iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 08:29 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Kültür » Turizm » urfa-harran

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 10.07.07, 20:32
Standart urfa-harran

nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
Send PM

10.07.07, 20:32



Çukurova, Antep, Maraş, Urfa ve Trakya'da Millî Mücadele | Harran Üniversitesi hakkında bilgiler |

ŞANLIURFA*

*GENEL BİLGİLER*

*Yüzölçümü:* 18.584 km2 (DİE 1997)

*Nüfus :* 1.436.956 kişi (DİE 2002)

*İl Trafik No:* 63

Şanlıurfa, tarihi geçmişi 9 bin yıl öncesine dayanan, Hz. İbrahim'in
doğduğu, Hz. Eyyüb'ün yaşadığı, Hz. İsa tarafından kutsanan kent adeta bir
müze şehir görünümündedir. Harran' ı gezerken 4000 yıl öncesinin solunduğunu
hissetmemek, Atatürk Barajının suladığı Harran Ovası'nda ise yaratılan
bolluk ve bereketi gözlemlememek mümkün değildir.

*Urfa ilinin ilçeleri:* Akçakale, Birecik, Bozova, Ceylanpınar, Halfeti,
Harran, Hilvan, Siverek, Suruç ve Viranşehirdir.

*Çevresi: *Doğusunda Mardin,Kuzeyinde Diyarbakır,Kuzey Batısında
Adıyaman,Batısında Gaziantep,Güneyinde de Suriye bulunmaktadır.
Akçakale

M.Ö. IX. yüzyıl ortalarında Asur hâkimiyetinde olan yöre, M.Ö. 610'da
Medler'in ve Perslerin eline geçmiştir. Büyük İskender'in M.Ö.331 yılındaki
Asya Seferi'nde Makedonya Krallığı'na katılmış ve İslam dönemine kadar
sırayla Seleukoslar, Edessa Krallığı, Romalılar, Bizanslılar ve Sasaniler
arasında el değiştirmiştir. 640 yılında Şam ordusunun, 661 yılında ise
Emeviler'in eline geçti. Emeviler'in ortadan kaldırılmasından sonra Abbâsi
hakimiyetine geçen yöre, 1087'de Selçuklular tarafından fethedilmiştir.
1144 yılında Urfanın Zengiler tarafından fethedilmesi ile Musul
Atabeyliği'ne bağlanan yöre, daha sonra Eyyubilerle Anadolu Selçukluları
arasında paylaşılmıştır.
1244 yılında Tatarlar, 1260'da ise Moğollar tarafından tahrip edilen ilçe,
Türkiye-Suriye sınırı çizilmeden önce Tell Ebyad (Beyaz Tepe) olarak
biliniyordu. 1921'de sınır tespitinden sonra Akçakale olarak tanındı ve 1946
yılında ilçe haline getirilmiştir.
1 Bucağı ve 73 köyü vardır. 2000 yılındaki nüfus sayımına göre nüfusu 38.088
'dir.
Ayn-el Urus

Hz. İbrahim(a.s) harandan Şam'a göç ederken amcası kızı Hz. Sare ve
beraberindeki kafile ile birlikte Urfanın 50 km güney batısındaki bir su
kaynağında konaklar. Hz. İbrahim(a.s) ve Hz. Saranın evlilik töreni burada
yapılır. Evlilik töreninin yapıldığı yere "düğün gözü" anlamında Ayn-el
Urus" adı verilir. Halen halk arasında bu isimle anılmaktadır. Bir diğer adı
ise "Ayn Halil ür Rahman"dır.. Halil ür Rahman kaynağı ve gölü anlamındadır.
Bu gün yarısı Akçakale ilçemizde yarısı da Suriye topraklarında kalmıştır.
Bu su kaynağı bir vaha görünümünde olup Hz. İbrahim makamı olarak bilinmekte
ve ziyaret edilmektedir.
Birecik

Yakındoğu'nun büyük ticari yollarının kavşağında, Fırat Nehri kıyısında
güzel bir ilçemiz olan Birecik'e, Arap kavimleri Bireh, Türkler ise küçük
kale anlamında Birecik demişlerdir.1894 yılında yapılan araştırmalarda
şehrin kuzey kesimini Paleolitik (Eski Taş devri) döneminden beri insanların
gelip konakladığı bir bölge olduğu anlaşılmıştır. Sırasıyla
Hurri-Mitanniler, Hititler, Asurlular, Makedonyalılar ve Seleukoslar
hâkimiyetlerini gören ilçe, Müslüman Arapların eline geçinceye kadar, M.S.
I. yüzyılda Romalılar ile Bizanslılar arasında el değiştirmiştir. 1099
yılında Fransız Kontluğu'nun eline geçmiştir. Daha sonra Zengiler,
Artukoğulları arasında el değiştiren şehir, XIII. yüzyılda Moğol istilasına
uğramıştır. XV. asrın sonlarına doğru Memlukler'in eline geçtikten sonra
dışkale ve surlar inşa edilmiştir. Birecik, Yavuz Sultan Selim tarafından
1515 yılında Osmanlı topraklarına katılmıştır. I.Dünya Savaşı sırasında
Birecik'te Almanlar tarafından birçok kışla ve askeri tesisler kurulmuştur.
Savaştan sonra İngilizler tarafından işgal edilen Birecik, sonradan
Fransızların işgaline bırakılmıştır. 10 Temmuz 1920 tarihinde kurtuluşunu
sağlayarak hürriyetine kavuşmuştur.
1923 yılında ilçe olmuştur. İl merkezinin 90 km. batısında bulunmaktadır. 1
Bucağı, Ayran ve Mezra isimli 2 kasabası, 63 köyü ve 89 mezrası vardır. 2000
yılı sayımına göre, nüfusu 43.587'dir.
Kelaynak Çevre Festivali

Yörede bolluk ve bereketin sembolü olarak görülen ve kutsal sayılan
kelaynaklar adına 1984 yılından beri düzenlenmekte olan bir festivaldir.
Festivalin amacı ilçe ekonomisine katkı sağlamak, turizm faaliyetlerini
yörede canlandırmak ve bir çevre koruma bilinci oluşturmaktır.


Bozova

Son yıllarda yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen buluntular, ilçe ve
civarının Paleolitik ve Neolitik Çağ'dan beri yerleşim bölgesi olduğunu
göstermiştir. Yöredeki Lidar ve Kurban Höyükleri Bozova'nın Tunç Çağı'nda da
(M.Ö.5000-3000) bir yerleşme merkezi olduğunu meydana çıkarmıştır.
Halep, Samsat ve Malatya yolu üzerinde kurulan ilçe, taşıdığı ticari önemden
dolayı çeşitli kavimlerin istilâsına uğramıştır.
Asurluların Asurinai, Romalılar ve Ermenilerin Tormenapa, Arapların ise
Tell-Hüvek adını verdikleri ilçe 1326'ya kadar Araplar, yerli Ermeni
prensleri ve Mardin Artukluları arasında el değiştirmiştir. 1389'da Yıldırım
Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılan Bozova'da Timur döneminde
bir yönetim karmaşası yaşandıktan sonra 1526'da Osmanlıların eline
geçmiştir.
Türkmenler tarafından Yaylak, Osmanlılar tarafından ise Bozâbâd olarak
adlandırılmış ve son olarak Bozova adı ile ilçe statüsünü kazanmıştır.
2 Bucağı, 79 köyü ve 99 mezrası vardır. 2000 yılı nüfus sayımına göre nüfusu
33.086'dır.
Atatürk Barajı

