iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 23:40 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Din ve Felsefe » Felsefe » Filozoflar » Jean Paul Sartre

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 23.11.07, 17:07
Standart Jean Paul Sartre

23.11.07, 17:07



Jean- Paul Nacivet | Jean Paul Gaultier defilesi | Jean-Paul Marat, Fransız Devrimi'nin önderlerinden | Varoluşculuk: Heidegger, Sartre, Kierkegard, Jaspers, Marcel, Camus | Paul Torcello |

Jean Paul Sartre (1905 - 1980)
21 Haziran 1905'te Paris'te doğdu. Babası o çok küçük yaştayken öldü ve annesi de ailesinin yanına döndü. Sartre, hep örnek çocuk olarak gösterildi. La Rochelle Lisesi'ne devam etti, ama olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi'nde verdi. Eğitimini Ecole Normale Supérieure'de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü.

1929 yılında Simone de Beauvoir'la tanıştı. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı. 2. Dünya Savaşı sırasında, Almanlar tarafından hapse atıldı; hapisten çıktıktan sonra Direniş Hareketi'ne katıldı. "Sinekler" adlı tiyatro oyunu, onun Direniş Hareketi'nde olduğunu bilmeyen Almanların izniyle oynandı (1943). Aynı durum, "Varlık ve Hiçlik" adlı oyununda da meydana geldi (1943). Oyunlarının her ikisi de baskı karşıtıdır; "Varlık ve Hiçlik"te Sartre, ilk kez felsefesini ortaya koydu.

1945 yılında öğretmenliği bırakarak "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi kurdu. Kitaplarının çoğunda edebi ve politik sorunları işledi. Savaş sonrası dönemde özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkan Sartre, eleştirilerini saklamasa da SSCB'ye destek veriyor, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkanların başında geliyordu;Les Temps Modernes, sömürgelerdeki savaşlara karşı 1953'ten başlayıp, 1957'de yoğunlaşan bir savaş yürüttü.

Sartre, "121'lerin Bildirgesi"ni imzaladı, 1961-62 yılındaki büyük gösterilere katıldı. 1964 yılında Nobel Ödülü'nü geri çevirdi; böylesi bir ödülün, yapıtlarının bütünlüğünü zedeleyeceğini düşünüyordu. 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russel Mahkemesi'nin de başkanlığını yaptı.

1968 yılında, Sovyetler'in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, Sovyet sosyalizmini ve kendi klasik aydın tutumunu sorgulamaya girişti. O dönemde Maocularla da bir yakınlaşması oldu. 1973 yılında Liberation'u kurdu.

1974 yılında gözleri büyük oranda görmez oldu, bu nedenle etkinliklerini yavaşlatarak, daha çok Doğu Ülkeleri üzerindeki baskıların sona erdirilmesi, insan haklarının korunması gibi konularda çalışmaya başladı. Pierre Victor'la (Benny Levy'nin takma adı), aydının rolü, bireyin tarihteki yeri, şiddet ve kardeşlik konuları hakkında "Pouvoir et liberté" adında bir yapıt hazırladı.

Siyasal etkinliklerinin, yazar tarafını bazen maskelemiş olmasına karşın, Sartre, son derece düzenli bir zihinsel çalışma yürüterek, gününün altı saatini yazmaya verdi. Edebi nesne Sartre'a göre "Yalnızca hareket halindeyken varolan bir topaçtır. Onu ortaya çıkarmak için, adına okumak denen somut bir eyleme ihtiyaç vardır." Yazmak, okurun özgürlüğüne çağrıda bulunmaktır. Sartre, 15 Nisan 1980'de Paris'te öldü. Sartre'ın önemli kitapları arasında Özgürlüğün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvar sayılabilir; bunun yanı sıra, yayınlanmış ya da bitirilemeyerek yayınlanmamış birçok yapıtı vardır.

Sartre'ın adıyla birlikte anılan varoluşçuluk, aslında 17. yüzyıldan beri vardır; Blaise Pascal'le başlar; ama Sokrates'in felsefesinde, hatta İncil'de varoluşçuluğun izlerinin bulunduğu düşünülürse, Pascal'i varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul etmek de doğru olmaz. Soren Kierkegard ise, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Nietzsche, Heidegger ve tabii Sartre varoluşçudurlar. Camus ve Dostoyevski de, diğer çok ünlü varoluşçu yazarlardır.
Sartre, varoluşçuluğun iyimser bir felsefe olduğunu söyler; çünkü tüm insanlar birbirinin aynıdır; bir kahraman ya da bir alçak olmak tamamıyla onların elindedir; insan önceden-tanımlanmamıştır; ne bir kahraman olarak doğar, ne de bir alçak. Ama aynı felsefeye göre, insan varlığının durumuna da güvenmemelidir, çünkü o halde kalacağının hiçbir güvencesi yoktur. Özet olarak, Sartre insanın tek yazgısının, elinden geldiğince "bağımlı" olmak olduğunu söyler. Bu da, kendini bütünün içinde düşünebilmekten geçer.

Kaynak: Kim Kimdir? Biyografi Bankası - FORSNET
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
2 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için SELVILV kullancısına teşekkür ediyor :
CiwCiw (25.11.07), Naci KAPLAN (28.11.07)
Sponsorlar
  #2  
Alt 23.11.07, 17:10
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 3.259
Ettiği Teşekkür: 7.736
967 tane iletisine 1.552 kere teşekkür edilmiş
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

JEAN - PAUL SARTRE
1905 - 1980

21 Haziran 1905' te, Paris' te varlıklı bir burjuva ailesinin çocuğu olarak doğan Sartre, Birinci Dünya Savaşı ile ansızın modernizm çılgınlığının içine atılan bir kuşaktandır. O dönemde, bir yandan edebiyat ve sanatta her şeyi yıkmak ( dadacılığın ve gerçeküstücülüğün amacı buydu ) düşlenirken, bir yandan da kurtuluşu edebiyatta aramak söz konusu olabiliyordu: nerdeyse altmışında biyografisini kaleme alan yazarın seçimi de bu yönde oldu. İşin özü, kendini yalnız ama evrenselliğe giden bir tekillikte bir insan olarak kavramaktır: Sartre' da bu "evrensel tekillik" kavramı, durum, kötü niyet, angajman, pislik, özgürlük gibi Sartre'cı ahlaktan ayrı düşünülemeyecek kavramlarla birlikte temel bir nitelik taşır. Bu nedenler, yazar, sözcüklerde kendisini, kuşağın ve sınıfın bir örneği olarak gösterir. Klasik kültürle yetişmiş, on dokuz yaşındaki Ecole normale supériuere'deki başarısı ve Simone de Beauver ile tanıştığı yıl olan 1929' da birincilikle kazandığı felsefe öğretmenliği, bunun bir kanıtıdır. Ancak Sartre, çağdaş popüler kültürden de uzak değildir; çizgi romanlar, küçük bir çocukken annesi ile gittiği serüven filmleri, daha sonra polisiye romanlara olan tutkusu, her türlü modern sanat olayına olan ilgisi ve Amerikan şehirlerinden hoşlanması bunun bazı belirtileridir. Berlin'de (1933-1934) ve Neuilly' de öğretmenlik yapan Sartre, II. Dünya Savaşı'nın ardından, ülkesi özgürlüğe kavuştuktan sonra, yazarlık çalışmalarına ağırlık verebilmek amacıyla öğretmenlikten ayrılır. Ancak, Sartre, öğretmenlikten ayrılan bir eğitmen olmaktan bir bakıma asla vazgeçmemiştir; otuz yıl boyunca, kendisine bir düşünme ustası arayan Fransızların öğretmeni olmuştur…

Felsefe eğitimi gören Sartre, o yıllarda çok yazı üretti: "Düş Gücü" üstüne bir deneme (1936), "Ego Alışkanlığı" (1937); bir roman, "Bulantı" (1937); uzun hikâyeler, "Duvar" (1939) ve "Özgürlük Yolları" olarak anılacak roman çevrimiyle ilgili çalışmalar (1945-1979). Felsefi düşüncesine paralel geliştirdiği ilk yazı biçimi, anlatı ve romandır. İkisi arasında bir geçiş arayışı da söz konusu değildir; tersine, "Bulantı" olumsallık üstüne bir denemeden doğmuştur ve "kimsenin yüzleşmek istemediği"(Duvar) korkunç bir şey olan varoluşun bilinciyle boğulmuş bir çeşit günlük tutan başkişi Roquentin'in sıkıntılı dünyasında varlığın dayanağı varoluşçuluktur. Tiksintiyle, umutsuzlukla, şeylerin kendiliğinden varoluşuyla dolu ve yapış yapış imgelerin gelip geçtiği bu dünya görüşü, karşısına çıkan ideolojilere (Marksizm, gerçeküstücülük) karşı son derece mesafeli, ancak "varlık önce geldiğine" göre, insanın kendi yaşama biçimini, kendisinin kurmasının gerektiğini, ve insanın kendisini ötekiyle olan ilişkisine göre tanımladığını öne süren varoluşçu ahlakın çekiciliğine kapılan Sartre'ın ilk dönemini yansıtır. Varolmak, dünyada olmaktır, başkası için olmaktır ve bu varoluşçu somut ve tarihsel olarak kavranmalıdır. Özgürlük Sartre varoluşçuluğunun temel özelliğidir. Sartre ile tarihin (askere alınışı, Almanya'daki tutsaklığı ve kaçışı) çarpıcı karşılaşması, bu felsefeni somutlaşmasıdır v özgürlük, durum, angajman gibi sözcüklere ciddi bir içerik kazandırır. "Özgürlük Yolları" nın 1939'da başladığı ve 1945' te yayımlanan "Akıl Çağı", "Yaşanmayan Zaman / Bekleyiş", 1949' da yayımlanan "Tükeniş" gibi roman taslaklarında ağır basan yine tarihtir; olaylar, 1937-1940 yılları arasında geçer ve eşzamanlık tekniğinin kullanımıyla, tarihin parçalamayı üstlendiği alçaklıklar, kuşatılmış hayatların oluşturduğu bir fon üzerinde kişi ve düzenler birbirine karışır.

