin özü, kendini yalnız ama evrenselliğe giden bir tekillikte bir insan olarak kavramaktır: Sartre' da bu "evrensel tekillik" kavramı, durum, kötü niyet, angajman, pislik, özgürlük gibi Sartre'cı ahlaktan ayrı düşünülemeyecek kavramlarla birlikte temel bir nitelik taşır. Bu nedenler, yazar, sözcüklerde kendisini, kuşağın ve sınıfın bir örneği olarak gösterir. Klasik kültürle yetişmiş, on dokuz yaşındaki Ecole normale supériuere'deki başarısı ve Simone de Beauver ile tanıştığı yıl olan 1929' da birincilikle kazandığı felsefe öğretmenliği, bunun bir kanıtıdır. Ancak Sartre, çağdaş popüler kültürden de uzak değildir; çizgi romanlar, küçük bir çocukken annesi ile gittiği serüven filmleri, daha sonra polisiye romanlara olan tutkusu, her türlü modern sanat olayına olan ilgisi ve Amerikan şehirlerinden hoşlanması bunun bazı belirtileridir. Berlin'de (1933-1934) ve Neuilly' de öğretmenlik yapan Sartre, II. Dünya Savaşı'nın ardından, ülkesi özgürlüğe kavuştuktan sonra, yazarlık çalışmalarına ağırlık verebilmek amacıyla öğretmenlikten ayrılır. Ancak, Sartre, öğretmenlikten ayrılan bir eğitmen olmaktan bir bakıma asla vazgeçmemiştir; otuz yıl boyunca, kendisine bir düşünme ustası arayan Fransızların öğretmeni olmuştur…

Felsefe eğitimi gören Sartre, o yıllarda çok yazı üretti: "Düş Gücü" üstüne bir deneme (1936), "Ego Alışkanlığı" (1937); bir roman, "Bulantı" (1937); uzun hikâyeler, "Duvar" (1939) ve "Özgürlük Yolları" olarak anılacak roman çevrimiyle ilgili çalışmalar (1945-1979). Felsefi düşüncesine paralel geliştirdiği ilk yazı biçimi, anlatı ve romandır. İkisi arasında bir geçiş arayışı da söz konusu değildir; tersine, "Bulantı" olumsallık üstüne bir denemeden doğmuştur ve "kimsenin yüzleşmek istemediği"(Duvar) korkunç bir şey olan varoluşun bilinciyle boğulmuş bir çeşit günlük tutan başkişi Roquentin'in sıkıntılı dünyasında varlığın dayanağı varoluşçuluktur. Tiksintiyle, umutsuzlukla, şeylerin kendiliğinden varoluşuyla dolu ve yapış yapış imgelerin gelip geçtiği bu dünya görüşü, karşısına çıkan ideolojilere (Marksizm, gerçeküstücülük) karşı son derece mesafeli, ancak "varlık önce geldiğine" göre, insanın kendi yaşama biçimini, kendisinin kurmasının gerektiğini, ve insanın kendisini ötekiyle olan ilişkisine göre tanımladığını öne süren varoluşçu ahlakın çekiciliğine kapılan Sartre'ın ilk dönemini yansıtır. Varolmak, dünyada olmaktır, başkası için olmaktır ve bu varoluşçu somut ve tarihsel olarak kavranmalıdır. Özgürlük Sartre varoluşçuluğunun temel özelliğidir. Sartre ile tarihin (askere alınışı, Almanya'daki tutsaklığı ve kaçışı) çarpıcı karşılaşması, bu felsefeni somutlaşmasıdır v özgürlük, durum, angajman gibi sözcüklere ciddi bir içerik kazandırır. "Özgürlük Yolları" nın 1939'da başladığı ve 1945' te yayımlanan "Akıl Çağı", "Yaşanmayan Zaman / Bekleyiş", 1949' da yayımlanan "Tükeniş" gibi roman taslaklarında ağır basan yine tarihtir; olaylar, 1937-1940 yılları arasında geçer ve eşzamanlık tekniğinin kullanımıyla, tarihin parçalamayı üstlendiği alçaklıklar, kuşatılmış hayatların oluşturduğu bir fon üzerinde kişi ve düzenler birbirine karışır.

Kurtuluş'ta, Sartre, Simone de Beauver ve arkadaşları (Queneau, Le iris, Giacometti, Vian ve Camus "inişli çıkışlı ilişkiler") ansızın ünlenirler; halkın gözünde varoluşçular, direnişçiler, sol, Saint-Grmaindes Prés' yi mesken tutan genç aydınlar, toplum katında az ya da çok birbirine karışmıştır. Paris'te verilen bir konferansta varoluşçuluğun ne olduğunu açıklar: "Varoluşçuluk bir hümanizmdir". Yine, aynı yıl (1945) les Temps modernes dergisini kurar. Zaferle nefret birbirine karışır; belki de hiçbir entelektüel, Sartre kadar, Hıristiyanlarca, komünistlerce, ona sorumsuz, kaçık diyen Céline gibi bir çok muhafazakarca ısrarlı biçimde karalanmamıştır.

O andan başlayarak, Sartre ve Simone de Beuver, sahnenin önünü hiç terk etmezler. İşgal sırasında keşfettiği ve gözlerinde tarihin geri kalan bölümünden ve kolektif eylemden ayrı düşünülemeyecek olan tiyatro yazarlığı, Fransa'nın dışına uzanan bu ünü daha da pekiştirir. Sartre, işgal sırasında büyük felsefi eseri "Varlık ve Hiçlik" (1943) ve "Gizli Oturum" (1944) ile birlikte "Sinekler" adlı oyununu yazmış ve oynatmıştır.

1946'da "Saygılı Yosma" ve "Mezarsız Ölüler" i, 1948'de "Kirli Eller" i yayımlar. Tiyatro anlayışı onu kahraman ve karakter üstüne dayalı psikolojik ve gerçekçi tiyatro ile birlikte eğlencelik tiyatroyu da redde götürür. Şiddetli, uç durumlardaki kişilerin gerisinde, düğümü daima akıl, özgürlük, sorumluluk gibi çoğu zaman oyunla çelişki halindeki taleplere dayalı, çağın büyük sorunlarının ele alındığı bir tiyatroyu savunur. Sinekler'de, Oreste, kendini, işlediği cinayetlerle, iktidarın kötüye kullanılmasına ve zorbalığa karşı çıktığı için haklı bulunan cinayetiyle tanımlar. Gizli Oturum'da, çoktan öldükleri için sonsuza kadar bir salonda toplanan üç kişi, her biri ötekinin vicdanında tutsak olduğundan, ebediyen kendi kendilerini yargılamaya ve yargılanmaya mahkumdurlar. Ünlü söz de buranda çıkmıştır; "Cehennem, başkalarıdır". Kirli Eller gibi, insanı öldürmeye iten devrimci mantık ve buna karşı koyan veya kahramanın yaşamının taşıdığı anlamı eylemde ararken, ne Şeytan' ne de Yüce Tanrı' ya yakın duran "İyi Tanrı" (1951) ve br Nazi subayının hayali bir mahkeme önüne çıkmaya çalıştığı "Altona Mahpusları" (1959) gibi oyunlar, bu tiyatroda siyasetin ne kadar önemli bir yeri olduğunun kanıtıdır. Eski Yunan' da olduğu gibi, sahne, bezgin ama hakkını arayan bir halkın en can alıcı sorunlarının tartışılmasını izlediği bir agoradır. Öteki oyunlar, "Dumas"dan uyarladığı "Kean" (1953); gazeteci çevrelerini hicvettiği Nekrassov (1955); "Troyalı Kadınlar" dan uyarladığı "Troyennes" (1965), genelde bütün iletişim sanatlarıyla ilgilenen Sartre'ın, tiyatroya karşı hiç bitmeyen yakınlığını ortaya koyar. Sartre bir çok film senaryosu yazmış, çok sayıda söyleşiyle, konferansa ve radyo programına katılmıştır…

Sartre, kalın camlı gözlükleri (miyopluğu nedeniyle, 1974'te hemen hemen hiç göremez hale gelecektir), hiç çıkarmadığı kanadyenleri, atkısı, piposu ya da sigarasıyla, Paris entelijensiyasının ve sol kıyının bir simgesidir. Karşısında Lipp birahanesi, kilisenin solundaysa Gallimard kitabevinin göründüğü Deux Mogats'yu Le Floure'dan ayıran saracık yer, onun alanıdır. Sartre, buluşma ve çalışmalarında kahveleri kullanan bir sokak ve kalabalıklar adamıydı da. Sayısız yürüyüşte ve gösteride fotoğrafı çekilmiştir. 1964 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülünü'de reddetmiştir. Mayıs 1968' de Sorbonne Un ve Billancourt'da Renault fabrikasının işgaline katıldığı gibi, hak arayan her toplulukta yer almış; ayrıca Libération'un yazı işlerinde de görev yapmıştır. Gerçekten de, Sartre'ın yansıttığı imaj doğrulanmıştır. Sartre, kesinlikle bu dünyanın ve çağın insanı olmak istemiştir. Oyunun kurallarını kendisi koyarak, aynı anda, her şeyi birden yaşamaya çalışmıştır; siyaset, felsefe, adalet, özgürlük… Sonunda efsaneleşen bir çekiciliğe sahip olan Sartre'ın yaşamında önemli bir yeri olan aşk…

Dönemin siyasi kaygılarının pek çoğuna katılan düşünür, romancı, dramaturg, edebiyat eleştirmeni ve gazeteci Sartre, Özgürlük tutkunu ve dünyayı çok yakından izleyen biri olarak karşımıza çıkar… Yazarın Cezayir Savaşı'na karşı çıkışını engellemek isteyenlere de Gaulle şöyle diyordu; "Voltaire'i hapsedemeyiz". Sartre aydınlanma filozoflarının pek çok özelliğine sahiptir; her şeye karşı bir merak, büyük bir çalışma ve eylem gücü, çok geniş bir kültür, eğitim bakımından klasik, ancak seçim olarak modern; disiplinler (felsefe, psikanaliz ve edebiyat gibi) ve bu arada kıtalar, halklar ve sınıflar arasındaki sınırları yıkma konusunda duyduğu apaçık istek. Sartre için bir kitap yazmak ve düşünmek, kendini bir davaya adamak anlamına gelir. 23 Mart 1980'de, onu, Montparnasse mezarlığına uğurlayan ve yine onun için hiç de yabancısı olmadığı bir kardeşlik ruhu içinde kaynaşmış ünlü, ünsüz bütün o insanlar, işte, bu entelektüel için ağlamışlardı…
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste

Konu lolipop tarafından (21.02.08 saat 10:28 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 23.11.07, 16:11
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 3.163
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

SARTRE FELSEFESI

Varoluşçuluğun kurucusu olan çagdas Fransız filozofu. 1905-1980 yılları arasında yaşamış olan Sartre'ın temel eserleri: L'Etre et le Neant (Varlık ve Hiçlik), La Transcendence de l'Ego (Benin Aşkınlığı), La Nausee (Bulantı), Les Chemins de la Liberte (Özgürlügün Yolları), L'Existentialisme est un humanisme (Varoluşçuluk), Critique de la Raison Dialectique (Diyalektik Aklın Eleştirisi)'dir. O, akademik bir kurumda profesyonel bir filozof olarak çalismak yerine, zaman zaman popüler birtakım eserlerle geniş halk kitlelerine ulaşmayı denemiş olan ünlü bir düşünürdür.

Temeller: İnsanın kendi yazgısını belirlemedeki aktif rolünü vurgulayan ve Marks, Husserl ve Heidegger gibi düşünürlerden etkilenmiş olan Sartre'ın temel çıkış noktası, insan varlığı ile öteki nesnelerin varlığı arasındaki farklılığın incelenmesinden oluşur. Başka bir deyişle, Descartes'ın yaptığı gibi, özneden yola çikan Sartre, Kant'ın problemini, yani şeylerin ya da nesnelerin nedensel olarak belirlenmiş dünyasında, insanın özgürlük ve sorumluluğunun nasıl açıklanabileceği problemini ortaya koyup, bu probleme bir çözüm getirmeye çalismistir.


Metafiziği: Ona göre, insanın doğası, insan tarafından üretilmis olan bir ürünü tanımladığımız tarzda açıklanamaz. Sartre'ın bu tezine göre, herhangi bir alet, nesne yapacak olsak, önce bu nesnenin nasıl olacağını tasarlarız. Örnegin, bir masayı ele alalım. Masa, kafasında bir masa fikrine sahip olan, masanın ne için kullanılacağını ve nasıl üretilecegini bilen bir insan tarafından imal edilmiştir. Buna göre, masa, meydana getirilmezden önce, belirli bir amacı olup, bir sürecin ürünü olan bir şey olarak tasarlanmıştır. Masanın özüyle, masanın meydana getiriliş sürecini ve onun yapılma amacını anlarsak eğer, masanın özü, onun varoluşundan önce gelir. Sartre'a göre, insanda durum böyle değildir.


İlk bakışta insanın da bir yaratıcının, Tanrı'nın eseri olduğunu düşünürüz. Tanrı'yı, masayı imal eden marangoz benzeri doğaüstü bir sanatkar olarak görür ve böylelikle, Tanrı'nın insanı yarattığı zaman, neyi yaratmış olduğunu bildiğine işaret ederiz. Oysa, Sartre Tanrı'nın varoluşunu inkar etmiş olan tanrıtanımaz bir düşünürdür. Tanrı var değilse, Sartre'a göre, insanın Tanrı tarafından önceden belirlenmiş bir özü de olamaz. İnsan, yalnızca vardır, kendinden önceki bir modele, bir taslağa, bir öze göre ve belli bir amaç gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan öncelikle varolur ve kendisini daha sonra tanımlar. İnsan yalnızca vardır ve Sartre'a göre, kendisini nasıl yaparsa, öyle olur.


İnsanın önceden belirlenmiş bir özü olmasa da, o, Sartre'a göre, bir taş ya da sopa gibi, basit ve bilinçsiz bir varlık değildir. O, bir taş parçasının her ne ise o olduğunu söyler; taşin varlığı, kendi içine kapanık, kendisinden başka bir şey olamayan varlıktır. Söz konusu taş parçasının şöyle ya da böyle olmak imkanı yoktur; o, ne ise daima odur. Bu, Sartre'a göre, kendinde varlıktır. Buna karşın, insan, kendinde varlık (yani, taş parçasının var olduğu tarzda var) olmak dışında, kendisi için varlığa (yani, onu taş parçasından farklılaştıran varlık tarzına) sahiptir. Yani, insan bilinçli öznedir; insan, varolduğunun bilincindedir. İnsanın varlığı bilincinde, kendine dönmekte, kendini bilmektedir. Bundan dolayı, insana önceden verilmiş ve değişmeyen bir öz yüklemek söz konusu olamaz. Bilinçli bir varlık olan insan, 'ne değilse odur, ne ise o değildir.' Yani, bilinçli bir varlık olan insanda, sonsuzca değişme kapasitesi vardır. Onu şimdi olduğu şeyle tanımlayamazsınız, çünkü tanımladığınız anda, o başka bir şey, başka bir birey olma yoluna girmiştir. Bilinci insanı her zaman başka bir şeye , bir öteye götürür. Bilinçli bir özne, sürekli olarak bir gelecek önünde duran varlıktır. Ve bilinç, özgürlük ve bir geleceğe doğru yöneliştir.


Başka bir deyişle, insan doğası, başka herhangi bir gerçeklik türünden, bir bakıma hiç farklı değildir. İnsan başka herhangi bir şey gibi vardır, yalın bir biçimde oradadır. Bununla birlikte, insan diğer şeylerden ya da gerçekliklerden farklı olarak, bir bilince sahiptir. Bu nedenle, insan şeylerin dünyası ve başka insanlarla farklı ilişkiler içinde olur. Buna göre, bilinç her zaman bir şeyin bilincidir ki, bu, bilincin kendisini aşan bir nesnenin varoluşunu tasdik etmek suretiyle varolduğu anlamına gelir. Bilincin nesnesi, yalnızca 'orada olan' bir şey olarak dünya olabilir.


Tek bir katı kütle olarak dünya dışında, Sartre'a göre, sandalye, dağ benzeri belirli nesnelerden söz ederiz. Masa dediğimiz nesne, bilincin faaliyetiyle, dünyanın bütününden koparılarak şekillendirilir. Dış dünya yalnızca bilince, ayrı fakat karşilıklı ilişkiler içinde bulunan şeylerden meydana gelen anlaşilır bir sistem olarak görünür. Bilinç olmadan, dünya yalnızca vardır; o, kendinde varlıktır ve bu haliyle anlamdan yoksundur. Bilinçtir ki, dünyadaki şeylere, varlık vermese bile, anlam verir. Buna göre, bilinç her şeyden önce, dünyadaki şeyleri tanımlar ve onlara anlam yükler. İkinci olarak, bilinç kendisini aşar, yani kendisiyle nesneler arasına bir mesafe koyar ve bu şekilde nesneler karşisında bir bağımsızlık elde eder. Bilinçli ben, dünyadaki şeyler karşisında bu tür bir bağımsızlığa sahip olduğu için, şeylere farklı ya da alternatif anlamlar yüklemek, bilincin gücü içindedir. İnsan, Sartre'a göre, mühendis ya da işçi olmayı seçebilir, şu ya da bu proje veya tasarıya bağlanır; dünyadaki varlıklar da, insanın bu tercihlerine bağlı olarak anlam kazanırlar.


Ahlak Görüşü: Buna göre, insan öncelikle vardır, insanın varoluşu, onun ne olacağından önce gelir. İnsanın ne olacağı, bilincin belli bir mesafeden gördüğü dünya karşisında nasıl bir tavır alacağına bağlı olacaktır. İnsan, bu uzaklıktan, şeyler ve kişiler karşisındaki bu bağımsızlık hali içinde, bu şeylere ve kişilere nasıl bağlanacağıyla ilgili olarak bir tercihte bulunur. İnsan dünya karşisında bu tür bir özgürlüge sahip bulunduğu için, dünya insanın bilincini ve tercihlerini etkileyemez. Dünyayı aştığı, dünyaya yukardan ve uzaktan bakabildiği ve sürekli olarak tercihlerde bulunmak durumunda olduğu olgusunu değiştirmek, insan için asla söz konusu olamaz. Kısacası, Sartre'a göre, insan özgürlüge mahkumdur. İnsan özgür seçimleriyle kendisini tanımlar ve yaratır. Buna göre, insan, kendisini yoktan var etmez, fakat bir dizi seçim ve karar aracılığıyla, varoluşunu belli bir öze dönüştürür, yani kendi özünü oluşturur.


Başka bir deyişle, kendi kendisini sürekli olarak yeniden yaratmak durumunda olan insan, bir varoluş olarak, kendisini ilk anda terkedilmiş biri olarak bulur ve umutsuzluğa düşer. İnsan bu durumda geçmişine dönemez, şimdinin kendisi için boş bir imkan olduğu insan, geleceğe de güvenemez. İşte insan bundan dolayı, kendisini saçma bir dünya içinde hisseder. Doğmak, yaşamak, ölmek ve eylemek ona hep saçma gelir. İşte insan böyle bir anda başkalarını hisseder, ve kendisini bir merkez olmaktan çikarir. Bu ise onun varoluşunu özsel olarak yaşamasını önleyip, onu başkalarıyla birlikte olmaya, toplum içinde yaşadığı gerçeğine götürür. Böyle olunca da insan başkalarının sorumluluğunu duymaya başlar. Bu nedenle, Sartre'ın gözünde özgürlük ancak sorumluluk yüklenmekle mümkün hale gelir. Tüm eylemlerinin sorumluluğunu üzerine alabilmiş olan insan özgür olup, sadece böyle biri gerçek varoluşa sahip olabilir. Bu nedenle tek mutlak değer özgürlük olsa bile, sorumluluğa bağlanan bu özgürlük, katı bir ahlakı gerektirir. Onun gözünde doğru eylem, sorumluluğu özgürce yüklenilmiş olan eylemdir. Bununla birlikte, genel geçer ve mutlak bir doğruluğun da olmadığı unutulmamalıdır. Her çag kendi doğrusunu yaratırken, ahlaklılık da her çagda kendi doğrusunu kuran insanın özgür eyleminde ortaya çikar.
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 23.11.07, 16:12
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 3.163
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

Sartre'ın Varoluşçuluğu
Varoluşçuluk, esas olarak 17. yüzyıldan beri var olmakla birlikte, gerçek ününü ve daha cok da popülaritesini Sartre ile birlikte kazanmıştır. 20.yüzyılda, Martin Heidegger gibi kendine özgü ve yetkin varoluşçu filozoflar sözkonusu olmakla birlikte, bir felsefe olarak varoluşçuluk asıl etkisini Albert Camus ve özellikle de Sartre ile birlikte göstermiştir. Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefi hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entelektüel ve filozof olark ayrı bir yer edinmiştir.

Varoluşçuluğun, geriye doğru gidildiğinde Blaise Pascal'a kadar uzayan bir geçmişe sahip olduğu görülür; bu belli bir sekilde anlasilan varolusculuk anlaminda bir felsefe egilimiidr elbette, yoksa varolusculugun argümanlarinin bir kismini, nüve halinde ya da perspektif düzleminde de olsa cok daha öncelerde, örnegin Sokrates felsefesinde, kutsal metinlerde vb, de bulunmaktadir. Ama bir felsefe egilimi larak Varolusculugu Pascal ile birlikte ele alip degerlendirmek yaygin bir tutumdur felsefe tarihi incelemelerinde.

Daha sonralari, Soren Kierkegard tam olarak belli bir sekil verir varolusculugun anlasilmasinda. Buna göre dünyadaki insanin varolusu bir problematiktir ve felsefenin sorusturulmasi bunun üzerine yürütülmelidir. ise, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Varolusculuk öyleki hem edebiyat alaninda hem de felsefe alaninda etkili olmus ve cesitli sekillerde temsilcilerini bulmustur. Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Albert Camus, Dostoyevski varolusculuk dendiginde akla gelen ve modern varolusculugun temsilcileri olarak incelenen isimlerdir.

Sartre'ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını, ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacagını belirler. Bu, "varoluş özden önce gelir" sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Kahraman ya da alcak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur. Bu anlamda varoluşçu felsefede insanın etik bir varlık olarak sekillendirildiği, ama bununda siyasalı yadsımayan bir etik oldugu görülür. İnsan belirli bir bütünlügün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır yaşamı boyunca. İşte bu kararlar insanın varoluşunun gerçekleştirilmesidir. Bu anlamda Sartre varoluşçuluğu genelde sanıldığının aksine ve varoluşçu edebi metinlerde görülen karamsarlığa rağmen iyimser bir felsefe olarak değerlendirir. Özgürlük ve bağımlılık arasında tuhaf bir ilişki kurulur bu felsefede, öyleki, insan kendi özgürlüğüne de mahküm edilmiştir, denilir. Kendi kararlarıyla ve tercihleriyle özgürlügünü gerçekleştirmek zorundadır.

Öte yandan varoluşçuluk belirtildigi gibi iyimser bir felsefedir ve özünde hümanisttir. Hümanizm Sartre'ın felsefesinde önemli bir yöndür. 20.yüzyılın ikinci yarısı özellikle Hümaizmin kuramsala ve felsefi olarak reddedilmesi ve eleştirilmesi olarak ortaya çıkmış olmasına ve bunların çoğunluğunun Fransa kaynaklı olmalarına rağmen, Sartre ısrarla, özgül bir şekilde anladığı anlamda Hümanizmi vurgular kendi felsefi konumunu ifade etmek için. Varoluşçuluk Hümanizmdir'der Sartre ve bu şekilde bir metni vardır.
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 23.11.07, 16:18
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 3.163
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

KITAPLARI

AKIL ÇAĞI : ÖZGÜRLÜĞÜN YLLARI 1
İkinci Dünya Savaşı sonunda Fransa'ya renk ve bütün dünyaya ses veren "Jean-Paul Sartre"ın yaşamöyküsünün, peş peşe sıralanmış bir reddedişler bütünü olduğu ileri sürülebilir. Tanrıyı, kurulu düzenlerin tümünü, bu arada aileyi, klasik anlamıyla edebiyatçıyı, filozofu, eylem adamını, sayısız dostlukları, partileri, kalıplaşmış düşünceleri reddettiği gibi, 1964 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülünü'de reddetmiştir. Sartre'ın, edebiyat alanında kaleme aldığı yapıtları arasında önemli bir yeri olan "Özgürlüğün Yolları" başlıklı dizi romanı üç kitaptan oluşuyor: "Akıl Çağı", "Yaşanmayan Zaman ve Yıkılış". Tümü 1945-1949 yılları arasında yayımlanan bu üç romanın 1945 yılında yayımlanan ilk ikisi, anlamlı farklılıklarıyla İkinci Dünya Savaşı'nın yol açtığı altüst oluşu sergiler. Dizinin ilk kitabı olan ve 1941'de bitirilen "Akıl Çağı"nda, 1937-1938 yıllarının aldatıcı iyimserliği içinde, iki gün süresince kendilerini arayan ve kendilerinden kaçan, çok içe dönük birkaç kişisel yaşamın sınırlı çerçevesi içinde süre giden arayışlar anlatılır. Çeviri: Gülseren Devrim Can Yayınları

ALTONA MAHPUSLARI
"Savaş, onu biz yaratmayız. Bizi yaratan odur. Savaşırken çok eğleniyordum. Üniforma giymiş bir sivildim. Bir gece, asker oluverdim, sonsuza dek. Zavallı, yenik bir asker. Bir çaresiz."

Altona Mahpusları, Sartre'ın başyapıtlarından biri. Faşizme ve nazizme, ajitatif, indirgemeci bakışı yadsıyan, bu totaliter, insansız ideolojilerle kapitalizm arasındaki ilişkiyi hatta geçişliliği çarpıcı ve yalın bir biçimde sergileyen bu yapıtında Sartre, dehşetli bir trajediyle karşı karşıya bırakıyor okuru; savaş, soykırım, işkence ve yok olan, yok edilen insani değerler!

Kendisi de İkinci Dünya Savaşı'nda Nazilere esir düşen, savaşın tüm dehşetini ve insan dışılığını deneyimleyen Sartre, çelişkileri, trajedileri ve ironileriyle savaşta bir yaşamın yarattığı travmaları unutulmaz yapıtı Altona Mahpusları'yla ebedileştiriyor...

Çeviri: Işık M. Noyan
İthaki Yayınları

AYDINLAR ÜZERİNE
Aydın kimdir? Kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan, küresel insan ve toplum kavramı adına kabullenilmiş gerçeklerin ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biri midir? Bir işlevi var mı? Bu işlevini yerine getirmek için kim görevlendiriyor onu? Onun özelliği, hiç kimse tarafından görevlendirilmemiş olması, konumundan dolayı da kimseye borçlu olmamasıdır. Bu özelliğiyle o, canavarlaşmış toplumların ürünü bir canavardır. Onu hiç kimse istememekte, hiç kimse tanımamaktadır; söylediklerine duyarlı olunabilir, ama varoluşuna aldırılmaz. Ünlü filozof ve yazar Jean-Paul Sartre, üç konferans ve bir söyleşiden oluşan "Aydınlar Üzerine" başlıklı incelemesinde aydınları her yönüyle irdeliyor.

Çeviri: Aysel Bora
Can Yayınları

BAUDELAIRE
''Baudelaire: kendisinin uçurum olduğunu hisseden adam. Gurur, sıkıntı, baş dönmesi: kendini ta kalbinin derinliklerine dek gören, kimseyle kıyaslanmaz, kimsenin iletişim kuramayacağı, yaratılmamış, saçma, yararsız, tam bir yalnızlık içine bırakılmış, kendi yükünü tek başına taşıyan, tek başına varoluşunu doğrulamaya mahkum edilmiş ve durmadan kendi ellerinden kaçan, kendi avuçları arasından kayan, kendi içine dönüp gözleyen, ama, bir yandan da kendi dışında sonsuz bir kovalamacaya atılmış, dipsiz duvarsız ve karanlıksız bir uçurum, öngörülemeyen ve de pek iyi bilinen, apaydınlıktaki bir gizem. Ne yazık ki, kendi imgesi de elinden kaçar. General Aupick'in oğlu, borçlu şair, zenci kız Dunal'in sevgilisi, Charles Baudelaire adında birinin yansısını arıyordu: bakışları insanlık durumuna takıldı. İçine korku salan bu özgürlük, bu nedensizlik, bu bırakılış, bir tek onun değil, her insanın payına düşen bir durumdur. Kendimize dokunabilir, kendimizi görebilir miyiz hiç? Aradığı bu tekil ve değişmez öz, belki de bir tek Başkaları'nın gözlerine görünür. Belki de kesinlikle dışarıda olmak gerek bunun özelliklerini yakalayabilmek için. Belki de kendimiz için nesne gibi var oluyoruz. Hatta belki de hiç mi var olmuyoruz: hep gündeme getiririz kendimizi, hep erteleme durumunda kalır, durmaksızın yapmamız gerekir kendimizi.

Baudelaire'in tüm çabası, hoşa gitmeyen bu düşünceleri kendinden saklamak olacaktır. Kendi ''doğası'' elinden kaçıp gittiğine göre, bunu başkalarının gözlerinde yakalamaya uğraşacaktır. İyi niyeti bırakıp gider onu, durmadan kendi kendini inandırmaya çalışmalı, kendi gözlerine yakalatmaya uğraşmalıdır kendini; kendisi için değil de bizim için kişiliğinin yeni bir çizgisi çıkar ortaya: Baudelaire kendi insanlık durumunu en derin biçimde duyup da, en tutkulu biçimde bunu kendinden saklamaya çalışan adamdır.''

Çeviri: Alp Tümertekin
İthaki Yayınları

BEKLEYİŞ
Büyük Fransız düşünürü Jean-Paul Sartre uzun yıllar fikirleri ile kitleleri etkilemeyi başarmış büyük yazarlardan biridir. J. P. Sartre 2. Dünya Savaşında Fransız direniş hareketine katıldı. Faşizmin yeniden dirilmesine karşı ve barış uğruna etkin bir savaşım yürüttü. Dünya Barış Konseyine üye seçildi. 2. Dünya Savaşından sonra varoluşçu (existantialist) felsefenin yaygınlık kazanmasında felsefi yapıtları kadar, romanları ve politik görüşleri de etkili oldu.

1964 Nobel Edebiyat Ödülü, "Sayısız fikirlerin kaynaştığı özgür düşünceyi ve gerçeği araştırmasından, ayrıca çağımız üzerine büyük etkide bulunan eserlerinden ötürü" Jean-Paul Sartre'a verilmiştir.

Çeviri: Nazan - Haluk Dedehayır
Altın Kitaplar / Nobel Dizisi

BULANTI
Sartre 1938'de yayınlanan ilk ve dünyaca ünlü romanı Bulantı'da yeni bir denemeye girişir. Günlük biçiminde yazdığı bu kitabında roman kahramanı Antoine Roquentin'in dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatıyordu. Bu tiksinti yalnızca dış dünyaya değil, Roquentin'in kendi bedenine de yönelikti.

Kimi eleştirmenler romanı, hastalıklı bir durumun, bir tür nevrotik kaçışın ifadesi olarak değerlendirdi. Ne var ki, Bulantı yansıttığı güçlü "bireyci ve toplum karşıtı" düşüncelerle, Sartre'ın sonradan geliştireceği bir çok felsefi konuya yer veren son derece özgün bir yapıttır. Doğaötesi sezgi, roman evrenini kendi dokusuyla besler. Bulantı Sartre'ın hemen hemen bütün felsefi ve sanata ilişkin düşünce ve yönelişlerini içinde barındırır. Özgürlük, kötü niyet, burjuva karakterleri, sanatın yapısı üstüne görüşleri, romanın kahramanı Antoine Roquentin'in doğaötesi bir önem taşıyan buluşunun sonucu olarak dile getirilir. Bulantı bir romandan çok, bir "şiire" benzer.

Romanın kahramanı çok ilgi çekici bir kişiliktir. Ne var ki okuru duygulandırmaz. Roquentin herhangi bir insanda görülen normal aldanışlardan ve ilgilerden sıyrılmıştır. Çektiği acılar bile, okuru etkilemez. Çünkü Roquentin bu acılara kapılmamaktadır. Romanın ilginç yanı, Roquentin'in sağlam bilincinden çevresindeki nesnelere uzanan yönelişi sergilenmesidir. Roquentin varoluşçu felsefesinin tipik kişisi değildir. Dünyanın saçmalığını, yüreğinde "bulantı" duyacak derecede açık seçik görebilen, ama bu gerçek karşısında yaşamını değiştirmeyecek kadar uyuşuk bir aydındır. Saçma bir dünya içinde saydam bir kahramanın işlenmesi, bir çok edebiyat tarihçisi ve eleştirmeni, Sartre'ın bu romanını Kafka'nın "Dava" romanıyla karşılaştırmaya itmiştir. Bulantı'yı insan yaşamının anlamsız parçalanışını ve bu yaşantının dış görünüşündeki yapmacıklığı konu edinmiş romanlardan ayıran özellik, kitabın felsefi bir bilinç taşıması, kahramanın çözümleyici kişiliğiyle orantılı bir felsefi boyuta sahip olmasıdır.

Sartre'ın düşüncesi bir bütün olarak ele alındığında, Bulantı romanı bu bütünün yalnızca iki romanıdır. Sartre'ın temel endişesi, okura evreni olduğu gibi gösterebilmektir. Kitap bu amaca ulaşır, ama ele alınan sorunlar soyut düzeyde kalır. Öte yandan roman, değişik bir yazış biçimi de getirmiştir. Duru, ılımlı, soğukkanlı bir anlatım, insanoğlunun durumunu apaçık belirtirken anlatıcı bile gözden silinir. Sartre'a göre "bulantı", insanın kendi sorumluluğunu duymaktır. İnsan, sorumluluklarını maskeleyen bu "bulantı"yı azaltabilir, ama gene de içi rahat değildir. Gerçekte, sadece olmak istediği kimseyi değil, bir yasa koyucusu olarak bütün insanlığı seçen kişi, sorumluluk duygusundan da, onun sonucu olan "bulantı"dan da kurtulamaz. Çoğu kimse yaptıklarının yalnız onu bağladığına, yalnız onu sorumlu kıldığına kendisini inandırmaya çalışır, gene de bir türlü rahat edemez. Çünkü sorumluluk da, "bulantı"da insanın varlığından gelmektedir.

Çeviri: Erdoğan Alkan
Oda Yayınları / Dünya Klasikleri Dizisi

ÇARK
"Çark"ın senaryosu 1946'da yazıldı. Başlangıçta, ilgimi çeken, anglosakson romancıların savaştan önce sık sık uyguladıkları bir tekniği ekrana aktarmaktı: bakış açılarının çoğulluğu düşüncesinden esenlendim. İmgelediğim filmde zamandizin altüst edilmekle kalmıyor, aynı kişi, Helene, ondan söz eden kimsenin bakış açısına göre çok farklı görünümlerde sergileniyordu... Düşündüm de... zengin petrol kaynakları olan küçük bir ülke. Ve devrim yapmak niyetiyle iktidara gelen bir adamın durumu... Sosyalizme gerçekten inanan namuslu ve açık yürekli bir kişiyi seçerek, sorunun kişiden ya da karakter yapısından kaynaklanmadığını göstermek istedin: yabancı güçlerin kuklalar aracılığıyla egemen olduğu bir ülkede, çürümüş olan, iktidarın kendisidir; iktidarı ellerinde tutanlar da tıpkı Jean gibi, kendilerine rağmen cani olur. -Jean-Paul Sartre-

Çeviri: Ela Güntekin
Telos Yayıncılık

DUVAR
Varoluşçuluk'un babası sayılan Jena-Paul Sartre Aydınlanma Çağı'ndan bu yana çağının tanığı ve bilinci (vicdanı) olabilmiş, edebiyata, felsefeye ve politikaya ilişkin görüşleriyle çağını etkilemiş, tartışmalara yol açmış ender bir yazar. "Duvar"da yazarın beş öyküsü de yer alıyor. Kitaba adını veren "Duvar" adlı öyküde, Frankocular tarafından ölüme mahkum edilen bir cumhuriyetçinin direncinin yitirip bir arkadaşını ele verişi; oda da kocasının deliliğini paylaşmaya çalışan Eve'nin çabaları; çağcıl 'Erostrates'te kalabalığın üzerine ateş ettikten sonra teslim olan Paul Hilbert'in gerçeküstücü eylemi; gizlilikte iktidarsız kocasını daha erkeksi biri için terk eden soğuk bir kadının öyküsü ele alınıyor. Son öykü 'Bir Yöneticinin Çocukluğu'nda ise bir sanayi yöneticisi olmaya hazırlanan Lucien'in cinsel gelişimine koşut olarak düşünsel bunalımları işleniyor.

Çeviri: Eray Canberk
Can Yayınları

EDEBİYAT NEDİR ?
Edebiyat Nedir, 20. yüzyılın en etkili düşünür ve yazarlarından Jean-Paul Sartre'ın 1940'ların sonlarındaki kültleşmiş kitaplarından. Kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştiren, yazar-aydın kimliğiyle yaygın bir etki uyandıran Sartre, döneminde tartışmalara yol açan bu kitabında edebiyat kavramını 'yazar', 'yazarın görevi' ve 'okurun konumu' üzerinden üç ayrı kategoride ele alıyor. Yazarı, çağının dünyasına sırt çevirmeyen, yaşadığı dönemin gerçeklerinden, çıkmazlarından esinlenerek tavrını ve eylemini belirleyen aydın olarak görüyor. Bireyin kökten özgürlüğünü savunan varoluşçuluğun bu büyük sözcüsü, okurlarını da özgürleşme sürecine taşıması gereken aydının görevini 'yazarken değiştirmek, yazarken özgürleştirmek' diye tanımlıyor. Edebiyata 'bağlanma' kavramı açısından yaklaşırken, Aydınlanma Çağı'nın gününün tanığı aydınını övüyor, 19. yüzyılın burjuva ahlâkını dayatan gerçekçi yazarlara ateş püskürüyor. Sartre'ın edebiyatı olduğu kadar yazarı da sorgulayan bu kült metni, her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur' diyen Dostoyevski'nin sözlerini doğruluyor.

Çeviri: Bertan Onaran
Can Yayınları

EGONUN AŞKINLIĞI
1934'te kaleme alınan ve Sartre'in gerçek anlamdaki ilk felsefi yapıtı olan Ego'nun Aşkınlığı, "bilinç" ile "ben" arasındaki ilişkinin, Husseri fenomenolojisindeki kimi tehlikeli eğilimlere (solipsizm) karşı çıkılarak yepyeni bir perspektifle ortaya konduğu bir çalışmadır. Sartre bu yapıtında, Ben'in, aşkın bir psişik nesne olduğunu ileri sürer ve çarpıcı fenomonolojik betimlemeler yaparak onu 'bilinç'ten kesinkes ayırır. Aynı zamanda derin ahlaki uzantıları olan ve bizi idealizmin tuzaklarına düşmekten koruduğu savunulan bu görüş, hiç kuşku yok ki, Varlık ve Hiçlik'e uzanan düşünce güzergahında önemli bir kilometre taşıdır.

Çeviri: Serdar Rifat Kıroğlu
Alkım Yayınevi

ESTETİK ÜZERİNE DENEMELER
Jean-Paul Sartre'ın estetik üzerine görüşleri, diğer görüşleriyle (özellikle insanoğlunun içinde bulunduğu açmazlarla ilgili olanlarıyla) karşılaştırıldığında, en az tartışmalı olanları denilebilir. Sanata oldukça açık bir zihinle yaklaşan Sartre, bulduklarını her zaman kendi düşünce sistemine uyarlama arayışı içindedir. Bu kitapta, bir sanatçının nasıl biçimlendiği ve işlevi de dahil olmak üzere, sanatın doğası ve insanla olan ilişkisi hakkında Sartre'ın düşüncelerini okuyacaksınız.

Ele alınan dört sanatçı var bu sayfalarda: Tintoretto, Giacometti, Lapoujade ve Calder. Hem kendi çelişkileriyle dolu, hem de bir sürü muamma ile kuşatılan bu sanatçılardan her biri, sanat hakkındaki görüşüne destek oldukları, aydınlattıkları ve iyi birer örnek olduklarından ötürü, Sartre özellikle ilgilenir onlarla. Tintoretto, hem sınıfsal çelişkilerin bir ürünü hem de kendi başarısını ve bireysel doyumunu değişik dalaverelerde arayan birisi olarak incelenir. Giacometti'nin saplantısı ise, dünyadan ve ulaşılabilir -ama bir türlü ulaşamadığı- nesnelerden soyutlanmışlık; ve yanı sıra, boşluğu nasıl resmedebileceğini bulmaktır. Calder, özgürlük ile kontrol altına alınmışlık arasındaki bir sınırda çalışmasını sürdürürken, aslında hareketsiz olan bir şeyi nasıl hareketlendirebileceğinin yollarını araştırır durur. Lapoujade'a gelince; o da bir yandan güzellik ile yaratıcılığı bir araya getirmeye çabalarken, yapması gereken başka bir şey daha vardır: "Bir bütünün bölünemez birliğine, sonsuzca bölünebilir bir düzlem kazandırmak".

Çeviri: Mehmet Yılmaz
Doruk Yayınları

HEPİMİZ KATİLİZ
"Bugün Fransız işçiler, Cezayirli özgürlük savaşçılarıyla dayanışma içinde hissediyorlar kendilerini. Çünkü sömürgeci çetenin berhava olmasında her ikisinin de acil çıkarı var. Yeni sömürgecilik, özgürleştirici halk savaşlarını doğurur; adım adım faşistleşen ve harap olan bu ülkede, kitleler, kendilerini savunmak için özgürlük savaşçıları ile yeni ve derin bir dayanışmaya girmek zorunda olduklarının bilincine varmışlardır artık. Belirleyici olan sorun, başka bir sol, başka bir insan yaratmayı zorunlu kılmaktadır." -Jean Paul Sartre-

"Hepimiz Katiliz", Jean Paul Sartre'ın Cezayir Savaşını sorgulayan yazılarını derliyor. Bu yazılarda sömürgecilik bir sistem olarak yargılanırken, aydınların ve solun ulusal sorun ve ulusal kurtuluş mücadeleleri karşısındaki tavrı da sorgulanıyor. Ve aynı zamanda yürütülen kirli savaş karşısında suskun kalan Fransız toplumu da eleştiri oklarından nasibini alıyor. Sartre şöyle diyor: "Bu savaşı yargılıyorsunuz, ama hala Cezayir Savaşçılarıyla dayanışma cesaretini gösteremiyorsunuz. Korkmayın! Sömürgeci efendilere ve paralı askerlere güvenin. Onlar zamanı geldiğinde sizleri ite kaka en öne çıkaracaklardır. Belki sırtınızı duvara dayadıkları zaman, o eski ve sık sık tekrarlanan suçların içinizde yarattığı yeni şiddetin dizginlerini koy vereceksiniz. Ama bu, hep söylendiği gibi, konu dışı bir öykü, insanın öyküsü. Bugünün tarihini yapanlara katılacağınız anın yaklaştığından eminim." -Jean Paul Sartre-

Çeviri: Süheyla Kaya
Belge Yayınları


İŞ İŞTEN GEÇTİ
Yeni Fransız edebiyatında yeri ve etkisi çok büyük olan Sartre'ın yapıtları arasında yer alan "İş İşten Geçti", özü kadar biçimiyle de değişik bir kitaptır. Bir film kadar kısa sahnelerden kurulu bir senaryo-romandır bu: Ölüm sonrası tanışan ve birbirlerine aşık olan iki ayrı sınıftan bir çifte, 24 saat süreyle tam uyum içerisinde, sevgilerini her şeyden üstün tutarak sevişmeleri koşuluyla, dünyaya dönme izni verilir. Başaramazlarsa ölüler dünyasına geri geleceklerdir...

Çeviri: Zübeyir Bensan
Varlık Yayınları / Anlatı Dizisi

RTRE SARTRE' I ANLATIYOR. FİLOZOFUN 70 YAŞINDAKİ OTOPORTRESİ
Michel Contat: Genç aydınların sizi daha çok okumamalarına, sizi hakkınızdaki yanlış fikirlerle tanımalarına hayıflanıyor musunuz?..
Jean-Paul Sartre: Bunun, benim açımdan hayıflanılacak bir şey olduğunu söylüyorum.
M. C.: Sizin açınızdan mı, onların açısından mı?
J-P. S.: Doğrusunu söylemek gerekirse, onların açısından da. Ama bunun da bir dönem olduğunu düşünüyorum.
M. C.: Sonuçta, Roland Barthes'ın yeniden keşfedileceğinizi, ve bunun yakın bir zamanda ve doğallıkla olacağını söyleyerek yaptığı kehaneti kabul ediyor musunuz?
J-P. S.: Bunu umuyorum.
M. C.: Peki yeni kuşakların yapıtınızın hangi kısımlarına eğilmelerini temenni ederdiniz?
J-P. S.: Konumlandırmalar (Situations), Aziz Genet, Diyalektik Aklın Eleştirisi ve Şeytan ve Yüce Tanrı. Konumlandırmalar, bir bakıma felsefeye en yakın olan felsefece olmayan kısımdır: eleştiri ve politika. Bunun kalmasını ve okunmasını isterim açıkçası. Ve sonra Bulantı'nın da öyle. Tastamam yazınsal açıdan, yaptıklarımın en iyisi olduğunu düşünüyorum.

Çeviri: Turhan Ilgaz
Yapı Kredi Yayınları / Cogito Dizisi

SÖZCÜKLER
Bu çalışma Sartre'ın otobiyografik eserlerinin belki de en eksiksiz olanıdır; çok sayıdaki ses ve film kayıtlarındaki yorumlar dışında, söyleşiler, röportajlar, 1983'de yayımlanan Tuhaf Savaş Günlükleri ve Castor ve Başka Bazı Kimselere Mektupları da içine alır. Sartre, 1953-1954'de edebiyatı reddettiği, huzursuz bir dönemde, büyük ölçüde kökünden koparılmış insan mitosunu hatırlatan ve Yurtsuz Jean adını verdiği otobiyografik bir ilk metin kaleme alır. Bitmiş haliyle, daha törpülenmiş ve o kadar reddedici olmayan 1963 baskısında Sözcükler iki bölümden oluşmaktadır ("Okumak ve Yazmak"): birinci bölüm, kökenlerin atıldığı bir hikaye, "Poulou"nun Almanca profesörü olan büyükbabası, üçkağıtçı bir ihtiyarla romanlara gömülmüş büyükannesi ve çocuktan farksız ve yazarın kız kardeşi gibi gördüğü annesi arasında yaşadıklarının anısıdır. Kitaplarla haşır neşir olan çocuk, dünyayı keşfeder, kitap kahramanlarıyla özdeşleşir. Yazı yazmaya başlayınca, kahramanı bir yazar olur ve kendini, insanlığı kurtaran değeri bilinmeyen ama bir gün şan ve şöhrete ulaşacak büyük bir yazar olarak görür. Metnin sonunda, "ben"in gözünde edebiyat bir meslek, diğerleri gibi bir etkinlikten başka bir şey değildir. Sözcükler'in özgünlüğü, anlatıcının kendi saplantıları, toplumsal komedi, kötü niyeti hakkındaki iğneli çözümlerinden ileri gelir. Bütün kurumlar, bu genel ikiyüzlülükten payını almıştır ve buna verilecek tek doğru yanıt, bir hümanizm olarak varoluşçuluktur.

Çeviri : Selahattin Hilav
Can Yayınları

TÜKENİŞ
Büyük Fransız düşünürü Jean-Paul Sartre uzun yılları fikirleri ile kitleleri etkilemeyi başarmış büyük yazarlardan biridir. J.P.Sartre 2. Dünya Savaşında Fransız direniş hareketine katıldı. Faşizmin yeniden dirilmesine karşı ve barış uğruna etkin bir savaşım yürüttü. Dünya Barış Konseyine üye seçildi. 2. Dünya Savaşında sonra varoluşcu (Existantialist) felsefenin yaygınlık kazanmasında felsefi yapıtları kadar, romanları ve politik görüşleri de etkili oldu.

Çeviri: Nazan - Haluk Dedehayır
Altın Kitaplar / Nobel Dizisi

VAROLUŞÇULUK
Varoluşçuluk nedir? Şimdiye değin çeşitli karşılıklar verilmiş bir sorudur bu. Sözgelişi, Weil'e göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier'ye göre umutsuzluk, Hamelin'e göre bunaltı, Banfi'ye göre kötümserlik, Wahl'a göre başkaldırış, Marcel'e göre özgürlük, Lukacs'a göre idealizm (düşüncülük), Benda'ya göre usdışıçılık (irrationalisme), Foulque'ye göre saçmalık felsefesidir.

Bu değişik karşılıklar varoluşçuluğu gereğince tanıtıyor mu bize? Eski deyişle, "agyarını mani, efradını cami" bir tanıma (tarife) varıyor mu? Sanmıyorum. Çünkü onlar, tanımlamaktan çok, varoluşçuluğun belli bir yanına parmak basıyorlar. Belli bir özelliğini ya da belirtisini ortaya koyuyorlar. Üstelik abartarak, büyüterek....

Çeviri: Asım Bezirci
Say Yayınları

YAHUDİ SORUNU
Son dönemde ülkemizde yaygınlaşan ve her olayın arkasında Yahudileri gören komplocu bakışı yansıtan pek çok kitap piyasada bulunuyor. Sartre'ın bu kitabı ise Yahudi düşmanlığının ve toplumsal eşitsizliklerin kaynağını Yahudilere bağlamanın nasıl bir mantıksız görüş olduğunu inceliyor.

Yahudi sorununa farklı bir gözle bakmak isteyenler için kaçırılmaz bir fırsat.

Çeviri: Serap Yeşiltuna
İleri Yayınları

YAŞANMAYAN ZAMAN ÖZGÜRLÜĞÜN YOLLARI: 2
... "Yaşanmayan Zaman"da yazar, Mathieu'nun kendi kendisiyle hesaplaşmasının yanı sıra, İkinci Dünya Savaşının o korkunç uçurumunun kıyısında, savaş korkusuyla barış umudu arasında gidip gelen bir Avrupa'da geçmişinden koparılarak, geleceğe akan yolun başında beklemek zorunda bırakılmış bir avuç insanın durağan ve sessiz acısını anlatmaktadır. Bu kitabın özgün adı olan 'sursis' (erteleme) insanlığın, bir kıyametin öncesinde bağışlanmış ek süreyi bir şeyler bekleyerek yaşayışını ve gerçekte yaşamadan bekleyişini dile getirir.

Çeviri: Gülseren Devrim
Can Yayınları

YAZINSAL DENEMELER
Bu kitap, Sartre'ın çağımızın ünlü yazarları ve kitapları üzerine yazdığı yazınsal denemelerden oluşmaktadır. Faulkner'dan Camus'ye dek birçok yazarı ele alan Sartre, yazınsal eleştiri alanında da güçlü bir kalem olduğunu kanıtlamaktadır. Edebiyat üzerinde birtakım eleştiriler yaparken, gerçek edebiyat yapıtlarının nasıl olması gerektiğini de vurgulamaktadır. Bir edebiyat yapıtı gerçek yaşamı nasıl yansıtmalıdır? Romanlardaki tipler nasıl gerçeklik kazanabilir? Bir romancı, kahramanlarını özgür mü bırakmalı, yoksa onları kaleminin ucuyla tutsak mı etmelidir? Bu ve benzeri sorulara yanıt getirmeye çalışan Sartre, günümüzün önde gelen yazarlarını ele alıp incelerken sık sık klasikleşmiş yazarlara da uzanmakta, onlardan örnekler vermekte ve gerçek edebiyat yapıtlarında neler bulunması gerektiği konusunda birtakım kuramsal bilgiler sergilemektedir. "Edebiyat Nedir?" kitabının bir anlamda tamamlayıcısı sayılabilecek bu önemli yapıtın sonunda, Sartre'ın kendisini büyük bir içtenlikle anlattığı iki konuşması yer almaktadır.

Çeviri: Bertan Onaran
Payel Yayınları

YÖNTEM ARAŞTIRMALARI
Sartre, Yöntem Araştırmaları'nı, 1960 yılında yayımlanan ve tarihle hesaplaştığı başyapıtı Diyalektik Aklın Eleştirisi'ne bir ön metin olarak kaleme almıştır.

Kitap, "Marksçılık ve Varoluşçuluk," "Dolayımlar Sorunu ve Yabancı Disiplinler," "İleriye Gidişli-Geriye Dönüşlü Yöntem" ve "Sonuç" başlıklarını taşıyan dört denemeden oluşmaktadır. Sartre, Marksçılık ve varoluşçuluk arasında bir köprü kurmaya çalışırken, bireyin gelişiminin açıklandığı sınıf, topluluk, aile çevresi gibi ortamları irdeler, diyalektik anlayışın açımlanmasını yapar.

"Özel bir vesileyle" yazılmış özel bir yapıt.

Çeviri: Serdar Rifat Kıroğlu
Kabalcı Yayınevi

YIKILIŞ ÖZGÜRLÜĞÜN YOLLARI: 3
Jean-Paul Sartre'ın Özgürlüğün Yolları adı altında yayımladığı ünlü üçlemesinin ilk kitabı "Akıl Çağı", ikinci kitabı "Yaşanmayan Zaman" ve üçüncü kitabı "Yıkılış", üçlemenin son kitabıdır. Yazar üç ayrı kitaptan oluşan bu dizi romanı 1945-49 yılları arasında yazmış. Bilindiği gibi, yaratıcısı olduğu "Varoluşçuluk Felsefesi", sürekli bir arayışın felsefesidir. Bu felsefeye uygun olarak Jean-Paul Sartre'ın bu üçlemesinde aradığı şey özgürlük'tür. Üçlemenin son romanı olan "Yıkılış"ta 1940 Haziranı anlatılır. Yani Paris'in Almanların eline geçişi. Kadınlı erkekli küçük bir Fransız topluluğu, bu işgal karşısında büyük tepki gösterir. Sartre, bu diziye "Son Şans" adını verdiği dördüncü bir kitap daha eklemeyi tasarlamış, ama sonradan vazgeçmiştir. Yazarın olgunluk döneminin ürünü olan birbirine bağlı bu üç roman, Sartre'ın romancılığının en önemli belgesidir.

Çeviri: Gülseren Devrim
Can Yayınları
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste

Konu lolipop tarafından (21.02.08 saat 10:27 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 23.11.07, 16:20
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 3.163
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

NİÇİN YAZIYORUZ?


Herkesin kendine göre bir nedeni var: şunun için sa­nat bir kaçıştır; öbürü içinse bir fetih yolu. Ama insan ke­şişliğe, deliliğe, ölüme de sığınabilir; fetih, silahla da yapı­labilir. Neden ille de yazmak, kaçış ve fetihlerini 'yazı ara­cılığıyla yapmak?

Çünkü, yazarların çeşitli amaçları ardın­da, hepsinde ortaklaşa bulunan, daha derin ve daha anlık bir seçim var. Bu seçimi aydınlatmaya çalışacağız ve işte sırf bu yazmayı seçişleri yüzünden yazarların bağlandığını ileri sürüp süremeyeceğimizi göreceğiz.



Algılarımızın her biri, insani gerçekliğin "keşfettirici" olduğu) yani varlığın bu gerçeklik aracılığıyla "varolduğu", şeylerin insanoğlu aracılığıyla ortaya çıktığı konusunda bi­lince erişle birlikte oluşur; bizim yeryüzünde bulunuşumuz­dur ilişkileri çoğaltan, şu ağaçla şu gök parçasını bir araya getiren biziz; bizim sayemizde binlerce yıldır ölü duran şu yıldız, ayın şu parçası ve şu karanlık nehir bir manzaranın birliği içinde ortaya çıkar; engin toprak parçalarını düzene sokan arabamızın, uçağımızın hızıdır; edimlerimizden her ­birinde dünya yeni bir yüzle çıkar karşımıza. Ama bizler varlığı bulup ortaya çıkaran aygıt olduğumuzu bildiğimiz kadar, bu varlığın yapımcısı olmadığımızı da bilmekteyiz. Sırtımızı döndüğümüz zaman, şu manzara tanıksız kalıp o karanlık sürekliliği içinde yitip gidecektir. Ama yalnız karanlığa gömülecektir: onun hiçleşip gideceğini sanacak kadar çılgın insan yoktur her halde.

Hiçleşip gidecek olan biziz, toprak, yeni bir bilinç gelip de kendisini uyandırana dek baygın uykusuna devam edecektir. Böylece, "gizleri bu­lan" bir varlık olduğumuzu, ama aynı zamanda, bulup or­taya çıkardığımız şeye oranla daha önemsiz kaldığımızı bi­liriz.

Sanatsal yaratışın belli başlı dürtülerinden biri, hiç kuşkusuz, dünyaya oranla daha önemli, olduğumuzu duyma gereksinimidir. Tarlaların ya da denizin bulup ortaya çıkar­dığım şu görünüşünü, yüzdeki şu anlamı, oradaki bağları sıkılaştırarak, düzen olmayan yere düzen getirerek, eşyalar arasındaki başka başkalığa zihinsel bir birlik kazandırarak bir kez üstüne, bir yazıya dökersem, bu görünüşü, bu ha­vayı yarattığımın bilincine varırım, yani yarattığım şeye oranla kendimi daha önemli hissederim.

Ama bu kez de yaratılan nesne elimden kaçıp gider: bulup ortaya çıkarma ile yaratma işini bir arada yürütemem. Yaratıcı çalışmaya oranla yaratış ikinci plana düşer. Bir kere, başkalarına ke­sin olarak gözükse bile, yaratılan nesne bize hep sallantıda, bekleme durumunda gibi gelir: şu çizgiyi, şu rengi, şu söz­cüğü her an değiştirebiliriz; bu yüzden de yaratılmış olan şey hiçbir zaman bize kendini zorla kabul ettirmez. Yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: "Tabloma ne zaman bit­miş gözüyle bakmalıyım." Ustanın karşılığı şöyledir: "Kar­şısına geçip de, şaşkınlıkla: 'Ben mi yaptım bunu! dediğin zaman."

Bir başka deyişle: hiç bir zaman. Çünkü bunu diyebilmek, kendi eserine başka birinin gözleriyle bakıp yaratılan şeyin üstündeki örtüleri kaldırmak anlamına gelecektir. Oy­sa şurası çok açık ki bizler ortaya konan eserden çok, yaratıcı çalışmamızın bilincine varırız. Bir çanak ya da bir çatı

söz konusu olduğunda ve biz bunları geleneksel ölçülere göre, nasıl kullanılacağı belli aygıtlardan yararlanarak yapmaya başladığımızda, ellerimizi kullanarak çalışan Heideg­ger'in o ünlü "belirsiz insanı, yani herkes"dir. Bu durumda, sonuç, gözümüze hala nesnelliğini sürdürecek kadar garip gözükebilir. Ama yaratışın kurallarını, ölçüleri, değer ölçü­lerini kendimiz ortaya koyuyorsak ve yaratıcı itki ta içimiz­den geliyorsa, o zaman eserimizde ancak kendimizi buluruz: bu eseri yargılarken kullandığımız yasaları kendimiz koy­muşuzdur; orada bulduğumuz kendi öykümüz, kendi aşkı­mız, kendi sevincimizdir; artık hiç dokunmadan baksak bi­le, bu eserde hiç bir zaman bir sevinç ya da bir aşk bulma­yız: onları oraya biz koyarız; bez ya da kâğıt üzerinde elde ettiğimiz sonuçlar hiç bir zaman nesnel gözükmez bize; çok iyi tanırız onları doğuran yolları.

Bu yollar hep birer öznel buluş olarak kalır: bizim esinlenişimiz bizim kurnazlığımız, kısacası kendimizdir bunlar, ve kendi eserimizi algılama'ya çalıştığımız zaman, onu bir kez daha yaratırız, onu meyda­na getiren işlemleri kafamızda tekrarlarız, her özelliğini bir sonuç gibi görürüz. Böylece, algılama sırasında nesne asıl öğe, özne ise önemsiz öğe gibi gözükür; özne önemliliği ya­ratışta arar ve bulur, ama o zaman da nesne önemini yiti­rir.

Bu dialektik en açık olarak yazı sanatında ortaya çıkar. Çünkü edebi nesne, ancak devinim içinde varolan garip bir topaçtır. Bu nesneyi ortaya çıkarabilmek için okuma adını verdiğimiz somut bir edim gereklidir ve topaç, bu okuma sürdüğünce vardır. Okuma kesildi mi, kağıt üzerindeki ka­ra çizgilerden başka bir şey yoktur artık karşımızda.Ayakkabıcı, eğer ölçüsü tutuyorsa, kendi yaptığı ayakkabıyı giye­bildiği, bir mimar kendi yaptığı evde oturabildiği halde, ya­zar kendi yazdığını okuyamaz. Okurken bir tahmin yürütürüz, bekleriz. Cümlenin sonunu, bir sonraki cümleyi, bir sonraki sayfayı tahmin ederiz; onların bu tahminleri doğrulamasını ya da çürütmesini bekleriz; okuma bir yığın varsa­yımdan, birbirini özleyen düşlerle uyanışlardan, umutlardan ve hayal kırıklıklarından meydana gelir; okuyucular hep okudukları cümlenin ilersindedirler, ilerledikleri ölçüde bir yanı yıkılan, bir yanı sağlamlaşan, bir sayfadan ötekine dur­madan gerileyen ve edebi nesnenin hareketli ufkunu mey­dana getiren, yalnızca olması mümkün bir gelecek içindedir­ler. Beklemenin, geleceğin, bilmezliğin( bulunmadığı yerde nesnellik olamaz. Oysa yazma işinde, gerçek okumayı ola­naksız kılan, gizli bir yarı-okuma vardır. Sözcükler kalemin ucunda biçimlendiğinde yazar da onları görür tabii, ama okuyucu gibi görmez, çünkü yazmadan önce tanımaktadır onları, bakışının görevi, okunmayı bekleyen bu uyuyan söz­cükleri okşayarak uyandırmak değil, imlerin akışını denetle­mek, düzene koymaktır; bu salt düzenleyici bir iştir aslında, ve bakış burada, küçük imlâ yanlışları dışında, hiç bir şey öğretmez insana. Yazar ne tahmin eder, ne de görünüşe göre düşünür: tasarlar.

Kimi zaman kendini bekler, hani her zamanki deyimle, esinlenişi bekler. Ama insan kendini, başkalarını beklediği gibi beklemez; yazar, geleceğin daha oluşmadığını, bu geleceği kendisinin kurması gerektiğini bildiği için duraksar; kahramanının başına ne geleceğini he­nüz bilmiyorsa, bu, yalnızca bu konuda düşünmemiş, bir karara varmamış bulunduğunu gösterir; bu durumda gele­cek bembeyaz bir sayfadır, oysa okuyucunun geleceği kita­bın sonuyla kendisi arasında kalan, tıka basa sözcükle dolu şu iki yüz sayfada". Görüldüğü gibi, yazar her yerde kendi bilgisiyle, kendi istemiyle, kısacası kendi kendisiyle karşıla­şır, hep kendi öznelliğine dokunur, yarattığı nesne elinin eremeyeceği yerdedir, yazar onu kendisi için yaratmaz. Sonradan kendi yazdığını okusa bile çok geçtir artık; cümlesi hiç bir zaman gözüne tam bir nesne gibi gözükmeyecektir.

Öznelin sınırına dek gider, ama bu sınırı aşamaz, bir çizgi­nin, bir özdeyişin, yerini bulmuş bir sıfatın etkisini beğe­nir; ama bu, onların başkası üzerinde yapacakları etkidir; yazar bu etkiyi beğenebilir, ama duyamaz. Proust, Char­lus'ün homoseksüelliğini sonradan keşfetmedi, çünkü kita­ba başlamadan buna karar vermişti. Ve eser günün birinde yazan için nesnelliğe benzer bir şey kazanırsa, bunun ne­deni, aradan yıllar geçmiş, yazarın eseri unutmuş olmasın­dadır, artık onun içine giremeyişinde ve onu yeniden ya­zamayacak duruma gelmiş olmasındadır. Ömrünün sonun­da Toplum Sözleşmesi'ni okuyan Rousseau gibi.

Demek ki insanın kendisi için yazması diye bir şey yoktur: böyle bir şey tam bir bozgun olurdu; insan heye­canlarını kağıt üstüne dökmekle onlara güç bela cansız bir uzantı sağlayabilir belki. Yaratıcı edim, bir eserin ortaya çı­kışındaki noksan ve soyut bir andan başka bir şey değildir; eğer yazar tek başına yaşasaydı, istediği kadar yazsın, eser hiç bir zaman bir nesne gibi ortaya çıkmayacak ve yazarın ya kalemi bırakması, ya da umutsuzluğa kapılması gereke­cekti. Ama yazma işleminin karşısında dialektik bir bağlaşık terim, yani okuma işlemi vardır ve birbirine bağlı bu iki edim iki ayrı edimci gerektirir. Zihnin eseri olan bu so­mut ve hayali nesneyi yazarla okuyucunun birleşik çabası ortaya çıkaracaktır. Sanat ancak başkası için ve onun aracı­lığıyla vardır.

Gerçekten de okuma, algılama ile yaratışım bireşimi gi­bidir1; hem öznenin, hem de nesnenin önemli olduğunu gösterir; nesne önemlidir, çünkü kesin olarak aşkındır, ken­dine özgü yapıları zorla benimsetir ve onu beklemek ve göz­lemek zorunluğu vardır; ama özne de önemlidir, çünkü yalnızca nesneyi ortaya çıkarmak için (yani ortada bir nesne­nin mevcut olması için gereken şeyi yapmak üzere) değil, ayrıca bu nesnenin mutlak bir biçimde varolması (yani bu nesneyi yaratmak) için gereklidir. Kısacası, okuyucu hem keşfettiğinin, hem de yarattığının bilincine varır, yaratır­ken keşfettiğini, keşfederken yarattığını fark eder. Gerçek­ten de, okumanın mekanik bir işlem olduğu ve, bir fotoğraf kağıdının ışıktan etkilenişi gibi, okuyucunun da imlerden etkilendiği sanılmamalıdır. Eğer okuyucu dalgın, yorgun, aptal, ya da şaşkınsa, ilişkilerin çoğu gözünden kaçacak, nesneyi "alamayacaktır" (bu sözcüğü ateş "almak" ya da "almamak" deyimlerindeki anlamında düşünmek gerekir); karanlığın içinden sanki rasgele bir takım cümleler çekip çıkaracaktır.

Eğer iyi bir günündeyse, sözcüklerin ötesinde bireşimsel bir biçim tasarlayacaktır ki, her cümle bu biçi­min ufak bir işlevinden başka bir şey olmayacaktır: "tema", "konu" ya da "anlam". Böylece, daha işin başında gö­rülüyor ki anlam sözcüklerde değildir, çünkü tam tersine, bu sözcüklerin her birinin imlemini anlamamıza yardım eden şey anlamın kendisidir; ve dil aracılığıyla gerçekleşmesine rağmen, edebi nesne, hiç bir zaman dilin içinde verilmemiş­tir; tam tersine, yapısı gereği, sessizliktir, sözün yadsınma­sıdır. Nitekim bir kitapta yan yana uz atılmış duran yüz bin sözcük birer birer okunsa bile, eserin anlamı ortaya çıkmayabilir; anlam sözcüklerin toplamı değildir, onların ör­gensel (organique) bütünlüğüdür. Eğer okuyucu bu sessiz­liğe bir anda ve hemen hemen kılavuzsuz erişemezse, hiç bir şey yapılmamış demektir. Kısacası, eğer okuyucu bu sessizliği kafasında uydurmazsa ve sonra da uykudan uyandırdığı sözcükleri ve cümleleri onun içine yerleştirmez ve orada tutmazsa, hiç bir şey elde edilemez. Eğer bana, bu işleme ikinci bir icat ya da buluş adını vermenin daha uygun düşeceğini söylerseniz, ben de size böyle bir icadın, ilk icat kadar yeni ve benzersiz bir edim olacağını söylerim. Özellikle de, bir nesne daha önce hiç varolmadıysa, onu ne yeniden icat etmek, ne de keşfetmek söz konusu olabilir, derim.

Çünkü, yazarın asıl ereği sessizlikse de, kendisi bu­nu hiç bir zaman tadamamıştır; onun sessizliği özneldir ve dilden sonra gelir, sözcük yokluğudur bu, esinlenişin kayıt­sızlaşmış ve yaşanmış sessizliğidir; söz, sonradan onu ken­dine özgü kılacaktır; oysa okuyucunun yarattığı sessizlik bir nesnedir. Ve bu nesnenin içinde daha başka sessizlikler vardır: yazarın söylemediği şeylerdir bunlar. Burada söz ko­nusu olan, okumanın ortaya çıkardığı nesnenin dışında hiç bir anlam taşıyamayacak pek özel niyetlerdir; bununla bir­likte ona yoğunluk kazandıran ve şu benzersiz çehreyi ve­ren de işte bu niyetlerdir. Bu niyetlerin dile getirilmemiş olduğunu söylemek yetersizdir: onlar aslında dile getirilmesi olanaksız şeylerdir.

Ve işte bu yüzden okumanın hiç bir belli anında bulamayız onları; her yerde vardırlar, hiç bir yerde yokturlar: Grand Maulnes'ün o olağanüstü niteliği, Armance'ın süslülüğü, Kafka mitolojisindeki gerçeklik ve doğruluk payı, bütün bunlar hiç bir yerde verilmemiştir; okuyucunun, yazılı şeyi hiç durmadan aşarak bütün bunları kafasında yaratması gerekir. Hiç kuşkusuz yazar ona yol gösterir; ama sadece yol gösterir; koyduğu işaret kazıkla­rının arası boştur, bu boşlukları doldurmak gerekir, onların ötesine geçmek gerekir. Sözün kısası, okuma kılavuzlu bir yaratıştır.

Gerçekten de, bir bakıma, edebi nesnede okuyu­cunun öznelliğinden başka bir öz yoktur: Raskolnikof'un bekleyişi, ona ödünç verdiğim, kendi bekleyişimdir; oku­yucunun bu sabırsızlığı olmasa, ortada cılız imlerden başka bir şey kalmayacaktır; sorgu yargıcına duyduğu nefret, be­nim imler tarafından kışkırtılan, elde edilen nefretimdir, ve sorgu yargıcının kendisi bile, Raskolnikof aracılığıyla ona duyduğum nefret olmadan varolamayacaktır; bu nefret­tir ona can veren, etidir bu onun. Ama öte yandan sözcükler, duygularımızı kışkırtmak ve sonra onları bize doğru yansıtmak üzere kurulmuş birer tuzak gibi oradadırlar; her sözcük bir aşkınlık yoludur, o duygulanımlarımızı haberdar eder, adlandırır, hayali bir kişiye yükler, bu kişi de onları bizim yerimize yaşar ve onun bu ödünç alınmış tutkular­dan başka bir özü yoktur; sözcük bu tutkulara birer amaç, birer perspektif, bir ufuk kazandırır

Böylece, okuyucu için, her şey yapılmayı beklemektedir ve her şey daha önce yapılmıştır; eser ancak onun yetenekleri ölçüsünde vardır; okuduğu ve yarattığı sırada, her an anlamayı daha ileri gö­türülebileceğini, daha derinine yaratabileceğini bilir; ve bu yüzden de eser ona eşya gibi tükenmek bilmez ve katı ola­rak gözükür. Öznelliğimizin ürünleri şeklinde ortaya çıktık­ça, gözlerimizin önünde geçirimsiz nesnellikler halinde do­nup kalan bu değerli ve mutlak üretimi biz, Kant'ın tanrısal Akıl'a özgü diye gördüğü şu "akılsal sezgi"ye benzete­biliriz pekala.

Yaratış ancak okumada bütünlendiğine, sanatçı başla­dığı işi bitirme görevini bir başkasına bırakmak zorunda ol­duğuna ve ancak okuyucunun bilinci aracılığıyla kendisini eserinin önemli bir öğesi olarak yakalayabildiğine göre, her edebi eser bir çağrıdır.

Yazmak, benim dil aracılığıyla giriştiğim ortaya çıkarışı nesnel varlık durumuna geçirmesi için okuyucuya çağrıda bulunmaktır. Ve eğer yazarın neye çağ­rıda .bulunduğunu soracak olursanız, cevap çok basittir, Her kitapta, estetik nesnenin ortaya çıkışını gerektirecek kadar neden değil de, yalnızca bu nesnenin yaratılması için bir takım çağrılar bulunduğundan; ayrıca yazarın zihninde bu iş için yeterli bir neden mevcut olmadığı ve hiç bir zaman elinden kurtulamayacağı öznelliği de nesnelliğe geçiş için yeterli bir sebep olmadığından, sanat eserinin yaratılışı, daha önce elde bulunan verilerle açıklanamayacak yeni bir olaydır. Ve bu kılavuzlu yaratış mutlak bir başlangıç oldu­ğuna göre, sanat eserini okuyucunun özgürlüğü, hem de en katkısız özgürlüğü yaratmaktadır.

Öyleyse yazar, eserinin ortaya konuşuna yardım etmesi için okuyucunun özgürlüğüne çağrıda bulunmaktadır. Denecek ki, bütün araçlar özgürlü­ğümüze hitap eder, çünkü bunlar gerçekleşebilecek bir eyle­min aygıtlarıdır ve bu konuda, sanat eseri biricik örnek değildir.

Gerçekten de araç, bir işlemin donup kalmış taslağıdır. Bununla birlikte araç, varsayımsal emir kipi düzeyin­de kalır: bir çekici, bir sandığı çakmakta ya da komşumu gebertmekte kullanabilirim. Kendi başına ele aldığımda, çe­kiç özgürlüğüme yönetilmiş bir çağrı değildir, beni özgürlü­ğümle yüz yüze getirmez, yapacağım işde kullanılacak yol­ları özgürce bulabilmenin yerine bir dizi geleneksel düzen­li davranış geçirerek daha çok özgürlüğüme hizmet etme ereğini taşır.

Kitapsa özgürlüğüme hizmet etmez: onu gerektirir. Gerçekten de sahici özgürlüğü zorlama, büyüleme ya da yalvarmalarla çağıramazsınız. Ona erişebilmek için tek bir yol vardır: ilkin onu tanımak, sonra da güvenmek; en sonunda da ondan, kendi adına, yani ona duyduğumuz gü­ven adına, bir edim istemek. Demek ki kitap, araç gibi, herhangi bir amaca varmanın bir yolu değildir: O kendini okuyucunun özgürlüğü önüne bir amaç gibi çıkarır. Kant'ın "amaçsız amaçlılık" deyimi, bence, sanat eserini nitelemeye hiç uygun düşmeyen bir deyimdir.

Gerçekten de bu deyim, estetik nesnenin yalnızca bir ereklilik dış görünüşü taşıdığı ve hayal gücünün özgür ve düzenli oyununu gerektirmekten öte geçmediğini içermektedir. Bunu ileri sürmek, se­yircinin hayal gücünde yalnızca düzenleyici değil, aynı zamanda kurucu bir işlev bulunduğunu unutmaktır; oyun oynamaz bu hayalgücü, onun görevi sanatçının bıraktığı izlere göre gü­zel nesneyi yaratmaktır.

O, zihnin öteki işlevleri gibi, kendi kendisine bakıp zevklenemez, hep dışardadır, hep bir giri­şime bağlıdır. Eğer bir nesnede, böyle bir şey düşünmediği­miz anda bile bir amaç bulunduğunu kabul ettirecek kadar kurallara uygun bir düzenlilik bulunsaydı, o zaman amaçsız amaçlılıktan söz edilebilirdi..Güzeli bu türlü tanımlasak sanatın güzelliğiyle doğal güzelliği bir tutabilirdik. (Kant'ın amacı da budur zaten) -; çünkü, örneğin bir çiçekte o ka­dar çok bakışım (symetrie), öylesine birbirine uyan renk­ler, öylesine düzgün çizgiler vardır ki, insanın içinden daha ilk anda bütün bu özelliklerde amaççı bir açıklama aramak ve bunları bilinmez bir amaca yönelmiş yollar gibi görmek gelir. Ama düpedüz bir yanılmadır bu: doğadaki güzellikle sanattaki güzelliğin en ufak bir ilişkisi yoktur. Sanat eseri bir amaç gütmez; bu konuda Kant'la aynı fikirdeyiz. Ama bu, sanat eserinin kendisinin bir amaç oluşundan ileri gel­mektedir. Kant'ın formülü her tablonun, her yontunun, her kitabın içinde çınlayan çağrıyı hiç hesaba katmamaktadır. Kant eserin önce bir olgu gibi, ancak daha sonra bir görü gibi varolduğunu sanıyor.

Oysa eser ancak kendisine bakıldığı zaman vardır ve öncelikle de katkısız bir çağrı, katkısız bir vara gerektirimidir. O, varlığı belli, ereği ise belirsiz bir aygıt değildir: yerine getirilmesi gerekli bir ödev gibi çıkar karşımıza, daha ilk anda şartsız emir kipi içinde yer alır. Şu kitabı masaya bırakıvermek bütünüyle elinizdedir. Ama açtığınız an, sorumluluğunu yüklenmişsiniz demektir.

Çünkü özgürlük, öznelliğin özgür işleyişinden alınan tadda değil, bir buyruğun gerektirdiği yaratıcı edimde ortaya çı­kar. Değer dediğimiz şey de işte bu amaç; aşkın, ama seve seve katlanılan, en gerçek özgürlükle uyulan bu buyruktur. Sanat eseri, bir çağrı olduğu için bir değerdir.

Eğer okuyucumu benim giriştiğim işi sona erdirmeye çağırıyorsam, şurası çok açık ki, onu katkısız bir özgürlük, katkısız bir yaratıcı güç, koşulsuz bir etkinlik gibi görüyo­rum demektir; bu durumda, hiç bir zaman onun edilginli­ğine çağrıda bulunamam, yani onu etkilemeye, ona bir anda korku, istek ya da kızgınlık gibi heyecanlar vermeye kalkışa­mam. Tahmin edilmeleri, yönetilebilmeleri mümkün olduğu ve elde, önceden denenip etkinlikleri görülmüş yollar bulunduğu için, yalnızca bu heyecanları kışkırtmakla uğraşan yazarlar da var tabii. Ama, ta eski çağlardan beri, sahneye çocuk sokmakla suçlanan Euripides gibi, bu yazarlar da böyle dav­randıkları için suçlanmaktadır. Tutkunun bulunduğu yerde özgürlük başkalaşmış, yabancılaşmış durumdadır; kendini ufak tefek şeylere körü körüne kaptırdığından, asıl işi olan mutlak bir amaç yaratmayı unutur.

O zaman kitap, kin ya da arzuyu besleyen bir araç olur çıkar. Yazar okuyucuyu al­lak bullak etme peşinde koşmamalıdır, yoksa kendi kendi­siyle çelişir; ille de bir şeyler beklemek istiyorsa, yalnızca yerine getirilecek görevi önermelidir.

Sanat eserinin belli başlı niteliği, yani katkısız bir sunu olma niteliği de bura­dan geliyor işte: okuyucunun elinde belli bir estetik geri çe­kilme payı bulunmalıdır. Gautier'nin, budalaca, "sanat için sanat" kuramıyla, Parnasçıların da sanatçının kayıtsızlığıyla karıştırdıkları şey işte budur. Söz konusu olan şey yalnızca bir sakınımdır ve Genet buna, daha doğru bir deyimle, "ya­zarın okuyucuya karşı nezaketi" adını veriyor. Ama bu de­mek değildir ki yazar kalkıp bilmem hangi soyut ve kav­ramsal bir özgürlüğe çağrıda bulunsun. Estetik nesne ancak duygularla yaratılır; eğer dokunaklıysa, bu ancak bizim gözyaşlarımızda ortaya çıkar; gülünçse, bunu ancak bi­zim gülüşümüz kanıtlayacaktır.

Ne var ki bu duygular ayrı bir türdedir: çıkış noktalarında özgürlük vardır onların, ödünç verilmiştirler. Anlatıya bağladığım inanç bile gönül rızasıyla verilmiş bir inançtır. Sözcüğün Hıristiyanca anla­mıyla, bir Tutku'dur bu, yani yaptığı özveriyle aşkın bir sonuç elde etmek üzere, bile bile edilginlik durumuna giren bir özgürlüktür. Okuyucu kendini saflaştırır, saflık içine iner ve saflık, sonunda bir düş gibi üzerine çökse bile, öz­gürlüğünün her an bilincindedir. Zaman zaman yazarları şu ikilem içine kapatmak istediler: "Ya anlattığınız öyküye ina­ndır, ki bu dayanılacak şey değildir; ya da hiç inanılmaz, ki bu da gülünçtür." Ama bunun kanıtı saçma, çünkü estetik bilincin özelliği, bağlanma yoluyla, yemin ederek inanma­dır; kendi kendine ve yazara sürekli olarak inanmadır; inan­mayı seçmek üzere hiç durmadan yenilenen bir seçmedir. Her an uyanabilirim ve bilirim bunu; ama istemem: oku­ma, özgür bir düştür. Öyle ki, bu hayalî inanca dayanarak oynanan bütün bu duygular, özgürlüğümün özel dalgalanma­ları gibidirler; onlar, bu özgürlüğü özümlemek ya gizlemek şöyle dursun, tam tersine, özgürlüğümün kendi kendisini keşfedebilmek üzere seçtiği yollardır. Daha önce de söy­ledim: Raskolnikof, kendisine duyduğum ve onu yaşatan şu tiksinti ve sevgi karışımı olmasa, gölge gibi kalacaktır.

Ama, hayalî nesneye özgü bir tersyüz oluşla, tiksintimi ya da beğenmemi kışkırtan onun davranışları olmayıp, tersine, Raskolnikof'un davranışlarına yoğunluk ve nesnellik kazan­dıran benim tiksintim ve beğenişimdir. Demek ki, okuyucu­nun duygulanımları hiç bir zaman nesnenin etkisi altında değildir ve hiç bir dış gerçeklik onları koşullandıramayaca­ğı için, kaynaklarını sürekli olarak özgürlükten alırlar, yani bu duygulanımlar tepeden tırnağa cömerttirler - çünkü ben, başlangıcında da, bitiminde de özgürlük bulunan bir duygu­lanıma cömert derim. Bu duruma göre, okuma bir cömertlik temrinidir; ve yazarın okuyucudan beklediği, soyut bir öz­gürlüğün uygulanması değil, tutkuları, önyargıları, beğenile­ri, cinsel mizacı ve değer ölçüleriyle bütün kişiliğini verme­sidir. Yalnız bu kişilik eliaçıklıkla verilecektir; yazarın yü­reği özgürlük doludur ve bu özgürlük duyarlığının en karanlık yanlarını bile değiştirmektedir. Ve nasıl etkinlik nes­neyi daha iyi yaratmak üzere edilgenleştiyse, aynı şekilde edilginlik de bir edim olmakta, okuyan insan en yüksek duyarlık düzeyine ulaşmaktadır. İşte bu yüzden, yürekleri­nin katılığıyla tanınmış kişilerin hayali mutsuzluklar karşı­sında gözyaşı döktüğüne tanık oluruz; bu gibiler bir an için, ömürleri boyunca kendi özgürlüklerini kendi gözlerin­den saklamamış bulunsalardı nasıl olacak idiyseler öyle olmuşlardır.

Demek ki yazar, okuyucuların özgürlüğüne çağrıda bu­lunmak için yazar ve bu özgürlüğün eserini canlandırmasını bekler. Ama bununla yetinmez ve okuyuculardan, onlara gös­terdiği güveni kendisine göstermelerini, kendi yaratıcı öz­gürlüğünü tanımalarını ve bakışık ve ters yönlü bir çağrıy­la bu özgürlüğü davet etmelerini ister. Ve işte bu noktada okumanın bir başka dialektik çelişkisi ortaya çıkıyor: ken­di özgürlüğümüzü hissettiğimiz oranda başkasının özgürlü­ğüne saygı duyarız; başkası bizden ne kadar çok şey bek­lerse, biz de başkasından o kadar çok şey bekleriz.

Bir görünüm karşısında heyecan duyduğum zaman, bu görünümü yaratanın ben olmadığımı çok iyi bilirim; ama ben olmasam, gözlerimin önünde ağaçlar, yapraklar, toprak ve otlar arasında beliren ilişkilerin varolmayacağını da bilirim. Renklerin uyuşumunda, biçimlerin birbirine uygun­luğunda ve rüzgarın doğurduğu hareketlerde yakaladığım şu amaçlılık görünüşünü açık1ayamayacağımı pek iyi bilirim. Bununla birlikte o vardır, gözlerimin önündedir ve aslında ben, ancak daha önceden varolan bir şeyi,var edebilirim, ama, Tanrı'ya inansam bile, evrensel Tanrı çağrısıyla gözü­mün önündeki özel görünüm arasında, salt sözsel bir ilinti dışında, hiç bir ilinti kuramam: Tanrı'nın manzarayı ben zevk alayım diye yarattığı ya da beni bu manzaradan hoşlanayım diye yarattığını söylemek, soruyu cevap yerine koymaktır. Şu mavi ile şu yeşil arasındaki uyum isteyerek mi yaratılmıştır.

Nasıl bilebilirim bunu? Evrensel bir yaratan fikri, hiç bir özel niyetin doğruluğunu garantileyemez; hele şu ele aldığımız du­rumda ... Çünkü çimenin yeşili biyolojik yasalarla, pek özel sürekliliklerle, coğrafi bir gerekircilikle açıklanmaktadır, oy­sa suyun maviliği ırmağın derinliğinden, toprağın yapısın­dan, suyun akış hızından gelmektedir. Renklerin bir araya gelişi, eğer bir isteğe bağlıysa, ancak üstüne üstlük olabilir; iki neden dizisinin raslaşmasıdır bu, yani, ilk bakışta, bir raslantı sonucudur. En iyi durumda bile, "amaçlılık" karanlık bir şey olarak kalmaktadır. Bulduğumuz bütün ilintiler birer varsayımdır; hiç bir amaç önümüze bir buyruk gibi çıkma­maktadır, çünkü bu amaçların hiç biri bir yaratıcı tarafından istenmiş olduğunu açıkça belli etmemektedir.. Nitekim, do­ğal özellik hiç bir zaman özgürlüğümüze çağrıda bulunmaz. Daha doğrusu, yaprakların, biçimlerin, hareketlerin bütü­nünde, düzene benzer bir şey, yani bu özgürlüğü gerekti­riyormuş gibi duran, ama bakışlar altında eriyip giden yalancı bir çağrı vardır. Bakışlarımızı bu düzenlilik üstünde gezdirmeye başladığımız an, çağrı yok olur: bir başımıza kalırız, şu renkle bu rengi ya da bir üçüncüsünü bir araya getirmek, ağaçla suyu, ya da ağaçla göğü, ya da ağaç, su ve göğü birleştirmek elimizdedir.

Özgürlüğüm, keyfi bir istek olup çıkar; yeni ilişkiler kurduğum oranda, beni çağıran ya­lancı nesnellikten uzaklaşırım; eşyanın meydana getirdiği belli belirsiz motifler üzerinde düş kurarım; doğal gerçeklik, bu düşler için bir vesileden başka bir şey değildir artık. Ya da, bir an için algılanan bu düzenliliğin bana hiç kimse tarafından verilmemiş oluşundan, yani sahici olmayışından bü­yük bir üzüntü duyarak, düşümü yakalayıp bir bez üstüne, bir yazıya dökmem mümkündür. Böyle yapmakla, doğal gö­rünümlerde beliren amaçsız amaçlılık ile öteki insanların ba­kışı arasına girerim; bu amaçsız amaçlılığı onlara aktarırım; o, bu aktarmayla insanlaşır; sanat burada bir verme töreni olur ve yalnız bu verme bile bir değişime yol açar: burada, san­ki maderşahi adlandırmalarda ve güçlerde bir değiş tokuş olmuştur, bu maderşahi düzende ana adlara sahip değildir, ama dayıyla yeğen arasında aracılık etmeye devam etmekte­dir. Geçerken bu yanılsamayı yakaladığıma- göre; onu öteki insanların önüne getirdiğime ve onlar adına bu ya­nılsamayı ortaya çıkardığıma, onların yerine bu konuda dü­şündüğüme göre, artık buna güvenle bakabilirler: yanılsama artık bir niyete bağlıdır. Bana gelince, hiç kuşku yok ki ben, başkalarına aktardığım nesnel düzenlemeyi hiç bir zaman göremem ve öznellikle nesnellik sınırında kalakalırım.

Oysa okuyucu, güvenlik içinde ilerler. O ne kadar uza­ğa giderse gitsin, gene de yazar daha uzağa gitmiştir. Kita­bın çeşitli öğeleri.- bölüm ya da sözcükler - arasında bu­lacağı yakınlık ne olursa olsun, güvenlik içindedir okuyucu : çünkü bu yakınlıklar bile bile yaratılmıştır. Hatta,

Descartes'ın dediği gibi, o, aralarında hiçbir ilinti bulunmayan bölümler arasında bile sanki gizli bir düzen varmışcasına davranabilir, yaratıcı bu yolu ondan önce geçmiştir ve en güzel düzensizlikler bile sanatın sonucudur, yani bir çeşit düzendir. Okuma bir tümevarım, araya yeni öğeler katma, ya da çıkarmadır ve tıpkı uzun bir süre bilimsel tümevarımın temeli sanılan tanrısal istem gibi, bütün bu etkinliklerin (faa­liyetlerin) temeli de yazarın istemindedir. Tatlı bir güç, ilk sayfadan son sayfaya dek bizimle birlikte ilerler ve bize destek olur. Bu, bizler sanatçının niyetlerini kolaycacık bulup ortaya çıkaracağız demek değildir: daha önce de söylediği­miz gibi, bu niyetler bir takım sanılara dayanır ve okuma yaşantısı denen bir şey vardır; ama bu görüsel sanılar, içinde bulunduğumuz açık kesinlikle, yani bir kitapta ortaya çı­kan güzelliklerin hiç bir zaman bir raslantı sonucu olmadığı kesinliğiyle desteklenmektedir.

Ağaç ile gök, doğada, ancak bir raslantı sonucu bir araya gelirler; oysa bir romanda kah­ramanlar şu kulede, şu hapishanedeyseler, şu bahçede geziniyorsalar, burada söz konusu olan şey, hem bir dizi bağım­sız nedenin yeniden canlandırılması (roman kişisi, ruh­sal ve toplumsal bir dizi olayın doğurduğu belli bir ruh durumundadır: öte yandan, belli bir yere gitmektedir ve kentin biçimi onun belli bir parktan geçmesini gerektirmekte­dir), hem de daha derin bir amaçlılığın dile getirilmesidir; çünkü park ancak belli bir ruh durumuyla uyuşmak, nesne­ler yardımıyla bu ruh durumunu dile getirmek ya da kes­kin bir karşıtlıkla onu daha belirginleştirmek üzere varolmuştur; ve ruh durumunun kendisi de manzarayla birlikte düşünülmüştür. Burada nedensellik dış görünüş biçiminde­dir ve buna "nedensiz nedensellik" adı verilebilir; derin gerçeklik ise amaçlılıktır...

Ama amaçlar düzenini böyle bü­yük bir güvenle nedenler düzeni altına yerleştirebilmem, da­ha kitabın kapağnı açarken, nesnenin kaynağını insanî öz­gürlükten aldığını olumlayışımdan ileri gelmektedir. Sanatçı­nın tutku yüzünden ve tutkuyla yazdığından kuşkulansaydım, güvenim bir anda uçup giderdi, çünkü bu durumda neden­ler dizisini amaçlar dizisiyle desteklemenin hiç bir anlamı kalmayacaktı, çünkü amaçlar dizisi de ruhsal bir nedensel­likle desteklenmiş olacak ve sonunda, sanat eseri gerekir­cilik zinciri içine girmiş bulunacaktı. Şuna hiç kuşku yok ki, okuduğum sırada, yazarın kendini bir tutkuya kaptırabi­leceğini, hatta eserini önce bir tutkunun etkisi altında ta­sarlamış bulunabileceğini yadsımıyorum. Ama onun yazma­ya karar verişi, kendini duygulanımlarından uzak tutmasını gerektirmektedir; kısacası, tıpkı okurken benim yaptığım gi­bi, heyecanlarını özgür heyecanlar durumuna getirmesi, ya­ni cömertçe verme durumunu alması gerekir. Demek ki oku­ma, yazarla okuyucu arasında bir cömertlik antlaşmasıdır; her ikisi de birbirine güvenir, birbirine inanır, kendinden beklediğini karşısındakinden de bekler. Çünkü bu güven eli ­açıklığın ta kendisidir: hiç kimse yazarı, özgürlüğünün okuyucu tarafından kötüye kullanılacağına inanmaya zorlayamaz; hiç kimse de okuyucuyu yazarın kendisine karşı böyle davranacağına zorla inandıramaz. Her ikisi de özgür bir karar verirler. O zaman aralarında dialektik bir alış-veriş başlar; okurken, bir şeyler beklerim, okuduğum şey isteklerimi kar­şılıyorsa, beni, yazardan daha fazlasını istemeye, yani yazarın benden daha fazla şey beklemesini istemeye iter. Ve ters yönden bakılırsa, yazar da benim isteklerimi en yüksek dereceye çıkarmamı bekler. Böylece özgürlüğüm kendini ortaya koyarken, karşımdaki insanın özgürlüğünü ortaya çıkarmış olur.

Estetik nesnenin «gerçek
Ama resimlerindeki eşyanın göz alıcı­lığı, o ufacık tuğla duvarların pembe ve kadifemsi parlaklığı, bir hanımeli dalının mavi kalınlığı, koridorların cilalı karanlıklığı, kişilerin okunmuş su vazosu üzerindeki taşlar gibi parlak ve portakal rengindeki derisi incelendiği zaman duyulan zevk de ortaya koyar ki, amaçlılık biçimlerde ya da renklerde değil, ressamın özdeksel hayal gücündedir; burada, eşyaya şu ya da bu biçimi verdirten sebep o eşyanın öz ve hamurunun ta kendisidir; bu gerçekçi ressamla, mutlak ya­ratışa belki daha çok yaklaşıyoruz; çünkü burada, madde­nin edilginliğinde buluyoruz insanın özgürlüğünü.

Oysa, eser hiç bir zaman boyanan, yontulan ya da an­latılan nesneyle sınırlı değildir; eşyayı nasıl dünya perdesi önünde görüyorsak, sanat eserinin canlandırdığı nesneleri de evren perdesi önünde seyrederiz. Fabrice'nin serüvenle­rinin ardında, 1820 İtalya'sı, Avusturya'sı ve Fransa'sı görü­nür; rahip Blanes de yıldızlarıyla birlikte göğe ve sonra da bütün yeryüzüne bakar. Her ne kadar ressam bize bir tarla ya da bir vazo dolusu çiçek sunarsa da, tabloları bütün dün­yaya açılan birer penceredir; başaklar arasına dalıp giden şu kırmızı yolu biz, Van Gogh'un çizdiğinden daha öteye, başka buğday tarlaları arasında, başka bulutlar altında, denize dökülen bir ırmağa dek izleriz; ve tarlaların varlığı ile erek­liliğin varlığını ayakta tutan derin toprağı sonsuza dek, dünyanın öteki ucuna dek uzatırız. Demek ki yaratıcı edim, yarattığı ya da yeniden canlandırdığı birkaç nesne aracı1ığı" ile, dünyayı tekrar ele geçirme ereğini güder. Her tablo, her kitap varlığın bütünlüğünün yeniden ele geçirilişidir; her sanat eseri bu bütünlüğü seyircinin özgürlüğü önüne getirir.

Çünkü sanatın en son ereği de budur: dünyayı olduğu gibi, ama sanki kaynağını insanı özgürlükten alıyormuş gibi gös­tererek yeniden ele geçirmek, yakalamak. Bununla birlikte, yazarın yarattığı şey ancak seyircinin gözünde nesnel bir gerçeklik kazandığı için, bu ele geçiriş, bu yakalayış, sey­retme - ve özellikle de okuma - ayiniyle kutsanır. Az ön­ce ortaya attığımız soruya daha iyi karşılık verecek durumdayız şimdi: yazar, aralarındaki karşılıklı istekler yardımıy­la varlığın bütünlüğünü insanoğluna yeniden kazandırsınlar ve evreni tekrar insanlık örtüsüyle kaplasınlar diye öteki insanların özgürlüğüne çağrıda bulunur.

Bu işi daha ileri götürmek istersek, yazarın, bütün öte­ki sanatçılar gibi, okuyucularına, genellikle estetik zevk adı verilen ve kendi payıma, daha çok, estetik sevinç diye adlandıracağım bir çeşit duygulanım vermek istediğini hatır­latmamız gerekir; bu duygulanımın belirmesi, eserin eksik­siz duruma geldiğini gösterir. Öyleyse bu duygulanımı daha önce sıraladığımız gözlemlerin ışığında inceleyelim. Gerçek­ten de, yaratıcının yarattığı sırada tadamadığı bu sevinç, se­yircinin, yani ele aldığımız durumda, okuyucunun estetik bi­linciyle birdir. Bu, karmaşık, ama yapıları birbirini koşul­landıran ve birbirinden ayrılmayan bir duygudur. Bu duy­gu, ilkin amaç-araçların ve araç-amaçların2 yararcı çağlayışını bir an için durduran aşkın ve mutlak bir ereğin, yani bir çağrının; ya da, aynı şey demek olan, bir değerin tanınması, kabul edilmesidir.

Ve bu değerin bende uyandırdığı durum­sal bilinç, zorunlu olarak, özgürlüğümün durumsal-olmayan bilinciyle bir aradadır; çünkü özgürlük aşkın bir gereklikle kendisini belli eder. Özgürlüğün kendi kendini tanıyışı, ka­bul edişi sevinçtir, ama durumsal-olmayan bilincin bu yapı­sı bir başka yapıyı içermektedir: gerçekten de) okuma bir yaratış olduğuna göre, özgürlüğüm yalnızca katkısız bir başına buyrukluk gibi değil, yaratıcı bir etkinlik gibi ortaya çıkmakta; yani kendi yasasını kendi koymakla yetinmeyip aynı zamanda nesneyi yaratanın da kendisi olduğunu farket­mektedir.

Sözün en gerçek anlamıyla estetik görüngü, yani yaratılan nesnenin yaratıcısına bir nesne gibi gözüktüğü yaratış işte bu düzeyde ortaya çıkmaktadır; yaratıcı bir tek bu durumda yarattığı nesnenin tadına varmaktadır. Ve oku­nan eserin durumsal bilincine verilen tat adı da, burada es­tetik sevincin bir temel yapısıyla karşı karşıya bulunduğu­muzu yeterince göstermektedir. Bu durumsal zevkin yanında, önemli bir şey olarak algıladığımız nesneye oranla kendimizin de vazgeçilmez olduğunu fark ederiz; bu ikincisi durum­sal değildir; bilincin bu görünüşüne ben estetik bilinç diyeceğim: yani güvenlik duygusu; en güçlü estetik heyecanlara yüce bir dinginlik kazandıran işte bu duygudur; kaynağını, öznellikle nesnellik arasındaki sıkı bir uyumun saptanmasın­dan almaktadır. Öte yandan estetik nesne hayalî şeyler aracı­lığıyla yakalanmak istenen dünyanın ta kendisi olduğu için, estetik zevk (sevinç), dünyanın bir değer, yani insani özgür­lüğün önüne çıkarılan bir görev olduğu konusundaki durum­sal bilinçle aynı zamanda tadılır.

Ve ben bu bilince estetik değişim adını vereceğim; çünkü dünya, çoğu kez, içinde bu­lunduğumuz durumun sınırı, bizi bizden ayıran sonsuz uzak­lık, verinin bireşimsel bütünlüğü, engeller ile araçların ayrımsızlaşmış birliği gibi gözükmekte - ama hiç bir zaman özgürlüğümüze yönelmiş bir istek, bir gereklik gibi gözük­memektedir. Bu yüzden, estetik sevinç hani şu ben-olmayan şeyi ele geçirmenin ve içleştirmenin bilincine vardığını düzey­de doğmaktadır, çünkü bu durumda veriyi buyruk, olguyu da değer biçimine dönüştürmekteyim: dünya benim göre­vim' dir; yani özgürlüğümün en önemli ve gönül rızasıyla kabul edilmiş görevi, evren denen şu biricik ve mutlak nes­neyi, koşulsuz bir devinim içinde, varlık haline getirmektir.

Üçüncü olarak da, daha önce ele aldığımız yapılar insanı özgürlükler arasında varılmış bir antlaşmayı içermektedir; çünkü, bir kere okuma, yazarın özgürlüğünün güvenle ve bir şeyler bekleyerek tanınmasıdır; öte yandan da estetik zevk bir değer halinde hissedildiği için, başkasına yöneltilmiş mutlak bir isteği kapsamaktadır; bu, her insanın, bir özgürlük olarak bir eseri okurken aynı zevki almak istemesidir. Böylece bütün insanlık en büyük özgürlük içinde oradadır, hem kendi malı olan, hem de kendisinin "dışında" kalan bir dünyanın varlığını desteklemektedir. Estetik sevinçteki du­rumsal bilinç, dünyayı hem şu anda olduğu, hem de ilerde olması gerektiği gibi; hem bütünüyle bizim, hem de bize iyice yabancı ve bizim olduğu oranda bize yabancı kalan bir dünya halinde yakalayan imgeci (imageante) bir bilinçtir. Durumsal olmayan bilinç ise, evrensel bir güvenle evrensel bir gerekliğe konu olduğu için, insani özgürlüklerin meydana getirdiği uyumlu bütünlüğü gerçekten kavramaktadır.

Demek ki yazmak hem dünyanın üstündeki örtüleri kaldırmak, hem de onu okuyucunun cömertliğinin karşı­sına görev gibi çıkartmaktır. Yazmak, varlığın bütünlüğü için pek gerekli olduğunuzu kabul ettirebilmek üzere baş­kasının bilincine başvurmaktır; bu, önemliliği aracı

kişilerde yaşamak istemektir; ama öte yandan gerçek dünya ancak eylem içinde ortaya çıktığından, ancak bu dünyayı değiştirmek üzere aştığımız zaman kendimizi onun içinde hissettiğimizden, romancının evreni, eğer bu evreni bir aş­ma hareketi sırasında bulup ortaya çıkarmamış olsaydık, sığ kalacaktı. Sık sık dikkatimizi çekmiştir: bir nesne, anla­tı içinde, varoluş yoğunluğunu ona ayrılan betimlemelerin sayı ve uzunluğundan değil, kendisiyle çeşitli kişiler

arasındaki bağların karmaşıklığından alır; nesne, kullanıldığı, alınıp konulduğu, kısacası kişiler tarafından erekler uğruna aşıldığı oranda gerçeklik kazanacaktır. Roman dünyası, yani eşyalarla insanların bütünü için de durum aynıdır: bu dünyanın en büyük yoğunluğa erişebilmesi için, okuyu­cunun onu keşfetmesine yarayan şu yarı ortaya çıkarış, ya­rı yaratışın aynı zamanda eyleme hayalî bir katılış olması gerekir; bir başka deyişle, bu dünya, değiştirmek istediğiniz oranda canlanacaktır. Gerçekçiliğin yanılgısı, gerçeğin seyretmekle ortaya çıkacağını ve bunun sonucu olarak da, yansız bir betimleme yapılabileceğini sanmak olmuştur. İyi ama, algılamanın kendisi yan tutarak gerçekleştiğine göre, yalnızca adlandırma bile nesneyi değiştirmek anlamına gel­diğine göre, bu iş nasıl mümkün olacaktı? Ve evrenin vaz­geçilmez, önemli bir öğesi olmak isteyen yazar, bu evrendeki haksızlıklardan nasıl sıyrılabilirdi acaba? Oysa onun da payı bulunmalıdır bu haksızlıklarda; ama yazarın haksız­lık yaratmayı kabul edişi, ancak bu haksızlıkları ortadan kaldırmak üzere girişilmiş bir aşma hareketi içindedir.

Ba­na, yani okuyana gelince, eğer haksızlık dolu bir dünya ya­ratıyor ve onun varolmasına yardım ediyorsam, bunun so­rumlusu olmamak elimde değildir. Ve yazarın bütün sa­natı beni, kendisinin bulup ortaya çıkardığı şeyi yaratma'­ya, yani suç ortaklığına katılmaya zorlayışındadır. Böylece onunla ben, evrenin sorumluluğunu yükleniveririz. Özgür­lüklerimizin ortak çabasıyla desteklendiği ve yazar onu be­nim aracılığımla insanî olana katmak istediği için, bu ev­renin gerçekten kendisi olarak, en derin özüyle, sanki in­sanı özgürlüğü amaç edinmiş bir özgürlük tarafından destek­leniyormuş ve bu özgürlük onu bir baştan bir başa geçip gidiyormuş gibi belirmesi, bir amaçlar sitesi olamasa bile, hiç değilse bu siteye giden yolun bir aşaması, yani bir oluşum olması gerekir ve biz onu üzerimize çöken ezici bir kütle gibi değil, tersine bu amaçlar sitesine doğru aşılışı açısından görüp öyle sunmalıyız; betimlediği insanlık ne denli kötü ve umutsuz olursa olsun, eserde bir cömertlik havası bulunmalıdır.

Hiç kuşkusuz, bu eli açıklık öğretici söylevler ya da erdemli kişiler aracılığıyla dile gelmeyecek­tir: hatta bunun önceden düşünülmüş bile olmaması gere­kir ve iyi duygularla iyi kitap yazılmadığı besbellidir. Ama bu cömertlik kitabın alt dokusu, kişilerin ve eşyaların bi­çildiği kumaş olmalıdır: konu ne olursa olsun, bir çeşit ha­fiflik her yanda hissedilmeli ve eserin hiç bir zaman doğal bir veri olmayıp, tersine, bir gereklik ve bir sunu (arma­ğan) olduğunu anımsatmalıdır.

Şu dünyanın haksızlıklarıy­la birlikte önüme getirilişi, bu haksızlıkları soğukkanlılık­la seyredeyim diye değil, tiksintimle canlandırayım, üstle­rindeki perdeyi kaldırayım ve onları birer haksızlık, yani yokedilmesi-gereken-yolsuzluklar olarak yaratayım diyedir. Böylece yazarın evreni ancak okuyucunun incelemesi, hay­ranlığı, tiksinmesi sonunda tüm derinliğiyle ortaya çıkacaktır; ve cömert sevgi bir sürdürme yemini, cömert tik­sinme bir değiştirme yemini, hayranlık ise bir öykünme yeminidir; edebiyat ile ahlak apayrı şeyler olmasına rağmen, estetik buyruğun kökünde ahlaki bir buyruk bulunduğunu fark ederiz.

Çünkü yazar, yazma zahmetine katlanışıyla okuyucu­larının özgürlüğünü; okuyucu da, daha kitabı açtığı an ya­zarın özgürlüğünü tanıdığına göre, sanat eseri, hangi yön­den bakılırsa bakılsın, insanların özgürlüğüne güvenme işi­dir . Ve gerek okuyucular, gerekse yazar bu özgürlüğü ancak onun ortaya çıkması için tanıdıklarına göre, eser, dünyanın, insanî özgürlüğü gerektiren hayali bir canlandırılışı olarak tanımlanabilir. Bundan öncelikle şu sonuç çıkıyor: kullanılan renkler ne denli koyu olursa olsun, dünyayı, insanlar onun karşısında özgürlüklerini hissetsinler diye betimlediğimize göre, kara edebiyat yoktur. Demek ki ancak iyi ve kötü romanlar vardır. Ve kötü roman, pohpohlayarak hoşa gitmeye çalışan romandır, iyi romansa bir inanma ve inanılma işidir. Yalnız, yazar aralarında bir uyum kurmak istediği bu özgürlükler karşısına eseri, ancak, her an daha fazla özgürleşen bir dünya görünüşü altında çıkarabilir.

Ya­zarın yarattığı bu cömertlik yağmurunun bir haksızlığın onaylanması için kullanılması ve okuyucunun, insanın insana kulluğunu destekleyen ya da kabullenen ya da bunu yargılamaktan kaçınan bir eseri okurken özgürlüğünün ta­dına varması akıl alacak şey değildir.

Beyazlara karşı duyu­lan nefretle dopdolu olsa da, Amerikalı bir zencinin iyi bir roman yazmış olması düşünülebilir, çünkü bu nefret aracı­lığıyla istediği şey, kendi ırkının özgürlüğüdür. Ve o beni cömertliğe çağırdığı için, kendimi katkısız bir özgürlük ha­linde hissettiğim an, ezilen bir ırkla özdeş olmakta güçlük çekmem. Bu durumda beyaz ırka ve, ben de bu ırktan olduğuma göre, kendime karşı çıkarak, bütün özgürlüklerden kara derili insanların özgürlüğünden yana olmalarını iste­rim.

Ama hiç kimse yahudi düşmanlığını överek iyi bir ro­man yazılacağını düşünemez.3 Çünkü hiç kimse, özgür1üğü­mün sımsıkı bağlarla bütün öteki insanların özgürlüğüne bağlı olduğunu hissettiğim an, beni bu özgürlüğü bazı in­sanların köleleştirilmesini onaylamak için kullanmaya zor­layamaz. Böylece, ister denemeci, yergici, mizahçı ya da ro­mancı olsun; isterse yalnızca bireysel tutkulardan söz etsin ya da toplumun yönetim biçimine saldırsın, yazarın, özgür insanlara hitap eden bu özgür kişinin tek bir konusu var­dır: özgürlük. Bu böyle olunca da, okuyucularını köleleştirme yolunda atacağı her adım sanatını tehlikeye düşürür.

Faşizm, bir demirciyi, insan olarak etkileyecek, ama demirci olarak bel­ki de etkilemeyecektir: oysa bir yazarı her iki durumda da, hatta belki yaşamından çok mesleğinde etkileyecektir. Sa­vaştan önce faşizmin gelmesini isteyen bazı yazarların, Naziler tam kendilerini göklere çıkardığı sırada, kuruyup git­tiklerini gördüm. Özellikle Drieu la Rochelle geliyor aklı­ma: yanıldı, ama içtendi, böyle olduğunu gösterdi. Güdüm­lü bir derginin yönetimini kabullenmişti. İlk birkaç ay yurttaşlarını azarlıyor, paylıyor, onlara uzun vaızlar çeki­yordu. Hiç kimse karşılık vermedi: çünkü artık bunu ya­pacak özgürlüğe sahip değildik. Kızdı buna, okuyucularını hissedemiyordu artık.

Daha sıkı girişti, ama söylediklerinin anlaşıldığını gösterecek hiç bir belirti yoktu. Ne bir nefret, ne de bir kızgınlık belirtisi: hiç bir şey yoktu. Şaşırdı, telaşa kapıldı, Almanlara acı acı dert yandı; makaleleri önce anlı şanlıydı, kezzaplaştılar; öyle bir an geldi ki, göğsünü yumrukladı: hor gördüğü satılmış bazı gazeteciler bir yana, hiç bir yankı gelmedi. Yönetmenlikten çekildi, sonra geri geldi, biraz daha konuştu, ama hep ıssızlıkta. En sonunda, öteki insanların suskunluğuyla süngülenmiş olarak sustu. Onları köleleştirmek istemişti, ama o çılgın kafasında, bu işin de isteğe bağlı, hala özgür bir şey olduğunu sanmıştı; sonra yola geldi; içindeki insanî yan bu dönüşten pek hoş­nut oldu, ama yazar yanı buna dayanamadı. Aynı günlerde, ne mutlu ki sayıları daha kalabalık olan öteki yazarlar, yazma özgürlüğünün yurttaş özgürlüğünü içerdiğini anlıyorlardı. İnsan köleler için yazmaz.

Düzyazı sanatı, düzya­zının anlam taşıdığı biricik yönetim biçimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. Biri tehlikedeyse, öteki de öyledir. Ve o zaman onları kalemle savunmak yetmez. Bir gün gelir, kalem durmak zorunda kalır; o zaman yazarın kalemi bırakıp silaha sarılması gerekir. Böylece, hangi yoldan gelmiş olur­sanız olun, savunduğunuz görüşler ne olursa olsun, edebi­yat sizi kavganın ortasına atıverir; yazmak, özgürlük iste­menin bir biçimidir; bir kez yazmaya başladınız mı, ister istemez bağlanmışsınızdır.


Neye bağlanmışızdır? diye sorulabilir. Özgürlüğü ko­rumaya, demek, kolay bir karşılık olur. Tıpkı Julien Ben­da'nın rahibi gibi, ihanetten önce, düşünsel bir takım de­ğerlerin bekçiliğini mi yapmalı; yoksa, siyasal ve toplum­sal kavgalara katılarak somut ve günlük özgürlüğü mü ko­rumalı? Bu soru, çok basit gibi gözüken, ama hiç bir zaman aklımıza getirmediğimiz bir başka soruya bağlıdır: "Kimin için yazıyoruz?"

* * *


NOTLAR:

1 Öteki sanat eserleri (tablo, senfoni, heykel, vb.) karşısında seyircinin tutumu da, daha değişik derecelerde olmak üzere, aynıdır.

2 Kılgısal yaşam'da, her yol, aranmaya başlandığı an, amaç gibi, ve her amaç da bir başka ereğe varma yolu gibi gözükebilir.

3 Bu son görüş karşısında bazıları heyecana kapıl­dı. Ben de diyorum ki, açık amacı insanların ezilmesine hizmet etmek olan iyi bir tek roman, Yahudilere, Zencilere, işçilere, sömürge halklarına karşı yazılmış bir tanecik iyi roman adı verin bana. "Eğer bugün yoksa," denecek, "bu, günün birinde yazılmayacağını göstermez ki." Ama bunu dediğiniz an soyut bir kuramcı olduğunuzu itiraf etmiş olu­yorsunuz. Ben öyle değilim. Çünkü siz soyut sanat kavra­mınız adına ileri sürüyorsunuz şu hiç gerçekleşmemiş şeyin olasılığını; oysa ben, herkesin kabul ettiği bir olgu için bir açıklama öne sürmekle yetiniyorum.

Jean Paul SARTRE – Edebiyat Üzerine

Çev: Bertan Onaran / de yayınları - Şubat 1967
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 23.11.07, 16:49
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 3.163
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

DUVAR:ODA

Mme Darbedat parmaklarının arasında bir lokum tutuyordu. Lokumu sakına sakına dudaklarına yaklaştırdı, lokumun bulandığı pudra şekeri tozlarının uçuşmasından korktuğu için nefesini tuttu.

Kendi kendine Güllü, dedi. Bu billurlaşmış eti birden ısırdı ve ağzının içine beklemiş bir su tadı yayıldı. Hastalık, duyguları nasıl da inceltiyor; ne garip bir şey. Camileri, saygılı Doğuluları düşünmeye başladı (Düğünden sonra balayı gezilerinde Cezayir'e gitmişlerdi) ve solgun dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.

Latilokum da saygılıydı. Elinin ayasını kitabının sayfalar üstünde birçok kereler dolaştırması gerekti, çünkü, bütün sakınmalarına karşılık, sayfalara beyaz pudradan bir tabakayla kaplanmıştı. Elleri, düz ve parlak kâğıt üstündeki küçük şeker taneciklerini kaydırıyor, yuvarlıyor, gıcırdatıyordu. Bu bana Arcochon'u, kumsalda kitap okuduğum zamanları hatırlatıyor. 1907 yazını deniz kıyısında geçirmişti. O zaman başında yeşil kurdeleli büyük hasır şapkası vardı, elinde Gyp ya da Colette Yver'den bir roman, gidip dalgakıranın hemen yanında bir yere oturuyordu. Rüzgâr dizlerine bir kum sağanağı yağdırıyordu. Zaman zaman kitabını köşelerinden tutup silkelemek zorunda kalıyordu.

Bu da tamı tamına aynı duyumdu: Yalnızca kum taneleri kupkuruydular, oysa bu şeker tanecikleri parmaklarının ucuna biraz yapışıyorlardı. Siyah bir denizin üzerindeki boz inci rengindeki gök parçası tekrar canlandı gözünde. Eve, daha dünyaya gelmemişti. Kendini hatıraların âğırlığı altında, sandal ağacından yapılma değerli bir çekmece gibi hissediyordu.
Derken, okuduğu romanın adı birdenbire aklına geldi: Adı Küçükhanım'dı ve sıkıcı değildi. Ama bilinmeyen bir hastalık onu odasına bağladığından beri, Mme Darbedat, anıları ve tarihsel yapıtları yeğliyordu. Acının, ağırbaşlı okumaların, anılarına, çok incelmiş duygularına yönelmiş ve keskin bir dikkatin, onu güzel bir sera meyvesi gibi olgunlaştırmasını diliyordu.

Biraz da sinirlenerek, kocasının neredeyse gelip kapısını vuracağını düşündü. Haftanın öbür günleri sadece akşama doğru geliyordu, kadını alnından sessizce öpüyor ve Temps'ını, kadının karşısında, bir koltuğa oturup okuyordu. Ama perşembe günü M. Darbedat'ın günüydü: Genellikle saat üçten dörde kadar bir saati gidip kızında geçiriyordu. Dışarı çıkmadan önce karısının yanına giriyor ve ikisi damatlarından üzüntüyle söz ediyorlardı. Bu perşembe söyleşileri, en ince ayrıntılarına kadar nereye varacağı bilinen bu konuşmalar, Mme Darbedat'yı tüketiyordu. M. Darbedat sakin odayı bütün varlığıyla dolduruyordu.

Oturmuyor, bir aşağı bir yukarı yürüyor, kendi çevresinde dönüp duruyordu. Öfkeyle söylediklerinin her biri Mme Darbedat'yı bir cam kırığı gibi yaralıyordu. Bu perşembe her zamanki alışılmış perşembelerden daha da kötüydü: Şimdi Eve'in itiraflarını kocasına tekrarlamak ve bu koca bedenin kızgınlıktan titrediğini görmek düşüncesi Mme Darbedat'yı
kan ter içinde bırakmıştı. Tabaktan bir lokum daha aldı, birkaç dakika tereddütle düşündü, sonra kederli kederli gerisin geri koydu; kocasının onu lokum yerken görmesini istemiyordu. Kapının vurulduğunu duyarak sıçradı.

Zayıf bir sesle:

-Girin, dedi.

M. Darbedat ayaklarının ucuna basarak içeri girdi, her perşembe olduğu gibi:

-Eve'i görmeye gidiyorum, dedi.

Mme Darbedat ona gülümsedi.

-Benim için de öp onu.

M. Darbedat karşılık vermedi, kaygılı bir tavırla alnı kırıştı. Her perşembe aynı saatte pis bir öfke midesindeki hazımsızlıkla birbirine karışıyordu.

-Ondan çıkınca Franchot'yu görmeye gideceğini; hemen Eve ile ciddi ciddi konuşmasını ve onu inandırmaya çalışmasını isteyeceğim.

Doktor Franchot'yla sık sık görüşüyordu. Ama boşuna. Mme Darbedat kaşlarını kaldırdı. Eskiden, sağlığı yerindeyken, omuzlarını kaldırırdı. Ama hastalık bedenine bir ağırlık verdiğinden beri, bedenini çok yorduğundan, beden hareketlerinin yerini yüz çizgileri alıyordu. Gözleriyle evet, ağzının kenarlarıyla hayır diyordu. Omuzlarının yerini de kaşları almıştı.

-Onu elinden alabilmek gerek.

-Ben sana bunun imkânsız olduğunu söylemiştim. Zaten yasa çok kötü yapılmış. Franchot, geçen gün bana, hastaların aileleriyle kendi aralarında akıl almaz sorunlar doğduğunu söyledi: karar veremeyenler, hastayı evde tutmak isteyenler.

Doktorlar da eli kolu bağlı kalıyorlar, düşüncelerini söylüyorlar, hepsi bu. Ya hastanın, herkesin ortasında bir rezalet çıkarması ya da hastanın kendisinin `beni kapatın' demesi gerek.

-Bu da, dedi Mme Darbedat, bugünden yarına olmaz.

-Olmaz.

Adam aynaya doğru döndü, parmaklarını sakalına daldırarak taramaya koyuldu. Mme Darbedat duygusuzca kocasının kuvvetli ve kırmızı ensesine bakıyordu.

-Kız böyle devam ederse, dedi M. Darbedat, ondan daha divane olacak, korkunç derecede tehlikeli bir şey. Bir adım yanından ayrılmıyor, bir seni görmek için dışarı çıkıyor, kimseyi kabul etmiyor. Odasının havası dayanılır gibi değil.

Pencereyi açmıyor, çünkü Pierre istemiyor. Sanki insan bir hastadan akıl almak zorundadır. Kokular yakıyorlar, sanırım buhurdanda, pis bir şey. İnsan kilisede sanıyor kendini. Aman Tanrım, bazı bazı kendi kendime soruyorum... bir garip gözleri var kızın, biliyorsun.

-Farkında değilim, dedi Mme Darbedat. Ben onu doğal buluyorum. Kederli bir hali var elbette.

-Benzi ölü gibi. Uyur mu? Yer mi? Bu konularda ona soru sormamak gerekiyor. Ama Pierre gibi bir adamın yanında geceleri gözünü kırpmamalı diye düşünüyorum.

Omuzlarını silkti: İnanılmaz bulduğum da, yani bizim, ana babasının onu kendine karşı korumaya hakkımız olmayışı. Pierre'in, Frachot'nun yanında çok daha iyi bakılacağını da göz önünde tut. Koskoca bir bahçe var. Sonra, diye biraz gülümseyerek ekledi, kendine benzer insanlarla daha iyi anlaşır diye de düşünüyorum. Bu tür yaratıklar çocuk gibidirler, onları
kendi benzerleri arasında bırakmak gerekir, bir çeşit masonluk örgütü kuruyorlar. Daha ilk günden onun oraya konması gerekirdi ve ben söyledim; kendisi için. Bu onun yararı için elbette.

Bir süre sonra ekledi:

-Sana diyeceğim şu ki: onun bir başına Pierre'le birlikte olması, özellikle gece, hoşuma gitmiyor. Düşünsene, dünyanın bin türlü hali var. Pierre fazlasıyla içinden pazarlıklı.

-Bilmem ama, dedi Mme Darbedat, pek kaygılanmaya gerek yok; çünkü onun her zamanki hali bu. Herkesle alay eder gibi bir izlenim bırakıyor. Zavallı oğlan, önce çalım sat sonra da bu hale gel, diye içini çekerek ekledi. Bizim hepimizden daha akıllı olduğunu sanıyor.
Tartışmayı kesmek için sana şöyle bir: `Haklısınız' deyişi vardı... Durumunu fark edememesi onun için Tanrının bir lütfudur.

Her zaman bir parça yana eğik o uzun alaycı yüzü can sıkıntısıyla hatırlıyordu. Eve'in evliliğinin ilk günlerinde, damadıyla biraz sıkı fıkı olmak Mme Darbedat'nın canına minnetti.
Ama adam çabalarını boşa çıkarmıştı; hemen hemen hiç konuşmuyordu, her zaman aşırı hareketlerle ve dalgın bir tavırla başını sallıyordu.

M. Darbedat düşüncesini söylemeye devam etti:

-Franchot bana binasını gezdirdi. Mükemmel. Hastaların meşin koltuklu ve yatar koltuklu, nasıl istersen öyle, özel odaları var.

Biliyorsun bir tenis alanı var, bir de yüzme havuzu yaptırıyor.

Pencerenin önünde dikilip duruyordu, bacaklarının üzerinde yaylanarak camdan dışarı bakıyordu. Birden, omuzları inik, elleri ceplerinde topuklarının üstünde döndü. Mme Darbiedat neredeyse terlemeye başlayacağını hissetti. Her seferinde aynı şeydi. Şimdi kafese kapatılmış bir ayı gibi bir aşağı bir yukarı yürümeye başlar ve her adım atışında ayakkabıları gıcırdardı.

-Dostum, dedi kadın, rica ederim otur, beni yoruyorsun.

Sakınarak ekledi: Sana söyleyeceğim önemli şeyler var. M. Darbedat geniş koltuğa oturdu, ellerini dizlerine koydu. Mme Darbedat'nın sırtında hafif bir ürperti dolaştı. Zamanı gelmişti, konuşması gerekiyordu.

-Biliyorsun, dedi sıkıntıyla öksürerek, salı günü Eve'i gördüm.

-Evet.

-Bir yığın şey üstüne gevezelik ettik, çok sevimliydi, uzun zamandan beri ben onu bu kadar güven içinde görmemiştim.

Sonra ona bazı sorular sordum, Pierre'le ilgili konuşturdum. Uzatmayalım, dedi yeniden sıkılarak, iyice ona tutkun olduğunu öğrendim.

-Hay Allah bunu ben de biliyorum, dedi M. Darbedat.

Mme Darbedat'ın biraz canını sıkıyordu. Sözcüklerin üzerine basa basa her şeyi enine boyuna ona açıklamak gerekiyordu. Mme Darbedat, leb demeden leblebiyi anlayan ince duygulu kişilerin arasında yaşamayı hayâl
ediyordu.

-Ama ben demek istiyorum ki, diye yeniden söze başladı, kız bizim düşündüğümüzden başka türlü tutkun ona. M. Darbedat, tanımlanan ya da anlatılan bir şeyin anlamını pek kavrayamadığında yaptığı gibi gözlerini kızgınca ve kaygıyla kaydırdı:

-Ne demek istiyorsun yani?

-Charles, dedi. Mme Darbedat, beni yorma. Bir annenin bazı şeyleri söyleyebilmek için güçlük çekeceğini anlamalısın.

-Bütün bu anlattıklarının tek sözcüğünü bile anlamıyorum, dedi M. Darbedat, öfkeyle.
-Şimdi bana şey mi demek istiyorsun yoksa?

-Evet ya! dedi kadın.

-Onlar daha... daha şimdi?

Kadın sıkılarak kuru kuru üç kere:

-Evet! Evet! Evet! dedi.

M. Darbedat kollarını iki yana salıverdi, başını eğip sustu.

-Charles, dedi karısı kaygıyla, bunu sana söylememeliydim. Ama kendime de saklayamazdım.

-Çocuğumuz, dedi adam ağır ağır. Bu deliyle! Üstelik adam onu tanımıyor artık, Agathe diye sesleniyor. Kızın duyması gereken duyguyu kaybetmiş olması gerek.

Adam başını kaldırıp karısına baktı.

-İyi anlamış olduğuna emin misin?

-Ortada kuşkulanacak hiçbir şey yoktu. Ben de senin gibiyim, diye canla başla ekledi. Ona inanamıyordum. Zaten onu anlamıyorum. Bana göre, bu zavallı bahtsız adam tarafından etkilenmek düşüncesi yalnızca... İşte, diye içini çekti, sanırım adam onu buradan yakalıyor.

-Çok yazık! dedi M. Darbedat. Gelip kızı bizden istediği zaman sana söylediğimi hatırlıyor musun? Sana: Eve'den fazlasıyla hoşlanıyor galiba, demiştim. Bana inanmak istememiştin.
Birden masaya vurdu ve kıpkırmızı oldu.

-Bu bir sapıklık! Kızı kollarının arasına alıyor, Agathe diyerek, onu, uçan heykeller, yok bilmem ne üstüne bir yığın boş lâf geveleyerek kucaklıyor! Kız da kendini ona bırakıveriyor!
İyi, ama ne var aralarında? Kız ona bütün yüreğiyle acısın, ama uygun saatlerde onu her gün gidip göreceği bir dinlenme evine koysun. Ama hiç düşünmemiştim... Kızı dul gibi kabul ediyordum. Dinle, Janette, dedi ağır bir sesle, seninle açık konuşuyorum, bazı duyguları varsa, bir sevgilisi olmasını yeğlerdim ben!

-Charles, sus! diye bağırdı Mme Darbedat.

M. Darbedat, girerken yuvarlak bir masanın üstüne bıraktığı şapkasını, bastonunu yorgun bir tavırla aldı.

Sözlerini:

-Bana söylediklerinden sonra, benim pek umudum kalmıyor. Gidip şimdi yine de onunla konuşacağım, çünkü bu benim ödevim, diye bitirdi.

Mme Darbedat, gitsin diye acele etti. Adamı yüreklendirmek için,

-Bilirsin, her şeye karşın, Eve'de her şeyden... çok dikkafalılık vardır sanıyorum. Adamın hastalığının iyi olmayacağını bilir, ama dikkafalılık eder, bu yüzden başarısızlığa uğrayıp utanmak istemez; dedi.

M. Darbedat dalgın dalgın sakalını okşuyordu.

-İnatçılık mı? Evet, belki. Peki, sen haklıysan, sonunda yorulacaktır. Adamın her gün keyfi yerinde değil; hem sonra konuşmuyor. Günaydın dediğim zaman bana şöyle bir elini uzatıyor, konuşmuyor. Yalnız kaldıklarında saplantılarına yeniden döndüğünü sanıyorum. Kız, bana,
onun boğazlanan bir adam gibi bağırdığını, çünkü sanrılar gördüğünü söylüyor. Heykeller yüzünden. Onu korkutuyorlar, çünkü vızıldıyorlar. Çevresinde uçtuklarını, gözlerini bulandırdıklarını söylüyor.

Eldivenlerini giydi, yeniden söze başladı:

-Bıkıp usanacak, demiyorum sana. Ama ya bu yakınlarda sapıtırsa? Biraz dışarı çıksın istiyorum, dünyayı görsün. Birkaç kibar gençle karşılaşsın, Simplon'da mühendis olan Schroder'i al işte; geleceği olan biri, birilerinde biraz görür, ötekilerde biraz görür ve hayatını yeniden kurmak düşüncesine yavaş yavaş alışır.

Mme Darbedat, sözü uzatmaktan korktuğu için karşılık vermedi. Kocası üstüne doğru eğildi.

-Haydi, dedi, gitmem gerekiyor.

-Hoşça kal, tontonum, dedi Mme Darbedat, alnını ona uzatarak. Onu öp ve zavallı bir kızcağız olduğunu benim tarafımdan söyle.

Kocası gidince Mme Darbedat koltuğunun içine gömüldü, bitkin bir halde gözlerini yumdu.
Ne canlılık, diye düşündü sitemle. Biraz kuvvet bulunca, el yordamıyla ve gözlerini açmadan solgun elini yavaşça uzatıp tabaktan bir lokum aldı.

Eve, kocasıyla birlikte Bac Sokağında eski bir binanın beşinci katında oturuyordu. M. Darbedat yüz on iki basamak merdiveni çevik adımlarla tırmandı. Zilin düğmesine uzandığı zaman solumuyordu bile. Mme Dormoy'un sözü aklına geldi, hoşlandı: Yaşınıza göre harkuladesiniz, Charles. Özellikle bu hızlı çıkışlardan sonra hiçbir zaman perşembe günü
olduğu kadar kendini sağlam ve sağlıklı hissetmiyordu.

Kapıyı açan Eve oldu. Doğru ya hizmetçi yok. Bu kızlar hiç kalamazlar. Kendimi onların yerine koyuyorum da. Kızını öptü.

-Günaydın zavallı yavrum.

Eve de ona belirgin bir soğuklukla,

-Günaydın, dedi.

-Biraz solgunsun, dedi M. Darbedat, kızının yanağına dokunarak. Yeteri kadar hareketli değilsin.

Bir sessizlik oldu.

-Annem iyi mi? diye sordu Eve.

-Şöyle böyle. Salı günü görmedin mi? İşte her zaman olduğu gibi. Louise Teyzen dün onu görmeye geldi, hoşuna gitti annenin. Konuk gelmesinden pek hoşlanıyor, ama çok kalmamaları koşuluyla. Louise Teyzen şu ipotek sorunu için çocuklarla birlikte gelmiş Paris'e. Sana anlatmıştım, garip bir hikâye. Bana danışmak için işyerime geldi. Yapılacak tek şey vardı: Satmak. Zaten alıcı da bulmuş. Şu Bretonnel. Bretonnel'i hatırlıyor musun? Şimdi işten çekildi.

Birdenbire durdu. Eve onu şöylesine dinliyordu. Kızın artık hiçbir şeyle ilgilenmediğini üzülerek düşündü. Kitaplar gibi. Eskiden kitapları elinden çekip almak gerekiyordu. Şimdi okumuyor bile artık.

-Pierre nasıl?

-İyi, dedi Eve. Onu görmek ister misin? M. Darbedat, sevinçle,

-Elbette, dedi, onu görmeye geldim.

Bu zavallı çocuğa karşı içi acımayla doluydu. Ama iğrenmeden de ona bakamıyordu. Hastalıklı yaratıklardan korkuyorum.

Gerçekte bu Pierre'in hatası değil: Alabildiğine soyuna çekmiş. M. Darbedat iç geçiriyordu:

Önlemler almak boşuna, bu gibi şeyler hep çok geç öğrenilir. Hayır, Pierre sorumlu değil.
Ama yine de bu kusuru her zaman içinde taşımıştı. İnsanı yargılamak istediğimiz zaman bu hastalıkları hesaba katmayabiliriz; bu kusur kişiliğinin temelini oluşturuyordu. Bir kanser ya da verem gibi değildi. Kızla aşk dönemini yaşadığı zamanlar, Eve'in bu kadar hoşuna giden, bu sinirli çekicilik, bu incelik, bu delilik çiçekleriydi. Kızla evlendiği zaman zaten deliydi, ama belli etmiyordu. İnsan kendi kendine sormalı, diye düşündü M. Darbedat, sorumluluk nerede başlar, ya da daha çok nerede biter. Her an, kendini çok dinlerdi, her an içine dönüktü. Ama bu onun hastalığının nedeni mi, sonucu mu? Uzun loş bir koridorda kızının arkasından gidiyordu.

-Bu apartman sizin için çok büyük, dedi. Başka yere taşınmalısınız.

-Hep bunu söylersin, baba, dedi Eve. Sana, Pierre'in, odasından ayrılmak istemediğini söyledim.

Eve şaşırtıcıydı. Bu yüzden, insan kocasının durumunu iyi bilip bilmediğini kendi kendine soruyordu. Adam bağlanacak cinsten deliydi ve kadın, sanki sağduyu sahibiymiş gibi onun kararlarına ve düşüncelerine saygı gösteriyordu.

M. Darbedat hafifçe canı sıkılmış olarak yeniden söze başladı:

-Bütün bu söylediklerim sana. Bana öyle geliyor ki, kadın olsaydım, kötü aydınlanan bu eski odalardan korkardım.

Ben senin için aydınlık bir apartman olsun isterim, şu son yıllarda bu dediğimden bir tanesini Auteuıl'ün köşesine yaptılar, iyice havadar üç küçük odası var. Kiracı bulamadıklarından kirayı iyice indirdiler, tam zamanı.

Eve kapının tokmağını yavaşça döndürdü, odaya girdiler. M. Darbedat ağır bir günlük kokusunun boğazını sardığını hissetti. Perdeler örtülmüştü. Yarı gölgede bir koltuğun arkalığından gözüken zayıf bir ense fark etti. Pierre'in arkası dönüktü, yemek yiyordu.

-Günaydın Pierre, dedi M. Darbedat, sesini yükselterek.

Ee, bugün nasılsın bakalım?

M. Darbedat yaklaştı: Hasta, küçük bir masanın başına oturmuştu, sinsi bir tavrı vardı.

-Rafadan yumurta ha, dedi M. Darbedat, sesini daha yükselterek. Çok iyi!

Pierre tatlı bir sesle:

-Sağır değilim, dedi.

M. Darbedat, şaşkın şaşkın, işte gör gibilerden Eve'e çevirdi gözlerini. Ama Eve ona sertçe baktı ve sustu. M. Darbedat onu kırdığını anladı. Pekâlâ, onun bileceği iş. Bu zavallı çocukla konuşma biçimi bulmak olanaksızdı. Dört yaşında bir çocuktan daha az aklı vardı. Eve ise onun bir adam yerine konmasını istiyordu.

M. Darbedat, bütün bu gülünç ilgilerin gereksiz olacağı zamanı sabırsızlıkla bekleyip sesini çıkaramıyordu. Hastalar, hep onu biraz sıkardı, özellikle de deliler, çünkü haksızdılar.
Sözgelişi, zavallı Pierre her yönden haksızdı, düşünüp taşınmadan konuşuyordu, gelgelelim ondan biraz alçakgönüllülük beklemek, hatlarını geçici olarak kabul etmesini istemek boşunaydı.

Eve, kabukları ve yumurta fincanını kaldırdı. Pierre'in önüne çatal bıçakla, bir örtü koydu.

M. Darbedat neşeli neşeli:

-Şimdi ne yiyecek? diye sordu.

-Biftek.

Pierre çatalı eline almıştı, uzun solgun parmaklarının ucuyla tutuyordu. Çatalı dikkatle inceledi, sonra hafifçe güldü:

-Bu kez bu olmayacak, diye mırıldandı çatalı koyarak. Önceden haberliydim.

Eve yaklaştı, çatala aşırı bir ilgiyle baktı.

-Agathe, dedi Pierre, bana bir başkasını ver.

Eve emri yerine getirdi ve Pierre yemeğini yemeye başladı. Kız kuşku uyandıran çatalı eline almıştı, gözlerini ondan ayırmadan sıkıca elinde tutuyordu: Müthiş bir kuvvet harcıyor gibiydi. M. Darbedat, Bütün hareketleri ve bütün ilişkileri ne kadar da karanlık! diye düşündü. Rahatsız olmuştu.

-Dikkat, dedi Pierre, kıskaçları nedeniyle orta yerinden tut onu.

Eve içini çekti ve çatalı masanın üstüne koydu. M. Darbedat kafasının kızmaya başladığını hissetti. Bu bahtsızın bütün zıpırlıklarına boyun eğmenin iyi olacağını düşünmüyordu, hatta Pierre açısından da bu zararlıydı. Frachot ona iyi söylemişti: İnsan bir hastanın taşkınlıklarına asla göz yummamalı. Ona bir başka çatal vermek yerine yavaş yavaş onu
düşünmeye zorlamak, ilk çatalın ötekilerin tıpkısı olduğunu anlatmak daha doğru olurdu.
Masaya doğru ilerledi, göz göre göre çatalı aldı, parmağının ucuyla çatalın dişlerine dokundu. Sonra Pierre'e döndü.

Ama beriki sakin sakin etini kesiyordu. Kayınbabasına tatlı ve anlamsız bir bakışla baktı.

M. Darbedat, Eve'e,

-Seninle biraz gevezelik etsek iyi olur, dedi.

Eve sesini çıkarmadan onun peşinden salona gitti. Kanepeye otururken çatalı elinde tuttuğunu fark etti M. Darbedat. Çatalı kızgınlıkla konsolun üstüne attı.

-Burası daha iyi, dedi.

-Hiç gelmiyorum buraya.

-Sigara içebilir miyim?

-Elbette baba, dedi aceleyle Eve. Puro ister misin? M. Darbedat sigarayı tercih etti. Birazdan yapacağı konuşmayı düşünüyordu: Pierre'le konuşurken, bir dev, bir çocukla oynarken nasıl zor duruma düşerse, aklı başında olmasından dolayı sıkıldığını hissediyordu. Kendinde taşıdığı bütün aydınlık, açıklık, kesinlik nitelikleri ona sırt çeviriyorlardı. Benim zavallı
Jeannette'imle birlikte, kabul etmemiz gerekirse, durum yine aynı. Muhakkak ki Mme Darbedat deli değildi, ama hastalık onu... yatıştırmıştı. Eve, aksine, babasına çekmişti, doğru ve aklı başında bir yapısı vardı. Onunla konuşmak bir zevk olurdu.

İşte bunun için aramız bozulsun istemiyorum. M. Darbedat gözlerini kaldırdı, kızının akıllı ve ince çizgilerini yeniden görmek istiyordu. Hayâl kırıklığına uğramıştı: Eskiden o kadar anlamlı ve açık seçik olan bu yüzde bulanık ve donuk birşeyler vardı. Eve her zaman çok güzeldi. M. Darbedat kızın özene bezene, hatta fazlasıyla boyanmış olduğunu fark etti.

Gözkapaklarını maviye boyamış, rimel uzun kirpiklerine kadar çıkmıştı. Bu eksiksiz ve çarpıcı makyaj babasına dokundu:

-Boyanın altında yemyeşilsin, dedi kıza, hasta değilsin korkarım. Hem şimdi ne kadar da çok boyanıyorsun! Eskiden daha ölçülüydün.

Eve yanıt vermedi. M. Darbedat, siyah saç yığınının altındaki bu parlak ve yıpranmış yüzü bir an sıkıntıyla seyretti. Kızda bir trajedi oyuncusu havası var, diye düşündü. Kime benzediğini de tam tamına biliyorum. Orange'da Phedre'i Fransızca oynayan şu kadına, şu Romanyalıya.

Bu yersiz açıklamayı yaptığı için onu gücendirmiş olmaktan kaygılandı: Lâf olsun işte! Küçük şeyler için tatsızlık en iyisi.

-Kusura bakma, dedi gülümseyerek, bilirsin ki ben yaşlı bir doğalcıyım. Günümüz kadınlarının yüzlerine sıvadıkları bütün bu güzellik müstahzarlarını pek sevmiyorum. Ama haksız olan benim, insan çağında yaşamalı.

Eve, sevimli sevimli güldü. M. Darbedat sigarasını yaktı, birkaç nefes çekti.

-Yavrucuğum, diye konuşmaya başladı, uzun lâfın kısası, ikimiz eskiden olduğu gibi gel yine gevezelik edelim. Haydi gel, otur, akıllı uslu beni dinle. Şu yaşlı babacığına kulak vermen gerek.

-Ayakta durayım daha iyi, dedi Eve. Bana söyleyecek neyin var ki?

-Sana basit bir soru soracağım, dedi M. Darbedat; biraz kuru bir tavırla. Bütün bunlar seni nereye sürüklüyor?

-Bütün bunlar mı? diye şaşkın şaşkın tekrarladı Eve.

-Evet, tabii, bütün bu yaşadığın hayat. Dinle, diye yeniden başladı, seni anlamadığıma kimse inanmaz (birden bir ilham gelmişti). Ama senin de yapmak istediğin şey insanoğlunun gücünü aşıyor. Yalnızca hayâl kurarak yaşamak istiyorsun, değil mi? Onun hasta olduğunu hiç düşünmüyor musun? Bugünün Pierre'ini görmek istemiyorsun, öyle değil mi? Gözünün önünde eskinin Pierre'i var. Yavrucuğum, kızım, bu olur şey değil, diye tekrarladı M. Darbedat. Bak sana belki bilmediğin bir hikâyeyi anlatayım: Biz Sablesd' Olonne'dayken, sen üç yaşındaydın, annenin genç sevimli bir hanım tanıdığı vardı, kadının da güzel ve gösterişli küçük bir oğlu. Bu küçük oğlanla kumsalda oynuyordunuz, siz üç elma boyundaydınız, sen onun nişanlısıydın. Birkaç zaman sonra, annen Paris'te bu genç kadını görmek istedi. Öğrendik ki kadının başına bir felâket gelmiş: Bir otomobilin ön tarafı çocukcağızın başını koparmış. Annene: Haydi git onu gör, ama çocuğunun ölümünden ona hiç söz açma, çocuğun öldüğüne inanmak
istemiyor, dediler. Annen kadının yanına gitti, yarı yarıya delişmen bir yaratıkla karşılaştı.

Sanki oğlu daha hayattaymış gibi yaşıyordu. Onunla konuşuyor, sofrada yerini hazırlıyordu. Böylece öyle bir sinir bozukluğu içinde yaşadı ki altı ay sonra zorla bir dinlenme evine yatırılması gerekti, orada üç yıl geçirmek zorunda kaldı.

Hayır yavrucuğum, dedi M. Darbedat, başını sallayarak, bu gibi şeyler olanaksızdır. Kadının gerçeği cesaretle karşılaması daha yerinde olurdu. Gereği gibi acı duyardı ve sonra zaman bunun üstüne bir sünger çekerdi. İnan bana, her şeye kendini kandırmaya çalışmadan bakmak, en iyisidir.

-Yanılıyorsun, dedi Eve. Çok iyi biliyorum ki, Pierre...

Gerisi ağzından çıkmadı. Dimdik duruyordu ve elleri bir koltuğun arkalığındaydı. Yüzünün alt kısmında kuru, çirkin bir anlam vardı.

-İyi ya... sonra? diye sordu M. Darbedat, şaşkın şaşkın.

-Sonrası ne?

-Sen?..

Eve, canı sıkılmış bir tavırla,

-Onu olduğu gibi seviyorum, dedi çabuk çabuk.

-Bu doğru değil, dedi M. Darbedat, üstüne basa basa. Doğru değil. Sen onu sevmiyorsun, sen onu sevemezsin. Böylesi duygular ancak sağlam ve normal bir insana karşı duyulabilir. Pierre'e gelince, sen ona ilgi duyup acıyorsun, bundan kuşkum yok; ona borçlu olduğun üç mutlu yılın anısı var içinde. Ama bana onu sevdiğini söyleme, sana inanmayacağım.

Eve susup kalmıştı; orada değilmişçesine halıya dikmişti gözlerini.

-Bana yanıt verebilirsin, dedi M. Darbedat, soğuk soğuk. Bu konuşmanın senin için can sıkıcı da benim için daha az can sıkıcı olduğunu sanma.

-Nasıl olsa bana inanmayacaksın.

-İyi öyleyse, onu seviyorsan, diye bağırdı çileden çıkarak, bu senin için, benim için, zavallı annen için büyük bir felâket, çünkü gözlemeyi yeğ tuttuğum bir şeyi şimdi sana söyleyeceğim: Üç yıla varmadan Pierre tam bir çılgınlığın içine düşecek, bir hayvan gibi olacak.

Adam kızına gözlerini dikip baktı; inadıyla kendisini bu üzücü açıklamayı yapmaya zorladığı için kızına öfkeleniyordu.

Eve, oralı olmadı, gözlerini bile kaldırmadı.

-Bunu biliyorum.

-Kim söyledi sana? diye şaşırarak sordu adam.

-Franchot. Bunu altı aydır biliyorum.

-Bense sana söylememesi için onu uyarmıştım, dedi M. Darbedat, acı acı. Neyse, böylesi belki daha iyi. Ama bu durumda Pierre'i yanında tutman bağışlanır şey değil. Giriştiğin mücadele başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkum, onun hastalığı affetmez. Yapılacak bir şey varsa, özen göstererek kurtarılabilecekse bir şey demem. Ama bak biraz; güzeldin, akıllıydın, neşeliydin, kendini bile bile ve bir hiç uğruna harap ediyorsun. Evet, herkes biliyor, yaptığın şey çok güzel, ama bak işte, bitti artık, ödevini tam yaptın, fazlasıyla yaptın, şimdi ısrar etmek saçma. İnsanın kendine karşı yapması gereken ödevlerin var, yavrucuğum. Sonra bizi de
düşünmüyorsun.

Pierre'i, diye tane tane tekrar etti, Franchot'nun kliniğine göndermen gerekiyor. Sana mutsuzluktan başka bir şey getirmeyen bu apartmanı da bırakıp yanımıza geleceksin. Başkalarının acılarını dindirmek ve yararlı olmak istiyorsan işte annen. Zavallı kadın hastabakıcıların elinde kaldı, yakınında birine ihtiyacı var. O kadın, diye ekledi, iyilikçiliğinle ve ona yapacaklarınla senin değerini bilecek.

Uzun bir sessizlik oldu. M. Darbedat, yan odada Pierre'in şarkı söylediğini duydu. Bir şarkı da değil, daha çok dokunaklı, hızlı bir şiir gibi bir şeydi. M. Darbedat gözlerini kızına kaldırdı.

-Oldu mu?

-Pierre benimle kalacak, dedi kız, yavaşça, ben onunla iyi anlaşıyorum.

-Bütün gün alıkça şeyler yaparak mı?

Eve gülümsedi, babasına alaycı, daha çok da neşeli tuhaf bir bakışla baktı. Doğru, diye düşündü M. Darbedat, öfkeyle, bundan başka bir şey yaptıkları yok; bir aradalar ya.

-Sen iyice delisin, dedi ayağa kalkarak.

Eve kederli kederli gülümsedi, o da kendi kendine mırıldanır gibi:

-Pek değil, dedi.

-Pek değil mi? Sana söyleyecek tek sözüm var yavrucuğum, beni korkutuyorsun.

Kızını çabucak öpüp çıktı. Merdivenlerden inerken: Bunlara şu zavallıyı yakalayıp götürecek ve düşüncesini sormadan soğuk suyun altına sokacak iki tane esaslı adam göndermek gerekiyor, diye düşündü.

Sakin ve güzel bir sonbahar günüydü. Güneş, geçenlerin yüzlerini altın sarısı bir renkle aydınlatıyordu. M. Darbedat bu yüzlerin sadeliğiyle irkildi. Aralarında yüzleri karanlık olanlar da vardı, ışıldayanlar da, ama bunlar hep kendisine yakın olan mutluluklardan ve kederlerdendi.

Saint-Germain Bulvarında yürürken Eve'in kusurunu yüzüne vurduğumu çok iyi biliyorum. Ona insanoğlunun dışında yaşadığı için kızıyorum. Pierre artık bir insan değil. Ona gösterdiği bütün özeni, bütün sevgiyi, bütün bu insanlardan esirgiyor. İnsanları bir yana atmaya kimsenin hakkı yok; zar zor da olsa toplum halinde yaşıyoruz.

Geçenlere sevgiyle, yakınlıkla bakıyordu. Onların ağırbaşlı ve duru bakışlarını seviyordu. Bu güneşli sokaklarda, bu insanların arasında, insan sanki büyük bir aile kalabalığı içindeymiş gibi, kendini güvencede hissediyor.

Gür saçlı bir kadın bir açık hava sergisinin önünde durmuştu. Küçük bir kızı elinden tutuyordu.

Küçük bir kız radyo alıcısını göstererek sordu:

-Bu nedir?

-Hiçbir şeye dokunma, dedi annesi, bir alet; müzik aleti.

Bir süre hiç konuşmadan durdular. M. Darbedat sevecenlikle küçük kıza doğru, eğildi ve gülümsedi.

2

Gitti. Giriş kapısı kuru bir gürültüyle kapanmıştı. Eve salonda yalnızdı. Keşke geberse.Elleriyle koltuğun arkalığına tutunup gerindi. Babasının gözleri aklına geliyordu. M.Darbedat, Pierre'in üstüne uzmanca bir tavırla eğilmişti. Ona: İyi iyi! demişti hastalarlakonuşmasını bilen biri gibi. Ona bakmış ve Pierre'in yüzü iri, fıldır fıldır gözlerinin dibinde belirmişti. Babamdan nefret ediyorum Pierre'e baktığı zaman, onu gördüğünü düşünürken.
Eve'in elleri koltuktan aşağı doğru kaydı, pencereye döndü. Gözleri kamaşmıştı. Oda güneş içindeydi, her yerde güneş vardı: Halının üstünde yusyuvarlak solgun ışıltılar halinde, havada, kör edici bir toz gibiydi. Eve, bu her yere dalan, her köşeyi temizleyen, eşyaları silip süpüren ve iyi bir hizmetçi kadın gibi onları pırıl pırıl yapan bu patavatsız ve hamarat ışığa
karşı alışkanlığını kaybetmişti. Yine de pencereye kadar gitti, camın önündeki muslin perdeyi kaldırdı. O sırada M. Darbedat binadan çıkıyordu; Eve, birdenbire onun geniş omuzlarını gördü. Adam başını kaldırdı, gözlerini kırparak gökyüzüne baktı, sonra genç bir adam gibi geniş adımlarla uzaklaştı. Eve: Kendini zorluyor, şimdi göğüs sancısı tutacak, diye düşündü.

Artık ondan nefret etmiyordu. Onun kafasında, henüz genç görünmek gibi küçük kaygılar vardı. Yine de babasının Saint-Germain Bulvarının köşesini dönüp kaybolduğunu görünce kızdı. Pierre'i düşünüyor. Hayatlarının bir parçası kapalı odadan kaçmış ve güneşte, insanların arasında sokaklarda sürükleniyordu. Bizi hiç akıllarından silmeyecekler mi? Bac Sokağı hemen hemen bomboştu. Yaşlı bir kadın küçük adımlarla karşıdan karşıya
geçiyordu; üç genç kız gülerek geçip gittiler.

Sonra erkekler, ellerinde çantaları ve aralarında konuşarak geçen güçlü kuvvetli erkekler.
Normal insanlar, diye düşündü Eve, içinde böylesine kuvvetli bir kin olduğuna şaşırdı. Etine dolgun güzel bir kadın şık bir adama doğru koştu. Adam, kadına sarıldı, dudaklarından öptü.
Eve, acı acı güldü, perdeyi indirdi.

Pierre artık şarkı söylemiyordu, ama üçüncü kattaki genç kadın piyanoya başlamıştı. Chopin'in bir Etüd'ünü çalıyordu. Eve, kendini çok sakin hissediyordu. Pierre'in odasına doğru bir adım attı, ama birden durdu, sıkıntıyla sırtını duvara dayadı. Odadan her çıkışında oraya yeniden girmek düşüncesiyle korkuya kapılıyordu. Yine de bir başka yerde yaşayamayacağını pekâlâ biliyordu: Odayı seviyordu. Cesaretini toplamak için durduğu bu gölgesiz ve kokusuz odada, biraz zaman kazanmak istermiş gibi, soğuk bir ilgiyle bakışlarını çevresinde dolaştırdı. Bir dişçinin bekleme odasına benziyor.

Gül kurusu renginde ipek koltuklar, divan, tabureler, insana yakın, babacan, loş ve sessizdiler. Eve, pencereden gördüklerine benzer, ağırbaşlı ve açık renk elbise giymiş beylerin başladıkları bir konuşmayı sürdürerek salona girişlerini gözünün önüne getirdi. Bulundukları
yerin neresi olduğuna aldırmadan odanın ortasına kadar dosdoğru ilerliyorlardı. İçlerinden biri elini bir dümen gibi arkasına salıvermiş, yolu üstündeki yastıklara, masanın üstündeki öteberiye hafifçe dokunuyor, bu ilintilerden hiç irkilmiyordu. Yollarına çıkan bir eşya oldu mu da bu oturaklı adamlar çarpmamak için sakınacakları yerde eşyanın yerini sakin sakin
değiştiriyorlardı.

Sonunda, aralarındaki tartışmaya dalmış, arkalarına bir göz bile atmadan oturuyorlardı. Normal insanlar için bir oda, diye düşündü Eve. Kapalı kapının tokmağına bakıyor, sıkıntı boğazına yapışıyordu. Buraya girmeliyim. Onu bu kadar uzun zaman yalnız bırakmamalıyım. Bu kapıyı açması gerekecek, sonunda gözlerini yarı karanlığa alıştırmaya çalışarak Eve eşikte duracak ve oda onu bütün gücüyle itecekti. Eve'in bu direnişi yıkması ve odanın ta içine kadar girmesi gerekiyordu. Birden içinde Pierre'i görmek isteği uyandı. Onun M. Darbedat ile alay etmesinden hoşlanmıştı. Ama Pierre'in ona ihtiyacı yoktu. Eve adamın onu nasıl karşılayacağını önceden bilemiyordu. Birden, bir çeşit gururla hiçbir yerde yeri olmadığını düşündü. Sıradan insanlar benim onlardan olduğumu sanıyorlar. Ama ben onların arasında bir saat bile yaşayamam. Benim orada, bu duvarın öte yanında yaşamaya ihtiyacım var. Ama orada da beni isteyen yok. Çevresinde derin bir değişim olmuştu. Işık yaşlanmıştı;kırçıllaşıyordu: Günlerdir değiştirilememiş bir vazodaki su gibi ağırlaşmıştı.

Eve, bu yaşlanan ışık altında eşyalarda, çoktandır unuttuğu bir hüznü yeniden buluyordu. Bu biten bir sonbaharın hüznüydü. Biraz utanarak, çekinerek çevresine bakıyordu. Bütün bunlar ne kadar uzaktı. Odada ne gündüz, ne gece, ne mevsim, ne de hüzün vardı. Çok eski sonbaharları, çocukluğunun sonbaharlarını şöyle bir hatırladı, sonra birdenbire kendini
topladı: Anılardan korkmuştu.

Pierre'in sesini işitti.

-Agathe! Neredesin? Kadın:

-Geliyorum, diye bağırdı.

Gözlerini faltaşı gibi açıp ellerini öne doğru uzatırken ağır günlük kokusu burun deliklerini ve ağzını doldurdu -koku ve yarı gölge, su, hava ya da ateş gibi ona bildik, basit bir öğeydi; boğucu ve tiksindirici gelmiyorlardı- ve sis içinde yüzermiş gibi duran solgun bir gölgeye doğru sakınarak ilerledi.

Bu Pierre'in yüzüydü. Pierre'in elbisesi (hasta olduğundan beri siyahlar giyiyordu) karanlığın içinde eriyip gitmişti. Pierre başını geriye doğru atmış, gözlerini kapamıştı. Güzeldi. Eve onun uzun kıvrık kirpiklerine baktı, sonra yanındaki alçak iskemleye oturdu.

Acı çeker gibi bir hali var, diye düşündü. Kadının gözleri yavaş yavaş alacakaranlığa alışıyordu. İlk olarak yazı masası belirdi, sonra yatak, sonra koltuğun yanındaki halının üstüne dağılmış Pierre'in kendi eşyaları: ustura, zamk kutusu, kitaplar, kuru ot koleksiyonu.

-Agathe, sen misin?

Pierre gözlerini açmıştı, ona gülerek bakıyordu.

-Çatal, biliyorsun değil mi? dedi. Bunu adamı korkutmak için yaptım. Çatalın hemen hemen hiçbir şeysi yoktu. Eve'nin kaygıları silindi, hafifçe güldü.

-Çok iyi başardın, dedi. Çok şaşırdı. Pierre güldü.

-Gördün mü? Çatalı elinde uzun süre kurcaladı; avucunun içinde tutuyordu. Bu nesneleri tutmasını bilmemekten, avuçluyorlar, dedi.

-Doğru, dedi Eve.

Pierre sol elinin ayasına sağ elinin başparmağıyla hafifçe vurdu.

-Bununla tutuyorlar. Parmaklarını yaklaştırıyorlar, nesneyi yakalayınca avuçlarını onu gebertmek için üstüne bastırıyorlar.

Hızlı hızlı, dudaklarının ucuyla konuşuyordu. Şaşkın bir hali vardı. Sonra,

-Kendi kendime ne istediklerini soruyorum, dedi. Bu adam daha önce gelmişti. Niçin beni oraya göndermek istiyorlar?

Ne yaptığımı öğrenmek istiyorlarsa, ancak perdede okumak zorundalar, evlerinden çıkmaları da gerekmez. Hatalar yapıyorlar. Bense hiç hata yapmam, bu benim kozum. Hoffka, dedi, hoffka: Uzun ellerini alnının önünde oynatıyordu: -Sürtük! Hoffka paffka suffka. Daha da ister misin?

-Çan mı? diye sordu Eve.

-Evet. Çan gitti. Ağırbaşlılıkla yeniden konuşmaya başladı: -Bu herif bir ast dedi. Onu tanıyorsun, onunla salona gittin. Eve karşılık vermedi.

-Ne istiyor? diye sordu Pierre. Sana söylemiş olmalı. Kadın bir an karar veremedi, sonra birdenbire:

-Senin oraya kapatılmanı istiyor, dedi.

Pierre'e gerçek yavaş yavaş söylenince kuşkulanıyordu, şaşırtmak ve kuşkularını felç etmek için gerçeği şiddetle yüzüne vurmak gerekiyordu. Eve onu aldatmaktansa, sert davranmayı yeğ tutuyordu. Ona yalan söylediği ve adam buna inanmış göründüğü zaman, kadın ona karşı
hafif de olsa, üstün gelmiş gibi bir izlenimden kendini kurtaramıyor ve bu kendi kendisinden tiksinmesine yol açıyordu.

-Beni kapatmak ha! diye alaycı bir tavırla yeniden söze başladı Pierre. Doğru yoldan çıkıyorlar. Duvarlar bana ne yapabilir ki? Bunun beni durduracağını sanıyorlar. İki türlü çete var mı yok mu diye, bazı kez soruyorum kendime: Doğru çete, yani Zencinin çetesi.
Öteki çete, karıştırıcının, burnunu her şeye sokan ve aptallık üstüne aptallık yapan müsveddelerin çetesi.

Elini koltuğun kenarına doğru attı ve eline neşeli bir tavırla baktı:

-Duvarlar aşılır canım. Sen ona ne yanıt verdin? diye merakla Eve'e dönerek sordu.

-Seni kapatamayacaklarını. Adam omuzlarını silkti.

-Bunu söylememek gerekiyordu. Sen de yapmayacağın bir hatayı yaptın. Bırakalım oyunlarını oynasınlar.

Adam sustu. Eve üzgün üzgün başını önüne eğdi. Tutup avuçluyorlar. Nasıl aşağılayıcı bir tavırla söylemişti bunu ve doğru gibiydi. Ben de nesneleri sıkıyor muyum? Boşuna gözlüyorum kendimi, hareketlerimin çoğu onun canını sıkıyor sanıyorum. Ama bana bunu söylemiyor. Kadın kendini birdenbire zavallı hissetti, tıpkı on dört yaşındayken ve M. Darbedat'nın, canlı ve hafifçe: İnsan sana bakınca, ellerini ne yapacağını bilemiyormuşsun sanıyor, dediği zamanki gibi. Bir hareket yapmaya cesaret edemiyordu ve tam bu anda, durumunu değiştirmek için dayanılmaz bir istek duydu. Ayaklarını halıya değdirerek yavaşça iskemlenin altına götürdü. Masanın üstündeki lâmbaya, Pierre'in alt kısmını siyaha boyadığı lâmbaya ve satranç takımına bakıyordu. Satranç tahtasının üstünde Pierre yalnızca siyah taşları bırakmıştı. Bazı bazı ayağa kalkıyor, masaya kadar gidiyor, taşları bir bir eline alıyordu. Onlarla konuşuyor, onlara Robot'lar diyor ve sanki parmaklarının arasında daha
gerçekleşmemiş bir hayata can veriyordu. Onları yerine koyunca sıra Eve'e geliyor, gidip o dokunuyordu. (Biraz gülünç oluyordu bu.) Taşlar, ölü tahta parçaları haline dönüyorlardı, ama üstlerinde değişik, kavranamaz birşeyler kalıyordu, anlam gibi birşeyler. Bunlar onun nesneleri, diye
düşündü. Odanın içinde bana bir şey kalmıyor. Eskiden onun birkaç mobilyası vardı. Ona anneannesinden kalan markalı küçük bir tuvalet masası ve ayna. Pierre buna alay yollu senin masan, diyordu. Pierre onları kendisiyle birlikte sürüklemişti; eşyalar gerçek yüzlerini yalnız Pierre'e gösteriyorlardı. Eve onlara saatlerce bakabiliyordu.

Eşyalar, yorulmadan inatla onu hayâl kırıklığına uğratıyorlar, ona dış görünüşlerinden başka birşeylerini açık etmiyorlardı. Franchot ve M. Darbedat'a da öyle olmalıydı. Eve kendi kendine sıkıntıyla, Yine de ben onları tam babam gibi de görmüyorum. Tıpkı Pierre gibi görmem de mümkün değil, dedi.

Eve birazcık dizlerini oynattı. Bacakları karıncalanmıştı. Bedeni sert ve gergindi, ona acı veriyordu. Bedenini çok canlı, delişmen hissediyordu: Görünmez olmak ve orada kalmak istiyorum; o beni görmeden, ben onu görmek istiyorum. Bana ihtiyacı yok; odada fazlalığım ben. Biraz başını çevirdi ve Pierre'in üst tarafındaki duvara baktı. Duvarın üstünde tehlikeli
şeyler yazılıydı.

Eve biliyordu, ama onları okuyamıyordu. Gözlerinin önünde oynamaya başlayana kadar hep duvar kâğıtlarındaki iri kırmızı güllere bakıyordu. Güller alacakaranlıkta alev alev yanıyorlardı. Tehlike, çoğu zaman, yatağının sol üstünde, tavana yazılmıştı. Ama bazı bazı yer değiştiriyordu.
Kalkmam gerekiyor. Uzun zaman oturamıyorum, olmuyor. Duvarda, soğan kesitlerine benzeyen beyaz yuvarlaklar da vardı. Yuvarlaklar kendi çevrelerinde döndüler ve Eve'in elleri titremeye başladı: Çılgına döndüğüm anlar oluyor. Ama hayır, diye düşündü acı acı, ben deli olamam.

Sinirleniyorum o kadar. Birden elinin üstünde Pierre'in elini hissetti. Pierre tatlı tatlı,

-Agathe, dedi.

Ona gülümsüyordu, ama elini parmaklarının ucuyla, bir çeşit iğrenmeyle tutuyordu, sanki bir yengeç yakalamıştı da yengecin kıskaçlarından korunmak istemişti.

-Agathe, dedi, sana fazlasıyla güvenmek isterdim:

Eve gözlerini yumdu ve göğsü kabardı: Hiç yanıt vermemek gerekiyor, yoksa hemen kuşkulanacak, hiçbir şey söylemeyecek.

Pierre, elini bırakmıştı.

-Seni ne kadar seviyorum Agathe, dedi. Ama seni anlayamıyorum. Niçin her zaman odada duruyorsun?

Eve, yanıt vermedi.

-Söyle bana, niçin?

Kadın kuru kuru:

-Seni sevdiğimi çok iyi biliyorsun, dedi.

-Sana inanmıyorum, dedi Pierre. Niçin beni sevecekmişsin?

Sana korku vermem gerek, ben kafadan sakatım. Güldü, ama birden ciddileşti.

-Seninle benim aramda bir duvar var. Seni görüyorum, seninle konuşuyorum, ama sen öte yandasın. Bizi sevişmekten alıkoyan nedir? Bana öyle geliyor ki bu eskiden çok kolaydı. Hamburg'dayken.

-Evet, dedi. Eve, acı acı. Hep Hamburg.

Gerçek geçmişlerinden hiç söz etmiyordu. Ne Eve, ne de o, hiçbir zaman Hamburg'da olmuşlardı.

-Kanallar boyunca gezerdik. Bir mavna vardı, hatırlıyor musun? Mavna siyahtı. Kaptan köşkünün üstünde bir köpek vardı.

Alabildiğine uyduruyordu, yapmacıklı bir hali vardı.

-Senin elinden tutuyordum, başka bir tenin vardı. Bana söylediklerinin hepsine inanıyordum. Susunuz! diye bağırdı.

Bir an kulak kabarttı. Tasalı bir sesle:

-Şimdi geliyorlar, dedi.

Eve sıçradı:

-Geliyorlar mı? Artık hiç gelmeyeceklerini sanıyordum. Üç günden beri Pierre çok sakindi, heykeller gelmemişti. Her ne kadar hiç kabullenmese de Pierre'in heykellere karşı müthiş bir korkusu vardı.

Eve'in yoktu, ama gelip de odada vızıldayarak uçmaya başladılar mı kadın Pierre'den korkuyordu. Pierre:

-Bana ziuthre'ü ver, dedi.

Eve ayağa kalktı ve zuithre'ü aldı. Bu Pierre'in kendi yapıştırdığı karton parçaları yığınıydı. Bunu heykelleri savuşturmak için kullanıyordu. Ziuthre bir örümceğe benziyordu. Bu kartonlardan birinin üstüne Pierre: Tuzağa karşı kuvvet, ötekinin üstüne: Kara, diye yazmıştı. Bir üçüncüsünün üstüne de gözleri kırış kırış, gülen bir yüz resmi çizmişti. Bu Voltaire'di. Pierre, ziuthre'ü bir ayağından yakaladı ve anlaşılmaz bir tavırla dikkatle baktı.

-Artık bana hizmet etmiyor, dedi.

-Niçin?

-Onu altüst etmişler. Kadına uzun uzun baktı. Dişlerinin arasından:

-Pek isterdin bunu, dedi.

Eve, Pierre'e kızmıştı. Her gelişlerinde, haberi oldu; nasıl yapıyor bunu? Hiç aldanmaz.
Ziuthre, Pierre'in parmaklarının ucundan acınacak bir halde sarkıyordu. Onu kullanmamak için her defasında iyi bir bahane bulur. Pazar günü geldiklerinde ziuthre'ün kaybolmuş olduğunu ileri sürüyordu, ama ben onun zamk kutusunun arkasında olduğunu görüyordum.
Pierre onu görmek istemiyordu. Heykelleri kendine çekenin yine kendisi mi, değil mi diye kendi kendime soruyorum. İnsan onun içten olup olmadığını asla bilemiyordu.

Bazı zamanlar, Eve'e öyle geliyordu ki Pierre elinde olmadan düşünce ve görüşlerinde hastalıklı bir bollukla dolup taşıyordu. Ama başka zamanlar, Pierre'in uydurur gibi bir hali vardı. Acı çekiyor. Ama nereye kadar heykellere ve Zenciye inanıyor? Ne olursa olsun heykelleri görmediğini biliyorum, yalnızca işitiyor. Onlar geçerken başını çeviriyor, -hemen
arkasından onları gördüğünü söylüyor, onları betimliyor. Birden Doktor Franchot'nun kırmızı yüzünü hatırladı: Ama, hanımefendi, bütün akıl hastaları yalancıdırlar. Gerçekten hissettikleriyle, hissettiklerini ileri sürdüklerini ayırdetmeye kalkarsanız zamanınızı boşa harcarsınız, dediğini hatırladı. Sıçradı: Franchot niye dışarıdan gelip işe karışıyor? Ben
kendimi onun yerine koyup düşünemem.

Pierre ayağa kalkmıştı, zuithre'ü gidip kâğıt sepetine attı: İstediğim senin gibi düşünmektir? diye mırıldandı kadın. Pierre mümkün olduğu kadar az yer kaplamak için dirseklerini yanlarına yapıştırıp ayaklarının ucunda, küçük adımlar atarak yürüyordu.
Geri gelip oturdu ve anlaşılmaz bir tavırla Eve'e baktı.

-Siyah duvar kâğıtları yapıştırmak gerek, dedi. Bu odada yeteri kadar siyah yok.

Koltuğa yığılmıştı. Eve, her zaman çekilmeye, büzülmeye hazır bu cimri bedene kederle baktı: Kollar, bacaklar, kafa, içeri çekilebilen uzuvlar gibiydiler. Saat altıyı vurdu, piyano susmuştu. Eve içini çekti:

Heykeller hemen gelmiyorlardı, onları beklemek gerekiyordu.

-Işığı yakmamı ister misin?

Kadın, onları karanlıkta beklemeyi yeğliyordu.

-İstediğini yap, dedi Pierre.

Eve küçük masa lâmbasını yaktı ve odayı kırmızı bir sis kapladı. Pierre de bekliyordu.
Konuşmuyordu, ama dudakları kıpırdıyordu; kırmızı siste iki koyu gölge yapıyorlardı. Eve, Pierre'in dudaklarını seviyordu. Eskiden coşturucu ve duygulandırıcıydılar, ama haz vericiliklerini yitirmişlerdi.

Biraz titreyerek birbirlerinden ayrılıyorlar ve durmadan birleşiyorlardı, yeniden ayrılmak için birbirlerini eziyorlardı. Bu içine kapanmış yüzde yalnızca onlar yaşıyorlardı; iki korkak hayvan gibiydiler. Pierre ağzından tek bir ses çıkmadan saatlerce böyle mırıldanabiliyordu ve çoklukla Eve, bu sürekli küçük hareketlerle büyüleniyordu. Ağzını seviyorum. Pierre
onu hiç öpmüyordu artık; dokunuşlardan korkuyordu: Geceleri Pierre'e, katı ve kuru erkek elleri dokunuyordu, bütün bedenini çimdikliyorlardı; çok uzun tırnaklı kadın elleri iğrenç iğrenç okşuyorlardı onu. Her zaman baştan aşağıya giyimli yatıyordu, ama eller elbiselerinin altına giriyorlardı ve gömleğini çekiyorlardı. Bir kere, gülme duymuştu ve şişkin dudaklar
kendi dudakları üstüne gelip yapışmıştı.

O geceden beridir artık Eve'i öpmüyordu.

-Agathe, dedi Pierre, ağzıma bakma! Eve gözlerini indirdi.

Arkasından nobranca:

-Dudaklardan birşeyler okumanın öğrenilebileceğini bilmiyor değilim, dedi.

Eli koltuğun kolu üstünde titriyordu. İşaret parmağı gerildi, gelip başparmağa üç kere vurdu ve öteki parmaklar kasıldılar:

Bu bir kötü ruhları kovma işaretiydi. Kadın Başlıyor, diye düşündü. Pierre'i kollarının arasına almak istedi. Pierre yüksek sesle ve kibar bir tavırla konuşmaya başladı:

-San Pauli'yi hatırlıyor musun? Yanıt vermemeli. Belki bir tuzaktır.

-Ben seni orada tanımıştım, dedi hoşnutça. Bir Danimarkalı denizcinin elinden almıştım seni. Az daha dövüşecektik, ama hesabını ödedim de seni götürmeme ses çıkarmadı.
Güldürüden başka bir şey değildi bu.

Yalan söylüyor, söylediklerinin birine inanmıyor. Adımın Agathe olmadığını biliyor. Yalan söylediği zaman ondan nefret ediyorum. Ama kadın, onun sabit bakışlarını gördü ve kızgınlığı eriyip gitti. Yalan söylemiyor, diye düşündü, tükenmiş bitmiş. Heykellerin yaklaştığını hissediyor. Onları duymamak için konuşuyor. Pierre iki elini de koltuğun kenarlarına yapıştırıyordu. Yüzü uçuktu, gülümsüyordu.

-Bu karşılamalar her zaman bir gariptir, dedi adam, ama ben rastlantı olduğuna inanmıyorum. Seni kimin gönderdiğini sormuyorum, biliyorum ki yanıt vermeyeceksin. Ne olursa olsun, sen beni çâtlatma konusunda oldukça beceriklisin. İğneleyici ve aceleci bir sesle güçlükle konuşuyordu.

Doğru dürüst söyleyemediği ve ağzından yumuşak ve şekilsiz bir madde gibi çıkan sözcükler vardı.

-Beni şenliğin orta yerine götürdün; siyah otomobillerin olduğu yere, ama ben sırtımı döner dönmez kırmızı gözleri ışıl ışıl yanan bir kalabalık vardı otomobillerin arkasında. Benim koluma girmiş, onlara işaret ettiğini düşünüyorum, ama ben bir şey görmüyordum. Ben Kutlama Törenlerinin büyüsü içindeydim.

Kadının önüne doğru, gözleri iri iri açılmış, baktı. Elini, çabucak, kısa bir hareketle ve konuşmasını kesmeksizin alnından geçirdi. Konuşmasını kesmek istemiyordu.

-Bu Cumhuriyeti kutlama törenleriydi, dedi keskin bir sesle. Sömürgelerin tören için gönderdikleri cins cins hayvanlar nedeniyle ilgi çekici bir görüntü vardı. Sen maymunların arasında kaybolmaktan korkuyordun. Maymunlar arasında dedim, diye çevresine bakarak küstah bir sesle tekrarladı: Zenciler arasında diyebilirdim! Masaların altına kaçan ve görünmediklerini sanan eciş bücüşler, benim bakışım tarafından hemen ortaya çıkarılmışlar
ve çivilenip kalmışlardır. Emir susmak'tır, diye bağırdı. Susmak. Herkes yerine ve heykellerin girmesi için hazır ol, bu emirdir. Taralala -uluyor ve ellerini ağzına götürüp boru gibi yapıyordu- tralala, trala-lalala.

Adam sustu ve Eve anladı ki heykeller odaya girmekteler. Solgun ve aşağılayıcı bir ifadeyle dimdik ayakta duruyordu. Eve de kaskatı olmuştu ve ikisi birden sessizlik içinde beklediler.
Koridorda biri yürüyordu: Marie, hizmetçi kadındı bu, kuşkusuz şimdi gelmişti. Eve düşündü: Gaz için ona para vermem gerekecek. Sonra heykeller uçmaya başladılar, Eve ile Pierre'in arasından geçiyorlardı.

Pierre Hınk, yaptı ve ayaklarını altına alarak koltuğa büzüldü. Başını çeviriyordu, zaman zaman sırıtıyordu, ama alnında ter damlaları boncuk boncuk beliriyordu. Eve, bu solgun yüzün, yumuşak bir titremeyle şekil değiştiren bu ağzın görünüşüne dayanamadı, gözlerini kapattı. Gözkapaklarının kırmızı fonunda yaldızlı çizgiler oynamaya başladılar.

Kendini yaşlı ve bitkin hissediyordu. Kadının hemen yanında Pierre gürültüyle soluyordu.
Heykeller uçuyorlar, vızıldıyorlar, onun üstüne doğru eğiliyorlar... Hafif bir gıdıklanma, omzunda ve sağ böğründe bir ağrı duydu. İçgüdüsüyle, bedeni iğrenç bir şeye değmekten sakınır gibi, ağır ve biçimsiz bir eşyanın geçişine yol verir gibi sola doğru eğildi. Birden yer tahtası gıcırdadı, içinden, gözlerini açmak, elleriyle havayı yoklayarak sağına bakmak isteği
delice kabarmıştı.

Hiçbir şey yapmadı. Gözlerini kapalı tuttu ve yakıcı bir sevinç onu ürpertti: Ben de korkuyorum, diye düşündü. Bütün yaşarlığı gelip sağ yanına sığınmıştı. Gözlerini açmadan Pierre'e doğru eğildi. Küçücük bir çaba ona yetecek ve ilk kez bu dokunaklı evrene girecekti.
Heykellerden korkuyorum, diye düşündü. Bu şiddetli ve gözü kapalı bir kabullenme, bir dua idi.

Kadın bütün gücüyle onların varlığına inanmak istiyordu. Sıkıntı sağ yanını
kötürümleştiriyordu. Bundan yeni bir duygu, bir dokunum çıkarmaya çalışıyordu. Kolunda, böğründe ve omzunda onların geçişini hissediyordu.

Heykeller alçaktan ve yavaş uçuyorlardı. Vızıldıyorlardı. Eve onların kötücül bir tavırları olduğunu ve gözlerini çevreleyen kirpiklerin taştan çıktığını biliyordu, ama onları çok kötü canlandırabiliyordu. Onların tümüyle canlı olmadıklarını da biliyordu, ama koskoca bedenlerin üstünde et tabakalarının, ılık pulların görüldüğünü de biliyordu; parmaklarının
ucunda taş, deri soyulur gibi soyuluyor ve avuç içleri onları kaşındırıyordu. Eve bütün bunları göremiyordu. Devanası gibi iri, gösterişli ve gülünç kadınların, bir insanoğlu tavrı ve taşın som inatçılığıyla, tam onu yalayıp geçtiklerini düşünüyordu yalnızca. Pierre'in üstüne eğiliyorlar. Eve öyle bir güç harcıyordu ki elleri titremeye başladı.

Bana doğru eğiliyorlar... Korkunç bir çığlık birdenbire onu dondurdu. Pierre'e dokundular. Kadın gözlerini açtı: Pierre başını ellerinin arasına almıştı, soluk soluğaydı. Eve tükendiğini, bittiğini hissetti: Bir oyun, diye düşündü acı bir pişmanlıkla, bir oyundan başka bir şey değil, bir an olsun buna içten inanmadım. Ama bu sırada Pierre gerçekten acı çekmiştir.

Pierre yatıştı ve derin bir soluk aldı. Ama gözbebekleri garip bir şekilde iri iri duruyorlardı; terliyordu.

-Onları gördün mü? diye sordu adam.

-Görmedim.

-Böylesi senin için daha iyi, seni korkuturlardı. Ben alıştım buna.

Eve'in elleri hep titriyordu, kanı başına çıkmıştı. Pierre cebinden bir sigara çıkarıp ağzına götürdü. Ama sigarayı yakmadı.

-Benim için fark etmez onları görmek, dedi, ama bana dokunmalarını istemiyorum. Bana sivilce bulaştırmalarından korkuyorum.

Bir an düşündü ve sordu:

-Onları işittin mi?

-Evet, dedi Eve, bir uçak motoru gibi.

(Pierre, geçen pazar, kadına tam böyle söylemişti.) Pierre biraz babacan bir tavırla gülümsedi.

-Abartıyorsun, dedi. Ama solgundu. Eve'in ellerine baktı: Ellerin titriyor. Seni etkiledi bu. Agathe'cığım. Ama sinirlenmenin gereği yok, yarından önce gelmeyecekler. Eve konuşamıyordu, dişleri takırdıyordu ve Pierre'in bunu görmesinden korkuyordu. Pierre ona uzun uzun baktı.

-Adamakıllı güzelsin, dedi başını sallayarak. Yazık, gerçekten yazık. Hızla elini uzattı ve kulağını okşadı.

-Benim güzel şeytanım! Biraz canımı sıkıyorsun; çok güzelsin. Beni rahatsız ediyor bu.
Özetleme söz konusu olmasaydı...

Durdu ve şaşkın şaşkın Eve'e baktı:

-Bu sözcük olmadı... Dilimin ucunda... Dilimin ucunda, dedi belirsiz bir tavırla gülümseyerek. Bir başka sözcük var dilimin ucunda... Şey canım... tam yerinde. Sana söyleyeceğimi unuttum.

Bir an düşündü ve başını salladı:

-Haydi, dedi, ben uyuyorum. Çocuksu bir sesle ekledi: Biliyorsun Agathe, yoruldum. Kafamı toparlayamıyorum. Sigarasını attı ve kaygıyla halıya baktı. Eve yastığı başının altına koydu.

-Sen de uyuyabilirsin, dedi gözlerini kapayarak, gelmeyecekler.

ÖZETLEME. Pierre uyuyordu, dudaklarında saf bir yarım gülüş vardı, başını eğiyordu.
Yanağıyla omzunu okşamak istiyor gibiydi. Eve'in uykusu yoktu, düşünüyordu:
Özetleme. Pierre birden aptalca bir havaya bürünmüştü ve sözcük ağzından dışarı dökülmüştü, uzun ve beyazımsı. Pierre şaşkın şaşkın önüne bakmıştı; sözcüğü görüyor ve onu tanımıyor gibi. Ağzı yumuşaktı, açıktı. İçinde bir şey kırılmış gibiydi. Geveledi. Bu ilk kez geliyor onun başına. Farkına vardı zaten.
Artık kafasını toplayamadığını söyledi. Pierre tatlı tatlı inledi ve eli belli belirsiz kıpırdadı.
Eve ona dik dik baktı: Nasıl uyanacak bakalım? Bu düşünce içini kemiriyordu. Pierre uyur uyumaz, bunu düşünmesi gerekiyordu, bundan vazgeçemiyordu. Gözleri dönmüş bir halde uyanmasından ve saçmalamaya başlamasından korkuyordu.
Ben aptalım, diye düşündü, bu bir yıldan önce başlamaz, Franchot söyledi ya. Ama içinin sıkıntısı gitmiyordu. Bir yıl; bir kış, bir ilkbahar, bir yaz, bir başka sonbaharın başlangıcı. Bir gün bu çizgiler bozulacaktı; çenesi sarkacaktı, sulu gözlerini yarım yamalak aralayacaktı. Eve, Pierre'in elinin üstüne doğru eğildi ve dudaklarını değdirdi: Daha önce öldürürüm seni.




Duvar kitabından


JEAN PAUL SARTRE




Okunasi kitaptir, tavsiye ederim arkadaslar.
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 25.11.07, 14:10
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.936
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

emeğine sağlık selvilv...
__________________

Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Diksiyon Kursu
Nefes Teknikleri Kursu
Kişisel Gelişim Kursları

NuveRadyo Linki
Flatcast Tema Yapımı
Photoshop Dersleri Linki
Corel Draw Dersleri Linki
Corel PHOTO-PAINT Dersleri
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 21.11.09, 14:10
Acemi
 
Üyelik tarihi: Nov 2009
Nereden: papua yeni gine
İletiler: 1
manics doğru yolda ilerliyor.
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

çok güzel bir paylaşım sağol (:
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
jean, paul, sartre

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 23:27 .