Atatürk Barajı'nın yapılması yolundaki ilk çalışmalara, 1960 yılında
Elektrik işleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından başlanmıştır. İki
yıl önceden yapılan keşifler sonucunda baraj yeri Sam Köyü yakınındaki boğaz
içinde seçilmiş, Fırat kenarında sondaj kampı kurularak temel araştırmalara
başlanmıştır.
Barajın gövde inşaatına 1983 yılında başlamış, inşaat sırasında bilgisayarlı
beton hazırlama ve dökme gibi modern teknikler kullanılmıştır. İnşaatın en
yoğun döneminde, günde üç vardiya şeklinde, 200 mühendis dâhil yaklaşık 7800
kişi ve her tipten 1000 araç istihdam edilmiştir.
10 Ocak 1991 tarihinde barajda su tutulmaya başlanmış, Haziran 1992'de ise
elektrik üretimine geçilmiştir. Fırat Nehri üzerinde, Keban ve Karakaya
barajlarından sonra yapılan 3. barajımızdır.
Atatürk Barajı Türkiye'nin en büyük barajıdır. Dünyanın yükseklik yönünden
9.; gövde dolgusu yönünden 3.; göl hacmi yönünden ise 8. dolgu tipi
barajıdır.
Baraj gölünde, 1995 yılından beri Uluslararası Su Sporları Şenlikleri
yapılmaktadır.
Ceylanpınar

M.Ö. XV. yüzyılda Mitanni Krallığı'na bağlı olan yöre, daha sonra
Asurluların eline geçince "Riş Ayna" olarak çağrılmış ve bu isim
Süryanice'ye Reş Ayna olarak geçmiştir. Bu isim daha sonra Arapça'ya Ra's
el-Ayn (Kaynakbaşı) olarak geçmiş ve zamanımıza kadar devam etmiştir.
639 yılında Şam ordusu komutanı İyad b. Ganem tarafından Urfa ve Harran'dan
sonra ele geçirilmiştir. Bizans İmparatoru I.Ioannes Çimişkes, 959 yılında
Diyarbakır ve Nusaybin'i ele geçirdikten sonra Ceylanpınar'ı da yağma ve
tahrip etmiştir. Yöre, Ocak 1394 yılında Suriye Seferi'ne giden Timur'un da
yağma ve tahribine maruz kalmıştır. 1921 yılında Türkiye-Suriye sınırı
çiziminden sonra ülkemizde kalan kısmına ceylanlarının çokluğundan dolayı
Ceylanpınar adı verilmiş ve 1981 yılında ise ilçe yapılmıştır. İl merkezine
141 km. uzaklıkta olan ilçenin 32 köyü vardır. 2000 yılı nüfus sayımına
göre, nüfusu 53.873' tür.
Ayn-ül Zuhur Efsanesi

Urfanın Ceylanpınar ilçesinin diğer bir adı Ayn-ül Zuhur'dur. Arapça bir
kelime olup "açık göz anlamına gelmektedir. Ayn "göz" zuhur ise "açık"
anlamındadır.
Ayn ül zuhur bölgede hüküm süren kralın kızının adıdır. Bunlar
Ceylanpınar'dan daha güneyde Suriye topraklarında oturuyorlarmış. Bir bahar
günü gezmek için bozkır çiçekleriyle rengarenk olan Ceylanpınar'ın
kuzeyindeki "Tepez Tepesi"ne gelip çadır kurmuşlar. Çevre o kadar güzel
görünüyormuş ki kralın kızı burayı çok beğenmiş ve uzun süre kalmak istemiş
kral bu yöreye kızının adını vermiş. Her bahar gelip konaklamak için Kepez
tepesinde bir saray yaptırmış. O günden sonra Ceylanpınar ve çevresinin adı
Ayn-ül zuhur diye söylenmiş.
Halfeti

İlçe. M.Ö. 855 yılında Asur Kralı III. Salmanassar tarafından zapt edildiği
zaman "Şitamrat" adını taşıyordu. Yunanlılar bunu değiştirerek "Urima" adını
vermişlerdir. Süryaniler ise, ilçe için "Kal'a Rhomeyta" ve "Hesna d'Romaye"
adlarını kullanmışlardır. Arapların eline geçtikten sonra "Kal'at-ül Rum"
adı takılmıştır. XI. Yüzyılda Bizanslıların eline geçince bu kez "Romaion
Koyla" adını almıştır. 1280 yılında Bey sari komutasındaki Memluk Ordusu
tarafından kuşatılmış, sonuç alınamayınca, şehirdeki Hıristiyan mahalleleri
beş gün süre ile yağmalanmıştır. 1290 yılında bu kez Memluk Sultanı Eşref
tarafından fethedildi ve son kez Memlükler tarafından tamir edilen şehre
"Kal'at-ül Müslimin" adı verildi. Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlılara
geçen ilçe, günümüzde de kullanılan "Urumgala" ve "Rumkale" adlarını alarak
1954 yılında ilçe haline getirilmiştir. İl merkezine uzaklığı 120 km.dir.
Yukarı Göklü adlı bir kasabası, 35 köyü ve 34 mezrası vardır. 2000 yılı
Nüfus sayımına göre, ilçenin nüfusu 1.645'tir.
İlçenin büyük bir kısmı Birecik Barajı'nın göl suları altında kalmıştır.
Yeni yerleşim yeri olarak ilçe merkezine 7 km. mesafedeki Karaotlak mevkii
seçilmiş ve yerleşime açılmıştır (nüfusu 963'tür).
Tarihi ve kültürel kalıntıları içersinde barındıran, Birecik Barajının
yapımından sonra büründüğü özgün kimliğiyle HALFETİ İlçesi önemli bir turizm
potansiyeline kavuşmuştur. Şöyle ki Halfeti'de yaşamın tüm renklerini görmek
mümkün. Kentin simgesi haline gelen 'siyah gül' yerli yabancı tüm konukların
ilgisini çekmekte, önemli bir ticaret potansiyeli içermektedir. İl Özel
İdaresi tarafından satın alınan su motoruyla Aziz Nerses Kilisesi'nin,
Barsavma Manastırı'nın ve daha bir çok tarihi yapının yer aldığı Rumkale'
ye, kaya kilisesinin yer aldığı tarihi Savaşan köyüne ulaşım olanaklı hale
gelmiştir.
Rumkale

Rumkale, Birecik Ovası'nın ve Halfeti'nin kuzeyinde, Fırat Nehri'nin kıyı
kesiminin doğusunda, Şanlıurfa yoluna bakan bir tepe üzerindedir ve
Birecik'i kuzeyinden ve kuzeydoğusundan sınırlar. XX. yüzyılın başlarında
bir kaza halinde idi ve kazanın merkezi de Halfeti kasabası idi. Rumkale,
Asurlular döneminde Şitamrat ismiyle tanınmıştır. Daha sonra Urima adını
almış ve XII. yüzyılda Ermeni Piskoposluğu'nun merkezi haline gelmiştir.
1292 yılında Memluklu Sultanı Melik el-Eşref tarafından ele geçirilmiştir.
1516 yılında Mercidabık Savaşı'ndan sonra Osmanlı egemenliğine giren
Rumkale, Halep Eyaletine bağlanmıştır. 1737 yılında eyalet haline
getirilerek, derebeyleri ve yerel yöneticiler tarafından idare edilir.
XX.yüzyılın başlarında kazanın nüfusunu Kürtler ve Türkler, köylerin
nüfusunu ise Ermeniler ve Yezidiler oluşturmaktaydı. Rumkale'de bugün
gezilip görülebilecek eserler şunlardır: Kale harabeleri, Aziz Nerses
Kilisesi harabeleri ve Barşavma Manastırı harabeleri. Önceleri Halfeti
ilçesinin esas merkezi durumunda idi; Cumhuriyetten çok önce Halfeti bugün
sular altında kalan yerine taşınmıştır.


