Kurtuluş'ta, Sartre, Simone de Beauver ve arkadaşları (Queneau, Le iris, Giacometti, Vian ve Camus "inişli çıkışlı ilişkiler") ansızın ünlenirler; halkın gözünde varoluşçular, direnişçiler, sol, Saint-Grmaindes Prés' yi mesken tutan genç aydınlar, toplum katında az ya da çok birbirine karışmıştır. Paris'te verilen bir konferansta varoluşçuluğun ne olduğunu açıklar: "Varoluşçuluk bir hümanizmdir". Yine, aynı yıl (1945) les Temps modernes dergisini kurar. Zaferle nefret birbirine karışır; belki de hiçbir entelektüel, Sartre kadar, Hıristiyanlarca, komünistlerce, ona sorumsuz, kaçık diyen Céline gibi bir çok muhafazakarca ısrarlı biçimde karalanmamıştır.

O andan başlayarak, Sartre ve Simone de Beuver, sahnenin önünü hiç terk etmezler. İşgal sırasında keşfettiği ve gözlerinde tarihin geri kalan bölümünden ve kolektif eylemden ayrı düşünülemeyecek olan tiyatro yazarlığı, Fransa'nın dışına uzanan bu ünü daha da pekiştirir. Sartre, işgal sırasında büyük felsefi eseri "Varlık ve Hiçlik" (1943) ve "Gizli Oturum" (1944) ile birlikte "Sinekler" adlı oyununu yazmış ve oynatmıştır.

1946'da "Saygılı Yosma" ve "Mezarsız Ölüler" i, 1948'de "Kirli Eller" i yayımlar. Tiyatro anlayışı onu kahraman ve karakter üstüne dayalı psikolojik ve gerçekçi tiyatro ile birlikte eğlencelik tiyatroyu da redde götürür. Şiddetli, uç durumlardaki kişilerin gerisinde, düğümü daima akıl, özgürlük, sorumluluk gibi çoğu zaman oyunla çelişki halindeki taleplere dayalı, çağın büyük sorunlarının ele alındığı bir tiyatroyu savunur. Sinekler'de, Oreste, kendini, işlediği cinayetlerle, iktidarın kötüye kullanılmasına ve zorbalığa karşı çıktığı için haklı bulunan cinayetiyle tanımlar. Gizli Oturum'da, çoktan öldükleri için sonsuza kadar bir salonda toplanan üç kişi, her biri ötekinin vicdanında tutsak olduğundan, ebediyen kendi kendilerini yargılamaya ve yargılanmaya mahkumdurlar. Ünlü söz de buranda çıkmıştır; "Cehennem, başkalarıdır". Kirli Eller gibi, insanı öldürmeye iten devrimci mantık ve buna karşı koyan veya kahramanın yaşamının taşıdığı anlamı eylemde ararken, ne Şeytan' ne de Yüce Tanrı' ya yakın duran "İyi Tanrı" (1951) ve br Nazi subayının hayali bir mahkeme önüne çıkmaya çalıştığı "Altona Mahpusları" (1959) gibi oyunlar, bu tiyatroda siyasetin ne kadar önemli bir yeri olduğunun kanıtıdır. Eski Yunan' da olduğu gibi, sahne, bezgin ama hakkını arayan bir halkın en can alıcı sorunlarının tartışılmasını izlediği bir agoradır. Öteki oyunlar, "Dumas"dan uyarladığı "Kean" (1953); gazeteci çevrelerini hicvettiği Nekrassov (1955); "Troyalı Kadınlar" dan uyarladığı "Troyennes" (1965), genelde bütün iletişim sanatlarıyla ilgilenen Sartre'ın, tiyatroya karşı hiç bitmeyen yakınlığını ortaya koyar. Sartre bir çok film senaryosu yazmış, çok sayıda söyleşiyle, konferansa ve radyo programına katılmıştır…

Sartre, kalın camlı gözlükleri (miyopluğu nedeniyle, 1974'te hemen hemen hiç göremez hale gelecektir), hiç çıkarmadığı kanadyenleri, atkısı, piposu ya da sigarasıyla, Paris entelijensiyasının ve sol kıyının bir simgesidir. Karşısında Lipp birahanesi, kilisenin solundaysa Gallimard kitabevinin göründüğü Deux Mogats'yu Le Floure'dan ayıran saracık yer, onun alanıdır. Sartre, buluşma ve çalışmalarında kahveleri kullanan bir sokak ve kalabalıklar adamıydı da. Sayısız yürüyüşte ve gösteride fotoğrafı çekilmiştir. 1964 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülünü'de reddetmiştir. Mayıs 1968' de Sorbonne Un ve Billancourt'da Renault fabrikasının işgaline katıldığı gibi, hak arayan her toplulukta yer almış; ayrıca Libération'un yazı işlerinde de görev yapmıştır. Gerçekten de, Sartre'ın yansıttığı imaj doğrulanmıştır. Sartre, kesinlikle bu dünyanın ve çağın insanı olmak istemiştir. Oyunun kurallarını kendisi koyarak, aynı anda, her şeyi birden yaşamaya çalışmıştır; siyaset, felsefe, adalet, özgürlük… Sonunda efsaneleşen bir çekiciliğe sahip olan Sartre'ın yaşamında önemli bir yeri olan aşk…

Dönemin siyasi kaygılarının pek çoğuna katılan düşünür, romancı, dramaturg, edebiyat eleştirmeni ve gazeteci Sartre, Özgürlük tutkunu ve dünyayı çok yakından izleyen biri olarak karşımıza çıkar… Yazarın Cezayir Savaşı'na karşı çıkışını engellemek isteyenlere de Gaulle şöyle diyordu; "Voltaire'i hapsedemeyiz". Sartre aydınlanma filozoflarının pek çok özelliğine sahiptir; her şeye karşı bir merak, büyük bir çalışma ve eylem gücü, çok geniş bir kültür, eğitim bakımından klasik, ancak seçim olarak modern; disiplinler (felsefe, psikanaliz ve edebiyat gibi) ve bu arada kıtalar, halklar ve sınıflar arasındaki sınırları yıkma konusunda duyduğu apaçık istek. Sartre için bir kitap yazmak ve düşünmek, kendini bir davaya adamak anlamına gelir. 23 Mart 1980'de, onu, Montparnasse mezarlığına uğurlayan ve yine onun için hiç de yabancısı olmadığı bir kardeşlik ruhu içinde kaynaşmış ünlü, ünsüz bütün o insanlar, işte, bu entelektüel için ağlamışlardı…
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste

Konu lolipop tarafından (21.02.08 saat 11:28 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
SELVILV kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
CiwCiw (25.11.07)
  #3  
Alt 23.11.07, 17:11
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 3.259
Ettiği Teşekkür: 7.736
967 tane iletisine 1.552 kere teşekkür edilmiş
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

SARTRE FELSEFESI

Varoluşçuluğun kurucusu olan çagdas Fransız filozofu. 1905-1980 yılları arasında yaşamış olan Sartre'ın temel eserleri: L'Etre et le Neant (Varlık ve Hiçlik), La Transcendence de l'Ego (Benin Aşkınlığı), La Nausee (Bulantı), Les Chemins de la Liberte (Özgürlügün Yolları), L'Existentialisme est un humanisme (Varoluşçuluk), Critique de la Raison Dialectique (Diyalektik Aklın Eleştirisi)'dir. O, akademik bir kurumda profesyonel bir filozof olarak çalismak yerine, zaman zaman popüler birtakım eserlerle geniş halk kitlelerine ulaşmayı denemiş olan ünlü bir düşünürdür.

Temeller: İnsanın kendi yazgısını belirlemedeki aktif rolünü vurgulayan ve Marks, Husserl ve Heidegger gibi düşünürlerden etkilenmiş olan Sartre'ın temel çıkış noktası, insan varlığı ile öteki nesnelerin varlığı arasındaki farklılığın incelenmesinden oluşur. Başka bir deyişle, Descartes'ın yaptığı gibi, özneden yola çikan Sartre, Kant'ın problemini, yani şeylerin ya da nesnelerin nedensel olarak belirlenmiş dünyasında, insanın özgürlük ve sorumluluğunun nasıl açıklanabileceği problemini ortaya koyup, bu probleme bir çözüm getirmeye çalismistir.


Metafiziği: Ona göre, insanın doğası, insan tarafından üretilmis olan bir ürünü tanımladığımız tarzda açıklanamaz. Sartre'ın bu tezine göre, herhangi bir alet, nesne yapacak olsak, önce bu nesnenin nasıl olacağını tasarlarız. Örnegin, bir masayı ele alalım. Masa, kafasında bir masa fikrine sahip olan, masanın ne için kullanılacağını ve nasıl üretilecegini bilen bir insan tarafından imal edilmiştir. Buna göre, masa, meydana getirilmezden önce, belirli bir amacı olup, bir sürecin ürünü olan bir şey olarak tasarlanmıştır. Masanın özüyle, masanın meydana getiriliş sürecini ve onun yapılma amacını anlarsak eğer, masanın özü, onun varoluşundan önce gelir. Sartre'a göre, insanda durum böyle değildir.


