|
#1
|
Bunlara Baktınız mı?
21.07.07, 03:01
Ingiltere nerededir? | Anglia polytechnic university - ingiltere | LONDRA Yüzyıllar boyunca Londra, dünyanın dört bir yanından gelen gezginlerin en gözde duraklarından biri olmuştur. Bu gezginler tatil yapmaktan istila etmeye kadar çeşitli amaçlarla gelmişlerdir. Ortaçağdan kalma Globe’dan günümüzün National Theatre’ına dek uzanan şehrin tiyatro geleneği, nesiller boyunca ziyaretçileri cezbetmiştir. Büyüleyici müzeler, sanat sergileri, ihtişamlı malikâneler, kiliseler ve parklar da bu cazibenin birer parçasıdır. Tüm bunların dışında, üçüncü binyılın eşiğinde Londra’nın geleneksel güzelliklerine yenileri eklenmektedir. Açık hava kafeleri, sokak müzisyenleri ve pazar yerleriyle sokak hayatı yeniden canlanmıştır. Thames Nehri üzerine yapılan dönme dolap, Tower of London’dan Millennium Dome’a kadar yüzyılları içine alan nefes kesici bir manzara sunar. Yapıldığı zaman tartışmalara yol açan yeni British Library günümüzde ilerleme olarak kabul edilmektedir. Yine de kütüphanenin renkli geçmişine yabancı kalmamak için British Museum’daki Old Reading Room’u (Eski Okuma Salonu) ziyaret edebilirsiniz. Tutucu kesimlerin hoşuna gitmese de, bazı insanların sabahın erken saatlerine kadar partilerde eğlenmekten ve Pazar günleri alışverişe çıkmaktan hoşlanması, şehrin gece hayatını ve alışveriş geleneğini değiştirmekte, hareketlendirmektedir. Londra, bütün yabancıların kendilerini yerli olarak hayal edebilecekleri, ve her zaman ziyaret etmeyi düşleyebilecekleri bir şehirdir. Londralılar fazla sıcakkanlı ve samimi olmasalar da, dünyanın en kibar insanları arasında sayılırlar. Size her zaman için “bayım” veya “bayan” şeklinde hitap ettiklerini göreceksiniz. Mağazalardaki görevlilerden ve Londralı çocuklardan en çok duyacağınız iki kelime, “teşekkür ederim” ya da “lütfen”dir. Sırada beklerken kimse önünüze geçmeye kalkmaz. Ayrıca, “Lütfen, önce siz buyurun” demek zorunda kaldığınız zarif duraklama anlarına da alışmanız gerekecektir. Taksi şoförlerinin tek amaçları sizi ezmekmiş gibi görünse de, çoğu zaman elinizi kaldırdığınızda durur ve, hem zevkli hem de rahat bir yolculuk sonunda sizi istediğiniz yere götürürler. Londra’da gezilecek çok yer vardır. Tarihle ilgileniyorsanız Tower of London’ı, Kensington Palace’ı, Westminster Abbey’i ve Museum of London’ı görebilirsiniz. Tiyatroyla bu derece iç içe bir şehir daha bulmak zordur: Leicester Square’de biletlerin yarı fiyata satıldığı gişeden o akşamki oyunlar için biletler alabilirsiniz. Yakın geçmişte yenilenen Royal Opera House’a gidebilir veya ihtişamlı Royal Albert Hall’da klasik müzik dinleyebilir ya da Cirque de Soleil’i izleyebilirsiniz. Her zevke ve ilgi alanına yönelik müzeler bulunur; hatta, eski tıbbi gereçler müzesi gibi tuhaf yerler bile bulabilirsiniz. Gençler, ürkütücü şeylere karşı duydukları meraklarını Madame Tussaud’s Chamber of Horrors’da ve London Dungeon’da giderebilirler. Açık havada gezinmekten hoşlananlar Richmond Park’a gidip kızıl geyikleri izleyebilir, Hyde Park’taki Serpentine’de tekneyle dolaşabilir veya St. James’s’de pelikanları besleyebilirler – Londra’nın yeşil alanları benzersizdir. 16. yüzyıl oyun yazarı Ben Jonson’ın sözleri günümüzde de geçerliliğini korumaktadır: 'Sahnemiz Londra; çünkü iddia ederiz ki hiçbir ülkenin cümbüşü bizimkinden eğlenceli değildir.' Her mevsimde parkların keyfini sürebilirsiniz. Şehrin iklimi yumuşaktır; bitkiler ılık geçen kış boyunca yemyeşildir. Son yıllarda yaz ayları kavurucu sıcaklara tanık olduysa da bir yerlerde mutlaka canlandırıcı bir esinti, serin bir gölge bulabilirsiniz. Bunaltıcı sıcaklarda dikkat etmeniz gereken yerler, metro ile havalandırmasız restoran ve otellerdir (bu tip yerlerin sayısı bir hayli fazladır). Londra’ya düşen yağış miktarı