Harran

Şanlıurfa'nın 44 km. güneydoğusunda bulunan ve her yıl binlerce turist
tarafından ziyaret edilen tarihi ilçemiz, kendi adıyla anılan ovanın
merkezinde kurulmuştur. M.Ö.II. bin başlarına ait Kültepe ve Mari
tabletlerine Harran adına ilk kez rastlanmıştır. Bu tabletlerde "Har-ra-na"
veya "Ha-ra-na" şeklinde geçer. Kuzey Suriye'de bulunan Ebla tabletlerinde
ise, Harran'dan "Ha-ra-an" olarak bahsedilir. Harran adı, Sümerce ve Akadça
"Seyahat- Kervan" anlamına gelen "Ha-ra-nu" dan gelmektedir. Harran, Asur ve
Keldani dillerinde "Yol", Arapça'da sıcaklık anlamına gelen "harr"
kelimesinden sıcak anlamına gelir.
Harran, tarihin en eski dönemlerinden beri büyük bir ticaret şehri: Ay,
Güneş ve Gezegenlerin kutsal sayıldığı eski Mezopotamya putperestliğinin,
Sabiliğin en önemli merkezidir. Harran, tarih boyunca Babil, Keldani, Asur,
Hitit, Med, Pers ve İskender Krallığının yönetiminde kalmıştır. Daha sonra
ise, sırayla Roma, Bizans, Emeviler, Abbâsiler, Hamdâniler, Nûmeyriler,
Selçuklular, Zengiler, Eyyûbiler Memluklar ve Osmanlıların yönetimine
girmiştir.
Harran, bilindiği gibi dünyanın eski üniversitelerinden birinin kurulduğu
topraklardır. İslâmiyet'ten önce tıp, astronomi, fizik, matematik öğretimi;
Eski Yunanca ve Süryanice eserlerin tercüme edilmesi ve pozitif bilimlerdeki
çalışmalarla tanınmıştır. Harran'da yetişen dünyaca ünlü bilginler
şunlardır: Sabit bin Kurra, İbn Teymiyye, Bettâni el-Harrâni.
Harran, 1260 yılında Moğolların istilasına uğramış ve o dönemdeki harap
şekliyle günümüze gelmiştir.1987 yılında ilçe haline getirilmiştir. 76 köyü
olan ilçenin 2000 yılı nüfus sayımına göre nüfusu 13.428'dir.
Harran Evleri

Harran'ın en çok ilgi çeken yanı, bindirme tekniğinde yapılmış külah
biçimindeki konik kubbeli evleridir. Kubbeli evlerin tarihi, M.Ö. VI. bine
kadar gitmektedir. Kubbeli ev geleneği, Mezopotamya, Transkafkasya ve Ege'de
M.Ö. III. bine kadar devam ettirilmiştir.
Anadolu'da kubbeli evlerin yoğun olarak tespit edildiği iki bölge vardır.
Birinci bölge Urfa-Birecik arasındaki bölgedir. İkinci bölge ise,
Urfa-Akçakale arasındaki bölgedir. Ker*** kubbe ile örtülmüş bu evlerden
farklı olarak Harran evlerinin kubbelerinde tuğla da kullanılmıştır. Harran
evlerinin tuğla kubbe ile örtülmesinin iki sebebi vardır. Biri, bölgenin çöl
olmasından dolayı ağaç malzemenin bulunmayışıdır. Diğeri ise, Harran'da bol
miktarda bulunan tuğla malzemedir. Evlerin yüksekliği içerden en çok 5
metreye varan kubbeler, 30-40 tuğla dizisi ile örülmüştür. Örgüleri düzensiz
bir şekilde balçık sıva ile bağlanan kubbe ve duvarlar, içerden ve dışardan
yine bu harçla sıvanmıştır.
Harran evleri bölge iklimine uyumlu olarak yazın serin kışın sıcaktır.
1979 yılında arkeolojik ve kentsel sit alanı olarak ilan edilen Harran'da
kubbe evler korumaya alınmıştır. Ören yerinden malzeme toplanması, inşaat
yapılması ve kanal açılması yasaklanmıştır. Harran evlerinden biri, 1999
yılında restore edilmiş ve " Harran Kültür Evi" olarak turizmin hizmetine
sunulmuştur.
Bu evlerden 5 tanesi de kültür bakanlığı tarafından satın alınarak
restorasyon programına alınmıştır.
Harran Höyüğü

Harran'ın ortasında yer alan 22 metre yüksekliğindeki höyük, oldukça geniş
bir alana yayılmıştır. Tarih öncesi dönemlerden M.S. XIII. yüzyıla kadar
kesintisiz olarak iskân edilen Harran höyüğü, içersinde çeşitli dönemlere
ait mimari kalıntıları ve bölgenin tarihini gün ışığına çıkartacak belgeleri
barındırmaktadır.
Höyükte ilk kazı 1951 yılında D.S.Rice tarafından başlanmış ve Aralıklarla
1956 yılına kadar devam etmiştir. 1983 yılında Dr. Nurettin Yardımcı
başkanlığında yeniden başlayan kazılarda, yukarıda bahsedilen dönemlere ait
çeşitli buluntular ele geçirilmiştir. Üst tabakada geniş bir alana yayılmış
olarak ortaya çıkartılan XIII. yüzyıl İslami dönem şehir kalıntısındaki su
kuyuları, avlulara açılan odalar, kare ve dikdörtgen planlı, bitişik nizamlı
evler, bu evlerin oluşturduğu dar sokaklar ve ortasında büyük bir kuyunun
yer aldığı meydanlar, o dönemin İslam şehirleri ve konut mimarisi hakkında
önemli bilgiler verir.
Kazılardan elde edilen çok sayıdaki çivi yazılı tuğla, İslami dönem sikkesi,
sırlı ve sırsız seramik kaplar, taş aletler, çeşitli süs eşyaları, madeni
eserler, idol ve hayvan figürinleri Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmektedir.
Harran Kalesi