İlk bakışta insanın da bir yaratıcının, Tanrı'nın eseri olduğunu düşünürüz. Tanrı'yı, masayı imal eden marangoz benzeri doğaüstü bir sanatkar olarak görür ve böylelikle, Tanrı'nın insanı yarattığı zaman, neyi yaratmış olduğunu bildiğine işaret ederiz. Oysa, Sartre Tanrı'nın varoluşunu inkar etmiş olan tanrıtanımaz bir düşünürdür. Tanrı var değilse, Sartre'a göre, insanın Tanrı tarafından önceden belirlenmiş bir özü de olamaz. İnsan, yalnızca vardır, kendinden önceki bir modele, bir taslağa, bir öze göre ve belli bir amaç gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan öncelikle varolur ve kendisini daha sonra tanımlar. İnsan yalnızca vardır ve Sartre'a göre, kendisini nasıl yaparsa, öyle olur.


İnsanın önceden belirlenmiş bir özü olmasa da, o, Sartre'a göre, bir taş ya da sopa gibi, basit ve bilinçsiz bir varlık değildir. O, bir taş parçasının her ne ise o olduğunu söyler; taşin varlığı, kendi içine kapanık, kendisinden başka bir şey olamayan varlıktır. Söz konusu taş parçasının şöyle ya da böyle olmak imkanı yoktur; o, ne ise daima odur. Bu, Sartre'a göre, kendinde varlıktır. Buna karşın, insan, kendinde varlık (yani, taş parçasının var olduğu tarzda var) olmak dışında, kendisi için varlığa (yani, onu taş parçasından farklılaştıran varlık tarzına) sahiptir. Yani, insan bilinçli öznedir; insan, varolduğunun bilincindedir. İnsanın varlığı bilincinde, kendine dönmekte, kendini bilmektedir. Bundan dolayı, insana önceden verilmiş ve değişmeyen bir öz yüklemek söz konusu olamaz. Bilinçli bir varlık olan insan, 'ne değilse odur, ne ise o değildir.' Yani, bilinçli bir varlık olan insanda, sonsuzca değişme kapasitesi vardır. Onu şimdi olduğu şeyle tanımlayamazsınız, çünkü tanımladığınız anda, o başka bir şey, başka bir birey olma yoluna girmiştir. Bilinci insanı her zaman başka bir şeye , bir öteye götürür. Bilinçli bir özne, sürekli olarak bir gelecek önünde duran varlıktır. Ve bilinç, özgürlük ve bir geleceğe doğru yöneliştir.


Başka bir deyişle, insan doğası, başka herhangi bir gerçeklik türünden, bir bakıma hiç farklı değildir. İnsan başka herhangi bir şey gibi vardır, yalın bir biçimde oradadır. Bununla birlikte, insan diğer şeylerden ya da gerçekliklerden farklı olarak, bir bilince sahiptir. Bu nedenle, insan şeylerin dünyası ve başka insanlarla farklı ilişkiler içinde olur. Buna göre, bilinç her zaman bir şeyin bilincidir ki, bu, bilincin kendisini aşan bir nesnenin varoluşunu tasdik etmek suretiyle varolduğu anlamına gelir. Bilincin nesnesi, yalnızca 'orada olan' bir şey olarak dünya olabilir.


Tek bir katı kütle olarak dünya dışında, Sartre'a göre, sandalye, dağ benzeri belirli nesnelerden söz ederiz. Masa dediğimiz nesne, bilincin faaliyetiyle, dünyanın bütününden koparılarak şekillendirilir. Dış dünya yalnızca bilince, ayrı fakat karşilıklı ilişkiler içinde bulunan şeylerden meydana gelen anlaşilır bir sistem olarak görünür. Bilinç olmadan, dünya yalnızca vardır; o, kendinde varlıktır ve bu haliyle anlamdan yoksundur. Bilinçtir ki, dünyadaki şeylere, varlık vermese bile, anlam verir. Buna göre, bilinç her şeyden önce, dünyadaki şeyleri tanımlar ve onlara anlam yükler. İkinci olarak, bilinç kendisini aşar, yani kendisiyle nesneler arasına bir mesafe koyar ve bu şekilde nesneler karşisında bir bağımsızlık elde eder. Bilinçli ben, dünyadaki şeyler karşisında bu tür bir bağımsızlığa sahip olduğu için, şeylere farklı ya da alternatif anlamlar yüklemek, bilincin gücü içindedir. İnsan, Sartre'a göre, mühendis ya da işçi olmayı seçebilir, şu ya da bu proje veya tasarıya bağlanır; dünyadaki varlıklar da, insanın bu tercihlerine bağlı olarak anlam kazanırlar.


Ahlak Görüşü: Buna göre, insan öncelikle vardır, insanın varoluşu, onun ne olacağından önce gelir. İnsanın ne olacağı, bilincin belli bir mesafeden gördüğü dünya karşisında nasıl bir tavır alacağına bağlı olacaktır. İnsan, bu uzaklıktan, şeyler ve kişiler karşisındaki bu bağımsızlık hali içinde, bu şeylere ve kişilere nasıl bağlanacağıyla ilgili olarak bir tercihte bulunur. İnsan dünya karşisında bu tür bir özgürlüge sahip bulunduğu için, dünya insanın bilincini ve tercihlerini etkileyemez. Dünyayı aştığı, dünyaya yukardan ve uzaktan bakabildiği ve sürekli olarak tercihlerde bulunmak durumunda olduğu olgusunu değiştirmek, insan için asla söz konusu olamaz. Kısacası, Sartre'a göre, insan özgürlüge mahkumdur. İnsan özgür seçimleriyle kendisini tanımlar ve yaratır. Buna göre, insan, kendisini yoktan var etmez, fakat bir dizi seçim ve karar aracılığıyla, varoluşunu belli bir öze dönüştürür, yani kendi özünü oluşturur.


Başka bir deyişle, kendi kendisini sürekli olarak yeniden yaratmak durumunda olan insan, bir varoluş olarak, kendisini ilk anda terkedilmiş biri olarak bulur ve umutsuzluğa düşer. İnsan bu durumda geçmişine dönemez, şimdinin kendisi için boş bir imkan olduğu insan, geleceğe de güvenemez. İşte insan bundan dolayı, kendisini saçma bir dünya içinde hisseder. Doğmak, yaşamak, ölmek ve eylemek ona hep saçma gelir. İşte insan böyle bir anda başkalarını hisseder, ve kendisini bir merkez olmaktan çikarir. Bu ise onun varoluşunu özsel olarak yaşamasını önleyip, onu başkalarıyla birlikte olmaya, toplum içinde yaşadığı gerçeğine götürür. Böyle olunca da insan başkalarının sorumluluğunu duymaya başlar. Bu nedenle, Sartre'ın gözünde özgürlük ancak sorumluluk yüklenmekle mümkün hale gelir. Tüm eylemlerinin sorumluluğunu üzerine alabilmiş olan insan özgür olup, sadece böyle biri gerçek varoluşa sahip olabilir. Bu nedenle tek mutlak değer özgürlük olsa bile, sorumluluğa bağlanan bu özgürlük, katı bir ahlakı gerektirir. Onun gözünde doğru eylem, sorumluluğu özgürce yüklenilmiş olan eylemdir. Bununla birlikte, genel geçer ve mutlak bir doğruluğun da olmadığı unutulmamalıdır. Her çag kendi doğrusunu yaratırken, ahlaklılık da her çagda kendi doğrusunu kuran insanın özgür eyleminde ortaya çikar.
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
SELVILV kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
CiwCiw (25.11.07)
  #4  
Alt 23.11.07, 17:12
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 3.259
Ettiği Teşekkür: 7.736
967 tane iletisine 1.552 kere teşekkür edilmiş
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

Sartre'ın Varoluşçuluğu
Varoluşçuluk, esas olarak 17. yüzyıldan beri var olmakla birlikte, gerçek ününü ve daha cok da popülaritesini Sartre ile birlikte kazanmıştır. 20.yüzyılda, Martin Heidegger gibi kendine özgü ve yetkin varoluşçu filozoflar sözkonusu olmakla birlikte, bir felsefe olarak varoluşçuluk asıl etkisini Albert Camus ve özellikle de Sartre ile birlikte göstermiştir. Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefi hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entelektüel ve filozof olark ayrı bir yer edinmiştir.

Varoluşçuluğun, geriye doğru gidildiğinde Blaise Pascal'a kadar uzayan bir geçmişe sahip olduğu görülür; bu belli bir sekilde anlasilan varolusculuk anlaminda bir felsefe egilimiidr elbette, yoksa varolusculugun argümanlarinin bir kismini, nüve halinde ya da perspektif düzleminde de olsa cok daha öncelerde, örnegin Sokrates felsefesinde, kutsal metinlerde vb, de bulunmaktadir. Ama bir felsefe egilimi larak Varolusculugu Pascal ile birlikte ele alip degerlendirmek yaygin bir tutumdur felsefe tarihi incelemelerinde.