aslında zannedildiği kadar fazla olmasa da, kasvetli ve yağmurlu (ve romantik) günlerin sayısı az değildir. Bu nedenle hava durumu kent sakinlerinin başlıca konuşma konusunu oluşturur. Ancak, Londra’nın cadde ve sokaklarında yürüyüş yaparken –ki bu fırsatı sakın kaçırmayın– havanın o gün nasıl olduğuna aldırmayacaksınız bile. Tabii ki şehre değişik bir açıdan bakmanızı sağlayan iki katlı otobüslere de binebilirsiniz. Yine de en şaşırtıcı hazinelere sadece yürüyerek dolaşırken rastlayabilirsiniz: Shoreditch’te suçluların kamçılanırken bağlandığı direk, Victoria Embankment üzerindeki kerubilerle süslenmiş sokak lambası veya Sir Thomas More’un altın yüzlü heykeli gibi... Ayrıca, binalarda, Oscar Wilde, Mozart, Karl Marx, Florence Nightingale, Vincent van Gogh veya Ellen Terry gibi ünlü kişilerin yaşadıkları yerleri belirten mavi levhaları görebilirsiniz. Londra’da gezinirken acele etmenize gerek yoktur; çünkü şehri tamamen keşfetmeniz zaten olanaksızdır. Londra, Roma döneminin Londinium’undan Victoria hükümdarlığına; II. Dünya Savaşı sırasındaki hava akınları sonrasından günümüze dek birbiri üzerine biriken katmanlarla zenginleşmiş bir şehirdir. Geçmiş, günümüzdeki varlığını her zaman hissettirir. City of London’da (metropoliten alan Greater London’a karşılık ayrı bir tüzel kişiliğe sahip eski Londra kenti) dolaşırken Christopher Wren’in eseri olan Londra Yangını Anıtı’nı görebilirsiniz, ancak etrafınızdaki gökdelenlerin anıtı nasıl da cüceleştirdiğini fark edeceksiniz. Nicholas Hawksmoor’un tasarladığı bir melek, Bank’teki metro istasyonunun girişinin üzerinde uçar. King’s Road’da Vivien Westwood’un tasarımlarına baktıktan sonra, ahşap kapıların ardında cinsiyete ve evlilik durumuna göre ayrılmış mezarların bulunduğu Moravya mezarlığını kaçırmayın. Kısacası, şehirde dolaşırken gözünüzü dört açın. Aksi halde Londralıların nesiller boyunca yarattıkları incelikleri kaçırırsınız. Son zamanlarda Londra giderek popülerleşmekte, hatta 'Avrupa’nın Başkenti' olarak anılmaktadır. Aslında, etnik çeşitliliği göz önüne alırsak, 'Dünya’nın Başkenti' daha uygun bir tanımdır. Afrikalılar, Araplar, Avustralyalılar, Karayipliler, Çinliler, Filipinliler, Hintliler ve Taylandlılar gibi farklı ulusların insanları bu şehirde kendilerine yer bulmuş ve özellikle İngiliz mutfağını zenginleştirmişlerdir. Sayısı yılda 10 milyonu bulan ziyaretçilerin bir kısmı, ne kültürle ne de tarihle ilgilenir. Onları çeken, Londra’dan başka bir şey değildir. Gece hayatı son derece renkli, restoran seçenekleri neredeyse sınırsızdır. Ayrıca moda meraklıları, Londra’nın tasarımcılarından gözlerini ayıramazlar. Günümüzde Londra, en az 1960’lar ve ’20’lerde, hatta Edward ya da Elizabeth dönemlerinde olduğu kadar hareketlidir. Londra hâlâ dünyanın merkezindeki yerini korumaktadır. Yemek ve konaklama pahalılığına, tıkalı trafiğe, hava kirliliğine ve semtler arasıdaki uzaklığa rağmen insanlar Londra’nın büyüsüne kapılmaktan kendilerini alamazlar. Shakespeare 'Yıllar solduramaz onu bence / Ne de büyüsü kaçar renklerinin' dediğinde, muhtemelen, ikinci evi olan Londra’dan bahsetmektedir. ÖNEMLİ BİNALAR Albert Memorial: Victoria döneminden kalma bu göz alıcı Neo-Gotik yapı, orijinal haline uygun olarak restore edildi. Barbican’daki Roma Duvarı: İÖ 50-60’tan kalan surlar, Roma dönemi Londinium’undan kalan mirasın bir parçasıdır. Buckingham Sarayı: 1702 tarihli eski yapı, John Nash tarafından yeniden inşa edildi. Sonraki yüzyılda ise bazı süslemeler eklendi ya da çıkarıldı. County Hall: Günümüzde London Aquarium’a ev sahipliği yapan binanın yapımına 1911’de başlandı ve 1922’de açıldı. Hampton Court Palace: Yapımına 1515’te başlanan sarayın inşası 18. yüzyıla dek sürdü. Bu nedenle çeşitli dönem tarzlarının özelliklerini içerir. Kenwood House ve