|
#1
|
|
02.03.07, 18:12
Çeviri felsefe tarihlerinin felsefe tasavvurumuza etkileri | Analitik Felsefe - Çözümleyici Felsefe | Tıp ve Felsefe | Felsefe | ATATÜRK ve felsefe.... | Augustinus'un "Kutsal Devlet"'inin belli bir tarihsel nedenden, yani Roma'nın Gotlar tarafından ele geçirilmesi üzerine yazıldığını vurgulamıştık. Bu eserin yazılması, Avrupa kıtasındaki kavimlerin büyük bir "göç"e giriştikleri ve sonunda Roma'nın yıkıldığı bir döneme rastlar. Avrupa'nın genç kavimlerinin bu göç hareketi, bundan daha bir-iki yüzyıl önce başlamıştı. Nitekim Kuzeyden Güneye doğru Cermenler ve Doğudan Batıya doğru da Slavlar hareket halindeydi. Kendini çeşitli yönlerden sıkıştıran bu genç kavimlere karşı Roma kendini savunmak zorunda kaldı. Buna paralel olarak Roma'nın bir de bu kavimler tarafından içten içe vurulduğuna tanık oluyoruz. Özellikle merkez kentlerde nüfusun çok azalması yüzünden, Roma bu genç kavimlerden ücretli askerler edinmeye başlamıştı. Sonuç olarak İmparatorluğu dıştan ve içten sıkıştıran bu kavimler Roma kentini de ele geçirdiler. Böylece Augustinus'tan az bir zaman sonra Batı Roma devleti çöktü. Enkazı üzerinde çeşitli Cermen devletleri kuruldu. Buna karşı Doğu Roma devleti daha bin yıl yaşamış, fakat o da Doğudan gelen kavimlerin, özellikle Türklerin zorlaması ile önce dar bir alana sıkıştırılmış ve sonunda ortadan kalkmıştır. "Kavimler Göçü" Batıda kültürün büyük ölçüde "tahribine" neden olmuştur. Bu göç hareketi ve bunun yarattığı savaşlar yüzünden Antik edebiyatın büyük bir kısmı yok olmuştur. Geriye küçük ve cılız bir miras kalabilmiştir. Ortaçağın ilk döneminde felsefî edebiyat adına Batının elinde ancak Eflâtun'un Timaios diyalogu ve Aristo'nun birkaç eseri bulunuyordu. Bunlara bir de Yeni Eflâtunculuk etkisi altında yazılmış Kilise Babaları'nın eserlerini ekleyebiliriz. Ortaçağın ilk döneminde hâkim olan felsefe, Yeni Eflâtuncu renk taşıyan bir Hıristiyan felsefesidir. Ortaçağ felsefesi İlkçağ felsefesinden özellikle bir noktada ayrılır. Ortaçağa has olan felsefeye "Skolastik" denir. Skolastik, okul; "medrese bilimi" anlamına gelir (latince schola=okul); çünkü bu dönemin felsefesi gerçeği aramaktan çok, okul ve medresede "öğretilen" bilgilerden ibaretti. Ortaçağ medresesinde yani manastır okullarında "yedi özgür sanat" denilen şu dersler okutuluyordu: Gramer, astronomi, müzik, hitabet, dialektik (mantık), aritmetik, geometri. Bu öğretimin tacını da, doğal olarak ilahiyat (teoloji) oluşturuyordu. Bir kez daha vurgularsak: Skolastiğin amacı araştırma değil, "eğitim ve öğretim"dir. Hemen tüm Ortaçağ felsefesinin skolastik, yani bir "okul sistemi" olduğunu söyleyebiliriz. Bunun için Ortaçağ filozofları kendilerini araştırıcı değil, hoca sayar. Çünkü Ortaçağ filozofları gerçeğe; "zaten", sahip olduklarına inanıyorlardı. Bunun için de ayrıca gerçeği aramaya gerek görmüyorlardı. Onlara göre gerçek aslında "dinin dogmaları"nda belirlenmiştir. Yapılacak tek şey, bu dogmaları bir "sistem" halinde düzenlemek, yani