Daha sonralari, Soren Kierkegard tam olarak belli bir sekil verir varolusculugun anlasilmasinda. Buna göre dünyadaki insanin varolusu bir problematiktir ve felsefenin sorusturulmasi bunun üzerine yürütülmelidir. ise, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Varolusculuk öyleki hem edebiyat alaninda hem de felsefe alaninda etkili olmus ve cesitli sekillerde temsilcilerini bulmustur. Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Albert Camus, Dostoyevski varolusculuk dendiginde akla gelen ve modern varolusculugun temsilcileri olarak incelenen isimlerdir.

Sartre'ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını, ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacagını belirler. Bu, "varoluş özden önce gelir" sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Kahraman ya da alcak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur. Bu anlamda varoluşçu felsefede insanın etik bir varlık olarak sekillendirildiği, ama bununda siyasalı yadsımayan bir etik oldugu görülür. İnsan belirli bir bütünlügün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır yaşamı boyunca. İşte bu kararlar insanın varoluşunun gerçekleştirilmesidir. Bu anlamda Sartre varoluşçuluğu genelde sanıldığının aksine ve varoluşçu edebi metinlerde görülen karamsarlığa rağmen iyimser bir felsefe olarak değerlendirir. Özgürlük ve bağımlılık arasında tuhaf bir ilişki kurulur bu felsefede, öyleki, insan kendi özgürlüğüne de mahküm edilmiştir, denilir. Kendi kararlarıyla ve tercihleriyle özgürlügünü gerçekleştirmek zorundadır.

Öte yandan varoluşçuluk belirtildigi gibi iyimser bir felsefedir ve özünde hümanisttir. Hümanizm Sartre'ın felsefesinde önemli bir yöndür. 20.yüzyılın ikinci yarısı özellikle Hümaizmin kuramsala ve felsefi olarak reddedilmesi ve eleştirilmesi olarak ortaya çıkmış olmasına ve bunların çoğunluğunun Fransa kaynaklı olmalarına rağmen, Sartre ısrarla, özgül bir şekilde anladığı anlamda Hümanizmi vurgular kendi felsefi konumunu ifade etmek için. Varoluşçuluk Hümanizmdir'der Sartre ve bu şekilde bir metni vardır.
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
SELVILV kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
CiwCiw (25.11.07)
  #5  
Alt 23.11.07, 17:18
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 3.259
Ettiği Teşekkür: 7.736
967 tane iletisine 1.552 kere teşekkür edilmiş
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

KITAPLARI

AKIL ÇAĞI : ÖZGÜRLÜĞÜN YLLARI 1
İkinci Dünya Savaşı sonunda Fransa'ya renk ve bütün dünyaya ses veren "Jean-Paul Sartre"ın yaşamöyküsünün, peş peşe sıralanmış bir reddedişler bütünü olduğu ileri sürülebilir. Tanrıyı, kurulu düzenlerin tümünü, bu arada aileyi, klasik anlamıyla edebiyatçıyı, filozofu, eylem adamını, sayısız dostlukları, partileri, kalıplaşmış düşünceleri reddettiği gibi, 1964 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülünü'de reddetmiştir. Sartre'ın, edebiyat alanında kaleme aldığı yapıtları arasında önemli bir yeri olan "Özgürlüğün Yolları" başlıklı dizi romanı üç kitaptan oluşuyor: "Akıl Çağı", "Yaşanmayan Zaman ve Yıkılış". Tümü 1945-1949 yılları arasında yayımlanan bu üç romanın 1945 yılında yayımlanan ilk ikisi, anlamlı farklılıklarıyla İkinci Dünya Savaşı'nın yol açtığı altüst oluşu sergiler. Dizinin ilk kitabı olan ve 1941'de bitirilen "Akıl Çağı"nda, 1937-1938 yıllarının aldatıcı iyimserliği içinde, iki gün süresince kendilerini arayan ve kendilerinden kaçan, çok içe dönük birkaç kişisel yaşamın sınırlı çerçevesi içinde süre giden arayışlar anlatılır. Çeviri: Gülseren Devrim Can Yayınları

ALTONA MAHPUSLARI
"Savaş, onu biz yaratmayız. Bizi yaratan odur. Savaşırken çok eğleniyordum. Üniforma giymiş bir sivildim. Bir gece, asker oluverdim, sonsuza dek. Zavallı, yenik bir asker. Bir çaresiz."

Altona Mahpusları, Sartre'ın başyapıtlarından biri. Faşizme ve nazizme, ajitatif, indirgemeci bakışı yadsıyan, bu totaliter, insansız ideolojilerle kapitalizm arasındaki ilişkiyi hatta geçişliliği çarpıcı ve yalın bir biçimde sergileyen bu yapıtında Sartre, dehşetli bir trajediyle karşı karşıya bırakıyor okuru; savaş, soykırım, işkence ve yok olan, yok edilen insani değerler!

Kendisi de İkinci Dünya Savaşı'nda Nazilere esir düşen, savaşın tüm dehşetini ve insan dışılığını deneyimleyen Sartre, çelişkileri, trajedileri ve ironileriyle savaşta bir yaşamın yarattığı travmaları unutulmaz yapıtı Altona Mahpusları'yla ebedileştiriyor...

Çeviri: Işık M. Noyan
İthaki Yayınları

AYDINLAR ÜZERİNE
Aydın kimdir? Kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan, küresel insan ve toplum kavramı adına kabullenilmiş gerçeklerin ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biri midir? Bir işlevi var mı? Bu işlevini yerine getirmek için kim görevlendiriyor onu? Onun özelliği, hiç kimse tarafından görevlendirilmemiş olması, konumundan dolayı da kimseye borçlu olmamasıdır. Bu özelliğiyle o, canavarlaşmış toplumların ürünü bir canavardır. Onu hiç kimse istememekte, hiç kimse tanımamaktadır; söylediklerine duyarlı olunabilir, ama varoluşuna aldırılmaz. Ünlü filozof ve yazar Jean-Paul Sartre, üç konferans ve bir söyleşiden oluşan "Aydınlar Üzerine" başlıklı incelemesinde aydınları her yönüyle irdeliyor.

Çeviri: Aysel Bora
Can Yayınları

BAUDELAIRE
''Baudelaire: kendisinin uçurum olduğunu hisseden adam. Gurur, sıkıntı, baş dönmesi: kendini ta kalbinin derinliklerine dek gören, kimseyle kıyaslanmaz, kimsenin iletişim kuramayacağı, yaratılmamış, saçma, yararsız, tam bir yalnızlık içine bırakılmış, kendi yükünü tek başına taşıyan, tek başına varoluşunu doğrulamaya mahkum edilmiş ve durmadan kendi ellerinden kaçan, kendi avuçları arasından kayan, kendi içine dönüp gözleyen, ama, bir yandan da kendi dışında sonsuz bir kovalamacaya atılmış, dipsiz duvarsız ve karanlıksız bir uçurum, öngörülemeyen ve de pek iyi bilinen, apaydınlıktaki bir gizem. Ne yazık ki, kendi imgesi de elinden kaçar. General Aupick'in oğlu, borçlu şair, zenci kız Dunal'in sevgilisi, Charles Baudelaire adında birinin yansısını arıyordu: bakışları insanlık durumuna takıldı. İçine korku salan bu özgürlük, bu nedensizlik, bu bırakılış, bir tek onun değil, her insanın payına düşen bir durumdur. Kendimize dokunabilir, kendimizi görebilir miyiz hiç? Aradığı bu tekil ve değişmez öz, belki de bir tek Başkaları'nın gözlerine görünür. Belki de kesinlikle dışarıda olmak gerek bunun özelliklerini yakalayabilmek için. Belki de kendimiz için nesne gibi var oluyoruz. Hatta belki de hiç mi var olmuyoruz: hep gündeme getiririz kendimizi, hep erteleme durumunda kalır, durmaksızın yapmamız gerekir kendimizi.

Baudelaire'in tüm çabası, hoşa gitmeyen bu düşünceleri kendinden saklamak olacaktır. Kendi ''doğası'' elinden kaçıp gittiğine göre, bunu başkalarının gözlerinde yakalamaya uğraşacaktır. İyi niyeti bırakıp gider onu, durmadan kendi kendini inandırmaya çalışmalı, kendi gözlerine yakalatmaya uğraşmalıdır kendini; kendisi için değil de bizim için kişiliğinin yeni bir çizgisi çıkar ortaya: Baudelaire kendi insanlık durumunu en derin biçimde duyup da, en tutkulu biçimde bunu kendinden saklamaya çalışan adamdır.''

Çeviri: Alp Tümertekin
İthaki Yayınları

BEKLEYİŞ
Büyük Fransız düşünürü Jean-Paul Sartre uzun yıllar fikirleri ile kitleleri etkilemeyi başarmış büyük yazarlardan biridir. J. P. Sartre 2. Dünya Savaşında Fransız direniş hareketine katıldı. Faşizmin yeniden dirilmesine karşı ve barış uğruna etkin bir savaşım yürüttü. Dünya Barış Konseyine üye seçildi. 2. Dünya Savaşından sonra varoluşçu (existantialist) felsefenin yaygınlık kazanmasında felsefi yapıtları kadar, romanları ve politik görüşleri de etkili oldu.

1964 Nobel Edebiyat Ödülü, "Sayısız fikirlerin kaynaştığı özgür düşünceyi ve gerçeği araştırmasından, ayrıca çağımız üzerine büyük etkide bulunan eserlerinden ötürü" Jean-Paul Sartre'a verilmiştir.