Chiswick House: 18. yüzyılın ünlü mimarları olan Adams kardeşlerin Klasik Palladio tasarımları… Lloyd’s of London: Sir Richard Roger’ın yüksek teknolojiyle inşa edilmiş modern binası, 1980’lerin sembolüdür. Millennium Dome: Tartışmalara yol açan ve genellikle yerilen kubbenin, Britanya’nın ilerleyişinin bininci yılını ifade etmesi düşünülmüştür. Natural History Museum: Hem içindeki hem dışındaki mimari harikalarıyla dikkat çeken bina 1880’de tamamlandı. Southwark Cathedral: 13. ve 14. yüzyıl Gotik mimarinin örneklerinden günümüze kalanları görebilirsiniz. Ayrıca, vitraylarda Shakespeare’in karakterleri betimlenmiştir. St. Barthomew the Great: 12, 15 ve 17. yüzyıl kalıntılarından oluşan koleksiyonun yanı sıra, kilisenin Victoria dönemi restorasyonları da ilgi çekicidir. St. Paul’s Cathedral: 1666’daki Büyük Yangın’dan sonra inşa edilen katedral, Christopher Wren’in başyapıtıdır. Tower of London: Fatih William’ın 1070’lerde yaptırdığı bu kule, şehrin en eski kalesidir. Tudor ve Victoria tarzı eklemeler yapılmıştır. Westminster Abbey: 1060’ta Aziz Edward tarafından inşası başlatılan kilise kompleksi, restore edilerek genişletildi. Glasgov Eski bir özdeyiş vardır: Edinburg başkenttir ama Glasgov ise başkent olma pontansiyeli taşır. Bunun etkileri 19.yy’a dayanır ki o tarihte Glasgov kendini “İmparatorluğun ikinci şehri” olarak ilan etti: gelişen, kültürlü ve pamuk, değirmen, kömür madenleri ve tersaneleriyle elde edilen karlarla zenginleşen bir şehirdi. Geçmişin zenginliğini yansıtan mirası heryerdedir: George meydanındaki Şehirin Resmi Binaları, Ticari Şehrin neoklasik mimarileri, Batı Ucun geniş terasları, bal renkli Güney Yakası villaları, Rodin’den Rembrandt’a pahabiçilemez sanat hazinelerine ev sahipliği yapan galeriler. Glasgov’un bazı şehirlerde olduğu gibi kendini özdeşleştirdiği herhangi bir özel bir binası yoktur: Eyfel kulesi, Trafalgar Meydanı, Empire State binası, Edinburg kalesi gibi. İronik olarak şehir kendini ekonomik bir bunalımın eşiğinden zor kurtararak tabiki yapılarının sayesinde yine de turistlerin ilgisini çeken bir şekilde yeniden yaratılmıştır. Glasgov’un en iyi mimarları şehre yeni bir soluk getirdiler; onların bu abideleri şehrin önceki zaferlerine ışık tutmaktadır. Glasgov’un insanlarının çok sıcak olduğunu söylemek belki biraz klişe gibi olcak ama gerçekten öyleler. Yazar William McIlvanney şöyle ifade etmiştir: Glasgov bir şehir değil sanki bir kabare ve şehrin bu espiri anlayışı en ilginç yanıdır. Buradan çıkan bazı isimler: Billy Connolly, Jerry Sadowitz ve Rab C Nesbit; hiçbiri kendini ciddiye almaz ve uzun süre ciddi kalamazlar. Mizah hayatın her yanındadır ve Glasgovlular, Edinburglulara göre her şeyde bir espiri ararlar. Sanat 1990’dan önce İskoçya’nın en geniş şehriolan Glasgov espirilerin ve alay konuların durağıydı: Gorbal adlı, sarhoş futbol fanatiklerinin, jilet sallayan çetelerin ve anlaşılmaz aksanlıların fikir uyuşmazlığının hüküm sürdüğü Büyük Britanya’nın en ünlü gecekondu mahalleleriyle doluydu. Ardından Clyde nehri kıyısı yeniden doğdu. 1990’da Avrupalı Kültür Şehiri olarak isimlendirilen eskiden tersane olan şimdilerde çok değişen ve artık gökyüzünün de görülebildiği bir yer haline geldi. O zamandan beri ziyaretçiler, gelişen sanat eserlerini, muhteşem Viktorya dönemi binalarını, Charles Rennie Mackintosh’un kıvrımlı Art Nouveau tasarımlarını görmek için gelmektedirler. Eskiden endüstriyel ticaret şehri bölgeleri olan ve artık yüksek apartmanlar, tasarım dükkanları ve restoranlarla kaplı bu bölge gezilmeye değer bir yer haline geldi. “Ditto West End” olarak geçen restoranları, botanik bahçeleri ve refah içinde yaşayan bölge de görülmeye değerdir. |
| Sponsorlar |
| |
![]() |
| Tags |
| ingiltere |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|