Şehrin güneydoğusunda yer alan içkale, surların o kesimdeki bölümünü
oluşturur. İslami kaynaklarda kalenin yerinde bir Sabii tapınağının
bulunduğundan bahsedilir. Emevi halifesi II. Mervan'ın 10 milyon dirhem
altın harcayarak yaptırdığı sarayın, kalenin esasını oluşturduğu tahmin
edilmektedir.
Kale, 1192 yılında Eyyubiler'den Melik el-Adil tarafından bazı eklemelerle
birlikte restore edilmiştir.
1951 yılı kazılarında kalenin doğuya bakan cephesinin güney kesiminde bazalt
taşından yapılmış at nalı kemerli bir kapı ortaya çıkartılmıştır. Kapıya ait
Arapça bir kitabe parçalarında Numeyriler'in III. hükümdarı Meni' b. Şebib
en-Numeyri (1040-1060)'nin adı geçmektedir. Kitabeye göre, Meni B. Şebib,
1059 yılında kalenin güneydoğu kapısı üzerine bazı tamirat ve eklemeler
yaptırmıştır.
90x130 metre boyutlarındaki kale üç katlıdır. Düzensiz dikdörtgen planındaki
kalenin dört köşesinde onikigen birer kule bulunmaktadır. Bunlardan
kuzeybatıdaki kule tamamen yıkılmıştır. Güneydoğudaki kulenin dış kısmı
yıkılmış olup, iç kısmı ayaktadır. Güneybatıdaki ve kuzeydoğudaki kuleler
ise kısmen ayaktadır.
1951 yılındaki kale içi kazısında İslami döneme ait 100'e yakın havan, sini,
kazan benzeri madeni kap bulunmuştur.
Harran Ulu Camii

Harran höyüğünün kuzeydoğu eteğinde yer alan Ulu Camii, çeşitli kaynaklarda
"Camii el-Firdevs" veya "Cuma Camii" adlarıyla geçer. Caminin esasının
Sabilerin taptığı Ay Tanrısı Sin Tapınağı olduğu sanılır. Müslümanlar
Harran'ı alınca bu tapınağın yerine bir camii yapılır ve onlara kendi
tapınaklarını yeniden yapmaları için başka bir yer verilir.
Ulu Camiye, son Emevi Halifesi II. Mervan tarafından geniş bir şekilde bazı
eklemeler ve tamirler yaptırılmıştır. Plan olarak VIII. yüzyıl Emevi
camilerine benzer. 1174 yılında Halep hükümdarı Nureddin Mahmut Zengi
tarafından büyük çapta yenilenmiş ve genişletilmiştir. Bugün görülebilen taş
işçiliği ve süslemeler o döneme aittir. 104x107 metre boyutlarındaki bir
planı olan Ulu Cami, 6 kapı ve revaklarla kuşatılmış, ortası Şadırvanlı
geniş bir avluya sahiptir. Avlunun kuzey duvarının doğusunda, yakın zamanda
restore edilen minare yer alır. Kare gövdeli minarenin yüksekliği
33.30metredir. 22 metrelik kısmı kesme taş, geri kalan kısmı da
tuğladandır.
Tuğlalı kısmın 1114 ve 1128 yılı depremlerinden sonra inşa edildiği sanılır.
Minarenin ahşap merdivenleri günümüze ulaşmamış olup, yenileme çalışmaları
esnasında orijinaline uygun bir biçimde yeniden yapılmıştır.
Harran Üniversitesi

Eskiçağlardan beri bilinen ve 718-913 tarihleri arasında (İslâmi dönem)
bilim ve sanatta doruk noktaya ulaşan Harran Üniversitesi'nin (Harran Okulu)
İslâm öncesi ve İslam dönemindeki yeri bugünkü kalıntılar arasında tespit
edilememiştir.1976 yılındaki Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün kazılarında
caminin doğu ve kuzey cephelerine bitişik olarak ortaya çıkarttığı küçük
hücrelerin İslami dönem üniversitesine (medrese) ait olduğu tahmin
edilmektedir.
Harran Üniversitesi, 1992 yılında Şanlıurfa'da yeniden kurulmuştur.
Şanlıurfa'da kurulan ilk yüksek öğretim birimi "Şanlıurfa Meslek
Yüksekokulu"dur (1976). Sonra Dicle Üniversitesine bağlı Ziraat Fakültesi
(1978), Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümü (1984) ve Gaziantep
Üniversitesine bağlı İlahiyat Fakültesi (1988) kurulmuştur.
Daha sonra 09.07.1992 tarih ve 3837 sayılı kanunla Harran Üniversitesi
kurulmuş ve daha önce var olan okullar bu kanuna göre Harran Üniversitesine
bağlanmıştır. Ayrıca Fen-Edebiyat, Tıp Fakültesi, Şanlıurfa Sağlık
Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Sosyal Bilimler, Fen Bilimleri ve Sağlık
Bilimleri Enstitüsü kuruluş kanununda yer almıştır.
1994 yılında Siverek, Hilvan, Suruç, Birecik, Viranşehir ve Bozova Meslek
Yüksekokulları; 1995 yılında ise Veteriner Fakültesi, İktisadi ve İdari
Bilimler Fakültesi ile Akçakale ve Ceylanpınar Meslek Yüksekokulları; 1997
yılında da Sağlık Yüksekokulu ve Kahta Meslek Yüksekokulu kurulmuştur.
Harran üniversitesi bugün 7 fakülte, 1 yüksekokul, 11 meslek yüksekokulu, 3
enstitü, 10 araştırma ve uygulama merkezi ile faaliyetlerini sürdürmektedir.
Soğmatar Antik Şehri

Şanlıurfa-Mardin karayolunun 35. km'sinden sağa sapılarak 30 km. sonra
tarihi kente ulaşılır. Bu tarihi kent kalıntısı merkez Yardımcı (Sumatar)
Nahiyesi'ne bağlı Yağmurlu Köyü içersindedir. Soğmatar kelimesi, Arapça
yağmur çarşısı anlamındaki "Suk el-Matar" sözcüğünden gelmektedir. Tektek
Dağları'nın kışın bol yağmur alan bu bölgesinde bulunan çok sayıdaki sarnıç
ve kuyuda biriktirilen sular, dağlarda otlatılan koyun ve keçi sürülerinin
yaz aylarındaki su ihtiyacını karşılamakta idi. Bu özelliğinden dolayı köy,
Yağmurlu adıyla da anılmaktadır.
Efsaneye göre, Mısır Firavunundan kaçan Hz. Musa, Soğmatar'a gelerek, Şuayp
peygamberin kızları ile buradaki bir kuyunun başında karşılaşmış ve mucizevi
asasını Şuayp peygamberden almıştır.
Köyün ortasında bulunan höyük, Soğmatar'ın milattan önceki tarihini gün
ışığına çıkartacak tarihi belgeleri içersinde barındırmaktadır. Teperdeki
duvar ve burç kalıntıları, höyüğün M.S. II. yüzyılda kale olarak
kullanıldığını kanıtlar. Soğmatar, tarihteki esas ününü Ay Tanrısı Sin'in
"Tanrıların Efendisi" (Marelahe) olarak kabul edildiği ve tapınıldığı dini
bir merkez olmasından almaktadır. Höyüğün güneyinde bulunan Kutsal Tepe
üzerinde birkaç Süryanice yazıt bulunmaktadır. Yazıtlar, bazı önemli
kişilerin Marelahe adına bu tepeye diktirdikleri anıt sütunlar ve sunaklarla
ilgilidir. Yazıtlarda kullanılan tarih miladi 165 yılıdır. Kutsal Tepenin
kuzey yamacının zirveye yakın kısmında, kayaya oyulmuş iki adet insan
kabartması bulunmaktadır. Bu kabartmaların yanında yine Süryanice yazıtlarda
mevcuttur.
Höyüğün kuzeyinde ise, giriş ağzı doğuya bakan bir mağara vardır. Bu mağara,
Fransız H.Pognon tarafından bulunduğu için "Pognon Mağarası" olarak da
bilinir. Mağaranın kuzey ve batı duvarlarında, yörenin yöneticilerini tasvir
eden tam boy insan kabartmaları ve aralarında Süryanice yazılar görülür. Bu
kabartmaların ikisinin başı üzerinde Ay Tanrısı Sin'in sembolü olan hilal
biçimindeki ay kabartması da dikkat çeker.
Bu tarihi mekânların civarında, burada valilik yapmış yönetici ve asillere
ait 7 adet anıt mezar bulunur. Köylüler tarafından bulunan veya kazılarak
çıkarılan insan heykelleri ve yazılı taşlar, Şanlıurfa Müzesi'nde
sergilenmektedir.
Han El-Ba'rur Kervansarayı