Çeviri: Nazan - Haluk Dedehayır
Altın Kitaplar / Nobel Dizisi

BULANTI
Sartre 1938'de yayınlanan ilk ve dünyaca ünlü romanı Bulantı'da yeni bir denemeye girişir. Günlük biçiminde yazdığı bu kitabında roman kahramanı Antoine Roquentin'in dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatıyordu. Bu tiksinti yalnızca dış dünyaya değil, Roquentin'in kendi bedenine de yönelikti.

Kimi eleştirmenler romanı, hastalıklı bir durumun, bir tür nevrotik kaçışın ifadesi olarak değerlendirdi. Ne var ki, Bulantı yansıttığı güçlü "bireyci ve toplum karşıtı" düşüncelerle, Sartre'ın sonradan geliştireceği bir çok felsefi konuya yer veren son derece özgün bir yapıttır. Doğaötesi sezgi, roman evrenini kendi dokusuyla besler. Bulantı Sartre'ın hemen hemen bütün felsefi ve sanata ilişkin düşünce ve yönelişlerini içinde barındırır. Özgürlük, kötü niyet, burjuva karakterleri, sanatın yapısı üstüne görüşleri, romanın kahramanı Antoine Roquentin'in doğaötesi bir önem taşıyan buluşunun sonucu olarak dile getirilir. Bulantı bir romandan çok, bir "şiire" benzer.

Romanın kahramanı çok ilgi çekici bir kişiliktir. Ne var ki okuru duygulandırmaz. Roquentin herhangi bir insanda görülen normal aldanışlardan ve ilgilerden sıyrılmıştır. Çektiği acılar bile, okuru etkilemez. Çünkü Roquentin bu acılara kapılmamaktadır. Romanın ilginç yanı, Roquentin'in sağlam bilincinden çevresindeki nesnelere uzanan yönelişi sergilenmesidir. Roquentin varoluşçu felsefesinin tipik kişisi değildir. Dünyanın saçmalığını, yüreğinde "bulantı" duyacak derecede açık seçik görebilen, ama bu gerçek karşısında yaşamını değiştirmeyecek kadar uyuşuk bir aydındır. Saçma bir dünya içinde saydam bir kahramanın işlenmesi, bir çok edebiyat tarihçisi ve eleştirmeni, Sartre'ın bu romanını Kafka'nın "Dava" romanıyla karşılaştırmaya itmiştir. Bulantı'yı insan yaşamının anlamsız parçalanışını ve bu yaşantının dış görünüşündeki yapmacıklığı konu edinmiş romanlardan ayıran özellik, kitabın felsefi bir bilinç taşıması, kahramanın çözümleyici kişiliğiyle orantılı bir felsefi boyuta sahip olmasıdır.

Sartre'ın düşüncesi bir bütün olarak ele alındığında, Bulantı romanı bu bütünün yalnızca iki romanıdır. Sartre'ın temel endişesi, okura evreni olduğu gibi gösterebilmektir. Kitap bu amaca ulaşır, ama ele alınan sorunlar soyut düzeyde kalır. Öte yandan roman, değişik bir yazış biçimi de getirmiştir. Duru, ılımlı, soğukkanlı bir anlatım, insanoğlunun durumunu apaçık belirtirken anlatıcı bile gözden silinir. Sartre'a göre "bulantı", insanın kendi sorumluluğunu duymaktır. İnsan, sorumluluklarını maskeleyen bu "bulantı"yı azaltabilir, ama gene de içi rahat değildir. Gerçekte, sadece olmak istediği kimseyi değil, bir yasa koyucusu olarak bütün insanlığı seçen kişi, sorumluluk duygusundan da, onun sonucu olan "bulantı"dan da kurtulamaz. Çoğu kimse yaptıklarının yalnız onu bağladığına, yalnız onu sorumlu kıldığına kendisini inandırmaya çalışır, gene de bir türlü rahat edemez. Çünkü sorumluluk da, "bulantı"da insanın varlığından gelmektedir.

Çeviri: Erdoğan Alkan
Oda Yayınları / Dünya Klasikleri Dizisi

ÇARK
"Çark"ın senaryosu 1946'da yazıldı. Başlangıçta, ilgimi çeken, anglosakson romancıların savaştan önce sık sık uyguladıkları bir tekniği ekrana aktarmaktı: bakış açılarının çoğulluğu düşüncesinden esenlendim. İmgelediğim filmde zamandizin altüst edilmekle kalmıyor, aynı kişi, Helene, ondan söz eden kimsenin bakış açısına göre çok farklı görünümlerde sergileniyordu... Düşündüm de... zengin petrol kaynakları olan küçük bir ülke. Ve devrim yapmak niyetiyle iktidara gelen bir adamın durumu... Sosyalizme gerçekten inanan namuslu ve açık yürekli bir kişiyi seçerek, sorunun kişiden ya da karakter yapısından kaynaklanmadığını göstermek istedin: yabancı güçlerin kuklalar aracılığıyla egemen olduğu bir ülkede, çürümüş olan, iktidarın kendisidir; iktidarı ellerinde tutanlar da tıpkı Jean gibi, kendilerine rağmen cani olur. -Jean-Paul Sartre-

Çeviri: Ela Güntekin
Telos Yayıncılık

DUVAR
Varoluşçuluk'un babası sayılan Jena-Paul Sartre Aydınlanma Çağı'ndan bu yana çağının tanığı ve bilinci (vicdanı) olabilmiş, edebiyata, felsefeye ve politikaya ilişkin görüşleriyle çağını etkilemiş, tartışmalara yol açmış ender bir yazar. "Duvar"da yazarın beş öyküsü de yer alıyor. Kitaba adını veren "Duvar" adlı öyküde, Frankocular tarafından ölüme mahkum edilen bir cumhuriyetçinin direncinin yitirip bir arkadaşını ele verişi; oda da kocasının deliliğini paylaşmaya çalışan Eve'nin çabaları; çağcıl 'Erostrates'te kalabalığın üzerine ateş ettikten sonra teslim olan Paul Hilbert'in gerçeküstücü eylemi; gizlilikte iktidarsız kocasını daha erkeksi biri için terk eden soğuk bir kadının öyküsü ele alınıyor. Son öykü 'Bir Yöneticinin Çocukluğu'nda ise bir sanayi yöneticisi olmaya hazırlanan Lucien'in cinsel gelişimine koşut olarak düşünsel bunalımları işleniyor.

Çeviri: Eray Canberk
Can Yayınları

EDEBİYAT NEDİR ?
Edebiyat Nedir, 20. yüzyılın en etkili düşünür ve yazarlarından Jean-Paul Sartre'ın 1940'ların sonlarındaki kültleşmiş kitaplarından. Kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştiren, yazar-aydın kimliğiyle yaygın bir etki uyandıran Sartre, döneminde tartışmalara yol açan bu kitabında edebiyat kavramını 'yazar', 'yazarın görevi' ve 'okurun konumu' üzerinden üç ayrı kategoride ele alıyor. Yazarı, çağının dünyasına sırt çevirmeyen, yaşadığı dönemin gerçeklerinden, çıkmazlarından esinlenerek tavrını ve eylemini belirleyen aydın olarak görüyor. Bireyin kökten özgürlüğünü savunan varoluşçuluğun bu büyük sözcüsü, okurlarını da özgürleşme sürecine taşıması gereken aydının görevini 'yazarken değiştirmek, yazarken özgürleştirmek' diye tanımlıyor. Edebiyata 'bağlanma' kavramı açısından yaklaşırken, Aydınlanma Çağı'nın gününün tanığı aydınını övüyor, 19. yüzyılın burjuva ahlâkını dayatan gerçekçi yazarlara ateş püskürüyor. Sartre'ın edebiyatı olduğu kadar yazarı da sorgulayan bu kült metni, her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur' diyen Dostoyevski'nin sözlerini doğruluyor.

Çeviri: Bertan Onaran
Can Yayınları

EGONUN AŞKINLIĞI
1934'te kaleme alınan ve Sartre'in gerçek anlamdaki ilk felsefi yapıtı olan Ego'nun Aşkınlığı, "bilinç" ile "ben" arasındaki ilişkinin, Husseri fenomenolojisindeki kimi tehlikeli eğilimlere (solipsizm) karşı çıkılarak yepyeni bir perspektifle ortaya konduğu bir çalışmadır. Sartre bu yapıtında, Ben'in, aşkın bir psişik nesne olduğunu ileri sürer ve çarpıcı fenomonolojik betimlemeler yaparak onu 'bilinç'ten kesinkes ayırır. Aynı zamanda derin ahlaki uzantıları olan ve bizi idealizmin tuzaklarına düşmekten koruduğu savunulan bu görüş, hiç kuşku yok ki, Varlık ve Hiçlik'e uzanan düşünce güzergahında önemli bir kilometre taşıdır.

Çeviri: Serdar Rifat Kıroğlu
Alkım Yayınevi

ESTETİK ÜZERİNE DENEMELER
Jean-Paul Sartre'ın estetik üzerine görüşleri, diğer görüşleriyle (özellikle insanoğlunun içinde bulunduğu açmazlarla ilgili olanlarıyla) karşılaştırıldığında, en az tartışmalı olanları denilebilir. Sanata oldukça açık bir zihinle yaklaşan Sartre, bulduklarını her zaman kendi düşünce sistemine uyarlama arayışı içindedir. Bu kitapta, bir sanatçının nasıl biçimlendiği ve işlevi de dahil olmak üzere, sanatın doğası ve insanla olan ilişkisi hakkında Sartre'ın düşüncelerini okuyacaksınız.