aklın kavrayabileceği bir duruma getirmektir. Sistemleştirilen dogmalar, daha sonra okulda gençlere "bilgi" olarak aynen aktarılır. Batıda, özellikle Lâtin Avrupa'da, felsefe eğitimi medreselerde yapılırdı. Hocalar da rahiplerdi. Ortaçağ felsefesinin karakteristik özelliği, skolastik oluşudur. Oysa İlkçağda, birbirleriyle uğraşan "çeşitli ve değişik sayıda" akımlar vardı. İlkçağ felsefesi bize düşünce sistemlerinin zengin bir çeşitlemesini sunar: Materyalizm, idealizm, septisizm, dogmatizm gibi birbirlerine karşı akımların Antik dönemde ortaya çıkarak yan yana yaşadıklarını görüyoruz. Ortaçağda bu çeşitlenme artık kaybolmuştur. Skolastik, Ortaçağ felsefelerinin hemen hepsinin temel karakterini oluşturur. Sonra; İlkçağ filozofları, düşünce yapıtlarının "yapıcıları" olarak anlaşılıyordu. Buna karşın Ortaçağ filozofları kendilerini "aynı sistem üzerinde birlikte çalışan" düşünürler olarak algılarlar. Bu sistemin işlemesinde, herkesin kendine göre, küçük ya da büyük bir payı vardır. Ortaçağ düşünürleri için karakteristik eserler, çeşitli alanlara ait bilgileri bir araya toplayan "summa"lar (özetler)dır. Çünkü Ortaçağa göre herhangi bir alana ait bilgiler zaten Kilisenin dogmalarında toplanmıştır. Bu nedenle üzerinde tartışma yapılarak, çözümlenmesi gereken bir sorun bulunmuyordu. Ortaçağ filozoflarının üzerinde anlaşamadıkları "tek" bir sorun vardı: Bu da, Antik dönemden miras kalmış olan "tümeller sorunu"ydu. Tümel kavramların realitesi konusu, tartışmaların kaynağını oluşturmuştur. Bu sorun Eflâtun'dan bu yana süregelmiştir. Eflâtun'un tümel kavramları reel birer varlık olarak benimsediğini biliyoruz. Bu kavram realizminin tam karşıtı ise nominalizmdir. Nominalizme göre, Eflâtun'un kendilerine realite eklediği tümel kavramlar, birbirine benzeyen varlıklara bizim verdiğimiz isimlerden oluşurlar. Tümel kavramlar insanın bilincinde oluşmuş olup ayrıca bir varlığa sahip değildir. Aristo ise, Eflâtun'un kavram realizmi ile bunun tam karşıtı olan nominalizmin arasında bir tutum almıştır. Ona göre de tümel kavramların bir realitesi vardır, ancak bu realite bireylerin kendisinde bulunur, bireylerin dışında kavramlar ayrıca var olmaz. Aristo da, Eflâtun gibi, insanın kendiliğinden var oluşunu kabul eder, bu, insanın kendisinde bulunan bir şeydir. İlkçağda var olan bu üç ayrı görüşe, yani kavram realizmi, nominalizm ve Aristoculuğa, Ortaçağda yeniden rastlarız. O kadar ki, Ortaçağda ciddi tartışmalara ve ayrılıklara neden olan tek sorunun bu olduğu söylenebilir. Bu ayrılığın tarihini izlersek görürüz ki, Ortaçağın ilk dönemlerinde daha çok kavram realizmi hâkimdir. Skolastiğin en parlak dönemi olan XII. yüzyılda Aristoculuk hâkim olmuştur. Skolastiğin son dönemi olan XIV. yüzyılda nominalizmin etkisi ağır basar. Ancak; nominalizm, aynı zamanda Skolastiğin çöküşünü ve artık sona ermekte olduğunu da ifade etmektedir. Ortaçağda tartışmaya neden olan tek sorunun Antik dönemden miras kalan bir sorun olması dikkat çekicidir. Ortaçağ felsefesine yön veren büyük otoriteler "Eflâtun" ve "Aristo"dur. Ancak Ortaçağ felsefesi üzerinde Eflâtun'un etkisinden söz ederken bu etkinin daha çok Yeni Eflâtunculuktan geldiğini göz ardı edemeyiz. Çünkü Yeni Eflâtunculuk, Eflâtun'un idelerini Hıristiyanlığın ideleri ile birleştirme olanağı veriyordu. Bir başka deyişle: Yeni Eflâtunculuk, ideleri Allah'ın düşündüğü fikirler biçimine sokmakla, Eflâtun'un idelerini monoteist bir dinin Allah'ı ile birleştirmeye olanak tanıyordu. Eflâtun ve Aristo'yu otorite olarak tanıyan Ortaçağ felsefesi, zaten kendini her zaman "otoritelere" göre ayarlamıştır. Doğanın doğrudan doğruya gözlemi, bu dönem için bir kuşku konusu değildir; ancak aslolan, kitaplardan edinilen bilgilerdir. Bu nedenle Ortaçağ felsefesi, gerçeği kendi araştıran yaratıcı bir düşünüş olamıyor. Daha çok öğrenileni öğretmekten oluşan bir etkinlik olarak kalıyor. Buna rağmen Ortaçağ filozoflarının başarılarını büsbütün küçük görmemek gerekir. Çünkü var olan düşünceleri çelişkisiz bir sistem içinde toplamak girişimi, çok keskin bir zekâ ve yetenek gerektirir. Dikkatimizi Avrupa'nın "Batısına", yani Lâtin Avrupa'ya çevirirsek, Augustinus'un ölümünden sonraki Ortaçağın ilk döneminde Avrupa'nın bu bölümünde büyük bir "düşünce gerilemesi"ne tanık oluyoruz. Antik dönemin soyut ürünlerinin büyük bir bölümü, "Kavimler Göçü"nün gürültü ve yıkıntıları arasında yok olmuştur. Bu nedenle bu dönemde pek az hoca ve okul vardır. Bağımsız düşünceli düşünürlere, hemen hemen hiç rastlanmaz. İlkçağın bu ilk döneminde ismi anılması gereken bir düşünür, İrlandalı "Johannes Eriugena"dır. |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| |||
| |||
| Hristiyan dini henüz yaygınlaşmaya yeni yeni başladığı dönemlerde felsefe ile uzlaşma gereği duyuldu.O dönemlerde yunan felsefesi hakim durumda olduğu için din görüşlerini yayanların bu felsefeyle bağlantı kurmaları normaldi.Aksi halde inançlarını ifade edecekleri düşünceler kolayca yenik düşebilirdi.Bir bakıma güç dengeleri eşitsiz olan rakiplerin mücadelesi gibi olurdu.Hristiyanlığın yaygınlaştığı ilk yüzyıllarda,bu dinin savunucuları arasında düşünürlerin sayısının fazla olması da dikkati çeker.Özellikle İskenderiye Klisesi’ne mensup din uluları bir taraftan tanrının özü konusunda çeşitli görüşler ileri sürüyor,diğer taraftan felsefe sorularına cevap arıyorlardı.Dokuzuncu yüzyılda hristiyanlık ile yeni-platonculuk uzlaşmıştı.Ancak gerçek skolastik felsefe 11.yüzyılda oluştu. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * Genel olarak ele alacak olursak,skolastik felsefenin amacının ne olduğunu görmemiz gerekir.Bu amaç onun aynı zamanda temel problemidir.Her problem gibi onun da çözümü istenmiştir.Gaye,dine ait ilkelerin akıl ile uyumlu olmasıdır.Dine ait ilkeler derken,bundan ‘dogma’ ları,daha eski bir dille ‘nas’ ları anlamalıyız.Şöyle bir tanım da yapmak mümkündür:İnanç yani iman ile bilgiyi uzlaştırmak.Böyle bir tanımlama,o dönemlerin düşünsel uygulamalarına açıklık getirmektedir.Zaten skolastik,filkir alanında konulmuş belli temellere ve ilkelere uygun olarak düşünmektir.Bu haliyle de özgür değildir,araştırıcı niteliği yoktur,hele eleştiriye tamamen kapalıdır. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * Skolastiğin temel amacı olarak imanla aklı ve dinle felsefeyi uzlaştırmak şeklinde belirlenince kilisenin ileri sürdüğü dogmalar hem felsefe hem de bilgi açısından yorumlandı.Böylelikle bu düşünürlere göre bilimsel bir sistem oluşmuştu.Unutmayalım ki o dönemlerde bilim ve felsefe iç içedir.Din ise zaten tüm yaşamı içine alıyordu.Düşüncelerin adeta kalıp şeklini aldığı bu durumda skolastik düşünürlerin hepsi,üzerinde tartışılması söz konusu olmayan birtakım ilkelerden yola çıkıyorlardı.O ilkeler ki doğru olup olmadıklarını araştırmak bile kimsenin aklına gelemezdi.Üstelik araştırmak ve tartışmak şöyle dursun,onlara iman edilmesi gerekiyordu. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * Skolastiğin tam oluşmuş şekliyle temsilcisi olan Anselmus’un felsefe tarihine geçen ünlü sözü,bu konunun özeti gibidir:’Anlayayım diye iman ediyorum.’Diğer taraftan Tanrı’nın varlığını ve hristiyan dinine ait dogmaları savunmak için Platon ve Aristo felsefeleri iyice inceleniyordu.Tabii ki yorumlar, din adamı-filozof kişilerin katı düşünce kalıplarına uygun hale getirilerek yapılıyordu.Gene de düşünürler arasında ufak tefek yorum farkları vardı.Örneğin Aquino’lu Thomas aklın kavrayış gücünü ön planda tutarken,Duns Scotus irade gücünü önemli görüyordu.Ama bu ufak tefek çatlaklar bir süre sonra çok büyüyecekti. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * Bizler,şimdi yani bugün için genel fikirlerden ve kavramlardan söz ederiz.Örneğin çevremizde çeşitli ağaçlar görürüz.Bu ağaçları duyu organlarımız ve algılarımız ile yani onların aracılığı ile tanırız.Bir elma ağacını ve bir erik ağacını duyu organlarımız ve algılarımız aracılığı ile tanıdığımız gibi aralarındaki farkı da biliriz.Ama bütün bu bilgilerimizden genel bir fikir,bilmiş olduğumuz bütün fikirleri kapsayan bir kavram ortaya koyarız.Bu kavrama ‘ağaç’ deriz.Bu ağaç kavramı,elma,erik gibi tek tek ağaçları değil onların özünü,yaygın niteliğini veya ilkesini ifade eden genel bir fikirdir.Platon buna idea adını vermişti. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * Skolastik felsefenin yaygın olduğu çağlarda idealar,tümeller olarak ele alınıyordu.Tümeller varlıkların özleridir.Her varlıkta bulunan,hepsinin ortak noktasını oluşturan genel kavramlardır.Bütün varolan şeylerin içinde toplandığı sınıflardır veya türlerdir.Platon bu tümellerin varlıklardan önce ve onların dışında mevcut olduğunu düşünmüştü.Onlar ayrı ve nesnel bir varlığa,ayrı bir gerçeğe sahiptiler.Ortaçağdaki hristiyan felsefesinde Platon’un bu görüşlerini kabul eden kişilere ‘gerçekçiler’ bu görüşe ise ‘gerçekçilik’ yani realizm adı verilmiştir.Sözünü ettiğimiz bu gerçekçilik,tümellerin gerçek olduğunu kabul etmek anlamına geliyor.Elbette bu kavramı,o dönemlere ait şekliyle ele alıyoruz.Bugünkü anlamıyla ele alırsak,tümeller maddesel değil düşünceyle ilgili yani manevi bir gerçek taşıdıkları için bu görüşe idealizm diyoruz.Zaten doğru tanım da budur.Maddeden önce düşüncenin,veya kavramın geldiğini kabul etmek felsefi anlamıyla idealist bir düşüncedir.Tam tersi durumu,yani maddenin ve varlığın düşünceden veya soyuttan önce geldiğini ileri sürenlere bugün gerçekçi denir.Ortaçağ ile bugünün kavramlarını birbirine karıştırmamak şartı ile,kısaca ortaçağda tümellerin varlıklardan önce geldiğini ileri sürenlere gerçekçi dendiğini tekrarlayalım. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * Aristo,tümellerin nesnelerden ayrı bir gerçeklikleri olmadığını,tam tersine nesnelerin içinde bulunduklarını ileri sürmüştü.Yani Platon’dan farklı düşünüyordu. Aquino’lu Thomas başta olmak üzere bazı düşünürler Aristo’nun fikrini benimsediler.Gene de bu görüşler tümellerin gerçek olduğunu ortadan kaldırmıyordu,olsa olsa kavramı katı bir tanımdan daha yumuşak bir şekle taşıyordu.Ama kısa bir süre sonra ‘gerçekçilik’ görüşüne tam karşıt olarak bir başka görüş oluştu.Buna göre, tümeller nesnelerin dışında varolmadıkları gibi nesnelerin içinde de varolmazlar.Tümellerin hiçbir şekilde varlığı yoktur.Onlar sadece birer isimdirler.Ancak bir ‘ad’ olarak yalnızca bizim düşüncelerimizde yer alırlar.Tümellerin nesnel olmadığını,birer ad olduğunu ileri süren bu görüşe ‘isimcilik’ veya nominalizm denir. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * Anselmus tümellerin gerçek olduğunu ileri sürenlerin başında geliyordu.Buna karşılık nominalistlerin en önemli temsilcileri Duns Scotus ve Occam’lı William’dır.Nominalistlerin varlıklara ait özlerin,başka bir deyişle ideaların,mevcudiyetlerinin dışında nesnel olarak varolmadıklarını,sadece isimlerden ibaret olduklarını ileri sürmeleri ne anlama geliyordu?En başta hristiyanlık dininin resmi hale gelmiş olan skolastik felsefe ile çatışan bir düşünceydi.Zira hristiyanlığın dogma şeklinde ifade edilen skolastik ilkeleri,tanrı veya ruh gibi gerçeklerin birer isim olmadıklarını,bunların bağımsız ve nesnel bir varlığı olduğu temeline dayanıyordu.Oysa bu tümellerin sadece birer isim veya ad olduğunu söylemek,üstelik sadece düşüncelerimizde(başka yerde değil) mevcut olduklarını ileri sürmek dinin dogmalarını reddetmek anlamına geliyordu. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * Elbette nominalistler dinsiz kişiler değillerdi ve hristiyanlığı yıkmak gibi bir amaçları yoktu.Tam tersine dini daha sağlam temellere oturtmak istiyorlardı.Kalıplaşmış düşünce formlarını kırıp serbest düşünce ile manevi kavramlara ulaşmanın daha uygun olduğunu kanıtlamışlardı.Din alanında ulaştıkları bu zafer,bilim alanındaki düşünürleri o devirde göreceli olarak oldukça rahat bir konuma getirmişti.
__________________ SEDAT SENCAN |
| Sponsorlar |
| |
![]() |
| Tags |
| felsefe, skolastik |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|