Harran'ın 20 km. güneydoğusundaki Göktaş Köyü'nde bulunan Eyyubiler dönemine
ait bu kervansaray, kısmen harap durumdadır. Tektek Dağları olarak anılan
dağlık bölgede Harran-Bağdat yolu güzergâhında bulunan kervansaray, giriş
kapısı, köşe kuleleri, payanda kuleler, mescit (1993'de restore edilip
kullanıma açılmıştır), hamam, yazlık ve kışlık bölümleri ile Anadolu
Selçuklu kervansaraylarının tüm özelliklerini taşır. 43.30x44.80 metre
ölçülerinde kareye yakın bir avluyu çevreleyen kervansaray, yazlık ve kışlık
mekânlardan oluşur.
Biri kuzeyde, diğeri de batıda olmak üzere iki kitabesi bulunmaktadır. Giriş
kapısı üzerindeki kitabeden anlaşıldığına göre bu kervansaray, İsa oğlu
el-Hac Hüsameddin Ali tarafından 1228 yılında yaptırılmıştır.
Hanın ismi olan "Ba'rur" kelimesi Arapça'da "Keçi gübresi" anlamındadır.
Rivâyete göre, hanı yaptıran kişi, burayı kuru üzümle doldurmuş ve "Benden
sonra gelenler burayı keçi gübresi ile dolduracaklardır." demiştir.
Gerçekten de bugün kervansaray, uzun yıllar ahır olarak kullanıldığı için
hayvan gübresi ile dolmuştur.
Şuayp Şehri Harabeleri

Şanlıurfa-Mardin yolunun 35. km' sinden sağa sapılarak 45 km. sonra Şuayp
şehrine ulaşılır. Harran ilçesine bağlı bu tarihi yer, Özkent Köyü adıyla
bilinmektedir. Arkeolojik kazılar yapılmadığından, tam olarak hangi döneme
ait olduğu bilinmemektedir. Fakat mimari kalıntılardan Roma-Bizans dönemine
ait olduğu tahmin edilir.
Oldukça geniş bir alana yayılan bu tarihi kentin etrafı yer yer izleri
görülen surlarla çevrilidir. Kent merkezinde çok sayıdaki kaya mezarı
üzerine kesme taşlardan yapılar inşa edilmiştir. Tamamı yıkılmış olan bu
yapıların bazı duvar ve temel kalıntıları günümüze kadar gelebilmiştir.
Halk arasındaki bir inanca göre, Şuayp peygamber bu kentte yaşamıştır ve
kent adını bu peygamberden almıştır. Kalıntılar arasındaki bir mağara Şuayp
peygamberin makamı olarak ziyaret edilir.
Bazda Mağaraları

Harran- Han el-Ba'rür yolunun 15. ve 16. km'lerinde yolun solundaki ve
sağındaki dağlarda tarihi taş ocakları bulunmaktadır. Bunlardan 16. km'de
yolun sağındaki köy içersinde "Bazda" , "Albazdu", "Elbazde" ya da "Bozdağ
Mağaraları" adıyla anılan iki taş ocağı görülmeye değer özellikler
taşımaktadır. Çevredeki Harran, Şuayp şehri ve Han el-Ba'rur yapıları için
yüzlerce yıl taş alınması neticesinde her iki mağarada çok sayıda meydan,
tünel ve galeriler meydana gelmiştir. Bunlardan özellikle büyük olanı yer
yer iki katlı bir şekilde oyulmuş ve yükseklikleri 10-15 metreye varan
ayaklar bırakılarak ortada meydanlar oluşturulmuştur. Ayrıca uzun galeri ve
tünellerle dağın çeşitli yönlerine doğru çıkışlar sağlanmıştır.
Çok geniş bir alana yayılan dağın dış cephelerinde taş kesilmesi nedeniyle
büyük oyuklar meydana gelmiştir. Anadolu'nun belki de en büyük ve en gizemli
, gezilmeye değer bu tarihi taş ocağının belli bölümlerinin 13. yüzyılda
"Abdurrahman el-Hakkâri", "Muhammet İbn-i Bakır", "Muhammed el-'Uzzar" gibi
şahıslar tarafından işletildiği kayalara yazılmış Arapça kitabelerden
anlaşılmaktadır.
Senemığar (Senem Mağara - Sanem Mağara)

Soğmatar'ın 11 km. kuzeyinde yer alan Büyük Senem Mığar Köyü'ndeki mevcut
mimari kalıntılar ve kayadan oyma yapılar, burasının Hıristiyanlığın ilk
yüzyıllarında önemli bir merkez olduğunu göstermektedir.
Köy içersindeki tepe üzerinde yer alan, kesme taşlardan yapılmış üç katlı
anıtsal yapının bir manastır ya da saray kalıntısı olduğu tahmin
edilmektedir. Bu yapının doğu cephesinin kuzey kesimindeki yuvarlak kemerli
kapının kemer silmeleri M.S. 435'e tarihlenen Urfa'daki Aziz Stefanos
Kilisesi'nin Karanlık Sokak'a açılan avlu kapısı ile büyük benzerlik
göstermektedir. Ayrıca Senem Mağara'daki bu kapının içersinde bulunan ikinci
kapının lentosu ortasındaki akantus yapraklı dairesel rozet, yine Aziz
Stefanos Kilisesi'nin Yıldız Meydanı'na açılan avlu kapısı lentosundaki
rozet ile üslûp benzerliğine sahiptir. Bütün bunlara dayanarak Senem Mağara
yapılarını V. yüzyıl başlarına tarihlemek mümkündür.Bu anıtsal yapının
kuzeyinde, kayalara oyulmuş kiliseler yer almaktadır. Bu kiliselerden
birinin kayadan oyulmuş saçağına (sundurma) V. yüzyıl Bizans Sanatı
özelliklerini yansıtan haç motifleri, antrolac'lar (düğümler), hayat ağacı
motifleri, baklava dilimleri, bir vazodan çıkan üzüm salkımlı asma dalları
ve simetrik kuş motifleri işlenmiştir. Süslemeli bu saçağın doğusuna bitişik
büyük bir kaya mezarı yer almakta, ayrıca üç katlı anıtsal yapı ile kaya
kilise arasındaki kayalık zeminde, tahrip edilmiş kaya mezarları dikkati
çekmektedir.
11 km. güneydeki Soğmatar'ın M.Ö. 400-M.S. 200 yılları arasında
Paganistlerin merkezi olmasına karşın, Senem Mağara'nın bölgedeki Hıristiyan
Süryanîlerin önemli merkezlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Zira
Soğmatar'da tanrısal gücü olduğuna inanılan gök cisimlerinin heykellerine
yer verilmiştir.


Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 10.07.07, 20:33
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: urfa-harran

Halfeti

İlçe. M.Ö. 855 yılında Asur Kralı III. Salmanassar tarafından zapt edildiği
zaman "Şitamrat" adını taşıyordu. Yunanlılar bunu değiştirerek "Urima" adını
vermişlerdir. Süryaniler ise, ilçe için "Kal'a Rhomeyta" ve "Hesna d'Romaye"
adlarını kullanmışlardır. Arapların eline geçtikten sonra "Kal'at-ül Rum"
adı takılmıştır. XI. Yüzyılda Bizanslıların eline geçince bu kez "Romaion
Koyla" adını almıştır. 1280 yılında Bey sari komutasındaki Memluk Ordusu
tarafından kuşatılmış, sonuç alınamayınca, şehirdeki Hıristiyan mahalleleri
beş gün süre ile yağmalanmıştır. 1290 yılında bu kez Memluk Sultanı Eşref
tarafından fethedildi ve son kez Memlükler tarafından tamir edilen şehre
"Kal'at-ül Müslimin" adı verildi. Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlılara
geçen ilçe, günümüzde de kullanılan "Urumgala" ve "Rumkale" adlarını alarak
1954 yılında ilçe haline getirilmiştir. İl merkezine uzaklığı 120 km.dir.
Yukarı Göklü adlı bir kasabası, 35 köyü ve 34 mezrası vardır. 2000 yılı
Nüfus sayımına göre, ilçenin nüfusu 1.645'tir.
İlçenin büyük bir kısmı Birecik Barajı'nın göl suları altında kalmıştır.
Yeni yerleşim yeri olarak ilçe merkezine 7 km. mesafedeki Karaotlak mevkii
seçilmiş ve yerleşime açılmıştır (nüfusu 963'tür).
Tarihi ve kültürel kalıntıları içersinde barındıran, Birecik Barajının
yapımından sonra büründüğü özgün kimliğiyle HALFETİ İlçesi önemli bir turizm
potansiyeline kavuşmuştur. Şöyle ki Halfeti'de yaşamın tüm renklerini görmek
mümkün. Kentin simgesi haline gelen 'siyah gül' yerli yabancı tüm konukların
ilgisini çekmekte, önemli bir ticaret potansiyeli içermektedir. İl Özel
İdaresi tarafından satın alınan su motoruyla Aziz Nerses Kilisesi'nin,
Barsavma Manastırı'nın ve daha bir çok tarihi yapının yer aldığı Rumkale'
ye, kaya kilisesinin yer aldığı tarihi Savaşan köyüne ulaşım olanaklı hale
gelmiştir.
Rumkale

Rumkale, Birecik Ovası'nın ve Halfeti'nin kuzeyinde, Fırat Nehri'nin kıyı
kesiminin doğusunda, Şanlıurfa yoluna bakan bir tepe üzerindedir ve
Birecik'i kuzeyinden ve kuzeydoğusundan sınırlar. XX. yüzyılın başlarında
bir kaza halinde idi ve kazanın merkezi de Halfeti kasabası idi. Rumkale,
Asurlular döneminde Şitamrat ismiyle tanınmıştır. Daha sonra Urima adını
almış ve XII. yüzyılda Ermeni Piskoposluğu'nun merkezi haline gelmiştir.
1292 yılında Memluklu Sultanı Melik el-Eşref tarafından ele geçirilmiştir.
1516 yılında Mercidabık Savaşı'ndan sonra Osmanlı egemenliğine giren
Rumkale, Halep Eyaletine bağlanmıştır. 1737 yılında eyalet haline
getirilerek, derebeyleri ve yerel yöneticiler tarafından idare edilir.
XX.yüzyılın başlarında kazanın nüfusunu Kürtler ve Türkler, köylerin
nüfusunu ise Ermeniler ve Yezidiler oluşturmaktaydı. Rumkale'de bugün
gezilip görülebilecek eserler şunlardır: Kale harabeleri, Aziz Nerses
Kilisesi harabeleri ve Barşavma Manastırı harabeleri. Önceleri Halfeti
ilçesinin esas merkezi durumunda idi; Cumhuriyetten çok önce Halfeti bugün
sular altında kalan yerine taşınmıştır.
Aziz Nerses Kilisesi

12 Yüzyılın sonlarında Rumkale de ölen Patrick Nerses(Nerses Şnorhali)
tarafından veya onun anısına inşa edilmiştir. Urfanın İmadeddin Zengi
tarafından ele geçirilmesi üzerine yazdığı Manzum mersiyesi ile tanınan Bu
kişi 1166-1173 arasında Rumkale Ermeni Katalikosluğu görevinde bulunmuştur.
Sur içinde, kalenin güneyinde yer alan kilise, 1292'ye kadar Ermeniler
tarafından Katolikosluk makamı olarak kullanılmıştır. Rumkale Türkler
tarafından 17 yüzyılda ele geçirilince Kilise, camiye çevrilmiştir. Yapı
günümüzde doğu cephesinin yamaca yaslanan bölümü dışında yıkık bir
durumdadır. Yapının doğu cephesindeki süslemeli iki levha, Ermeni
"Kaçkarları" (Taş levhalar)nın tipik bir örneğidir.
Barşavma Manastırı

13 yüzyılda Rumkale de yaşayan Yakubi Azizi Barşavma tarafından kendi adına
inşa ettirdiği manastırdır. Yapının birbirine bitişik iki yapısından bazı
bölümler günümüze kadar gelebilmiştir.. Manastırın inşasında büyük bloklar
halinde kesme taşlar, düzgün kesme taşlar , kemer ve örtü sisteminde ise
tuğla görünümü verilmiş kesme taşlar kullanılmıştır. Manastırın içinde
ayrıca bir kuyuda bulunmaktadır.
Norhut Kilisesi

İlçenin norhut köyünde yer alan, üç nefli bazilikal planlı V. Yüzyıl Bizans
Dönemine tarihlenen bir kilise kalıntısıdır. Önemli bir kısmı günümüze kadar
ulaşmıştır.
Feyzullah Efendi Konağı

Halfeti yöresinin ileri gelenlerinden Feyzullah Efendi tarafından 1901
yılında(H. 1319) inşa edilmiştir. İnşaatı iki yıl sürmüştür. 1000 m2 bir
alan üzerinde iki katlı olarak yapılmış olan bina ,ilk katta 10 ikinci katta
ise 4 oda olmak üzere toplam 14 odalıdır. Birecik barajı suları altında
kalacağından dolayı Harran üniversitesi tarafından, taşları
numaralandırılarak yapılmakta olan Osman Bey kampüsüne taşınmış ve aslına
uygun olarak inşa edilmiştir.
Kanterma Mezrası Hanı Kesin inşa tarihi bilinmeyen yapı yöre halkı
tarafından "Selçuklu Hanı" olarak isimlendirilmiştir. Avlu ve kapalı
bölümden oluşan karma tipte bir han olduğu kalıntılarından anlaşılmaktadır.
Süsleme öğelerinin kullanılmadığı büyük boyutlu kesme taşlardan inşa edilen
tarihi yapının malzeme ve teknik özellikleri ortaçağa ait bir han olduğunu
düşündürür.