Ele alınan dört sanatçı var bu sayfalarda: Tintoretto, Giacometti, Lapoujade ve Calder. Hem kendi çelişkileriyle dolu, hem de bir sürü muamma ile kuşatılan bu sanatçılardan her biri, sanat hakkındaki görüşüne destek oldukları, aydınlattıkları ve iyi birer örnek olduklarından ötürü, Sartre özellikle ilgilenir onlarla. Tintoretto, hem sınıfsal çelişkilerin bir ürünü hem de kendi başarısını ve bireysel doyumunu değişik dalaverelerde arayan birisi olarak incelenir. Giacometti'nin saplantısı ise, dünyadan ve ulaşılabilir -ama bir türlü ulaşamadığı- nesnelerden soyutlanmışlık; ve yanı sıra, boşluğu nasıl resmedebileceğini bulmaktır. Calder, özgürlük ile kontrol altına alınmışlık arasındaki bir sınırda çalışmasını sürdürürken, aslında hareketsiz olan bir şeyi nasıl hareketlendirebileceğinin yollarını araştırır durur. Lapoujade'a gelince; o da bir yandan güzellik ile yaratıcılığı bir araya getirmeye çabalarken, yapması gereken başka bir şey daha vardır: "Bir bütünün bölünemez birliğine, sonsuzca bölünebilir bir düzlem kazandırmak".

Çeviri: Mehmet Yılmaz
Doruk Yayınları

HEPİMİZ KATİLİZ
"Bugün Fransız işçiler, Cezayirli özgürlük savaşçılarıyla dayanışma içinde hissediyorlar kendilerini. Çünkü sömürgeci çetenin berhava olmasında her ikisinin de acil çıkarı var. Yeni sömürgecilik, özgürleştirici halk savaşlarını doğurur; adım adım faşistleşen ve harap olan bu ülkede, kitleler, kendilerini savunmak için özgürlük savaşçıları ile yeni ve derin bir dayanışmaya girmek zorunda olduklarının bilincine varmışlardır artık. Belirleyici olan sorun, başka bir sol, başka bir insan yaratmayı zorunlu kılmaktadır." -Jean Paul Sartre-

"Hepimiz Katiliz", Jean Paul Sartre'ın Cezayir Savaşını sorgulayan yazılarını derliyor. Bu yazılarda sömürgecilik bir sistem olarak yargılanırken, aydınların ve solun ulusal sorun ve ulusal kurtuluş mücadeleleri karşısındaki tavrı da sorgulanıyor. Ve aynı zamanda yürütülen kirli savaş karşısında suskun kalan Fransız toplumu da eleştiri oklarından nasibini alıyor. Sartre şöyle diyor: "Bu savaşı yargılıyorsunuz, ama hala Cezayir Savaşçılarıyla dayanışma cesaretini gösteremiyorsunuz. Korkmayın! Sömürgeci efendilere ve paralı askerlere güvenin. Onlar zamanı geldiğinde sizleri ite kaka en öne çıkaracaklardır. Belki sırtınızı duvara dayadıkları zaman, o eski ve sık sık tekrarlanan suçların içinizde yarattığı yeni şiddetin dizginlerini koy vereceksiniz. Ama bu, hep söylendiği gibi, konu dışı bir öykü, insanın öyküsü. Bugünün tarihini yapanlara katılacağınız anın yaklaştığından eminim." -Jean Paul Sartre-

Çeviri: Süheyla Kaya
Belge Yayınları


İŞ İŞTEN GEÇTİ
Yeni Fransız edebiyatında yeri ve etkisi çok büyük olan Sartre'ın yapıtları arasında yer alan "İş İşten Geçti", özü kadar biçimiyle de değişik bir kitaptır. Bir film kadar kısa sahnelerden kurulu bir senaryo-romandır bu: Ölüm sonrası tanışan ve birbirlerine aşık olan iki ayrı sınıftan bir çifte, 24 saat süreyle tam uyum içerisinde, sevgilerini her şeyden üstün tutarak sevişmeleri koşuluyla, dünyaya dönme izni verilir. Başaramazlarsa ölüler dünyasına geri geleceklerdir...

Çeviri: Zübeyir Bensan
Varlık Yayınları / Anlatı Dizisi

RTRE SARTRE' I ANLATIYOR. FİLOZOFUN 70 YAŞINDAKİ OTOPORTRESİ
Michel Contat: Genç aydınların sizi daha çok okumamalarına, sizi hakkınızdaki yanlış fikirlerle tanımalarına hayıflanıyor musunuz?..
Jean-Paul Sartre: Bunun, benim açımdan hayıflanılacak bir şey olduğunu söylüyorum.
M. C.: Sizin açınızdan mı, onların açısından mı?
J-P. S.: Doğrusunu söylemek gerekirse, onların açısından da. Ama bunun da bir dönem olduğunu düşünüyorum.
M. C.: Sonuçta, Roland Barthes'ın yeniden keşfedileceğinizi, ve bunun yakın bir zamanda ve doğallıkla olacağını söyleyerek yaptığı kehaneti kabul ediyor musunuz?
J-P. S.: Bunu umuyorum.
M. C.: Peki yeni kuşakların yapıtınızın hangi kısımlarına eğilmelerini temenni ederdiniz?
J-P. S.: Konumlandırmalar (Situations), Aziz Genet, Diyalektik Aklın Eleştirisi ve Şeytan ve Yüce Tanrı. Konumlandırmalar, bir bakıma felsefeye en yakın olan felsefece olmayan kısımdır: eleştiri ve politika. Bunun kalmasını ve okunmasını isterim açıkçası. Ve sonra Bulantı'nın da öyle. Tastamam yazınsal açıdan, yaptıklarımın en iyisi olduğunu düşünüyorum.

Çeviri: Turhan Ilgaz
Yapı Kredi Yayınları / Cogito Dizisi

SÖZCÜKLER
Bu çalışma Sartre'ın otobiyografik eserlerinin belki de en eksiksiz olanıdır; çok sayıdaki ses ve film kayıtlarındaki yorumlar dışında, söyleşiler, röportajlar, 1983'de yayımlanan Tuhaf Savaş Günlükleri ve Castor ve Başka Bazı Kimselere Mektupları da içine alır. Sartre, 1953-1954'de edebiyatı reddettiği, huzursuz bir dönemde, büyük ölçüde kökünden koparılmış insan mitosunu hatırlatan ve Yurtsuz Jean adını verdiği otobiyografik bir ilk metin kaleme alır. Bitmiş haliyle, daha törpülenmiş ve o kadar reddedici olmayan 1963 baskısında Sözcükler iki bölümden oluşmaktadır ("Okumak ve Yazmak"): birinci bölüm, kökenlerin atıldığı bir hikaye, "Poulou"nun Almanca profesörü olan büyükbabası, üçkağıtçı bir ihtiyarla romanlara gömülmüş büyükannesi ve çocuktan farksız ve yazarın kız kardeşi gibi gördüğü annesi arasında yaşadıklarının anısıdır. Kitaplarla haşır neşir olan çocuk, dünyayı keşfeder, kitap kahramanlarıyla özdeşleşir. Yazı yazmaya başlayınca, kahramanı bir yazar olur ve kendini, insanlığı kurtaran değeri bilinmeyen ama bir gün şan ve şöhrete ulaşacak büyük bir yazar olarak görür. Metnin sonunda, "ben"in gözünde edebiyat bir meslek, diğerleri gibi bir etkinlikten başka bir şey değildir. Sözcükler'in özgünlüğü, anlatıcının kendi saplantıları, toplumsal komedi, kötü niyeti hakkındaki iğneli çözümlerinden ileri gelir. Bütün kurumlar, bu genel ikiyüzlülükten payını almıştır ve buna verilecek tek doğru yanıt, bir hümanizm olarak varoluşçuluktur.

Çeviri : Selahattin Hilav
Can Yayınları

TÜKENİŞ
Büyük Fransız düşünürü Jean-Paul Sartre uzun yılları fikirleri ile kitleleri etkilemeyi başarmış büyük yazarlardan biridir. J.P.Sartre 2. Dünya Savaşında Fransız direniş hareketine katıldı. Faşizmin yeniden dirilmesine karşı ve barış uğruna etkin bir savaşım yürüttü. Dünya Barış Konseyine üye seçildi. 2. Dünya Savaşında sonra varoluşcu (Existantialist) felsefenin yaygınlık kazanmasında felsefi yapıtları kadar, romanları ve politik görüşleri de etkili oldu.

Çeviri: Nazan - Haluk Dedehayır
Altın Kitaplar / Nobel Dizisi

VAROLUŞÇULUK
Varoluşçuluk nedir? Şimdiye değin çeşitli karşılıklar verilmiş bir sorudur bu. Sözgelişi, Weil'e göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier'ye göre umutsuzluk, Hamelin'e göre bunaltı, Banfi'ye göre kötümserlik, Wahl'a göre başkaldırış, Marcel'e göre özgürlük, Lukacs'a göre idealizm (düşüncülük), Benda'ya göre usdışıçılık (irrationalisme), Foulque'ye göre saçmalık felsefesidir.

Bu değişik karşılıklar varoluşçuluğu gereğince tanıtıyor mu bize? Eski deyişle, "agyarını mani, efradını cami" bir tanıma (tarife) varıyor mu? Sanmıyorum. Çünkü onlar, tanımlamaktan çok, varoluşçuluğun belli bir yanına parmak basıyorlar. Belli bir özelliğini ya da belirtisini ortaya koyuyorlar. Üstelik abartarak, büyüterek....

Çeviri: Asım Bezirci
Say Yayınları

YAHUDİ SORUNU
Son dönemde ülkemizde yaygınlaşan ve her olayın arkasında Yahudileri gören komplocu bakışı yansıtan pek çok kitap piyasada bulunuyor. Sartre'ın bu kitabı ise Yahudi düşmanlığının ve toplumsal eşitsizliklerin kaynağını Yahudilere bağlamanın nasıl bir mantıksız görüş olduğunu inceliyor.

Yahudi sorununa farklı bir gözle bakmak isteyenler için kaçırılmaz bir fırsat.

Çeviri: Serap Yeşiltuna
İleri Yayınları

YAŞANMAYAN ZAMAN ÖZGÜRLÜĞÜN YOLLARI: 2
... "Yaşanmayan Zaman"da yazar, Mathieu'nun kendi kendisiyle hesaplaşmasının yanı sıra, İkinci Dünya Savaşının o korkunç uçurumunun kıyısında, savaş korkusuyla barış umudu arasında gidip gelen bir Avrupa'da geçmişinden koparılarak, geleceğe akan yolun başında beklemek zorunda bırakılmış bir avuç insanın durağan ve sessiz acısını anlatmaktadır. Bu kitabın özgün adı olan 'sursis' (erteleme) insanlığın, bir kıyametin öncesinde bağışlanmış ek süreyi bir şeyler bekleyerek yaşayışını ve gerçekte yaşamadan bekleyişini dile getirir.

Çeviri: Gülseren Devrim
Can Yayınları

YAZINSAL DENEMELER
Bu kitap, Sartre'ın çağımızın ünlü yazarları ve kitapları üzerine yazdığı yazınsal denemelerden oluşmaktadır. Faulkner'dan Camus'ye dek birçok yazarı ele alan Sartre, yazınsal eleştiri alanında da güçlü bir kalem olduğunu kanıtlamaktadır. Edebiyat üzerinde birtakım eleştiriler yaparken, gerçek edebiyat yapıtlarının nasıl olması gerektiğini de vurgulamaktadır. Bir edebiyat yapıtı gerçek yaşamı nasıl yansıtmalıdır? Romanlardaki tipler nasıl gerçeklik kazanabilir? Bir romancı, kahramanlarını özgür mü bırakmalı, yoksa onları kaleminin ucuyla tutsak mı etmelidir? Bu ve benzeri sorulara yanıt getirmeye çalışan Sartre, günümüzün önde gelen yazarlarını ele alıp incelerken sık sık klasikleşmiş yazarlara da uzanmakta, onlardan örnekler vermekte ve gerçek edebiyat yapıtlarında neler bulunması gerektiği konusunda birtakım kuramsal bilgiler sergilemektedir. "Edebiyat Nedir?" kitabının bir anlamda tamamlayıcısı sayılabilecek bu önemli yapıtın sonunda, Sartre'ın kendisini büyük bir içtenlikle anlattığı iki konuşması yer almaktadır.

Çeviri: Bertan Onaran
Payel Yayınları

YÖNTEM ARAŞTIRMALARI
Sartre, Yöntem Araştırmaları'nı, 1960 yılında yayımlanan ve tarihle hesaplaştığı başyapıtı Diyalektik Aklın Eleştirisi'ne bir ön metin olarak kaleme almıştır.

Kitap, "Marksçılık ve Varoluşçuluk," "Dolayımlar Sorunu ve Yabancı Disiplinler," "İleriye Gidişli-Geriye Dönüşlü Yöntem" ve "Sonuç" başlıklarını taşıyan dört denemeden oluşmaktadır. Sartre, Marksçılık ve varoluşçuluk arasında bir köprü kurmaya çalışırken, bireyin gelişiminin açıklandığı sınıf, topluluk, aile çevresi gibi ortamları irdeler, diyalektik anlayışın açımlanmasını yapar.

"Özel bir vesileyle" yazılmış özel bir yapıt.

Çeviri: Serdar Rifat Kıroğlu
Kabalcı Yayınevi

YIKILIŞ ÖZGÜRLÜĞÜN YOLLARI: 3
Jean-Paul Sartre'ın Özgürlüğün Yolları adı altında yayımladığı ünlü üçlemesinin ilk kitabı "Akıl Çağı", ikinci kitabı "Yaşanmayan Zaman" ve üçüncü kitabı "Yıkılış", üçlemenin son kitabıdır. Yazar üç ayrı kitaptan oluşan bu dizi romanı 1945-49 yılları arasında yazmış. Bilindiği gibi, yaratıcısı olduğu "Varoluşçuluk Felsefesi", sürekli bir arayışın felsefesidir. Bu felsefeye uygun olarak Jean-Paul Sartre'ın bu üçlemesinde aradığı şey özgürlük'tür. Üçlemenin son romanı olan "Yıkılış"ta 1940 Haziranı anlatılır. Yani Paris'in Almanların eline geçişi. Kadınlı erkekli küçük bir Fransız topluluğu, bu işgal karşısında büyük tepki gösterir. Sartre, bu diziye "Son Şans" adını verdiği dördüncü bir kitap daha eklemeyi tasarlamış, ama sonradan vazgeçmiştir. Yazarın olgunluk döneminin ürünü olan birbirine bağlı bu üç roman, Sartre'ın romancılığının en önemli belgesidir.

Çeviri: Gülseren Devrim
Can Yayınları
__________________
rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste

Konu lolipop tarafından (21.02.08 saat 11:27 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
SELVILV kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
CiwCiw (25.11.07)
  #6  
Alt 23.11.07, 17:20
SELVILV - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Araştırma Görevlisi
Üyelik tarihi: Jan 2007
Nereden: Istanbul-Paris
İletiler: 3.259
Ettiği Teşekkür: 7.736
967 tane iletisine 1.552 kere teşekkür edilmiş
SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!SELVILV öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: Jean Paul Sartre

NİÇİN YAZIYORUZ?


Herkesin kendine göre bir nedeni var: şunun için sa­nat bir kaçıştır; öbürü içinse bir fetih yolu. Ama insan ke­şişliğe, deliliğe, ölüme de sığınabilir; fetih, silahla da yapı­labilir. Neden ille de yazmak, kaçış ve fetihlerini 'yazı ara­cılığıyla yapmak?

Çünkü, yazarların çeşitli amaçları ardın­da, hepsinde ortaklaşa bulunan, daha derin ve daha anlık bir seçim var. Bu seçimi aydınlatmaya çalışacağız ve işte sırf bu yazmayı seçişleri yüzünden yazarların bağlandığını ileri sürüp süremeyeceğimizi göreceğiz.



Algılarımızın her biri, insani gerçekliğin "keşfettirici" olduğu) yani varlığın bu gerçeklik aracılığıyla "varolduğu", şeylerin insanoğlu aracılığıyla ortaya çıktığı konusunda bi­lince erişle birlikte oluşur; bizim yeryüzünde bulunuşumuz­dur ilişkileri çoğaltan, şu ağaçla şu gök parçasını bir araya getiren biziz; bizim sayemizde binlerce yıldır ölü duran şu yıldız, ayın şu parçası ve şu karanlık nehir bir manzaranın birliği içinde ortaya çıkar; engin toprak parçalarını düzene sokan arabamızın, uçağımızın hızıdır; edimlerimizden her ­birinde dünya yeni bir yüzle çıkar karşımıza. Ama bizler varlığı bulup ortaya çıkaran aygıt olduğumuzu bildiğimiz kadar, bu varlığın yapımcısı olmadığımızı da bilmekteyiz. Sırtımızı döndüğümüz zaman, şu manzara tanıksız kalıp o karanlık sürekliliği içinde yitip gidecektir. Ama yalnız karanlığa gömülecektir: onun hiçleşip gideceğini sanacak kadar çılgın insan yoktur her halde.

Hiçleşip gidecek olan biziz, toprak, yeni bir bilinç gelip de kendisini uyandırana dek baygın uykusuna devam edecektir. Böylece, "gizleri bu­lan" bir varlık olduğumuzu, ama aynı zamanda, bulup or­taya çıkardığımız şeye oranla daha önemsiz kaldığımızı bi­liriz.

Sanatsal yaratışın belli başlı dürtülerinden biri, hiç kuşkusuz, dünyaya oranla daha önemli, olduğumuzu duyma gereksinimidir. Tarlaların ya da denizin bulup ortaya çıkar­dığım şu görünüşünü, yüzdeki şu anlamı, oradaki bağları sıkılaştırarak, düzen olmayan yere düzen getirerek, eşyalar arasındaki başka başkalığa zihinsel bir birlik kazandırarak bir kez üstüne, bir yazıya dökersem, bu görünüşü, bu ha­vayı yarattığımın bilincine varırım, yani yarattığım şeye oranla kendimi daha önemli hissederim.

Ama bu kez de yaratılan nesne elimden kaçıp gider: bulup ortaya çıkarma ile yaratma işini bir arada yürütemem. Yaratıcı çalışmaya oranla yaratış ikinci plana düşer. Bir kere, başkalarına ke­sin olarak gözükse bile, yaratılan nesne bize hep sallantıda, bekleme durumunda gibi gelir: şu çizgiyi, şu rengi, şu söz­cüğü her an değiştirebiliriz; bu yüzden de yaratılmış olan şey hiçbir zaman bize kendini zorla kabul ettirmez. Yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: "Tabloma ne zaman bit­miş gözüyle bakmalıyım." Ustanın karşılığı şöyledir: "Kar­şısına geçip de, şaşkınlıkla: 'Ben mi yaptım bunu! dediğin zaman."

Bir başka deyişle: hiç bir zaman. Çünkü bunu diyebilmek, kendi eserine başka birinin gözleriyle bakıp yaratılan şeyin üstündeki örtüleri kaldırmak anlamına gelecektir. Oy­sa şurası çok açık ki bizler ortaya konan eserden çok, yaratıcı çalışmamızın bilincine varırız. Bir çanak ya da bir çatı

söz konusu olduğunda ve biz bunları geleneksel ölçülere göre, nasıl kullanılacağı belli aygıtlardan yararlanarak yapmaya başladığımızda, ellerimizi kullanarak çalışan Heideg­ger'in o ünlü "belirsiz insanı, yani herkes"dir. Bu durumda, sonuç, gözümüze hala nesnelliğini sürdürecek kadar garip gözükebilir. Ama yaratışın kurallarını, ölçüleri, değer ölçü­lerini kendimiz ortaya koyuyorsak ve yaratıcı itki ta içimiz­den geliyorsa, o zaman eserimizde ancak kendimizi buluruz: bu eseri yargılarken kullandığımız yasaları kendimiz koy­muşuzdur; orada bulduğumuz kendi öykümüz, kendi aşkı­mız, kendi sevincimizdir; artık hiç dokunmadan baksak bi­le, bu eserde hiç bir zaman bir sevinç ya da bir aşk bulma­yız: onları oraya biz koyarız; bez ya da kâğıt üzerinde elde ettiğimiz sonuçlar hiç bir zaman nesnel gözükmez bize; çok iyi tanırız onları doğuran yolları.

Bu yollar hep birer öznel buluş olarak kalır: bizim esinlenişimiz bizim kurnazlığımız, kısacası kendimizdir bunlar, ve kendi eserimizi algılama'ya çalıştığımız zaman, onu bir kez daha yaratırız, onu meyda­na getiren işlemleri kafamızda tekrarlarız, her özelliğini bir sonuç gibi görürüz. Böylece, algılama sırasında nesne asıl öğe, özne ise önemsiz öğe gibi gözükür; özne önemliliği ya­ratışta arar ve bulur, ama o zaman da nesne önemini yiti­rir.

Bu dialektik en açık olarak yazı sanatında ortaya çıkar. Çünkü edebi nesne, ancak devinim içinde varolan garip bir topaçtır. Bu nesneyi ortaya çıkarabilmek için okuma adını verdiğimiz somut bir edim gereklidir ve topaç, bu okuma sürdüğünce vardır. Okuma kesildi mi, kağıt üzerindeki ka­ra çizgilerden başka bir şey yoktur artık karşımızda.Ayakkabıcı, eğer ölçüsü tutuyorsa, kendi yaptığı ayakkabıyı giye­bildiği, bir mimar kendi yaptığı evde oturabildiği halde, ya­zar kendi yazdığını okuyamaz. Okurken bir tahmin yürütürüz, bekleriz. Cümlenin sonunu, bir sonraki cümleyi, bir sonraki sayfayı tahmin ederiz; onların bu tahminleri doğrulamasını ya da çürütmesini bekleriz; okuma bir yığın varsa­yımdan, birbirini özleyen düşlerle uyanışlardan, umutlardan ve hayal kırıklıklarından meydana gelir; okuyucular hep okudukları cümlenin ilersindedirler, ilerledikleri ölçüde bir yanı yıkılan, bir yanı sağlamlaşan, bir sayfadan ötekine dur­madan gerileyen ve edebi nesnenin hareketli ufkunu mey­dana getiren, yalnızca olması mümkün bir gelecek içindedir­ler. Beklemenin, geleceğin, bilmezliğin( bulunmadığı yerde nesnellik olamaz. Oysa yazma işinde, gerçek okumayı ola­naksız kılan, gizli bir yarı-okuma vardır. Sözcükler kalemin ucunda biçimlendiğinde yazar da onları görür tabii, ama okuyucu gibi görmez, çünkü yazmadan önce tanımaktadır onları, bakışının görevi, okunmayı bekleyen bu uyuyan söz­cükleri okşayarak uyandırmak değil, imlerin akışını denetle­mek, düzene koymaktır; bu salt düzenleyici bir iştir aslında, ve bakış burada, küçük imlâ yanlışları dışında, hiç bir şey öğretmez insana. Yazar ne tahmin eder, ne de görünüşe göre düşünür: tasarlar.

Kimi zaman kendini bekler, hani her zamanki deyimle, esinlenişi bekler. Ama insan kendini, başkalarını beklediği gibi beklemez; yazar, geleceğin daha oluşmadığını, bu geleceği kendisinin kurması gerektiğini bildiği için duraksar; kahramanının başına ne geleceğini he­nüz bilmiyorsa, bu, yalnızca bu konuda düşünmemiş, bir karara varmamış bulunduğunu gösterir; bu durumda gele­cek bembeyaz bir sayfadır, oysa okuyucunun geleceği kita­bın sonuyla kendisi arasında kalan, tıka basa sözcükle dolu şu iki yüz sayfada". Görüldüğü gibi, yazar her yerde kendi bilgisiyle, kendi istemiyle, kısacası kendi kendisiyle karşıla­şır, hep kendi öznelliğine dokunur, yarattığı nesne elinin eremeyeceği yerdedir, yazar onu kendisi için yaratmaz. Sonradan kendi yazdığını okusa bile çok geçtir artık; cümlesi hiç bir zaman gözüne tam bir nesne gibi gözükmeyecektir.

Öznelin sınırına dek gider, ama bu sınırı aşamaz, bir çizgi­nin, bir özdeyişin, yerini bulmuş bir sıfatın etkisini beğe­nir; ama bu, onların başkası üzerinde yapacakları etkidir; yazar bu etkiyi beğenebilir, ama duyamaz. Proust, Char­lus'ün homoseksüelliğini sonradan keşfetmedi, çünkü kita­ba başlamadan buna karar vermişti. Ve eser günün birinde yazan için nesnelliğe benzer bir şey kazanırsa, bunun ne­deni, aradan yıllar geçmiş, yazarın eseri unutmuş olmasın­dadır, artık onun içine giremeyişinde ve onu yeniden ya­zamayacak duruma gelmiş olmasındadır. Ömrünün sonun­da Toplum Sözleşmesi'ni okuyan Rousseau gibi.

Demek ki insanın kendisi için yazması diye bir şey yoktur: böyle bir şey tam bir bozgun olurdu; insan heye­canlarını kağıt üstüne dökmekle onlara güç bela cansız bir uzantı sağlayabilir belki. Yaratıcı edim, bir eserin ortaya çı­kışındaki noksan ve soyut bir andan başka bir şey değildir; eğer yazar tek başına yaşasaydı, istediği kadar yazsın, eser hiç bir zaman bir nesne gibi ortaya çıkmayacak ve yazarın ya kalemi bırakması, ya da umutsuzluğa kapılması gereke­cekti. Ama yazma işleminin karşısında dialektik bir bağlaşık terim, yani okuma işlemi vardır ve birbirine bağlı bu iki edim iki ayrı edimci gerektirir. Zihnin eseri olan bu so­mut ve hayali nesneyi yazarla okuyucunun birleşik çabası ortaya çıkaracaktır. Sanat ancak başkası için ve onun aracı­lığıyla vardır.

Gerçekten de okuma, algılama ile yaratışım bireşimi gi­bidir1; hem öznenin, hem de nesnenin önemli olduğunu gösterir; nesne önemlidir, çünkü kesin olarak aşkındır, ken­dine özgü yapıları zorla benimsetir ve onu beklemek ve göz­lemek zorunluğu vardır; ama özne de önemlidir, çünkü yalnızca nesneyi ortaya çıkarmak için (yani ortada bir nesne­nin mevcut olması için gereken şeyi yapmak üzere) değil, ayrıca bu nesnenin mutlak bir biçimde varolması (yani bu nesneyi yaratmak) için gereklidir. Kısacası, okuyucu hem keşfettiğinin, hem de yarattığının bilincine varır, yaratır­ken keşfettiğini, keşfederken yarattığını fark eder. Gerçek­ten de, okumanın mekanik bir işlem olduğu ve, bir fotoğraf kağıdının ışıktan etkilenişi gibi, okuyucunun da imlerden etkilendiği sanılmamalıdır. Eğer okuyucu dalgın, yorgun, aptal, ya da şaşkınsa, ilişkilerin çoğu gözünden kaçacak, nesneyi "alamayacaktır" (bu sözcüğü ateş "almak" ya da "almamak" deyimlerindeki anlamında düşünmek gerekir); karanlığın içinden sanki rasgele bir takım cümleler çekip çıkaracaktır.

Eğer iyi bir günündeyse, sözcüklerin ötesinde bireşimsel bir biçim tasarlayacaktır ki, her cümle bu biçi­min ufak bir işlevinden başka bir şey olmayacaktır: "tema", "konu" ya da "anlam". Böylece, daha işin başında gö­rülüyor ki anlam sözcüklerde değildir, çünkü ta