Suruç

Eski çağların önemli ticaret yollarından biri, Harran'dan sonra buradan
geçiyordu. M.Ö. III. yüzyılda Urfa bölgesinde kurulan Osrhoene Eyaleti'nin
önemli bir Şehri idi. Anthemusia veya Batnai adını taşıyordu.
Latin kaynaklarında ilçenin adı Sororgia olarak geçer. Araplar tarafından
Saruğ, Saruc ve Seruc olarak adlandırılmıştır.
I.Seleukos Nikator tarafından M.Ö.302 yılında bölgemizde yeniden kurulan
yerleşim yerleri arasında Suruç'ta bulunuyordu. 639 yılında Şam ordusu
tarafından Urfa ve Harran'dan sonra ele geçirildi. 1517 yılında Yavuz Sultan
Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılan Suruç, Osmanlı döneminde Halep
vilayetinin Urfa sancağına bağlı iken, 1923 yılında Urfa' ya bağlanarak ilçe
haline getirilmiştir. il merkezine uzaklığı 45 km'dir. 2000 yılı nüfus
sayımına göre, nüfusu 44.100'dür.
1 Bucağı, 11 Nisan (Aligör) isimli beldesi, 77 köyü ve 153 mezrası
bulunmaktadır.
Mürşitpınar Köyü (Mürşitpınar Sınır Kapısı)

İlçenin 18 km güneyinde Suriye sınır çizgisinde yer alan bir yerleşim
birimidir. Mürşitpınar köyü, Suriye sınır kapısının bulunması ve Gaziantep-
Kurtalan demiryolu üzerinde bir istasyon olmasından dolayı ticaret ve ulaşım
açısından doğu-batı arasında bir bağlantı noktasıdır. Urfa'nın Akçakale ve
Ceylanpınar'dan sonra Suriye topraklarına açılan diğer bir sınır kapısıdır.
Ankara Antlaşmasıyla tren hattı sınır olarak kabul edildiğinden, ikiye
bölünmüş, büyük bir kısmı Suriye topraklarında kalmıştır.
Ahmed-i Bican Camii

İlçe merkezinde ticaret faaliyetlerinin yapıldığı işyerleriyle çevrili
durumdaki cami Yeni camii ile aynı avlu içindedir. İnşa kitabesi bulunmayan
caminin 5 ramazan 1304/1882 yılında Kürkçü zade izzetli Ahmet Bican Efendi
tarafından inşa ettirildiği söylenmektedir. Bu tarihi yapı " Suruç
kaymakamlığı tarafından 1996 yılında büyük çapta onarılmıştır. Bu onarımda
özgün yapısını kaybeden yapının; yedi basamakla çıkılan ve "Köşk Minare"
denilen (Baldöken tipi minare) Minaresi silindirik kaide üzerine altıgen
kesitli altı sütunun taşıdığı bir kubbe ile örtülüdür.
Şeyh Müslüm Türbesi (Ziyaret Köyü Şeyh Müslüm Külliyesi)

Suruç ilçesinin 5 km güneydoğusunda yer alan cami, iki türbe, minare vb.
çeşitli birimlerden oluşan bir yapı topluluğudur. İnşa kitabesi bulunmayan
yapının camii, zaviye tekke ile birlikte 1168-1169 yılında inşa edildiği
kabul edilir. Külliyenin türbesinde gömülü olduğuna inanılan Şeyh Müslim
yada Şeyh Mesleme Bin Name es-Serucin hakkında bilinenler söylencelere
dayanmaktadır. Birçok hastalık için Şifa dağıttığına inanılan türbe, daha
çok çocuğu olmayan kadınlar ve akıl sağlığını yitirenlerin getirildiği bir
ziyaretgâhtır.
11 Nisan Beldesi (Aligör)

Şanlıurfa-Gaziantep karayolunun 45 km sinde, Suruç ilçesine 5 km uzaklıkta,
ilçenin kuzeyinde yer alan bir yerleşim birimidir. Eski adı Ekili'dir. Bu
beldeden 1940 yıllarda M.Ö. 8. yüzyıla tarihlendirilen bir stel bulunmuştur.
Bu stel halen Anadolu Medeniyetler Müzesi'ndedir. Ulaşım yolu üzerinde
olduğundan(E-24 Karayolu) geçim kaynağını ulaşım sektöründen elde
etmektedir. Karayolu üzerindeki dinlenme tesisleri ve yağ fabrikası önemli
gelir kaynaklarındandır.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 17.07.07, 12:02
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: urfa-harran




yaslı bir çiçek; siyah gül


önce civcivleri rengarenk boyadılar, sonra da gülleri. mavi güller sardı dört bir yanımızı. o kadar yapaylardı ki, insanda hiçbir şey hissettirmiyorlardı.
ama gerçekten de siyah gül var. çiçeklerin en yaslısı, en nadir bulunanı. bu çiçeğin renginden başka değişik olan bir özelliği de sadece fırat'ta yetişiyor olması. tohumu ya da fidanı başka ülkelere götürülse bile orada siyah açmıyor.


















FIRAT'A VERDİK SİYAH GÜLLERİ

Fırat bazen hayat olmuş geçtiği topraklara, bazen hüzün bırakmış arkasından.

Türküler Fırat'a karışmış. Düğünler Fırat akşamlarının günbatımında coşkuya ulaşmış Ağıtlarını suya vermiş Fırat sevdalıları. Bazen Fırat'tan aydınlık almak için önünü kesmişiz, aydınlık vermiş gecelerimize ama yüreğimizden çok sayıda şehri, anıyı, tarihi, kültürü söküp almış.
Bir bahar sabahı düşüyoruz güneşin arkasına, Gaziantep faaliyet gösteren HÜRİSİAD (Hür Sanayici ve İş Adamları Derneği) öncülüğünde Fırat'ın aldıklarını unutup ondan kurtarabildiklerimizi görmek üzere. Gaziantep'ten; Mozaik medeniyeti Zeugma'ya, Kelaynak ev sahibi Birecik'e, yaslı Siyah gül şehri Halfeti'ye ve kayaların yükseğine yabancıları kabul etmek istemez gibi duran Rumkale'ye doğru yol alacağız.
İlk durağımız Belkız/Zeugma Yükselen baraj suları altından son anda kurtulan bu antik kent'in kimler tarafından kurulduğu bilinmiyor. Bir zamanlar Fırat'ın en sığ yerine kurulan bu kent kervan yollarının geçiş noktası olduğu için gelişiyor. Gelişme yanında sanatı ihtişamı da beraberinde getiriyor. Büyük İskender'in komutanlarından Selevkos Nikator MÖ. 300'lü yılarda buraya kendi ismini de katarak Selevkos Euphrates ( Fırat'ın Silifkesi) ismini veriyor. Burayı MÖ 1. yy ele geçiren Romalılar buraya köPage Rankingü/ geçiş anlamına gelen Zeugma ismini veriyorlar. Bir rivayette de Kur'an'da geçen Hz Süleyman'la Belkıs Kıssasında geçen Seba kenti olabileceği vurgulanıyor.
Zeugma'da çıkarılan Mozaikler Gaziantep Müzesinde sergileniyor. Barajın kenarında sadece iki sütun ve villa kalıntılarından başka bir şey kalmamıştır.
Zeugma'yı Fırat'ın sularına bırakıp Birecik Kelaynaklarının yolunu tutuyoruz. Kelaynaklar baharda Birecik'e gelip sonbaharda Nil vadisi, Kızıldeniz sahillerine uçan göçmen kuşlar olmalarına rağmen sayıları azalınca koruma altına alınmışlar. Kelaynakların neden Birecik'i kendilerine mekan seçtiğine gelince, burada bulanan kaylardaki kalsit maddesinin üreme güçlerini artırdığını öğreniyoruz. 5 yaşlarında ergenliğe ulaşan Kelaynaklar 20/25 yıl gibi uzun bir süre yaşıyorlar.
Dünyanın en nadide kuşlarından kelaynakları gördükten sonra pusulamızı Halfeti'ye doğrultuyoruz. Halfeti adına ilk rastladığımız yer Yeni Halfeti. Buraya devlet tarafından yeni konutlar yapılmış. Burada yaşayan insanlar sanki bir yabancı memlekete gitmişler gibi bu yeni yerleşim yerine alışmaya çalışıyorlar. Sokakları, bağları, bahçeleri, umutları suyun altında kalmış.




İnsan elindekini kaybedince daha çok değerini anlıyor. Eskiden vadiden akan Fırat Halfeti'nin bir bölümünü ve köylerini yüreğinin derinliğine alarak koskoca bir göl olmuş.
Halfeti'nin taş evleri Fırat'a yada Fırat hayatın içine daha yaklaşmış. Taş evlerin aralarında başkaldıran nar, incir ağaçları asmalar ve buldukları karada açan gelincikler taş dokuya daha bir güzellik katıyor. Taş evlerin küçük avlularında yetiştirilen çiçekler pencereden bakıp gelene gidene gülümsüyor. Halfetililer bu çiçekleri bir nevi gelire de dönüştürmüş, yetiştirdikleri çiçekleri gelen turistlere satıyorlar.
Evlerin taş duvarlarımdan yollara sarkan güllerin endamına diyecek yok. Ama bir gül var ki o sadece Halfeti'ye has bir gül. Halfeti'de güllerin efendisi "Siyah Gül.&". Siyah Gül sadece burada siyah açıyor. Başka bir memlekete gittiğinde siyah açma özelliğini kaybediyor. Bu yüzden siyah gül görmek için Halfeti'ye gelmeye değer. Halfeti'nden teknelere binip Rumkale'ye rotamızı çeviriyoruz. Bir zamanlar insanların gülüp oynadığı, sokakların, gezip tozduğu bağların bahçelerin ve anıların üzerinde yüzüyoruz. Bir hüzün melodisi sarıyor yüreğimizi. Suya veriyoruz efkarımızı, etrafımızı kuşatan sarp kayalıklarda takılıp kalıyor çığlıklarımız. İnce bir yağmur düşüyor Fırat'ın sularına.
Rumkale görünüyor kayaların en sert noktasında. Eskiden atlı, yaya orduların kuşattığı Kaleyi önce Fırat'ın suları kuşatıyor. Sonra teknelerle bizler.
Rumkale MÖ. 840 yılında Hitit döneminde yapıldığı tahmin ediliyor. Kale stratejik bir noktaya yapılmış. Kalenin Fırat'la, Merzimen ırmağının kesişme noktasına yapılmış. Bir yarım ada gibi. Karaya bağlanan bölümündeki kayalar kesilerek dev bir hendek oluşturulmuş. Kale mimarisinde neresi doğal kaya nerede insanın eli değmiş ayırmak zor.
Rumkale özelikle Hıristiyanlar tarafından önemseniyor. Hz İsa'nın havarilerinden Yuhanna'nın İncilleri burada yazdığı daha sonra Beyrut'a kaçırıldığı söyleniyor. Kalede Aziz Nerses kilisesi, mescit, Kale içi pazarlar ve çok sayıda tarihi kalıntının olduğu görülüyor.
Her yerde olduğu gibi burada bir efsane çıkıyor karşımıza. Aziz Nerses'in kalede yaşayan çok yakışıklı bir oğlu varmış. Kalenin su ihtiyacını karşılamak için kalenin altında bulunan kuyuya her gün iner, suyun aksinde kendini seyredermiş. Bir gün iki gün derken, suya yansıyan güzelliğine aşık olmuş. Etrafındaki hiçbir güzele meyil etmemiş. Azizi Nerses oğlunun aklını yitirdiğini düşünerek onu Rumkale yakınlarında bulunan Krala kızı / Henisli Mağarasına kapatmış. Bu efsaneden yola çıkarak insanın kendisini beğenmesine psikolojide Narsızım isminin verildiği rivayet edilmektedir.
Baharın oynak iklimi burada da kendi yüzünü gösterdi Rumkale'den Halfeti'ye dönerken. Bir güneş açtı yamaçlardaki sarp kayalara vurduğunda kayalar altın sarısı parladılar. Bir yağmur damlası düştü Rumkale'nin surlarına , hava karardı. Fırat öfkelendi her nedense. Dalgalar teknemizi yalpalamaya başladı. Halfeti ile aramızda mesafe azaldıkça dalgaların öfkesi daha da arttı.
Kıyıya ulaştığımızda Fırat'ın hırçınlığını, öfkesini, tutsaklığına verdik. İçimizde bir düş şehri, damağımızda güzel bir anı, birde ellerimizde siyah güller vardı.

atlasdergisi



Siyah gül, Halfeti'yle birlikte sular altında kalmıştı. FOTOĞRAF: ERCAN AKKAR / AA
17/07/2007 (210 kişi okudu) AA - ŞANLIURFA - Türkiye'de sadece Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesinde yetişen siyah gülün yok olmaması için proje hazırlandı. 'Güllerin efendisi' de denilen siyah gül seralarda yetiştirilecek.
Halfeti'ye ne zaman, nereden geldiği bilinmeyen siyah güller, birkaç yıl öncesine kadar Halfetili ailelerin bahçelerini süslüyordu. Ama ilçe merkezinin büyük bölümü, GAP kapsamında yapılan Birecik Barajı'nın suları altında kaldı. Yeni Halfeti'ye taşınan aileler siyah gülleri dikmeye çalıştı. Ne var ki Fırat'ın yarattığı mikroklimanın sadece 10 kilometre uzağında dikilen güller tutmadı. Bunun üzerine kaymakamlık, eski yerleşim yakınlarında Tarım İl Müdürlüğü'ne ait bir serada, sayıları giderek artan siyah gül yetiştirmeye başladı. Kaymakam Yavuz Selim Süzer, ilçenin simgesi siyah gülleri dünyaya daha iyi tanıtmak için de çalışmalar yapacaklarını açıkladı.
Koyu kırmızı rengi zamanla siyaha dönen Halfeti gülleri, bodur, yarı katmerli ve kokulu bir tür. İlk ve sonbaharda çiçek açıyor. 1-1.5 metre yükseklikte bir çalı olan bu türün çiçekleri altı yedi santimetre çapında oluyor
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
Cevapla

Tags
urfaharran

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz