|
#1
|
|
03.08.07, 19:22
Yunanistan, | Yunanistan Kültürleri | Yunanistan tarihi | Yunanistan yandı - havadan foto | Yunanistan yanıyor en az 30 ölü yüzlerce kayıp... | RODOS VE RODOSLULAR Rodos’a vardığınızda, tarihin bütün ağırlığını üzerinizde hissetmeniz kaçınılmazdır. Miken yerleşimlerinden kalan granit taşlar, Klasik dönemin mermer sit alanları, ortaçağ kiliselerinin ve kalelerinin kalıntıları, tarihi zaman çizelgesinin somut kanıtları niteliğindedir. Rodos için, Yunan Tanrılarının Rodos’ta doğduğu; adanın da aslında güneş tanrısı Helios tarafından en sevdiği nymphası Rhodon’a hediye olarak verildiği söylenir. Buna rağmen, Rodos’un, geçmişe takılıp kalmış arkeoloji meraklılarına uygun bir yer olduğunu söylemek doğru olmaz. Rodos, uzun ve sıcak yaz günleri, ılık denizi, çok sayıdaki plajı ve etkinlikleriyle, yaz ayları yaklaştığında eğlence düşkünlerinin mekkesi haline gelen bir tatil beldesidir. Rodos, Oniki Adalar’ın en büyük adalarından biridir ve Ege Denizi’nin güneybatısında, Türkiye ile Yunanistan’ın arasında yer alır. İlk başlarda, 20. yüzyılın başındaki Türk baskısına karşı ittifak kurmak için birleşmiş olan Oniki Adalar (dódekanísi eski Yunanca’da oniki adalar demektir) günümüzde, çok azı nüfus barındıran, 200’den fazla adanın oluşturduğu topluluğun idari bölgesi konumundadır. Bugün Yunanistan’ın ayrılmaz parçası olan Oniki Adalar, Yunan devletine 1947 yılında katılmıştır. Rodos baştan aşağı tarihin gelgitleriyle yıkanmıştır. Baskı ve görkemli zenginlik dönemleri yüzyıllarla birlikte durgun sulara serpiştirilmiş, her dönem, zamanın kumlarına kendi izini bırakmıştır. Eyalet kentlerin üçlü gruplaşmaları, İÖ ikinci ve birinci binyılda, Rodos’un Atina ve Korinthos gibi kentlere rakip olmasıyla başlamıştır. Ticarette ustalaşan halk, Akdeniz etrafında ticari ortaklıklarını geliştirerek, ada sakinlerine uzun süreli refah getirmiştir. Daha sonraları, Hitabet Okulu ve eski dünyanın “harikası” Rodos Heykeli ile yeni bir statüye sahip olmuştur. Türk sahil şeridinden sadece 20 km. uzaklıkta bulunan Rodos, Klasik Yunan, Helen ve Roma dönemleri boyunca, doğu-batı arasındaki uzun ticaret rotasında bir sıçrama taşı görevi yaparak, liman vergileri sayesinde kasasını doldurmuştur. Son iki binyıllık zamanın büyük bölümünde, bu son derece önemli bölge Avrupa’nın süper güçlerinin çarpışmalarına maruz kalmış, İslam ve Hıristiyanlık dininin çatışmasını yaşamıştır. Roma İmparatorluğu’nun parçalanmasının ardından Bizans’ın savunmasız bir ileri karakolu haline gelen Rodos, görünürde Konstantinopolis tarafından yönetilirken aslında yağmacı korsanların insafına terk edilmişti. Adanın, Müslümanların Kutsal Topraklardan sürdüğü St. Jean Şövalyeleri’nin yuvası haline geldiği 14. yüzyıla kadar ada halkı korku içinde yaşamıştır. İsa’nın askerleri, adaya geldiklerinde büyük bir yapım planı üstlendiler ve adanın görünümünü büyük ölçüde değiştirerek Avrupa’nın en güçlü savunma sistemini yarattılar. Eski Rodos Kenti’nde yer alan kale, onların varlığının, sadakatinin ve inançlarının bir anıtı niteliğini taşır. Sonradan, Dünya Mirası addedilen eşsiz ortaçağ yapılarının çevresini kuşatan sağlam surlar, her şeye rağmen en parlak döneminde dahi yenilmez olamamıştır. 16. yüzyılda Osmanlı kuvvetleri şövalyeleri doğuya sürerek adaya yerleşmiş ve burayı, doğu medeniyetlerinin batıdaki ileri karakolu haline getirmişlerdir. Osmanlıların yarattığı etkiler, Eski Kentteki zarif minarelerde, oyma mermer çeşmelerde ve ince bir işçiliğin ürünü olan ahşap balkonlarda hâlâ görülebilir. İtalyanlar, I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Osmanlıları adadan kovarak, geçici yetkilerini kalıcı ikamete dönüştürmek üzere adaya yerleşmişlerdir. Adaya büyük miktarda yatırım yaparak altyapı sistemini geliştiren ve tarihi sit alanlarının ilk defa ciddi bir şekilde arkeolojik araştırma konusu yapanlar da İtalyanlar olmuştur. Ada, sürekli el değiştirmesine rağmen, Rodos’un sıradan insanlarının yaşamındaki temel faktörler, son 5.000 yılda pek az değişmiştir. Akdeniz ve Ege adaya ilk yerleşenlere bol besin sağlamış; İÖ 5. yüzyıldan beri yaşanan sıcak yazlar, beraberinde tahıl ürünleri getirerek keçi sürülerine otlak alanlar yaratmıştır. Bronz Çağında katırlar ve eşekler ulaşım aracı işlevi üstlenirken, aynı dönemde zeytinlikler ve asmalar da ilk mahsullerini vermeye başlamıştı. Adada, hayatın ritmi ekim, bakım ve hasat toplama rutinleri tarafından belirlenmiştir. Erken Hıristiyanlıktan bu yana yaşamın dokusu dinle güçlendirilmiştir. Kilise (özellikle Ortodoks dini), 1832 yılında kurulan modern yönetimden çok daha önce tanınmıştı. Zaman içinde meydana gelen doğal afetler, savaşlar, hastalıklar ve işgaller gibi kötü günlerde insanlar, fiziksel ve ruhsal sığınma ve teselli mekânı olarak hep kiliseyi tercih etmişlerdir. Sünger avcılığı için denize dalan ve tüccar gemileriyle denize açılan babalarının, kocalarının ve oğullarının korunması için dua eden kadınlar, cemaatin çoğunluğunu oluştururdu. Duvarları ve kubbeleri muhteşem fresklerle bezeli birkaç kilise dışında adaya, içinde basit birer haç, ikon ve yanan mumlar bulunan küçük, beyaz kiliseler hâkimdir. Herhalde ada, son yirmi yıl içerisinde, son birkaç binyıldır gördüğünden daha fazla değişime tanık olmuştur. Günümüzde Rodos, her yıl bir milyon insanın “akınına” uğramaktadır, bu insan akını ada ve ada halkı için harika fırsatlar yaratırken, bir yandan da büyük bir baskı kaynağı oluşturur. Bugün, ada nüfusunun yarısından fazlası Rodos Kenti’nde yaşayıp geniş ticari imkânlardan faydalanmaktadır. Büyük tatil beldeleri, İngilizce restoran tabelaları ve mönüleri, günlük İngilizce gazeteleri, ithal biraları ve uydu yayını bulunan spor barlarıyla, uluslararası mekânlardır. Otel ve turizm çalışanlarının çoğu İngilizce konuşur; eğer adayı keşfetmek üzere otelden çıkmayı canınız istemezse Yunanistan’da olduğunuzun farkında bile olmazsınız. Turizmin beraberinde getirdiği refah ve güvenlik duygusu, adadaki yeni neslin hayattan beklentilerini değiştirmiş ve ailelerinin yaşadığı sıradan yaşamdan çok daha fazlasını istemelerine yol açmıştır. Çiftçiler, gelirlerin artmasıyla birlikte sadık eşeklerini traktörlerle değiştirmiş veya bir bar ya da araba kiralama acentası açmak için çiftçilikten tamamen vazgeçmişlerdir. Bazı balıkçıların, teknelerini balık yakalamak yerine, turistleri yakın adalara götürmek için kullandığını göreceksiniz. İnsanı etkileyen buzukinin sesinden ziyade cep telefonlarının sesi daha sık duyulur, delikanlılar yeni ve hızlı arabalarıyla hava atmakla meşgulken, sadece eski zamanın insanları kafeneiónda tavla oynayarak vakit geçirirler. Burada ayrıca kumarhaneler, ünlü markaların satıldığı modern mağazalar ve daha bir nesil öncesine kadar yanında bir erkek olmadan dışarı çıkamazken, şimdi geceleri tek başlarına dolaşan genç kızlar gibi birçok Ege kasabasında rastlanmayan farklılıklara da rastlayacaksınız. Rodos birçok geleneğinden vazgeçmiş olsa da, kendine has bazı özelliklerini korumayı başarmıştır. Aile hâlâ hayatın merkezindedir ve aileye yeni eklenen her üye, akşam gezintilerinde (volta) etrafa gururla gösterilir. Çocuklar sokaklarda, üzerlerine titreyen büyüklerinin gözetiminde, güven içinde oynarlar. Bir Yunan eş dost toplantısı, ateşli bir tartışma yaşanmadan tamamlanmış sayılmaz. Sonuç olarak burası tartışarak demokratik karar verme yolunun keşfedildiği ülkedir; konuşma ne kadar gürültülü olursa o kadar iyidir. Yunan dilindeki sesler heyecanlı tartışmalar için biçilmiş kaftandır, ama buna karşın hiç kimse evine kin güderek veya husumetle dönmez. Rodoslular, ziyaretçileri ksenos (hem yabancı hem de arkadaş anlamına gelir) olarak görürler, misafirperverlikleri içten ve rahatlatıcıdır. Tavernada sarf edeceğiniz birkaç Yunanca kelime, öğle veya akşam yemeklerini yiyen adalıların yüzlerinde bir tebessümün belirmesini ve başlarını sallayarak sizi selamlamalarını sağlayacaktır. Sayısı artan sayfiye yerlerine rağmen özellikle adanın güneyinde kırsal hayatın izlerine rastlamak kolaydır. Buralarda keçi çobanları ve sürüler hâlâ çınarların gölgesinde dinlenirler, güneş ışınları alçak asmaların üzümlerini yavaş yavaş olgunlaştırır. Güneş tanrısı Helios’a tapanlar için modern çağa hizmet etme fırsatını yakalayan Rodos, bu görevi canla başla yerine getirmektedir. İyi ulaşım bağlantıları, çok sayıda restoran, her zevke ve bütçeye uygun gece kulüpleri ve insanların rahat tavırları birleştiğinde, ortaya harika bir tatil deneyimi çıkar. Bahar ve güz, yürüyüş için idealdir; yaz aylarında kendinizi güneşe adayabilir, çeşitli su sporları yaparak eğlencelere katılabilir ve golf oynayabilirsiniz. Her şeyin ötesinde, tarihi etkilerin yarattığı esrarengiz karışımı ve Eski Rodos’un eşsiz mimarisini de yabana atmamak gerek. İlgi alanı ne olursa olsun, burada herkese göre bir şeyler bulunur. Belki de, bu yüzden Rodos’un ziyaretçisi hiç eksik olmaz. GİRİT VE GİRİTLİLER Girit ismi birçok görüntüyü akla getirir: Gezilecek tarihi yerler, gürültü ve trafiğin yoğun olduğu ticaret kentleri, kırsal alanları kaplayan milyonlarca zeytin ağacı, neon ışıklı barların ve yüksek sesli müziğin olduğu hareketli dinlenme yerleri, limandaki ufak balıkçı teknelerini izlerken yenen iki kişilik romantik bir akşam yemeği, tırmanılacak dağlar, binlerce kişiyle aynı yerde güneşlenerek geçirilen bir gün, yazın günde 15 saatlik gün ışığı, kışın ise dağlarda 1 metrelik kar. Burada herkes için bir şeyler vardır ve adadaki bu çeşitlilik en seçici turisti bile memnun eder. Girit, Doğu Akdeniz’de, Afrika kıyılarının 200 km. kuzeyinde ve İsrail’e kısa bir gemi yolculuğu uzaklıkta bulunmaktadır. Kuzeyde Mısır, batıda Roma ve doğuda Mezopotamya ile Arabistan’ın ticaret yollarının kesişiminde yer alan stratejik konumu sayesinde, ticaret ve politik güç açısından baştan beri değerli olan bir kara parçasıdır. Girit, 8.300 km2lik büyük bir adadır ve doğa bu topraklara çok cömert davranmıştır. Adayı denize demirlemiş gibi görünen 2.000 metreden yüksek sıradağların manzarası muhteşemdir. Su, bu dağlara baş döndürücü geçitler açarak içlerinde büyük mağaralar oymuştur. Bu mağaralar Yunan tanrılarının doğduğu düşünülen ve eskiden burada yaşayan insanlar için dini açıdan büyük önem taşıyan yerlerdir. Burası ayrıca, yüzyıllar boyunca korsanlar, gezginler ve özgürlük savaşçıları için saklanma yeri olmuşlardır. Vadileri çok derin ve yamaçları çok dik olan bu dağlar 20. yüzyıldaki savaşlarda bile ele geçirilememiştir. Bugün, zirveleri, yakın zamanda sayıları yeniden çoğalan kel kartal gibi birçok yırtıcı kuşun yaşam alanıdır. Çevredeki zirvelerden gelen zengin kaynak suları, buradaki verimli ovalar ve alçak arazilerde hasatın bol olmasını sağladığı için, Neolitik dönemden bu yana önemli bir yerleşim alanıdır. Turistler, sahil şeridi boyunca –özellikle kuzeyde– geniş kumsalları doldururlar fakat buradaki kıyı yapısı aslında çok çeşitlidir; kumsalların dışında kayalık koylar, ufak körfezler ve bataklık akarsu ağızları da vardır. Girit’te her mevsim hakkıyla yaşanır. Baharda tepeler çiçeklerle ve güneşin sıcaklığıyla olgunlaşan buğdaylarla kaplanır, yavrular doğar ve keçi sürüleri taze otlaklardan en iyi şekilde yararlanır. Yaz başında tahıllar hasat edilir ve arazi toprak rengine bürünür. Kuş sesleri yerini cırcır böceği seslerine bırakır. Akşamüstleri havaya hanımeli kokusu hâkim olur. Yaz ortasında Giritliler sıcaktan kaçmak için gölge ararken ziyaretçiler güneşlenmek için gruplar halinde güneşe çıkarlar. Taşrada keçi sürülerinin güneşin kavurduğu tepelerde yiyecek için dolaşırken çıkardıkları çan sesleri uzaktan duyulabilir. Sonbaharda hava biraz soğur ama mevsim sonu güneşi daha alçaktan doğup batarken renkler birbirine karışarak sıcak bir manzara oluşturur. Evlerin sıvaları kırmızı bir ton alır, üzümler olgunlaşır ve yer çekimi dolgun meyvelere sihirli değneğini dokundurur. Kısa bir süre sonra, dağlar karla kaplanır, odun dumanı havayı sarar ve kalabalık insan grupları kış sporları merkezlerini doldururken yaşlı insanlar sıcak şöminelerinin başına çekilir. Zeytin hasatı yılın en önemli zamanıdır. Bu mahsulün adada büyük bir saltanatı vardır çünkü azımsanmayacak kadar uzun süredir Giritlilere kaynak olmuştur. Milyonlarca ağaç, insanın toprağa bağımlılığının göstergesi gibi, yamaçları ve kıyıları örter. Her tozlu patikada ve kent sokağında tarihin ayak izleri görülebilir. Girit, Avrupa uygarlığının beşiği olmuştur; Doğu Akdeniz’de uzaklara yüklü ticari yolculuklar yapan ve 20. yüzyılın başlarında varlıkları kesinleşene kadar mitolojik olarak nitelendirilen Minoslular da burada yaşamıştır. Adanın birçok yerindeki müzelerde sergilenen şahane el yapımı eserler bu insanların, ilk gerçek Avrupa kültürünü oluşturduğunu ve hayatlarının sanat, spor ve zevkle bezendiğini göstermektedir. Minos uygarlığı, İÖ 1450 yılında şu an kesin olarak bilinmeyen nedenlerle, ani bir şekilde olmuştur. Önceleri, çok büyük bir doğal felaketin buna neden olduğu düşünülse de arkeolojik teoriler, artık, buranın savaşçı insanlar tarafından istila edildiği yönündedir. Eğer bu teoriler doğruysa, bu olay binlerce yıl sürecek istilaların ve Giritlilerin esaretinin başlangıcı sayılabilir. Dorlar, Atinalılar, Helenler, Romalılar, Bizanslılar, Araplar, Venedikliler ve Osmanlılar burada hüküm sürmüştür. Bu grupların buradaki varlıklarına dair izler görkemli kalelerde, koruyucu limanlarda, güzel malikânelerde, dar caddelerde, zarif minarelerde ve süslü kent çeşmelerinde bulunabilir. Girit, 1913’te, uzun süredir özlem duyduğu enosise Ortodoks dininin anavatanı Yunanistan’la birleşerek kavuşmuştur. Giritliler vatanlarının ele geçirilmesini hiç hoş karşılamamış ve özellikle Osmanlı kuşatması sırasında, hızla saldıran, daha sonra da dağlardaki kalelerine çekilerek kurnazlıkla düşmanlarını yenen mükemmel ve kararlı savaşçılar olarak ün yapmışlardır. II. Dünya Savaşı’nda Almanlar Girit’i ele geçirdiklerinde de Giritliler bu hayat tarzını sürdürmüş, “ya özgürlük ya ölüm” sloganına sadık kalarak başarılı bir gerilla savaşıyla karşı koymuşlardır. Kentleri ele geçiren istilacılar, bölge insanını asla ehlileştirememişlerdir. Boyun eğmez Giritliler, yüzyıllar boyunca topraklarıyla bir bütün içinde yaşar, sürüleriyle ilgilenir, sebze ve meyve yetiştirir ve denizde avlanırlardı. Giysilerini ve halılarını yünden yapar, ayakkabı ve eğerler için deri, çanak ve diğer aletler için ahşap, sepetler için de ot ve saman kullanırlardı. Mevsimlik hasatlar, dağ köylerini tecrit eden uzun kışlarda tüketilmek üzere stoklanırdı. İnsanlar, güvenlerini Tanrı’ya bağlamışlardı; adadaki birçok Ortodoks kilisesi bunun bir kanıtıdır. Giritliler, bu kiliselerde dayanıklılık için yakarmış, dağlarda saklanan oğulları ve babaları için dua etmişlerdir. Şu anda adada barış hüküm sürse de Girit toplumuna bakıldığında çok az değişiklik görülür. İnsanlar hâlâ beyaz badanalı evlerle dolu köylerde yaşarlar; her evin ufak da bir bahçesi vardır. Köy insanları hâlâ geleneksel yiyeceklerle (yeşillik, zeytinyağı, yabani bitkiler, bal, yoğurt, biraz kuzu ya da keçi eti) beslenmektedir ve bunun dünyadaki en sağlıklı diyet olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Erkekler hâlâ siyah polo pantolonlar giyer, dullar siyahlar içinde kapı önlerinde tığ işler ve hâlâ modern araçların kullanışsız olduğu bölgelerde eşekler ulaşım ve yük taşıma aracı olarak kullanılır. Bir Giritlinin düşmanlarına karşı duyduğu nefret efsaneleşmişse de dostlarına, hatta yabancılara karşı –Yunanca’da dost ve yabancı kelimelerinin karşılığı aynıdır– cömert ve yardımseverdir. Tanrı misafirine her zaman bir kapı açılır. Bugün bile, az bir Yunanca’yla bir elma bahçesini veya asma bahçesini övmeniz, kucak dolusu meyveyle yolunuza devam etmenize neden olabilir. Bu geleneklerin nesiller boyu nasıl taşındığına sadece küçük bir örnektir. Peki bugünün Giritlileri nelerden zevk alıyor? Şiir, edebiyat, müzik ve dans; bu sanatların geleneksel halleri en güzel şekilde yaşatılmaktadır. Bu kadar geleneğe rağmen Girit çok modern bir adadır ve başkent İráklion önemli bir Yunan ticaret kentidir. İnsanlar hareket halindeyken iş görüşmesi yaptıkları veya o akşamki randevuyu ayarladıkları için cep telefonlarının sesinden kurtulamazsınız. Burada da büyük kıyı kentleriyle kırsal bölge arasındaki fark geçmişte olduğu gibi bugün de çok fazladır. Giritli gençler, Yunanistan’daki kuzenleri gibi modaya ve müziğe meraklıdır. Kırsal kesimdeki yaşamın kendilerine sağlayamayacağını düşündükleri hareketli işler bulmayı, geleceklerini güvence altına almayı ve para sıkıntısı çekmeden yaşamayı amaçlarlar. Başkentin hareketli ve ticari açıdan önemli bir yer ve aynı zamanda canlı bir kültür hazinesi olması pek çok turisti şaşırtan bir özelliğidir. Kitle turizminin artması ile Girit’in, özellikle de gelişmenin yoğun olduğu kuzey kıyılarını değiştirmiştir. Ada her yıl güneş, rahatlama ve eğlence arayan ziyaretçilerin akınına uğrar ve Giritliler de bu kişileri onların istedikleri gibi ağarlamaktan mutluluk duyar. Girit, geniş toprakları ve kendine has özellikleri ile farklı bir “Avrupa adası”dır. Kültürel kayıpların olması korkusu anlaşılabilir olsa da, bunun gerçekliği yoktur. Kararlı ve her zaman olduğu gibi dayanıklı Giritliler, işleri kendi bildikleri gibi yürütmeye devam edeceklerdir. Bu kültürel farklılık, muhteşem tarih ve dramatik manzara, sonraki nesiller için Girit’i büyüleyici bir tatil yeri yapacaktır. MİKONOS ADASI Míkonos kuru ve çorak olsa da, kumlu plajları ve canlı gece hayatı adayı Kykladlar’ın en ünlülerinden biri haline getirmiştir. 1207’de Venediklilerin hâkimiyeti altına giren adalılar daha sonra 1615’te Míkonos Topluluğu’nu kurdular ve kendine yeterli bir toplum olarak geliştiler. Turizmin ilk dönemlerinde entelektüellerin geldiği Míkonos günümüzde, Yunanistan’ın en gösterişli adası olarak ünlüdür. Míkonos Kasabası Míkonos kasabası (ya da Khóra), göz alıcı beyazlıktaki dar sokakları ve küp biçimli evleriyle bir Kyklad köyünün en güzel örneğidir. Rüzgârdan ve korsan saldırılarından korunmak için dar sokaklar halinde yapılmış olan işlek liman, Yunanistan’ın en çok fotoğrafı çekilen yerlerinden biridir. Çoğu ziyaretçi günümüzde dahi bu sokaklarda kaybolur. Delos adasına giden taksi tekneler rıhtımdan kalkar. Limanın yanında bulunan Plateía Mavrogénous’ta, kadın kahraman Mantó Mavrogénous’un (1796-1848) büstü bulunur. 1821’deki Kurtuluş Savaşı sırasında Míkonos’ta zaferle sonuçlanan mücadelesinden ötürü kendisine general rütbesi verilmişti. Feribot limanının güneyindeki Neo-Klasik binada yer alan Arkeoloji Müzesi’nde, Roma döneminden ve Helenistik dönemden yontular, MÖ 6. ve 7. yüzyıl seramikleri, takılar ve mezar taşlarının yanı sıra Delos’taki ören yerinden pek çok buluntu sergilenmektedir. Kasabanın en eski yeri olan Kástro, rıhtıma yukarıdan bakar. Antik kale surunun bir kısmına yapılmış olan Halk Müzesi, Yunanistan’ın en iyi müzelerindendir. Zarif bir kaptan malikânesinde yer alan müzede nakışlar, antik ve çağdaş Míkonos kumaşları sergilenir. Sergilenen alışılmadık bir şey de, 29 yıl boyunca adanın maskotu olan doldurulmuş Pelikan Pétros’tur. 16. yüzyıla ait Vonís yel değirmeni Halk Müzesi’nin bir parçasıdır ve restore edilerek işler hale getirilmiştir. Bu, mısır öğütmek için kullanılan 30 yel değirmeninden biridir. Ayrıca bir harman dövme yeri ve değirmenin çevresindeki arazide bir de güvercinlik vardır. Adanın en ünlü kilisesi, Kástro’daki olağanüstü Panagía Paraportianí’dir. Ortaçağ kalesinin arka kapısının (parapórti) yerine yapılmış olan kilise, yer seviyesindeki dört şapel ile bunların üstündeki bir diğerinden oluşur. Bir kısmı 1425 tarihliyken, diğer yerleri 16. ve 17. yüzyıllardan kalmadır. Kástro’dan aşağıya inen dar sokaklardan sanatçılar mahallesi olan Venetía’ya, ya da Küçük Venedik’e (resmi adı Aléfkandra) ulaşılır. Uzun evlerin renkli balkonları denize uzanır. Ana meydan Plateía Aléfkandra’da büyük Ortodoks katedrali Panagía Pigadiótissa (Küçük Kuyuların Meryem Anası) yer alır. Matogiánni’nin sonundaki Ege Deniz Müzesi’nde Minos öncesi dönemlerden 19. yüzyıla kadar kullanılan gemilerin maketleri, denizcilik araçları, tablolar ve deniz temalı MÖ 5. yüzyıl paraları sergilenir. Bitişikteki 19. yüzyıl malikânesi Lena’nın Evi’nde Léna Skrivánou adlı Míkonoslu bir kadının yaşamını anlatılır. Burada nakışlardan oturağa kadar her şey olduğu gibi korunmuştur. Yunanlı ve uluslararası sanatçıların eserleri, Matogiánni’deki Kent Sanat Galerisi’nde sergilenir; bunların arasında Míkonoslu ressamların eserleri de yer alır. Adayı Gezerken Míkonos öncelikle kumsallarıyla ünlüdür; iç kesimleri yeşil değildir. En iyi kumsallar güney kıyısındadır. Kasabanın 3,5 km. güneyindeki şık Platƒs Giálos’tan kalkan taksi tekneler güneş tutkunlarını koydan koya taşır. Gerisinde otel ve restoranların sıralandığı bu kumsal adanın başlıca plajıdır. Güneşseverler, güneydoğudaki ünlü çıplaklar kampına yönelirler. Bunların ilki, iyi bir tavernası olan sakin Parágka ya da Agía Anna’dır. Bir sonraki Paradise’da bir kamp yeri, disko müziği ve su sporları vardır. Muhteşem koy Super Paradise, eşcinsellerin ve çıplakların yeridir. Tekne turu hattının sonundaki Eliá da çıplaklar kampıdır ve yüksek sezonda kalabalıktır. Míkonos kasabasının aksine 7,5 km. doğuda yer alan Ano Merá köyü daha gelenekseldir ve turizmden pek etkilenmemiştir. Adanın koruyucu azizesine adanmış 16. yüzyıl manastırı Panagía i Tourlianí turistleri cezbeder. Pároslu iki keşiş tarafından kurulan kırmızı kubbeli manastır 1767’de onarıldı. Süslü mermer kulesi Tínoslu ustaların eseridir. Manastırda 16. yüzyıl ikonları, tören kıyafetleri ve nakışlar bulunur. Köyün kuzeybatısındaki Palaiókastro tepesinde bir Venedik kalesi vardı. Buranın Míkonos’un antik kentlerinden birine ait olduğu sanılmaktadır. 17. yüzyıl tarihli Moní Palaiókastrou buradadır. Kuzeybatıdaki Maráthi köyünde yer alan Moní Agíou Panteleimona 1665 tarihlidir. Yoldan daha sonra Pánormos Körfezi’ne ve rüzgâr sörfçülerinin cenneti Fteliá’ya ulaşılır. Atina Sihirli şehir Atina, dünyada en dolu tarihi olan, tanrılar ve insanlar tarafından tapılan muhteşem hatıraları barındıran bir kenttir. Yunanistan’ın büyüleyici başkenti, medeniyetin doğduğu yerdir. Demokrasinin doğduğu, tarih öncesi zamanları insanlarının yaşadığı kent olarak anılır. Tarih öncesi uygarlıkların en önemlileri Atina’da gelişti ve insanlık tarihi adına bugüne kadar gelen çok başarılı mimari başyapıtları ortaya koymuştur. Atina’nın Akropolünü kim bilmezki? Tarihin en ünlü arkeolojik sit alanlarının methi Dünya’yı dolaşıp milyonların takdirini kazanmıştır. Akropol Dünya’nın 7 harikasına aday gösterilmiştir. Aslında Atina’nın bu markası favoriler arasındadır. Kutsal Akropol’ün yapımı milattan önce 5.yy’a yani ünlü Periklis’in altın çağına uzanır. İhtişamı ve göz alıcılığının dışında tarihi en güzel çağlarından düşüş dönemine kadar bir çok değişik karelerle doludur ama hala Atina semalarının altında parlamayı ve geleceğe ışık tutmayı başarır. Pendelikon mermerinin beyazlığıyla parlar. Atina’nın yeri Attika’nın başkanlığında belirlenmiştir ve yarımadanın aşağısına Sterea Yunanistan’a kadar ulaşmıştır. Kuzeyde ve doğuda Ymmytos dağları, Pendeli ve Parnitha ile, güneyde ve batıda Saronik koyu arasındaki alçak alanda bulunmaktadır. İklimi Avrupa’daki en ılımlı ve sıcak yazların geçtiği ve turizm için ideal olan bir şehirdir. Merkez ticaret limanı olan Pire Atina’dan bir kaç kilometre uzaklıkta yer almaktadır. Atina Neolitik çağlardan beri devamlı ikamet edilen bir şehir olmuştur. Ahlaki öğretilerin ve medeniyetin şehir sınırlarını aştığı ve batı uygarlığının anakarası olduğu 5.yy en parlak çağıdır. Yüzyıllar boyunca bir çok kere fethedilmeye çalışılmıştır. 1834’te Atina yeni kurulan Yunan devletinin başkenti olarak seçilmiştir ve şimdi Akropol duvarlarının etrafında 4.5 milyon nufusa ev sahipliği yapmaktadır. Bugün siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik ve ticari açıdan Yunanistan’nın merkezidir. Atina çok farklı yönleri olan bir şehirdir. Meşhur tarihi üçgenin (Plaka, Thission, Psyri) içinde bir gezinti farklı çağların nasıl birarada varolduğunu hissettirir. Bazıları iyi korunmuş bazıları zamanla yıpranmış olan çok eski konaklar görülmeye değerdir. Lüks mağazalar, küçük şirin dükkanlar, süslü restoranlar ve geleneksel tavernaların hepsi bu şehirdedir. Atina’nın kalbi meclisin ve bakanlıkların olduğu Syntagma meydanında atar. Bu merkezin dışındaki turistik gezilerin gözde mekanları ise Monastiraki, Kolonaki, Lycabettus tepesi, tarihi merkeze yakın Faliro, Glyfada, Voula ve deniz esintisini hissedebileceğiniz Vouliagmeni ya da kuzeyde Marousi, Melissia, Vrilissia ve Kifisia’dır. En önemli arkeolojik sit alanlarının olduğu yerleri gezmek ise bir zorunluluk: Akropol, Herodes Atticus odeonu, Olymbion, Roma Pazarı, Panathinaiko Stadyumu - Kallimarmaro, Sounio’daki Poseidon tapınağı vs. Neoklasik dönem binaları, Atina’nın gerçek övünç kaynakları olan Yunan Meclisi, Atina Akademisi ve Atina Üniversitesi de görülmesi gereken yerlerdir. Ayrıca kültürel mirasın hazinelerinin sergilendiği müzeler yani Arkeoloji Müzesi, Savaş Müzesi ve Bizans Müzesi vs kaçırılmamalıdır. Atina her dönem insanların dikkatini çeken bir kent olmuştur. Bütün beklemelere ve kötü talihe rağmen 2004 Olimpiyat Oyunları şehrin bu etkileyici yeteneğini kaybetmediğini kanıtlamıştır. Olimpiyat Oyunlarının tekrar anavatanına dönüşü muhteşem olmuştur. Diğer Avrupa şehirlerinden çok daha ünlü ve çok yoğun bir gece hayatı vardır. Atina geceleri tamamen bir değişim geçirir ve bütün eğlence seçenekleri tatminkardır. Meşhur “bouzoukia” müziği Atina eğlencelerinin lideridir. Sonuç olarak kendinizi Atina’nın büyüsüne kaptırmanızı tavsiye ederiz. Görülecek Yerler Olimpiyatlara kadar Atina’daki değişiklikler biraz yavaştı. Dünya’nın bir çok yerinden Atina’nın hala 2004 Haziranına kadar bir inşaat sahasına benzetilmesiyle ilgili olumsuz eleştiriler alınca Atina’lılar kendilerine çekidüzen verdiler ve bir zafer kazandılar. Olimpiyat tarihindeki en pahalı organizasyon oldu çünkü bu işin maliyeti ülkedeki herkese adam başı çocuklar da dahil olmak üzere 800$ olarak gönderildi. Yine de sonunda organize komitesi bu işten 9 milyon $ kar etti ancak olimpiyatlar için yapılan bir çok mekan şu an boş ve iş görmez şekilde bırakılmış durumda. Hükümet bunlardan bazılarını özel sektöre restoran, kafe ya da park alanı için tahsis etmeyi bazılarını ise konferans salonu, müze ya da okul olarak kullanmayı planlamaktadır. Tek değişmeyen şey Akropol oldu. Bir çok ziyaretçi Atina gecelerinde bu muhteşem tapınak manzarasını görmek için feribotlarla açılmaktadır. İlk gelenler fark etmeyeceklerdir ancak bu anıtlara girişler değişim göstermektedir. Başka tarihi eser alanlarında ise restoran projeleri yer alacaktır. Önemli olarak belirtmekte fayda var ki bir çok müze milli bayramlarda ve Pazar günleri ziyaret için girişi ücretsiz yapmışlardır. Yemek Çok lezzetli Yunan yemekleriyle karşılaşacaksınız. Yiyeceklerin tazeliği konusunda hassas olan ve yerel kaynaklı yemeklere yeni tatlar katan son dönem ahçılar ve şefler ağız tadınıza hitap eden seçenekler sunacaklardır. Bu arada tabiki tavernaları unutmayın çünkü bu kültüre giriş yapabilmek, ucuz, kolay ve lezzetli yemekler tatmak buralardan geçer. Partenon bölgesinin aşağısındaki Plaka, orada yaşayanların olduğu kadar ziyaretçiler için de hoş bir gezintinin ve turist şakalarına maruz kalmanın hasıl olduğu bir yerdir. Adrianou ve Kydatheneon başı çeken diğer yerlerdir ayrıca görsel üzüm asmaları kaplı meydanları ve galeriler, uzo içilen mekanları ve tavernaların olduğu dar sokakları da keşfetmekten geri kalmayın. Akşam saat 8.30’da ortalık kalabalıklaşmaya başlar ve yemek zamanı ise 10.30 civarıdır. Atina’nın biraz dışındaki güney Plateia Omonia caddelerinde ise bir çok küçük ve ucuz etnik yemek yiyebileceğiniz yerler var. |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| |||
| |||
![]() Selanik'te 500 yıl süren Osmanlı hâkimiyetinin en önemli göstergesi Beyaz Kule. Öteki yakanın hikâyesi: Selanik... ![]() Murat Karpuz ![]() ![]() ![]() Atatürk'ün, Nâzım Hikmet'in dünyaya gözlerini açtıkları Selanik, İzmir'in yıllar öncesinde Ege'nin öteki yakasında evlatlık olarak bıraktığı küçük kardeşi gibi. Yunanlılarla kurduğumuz dostluk treni bağıyla, artık kayıp evlat Selanik'e ulaşmak daha kolay..... Komşumuz Yunanistan'ın ikinci büyük kenti Selanik, her Türk için Atatürk'ün doğduğu yer olarak manevi bir öneme sahip. Selanik ile İstanbul arasında 2005 yılından beri hizmet veren 'dostluk-filia' treni, iki ülkenin tarihi, kültürel ve turizm bağlarını demir rayları üzerinden kuruyor. Ata'nın izinden Selanik'e gitmeye karar verdiğimde, bu konforlu trende buldum kendimi. Her kompartımanda tertemiz yataklar var. Özel lavaboya kadar her şey düşünülmüş. Türk tarafındaki son durakta yapılan pasaport kontrol işlemlerinin kolaylığı beni şaşırttı. Dokuz saatlik bir yolculuğun ardından, 500 sene Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğinde kalmış bu sahil kentine vardık. Selanik ile İzmir, "Acaba yalnış trene binip İzmir'e mi geldim?" dedirtecek kadar benzerlikler taşıyor. Aslında benzerlik tesadüf değil. Tarih kitaplarına göre Osmanlı İmparatorluğu döneminde, İzmir'in kentleşme planını çizen P. Vitali isimli bir mühendis, paşa emriyle gönderildiği Selanik'te de aynı şehircilik planını uygulamış. TIPKI KORDON GİBİ Selanik'te geçmişe dair izler, artık yerlerini 'tiki' ve 'hippi' gençliğin 'takıldığı', sahil boyunca sıralanan eğlence mekânlarına, kafe ve restoranlara bırakmış. Kaldığım otelin sahibi Türkçe konuşan Hristos Lucidis'in Türklere olan sevgisi gözlerinden okunuyor. Onun tarifiyle Atatürk'ün evini buldum. Türk Konsolosluğu'yla aynı avlu içinde yer alan bu pembe pencereli evi gezince duygulanmamak imkânsız. Aynı cadde üzerindeki Avrupa'nın en büyük katedrali olduğu söylenen Aya Dimitros da görülmeye değer. Aya Dimitros'dan sahile inen yolda bu kez karşıma MÖ 300 yılından kalma arkeolojik kazı alanı çıkıyor. Sahilde ise kentin en önemli meydanı, gençliğin buluşma noktası Aristotelus, insan seliyle dolup taşıyor. İzmir'in kordonunu andıran uzun sahil şeridi, sizi Selanik'in sembolü haline gelmiş Beyaz Kule'ye götürüyor. Kentin ara sokaklarına serpilmiş Bizans kiliseleri, Arkeoloji Müzesi, Ayasofya Camisi'nin bir kopyası gibi duran 8. yüzyıldan kalma Aya Sofya Bazilikası derken, yorgunluğunuzu atmak için bir kafeye girebilirsiniz. Köpüklü bir Yunan kahvesi de memleketimizi aratmıyor. Sahilde ikona satan bir papazla girdiğim sohbetten aklımda kalan, "Biz Yunanlılar ve Türkler, sürekli kavga eden ama ayrılamayan iki kardeş gibiyiz," sözü, iki toplum arasındaki bağı, bir kez daha gösteriyor. Orhan Pamuk'un eserlerinin, Selanik'teki kitapçıların en çok satanlar listesinde olduğunu da öğreniyorum. Kentin gece hayatının kalbi ise geleneksel tavernaların olduğu Ladadika'da atıyor. Ladadika bölgesinde, buzuki dinleyerek, bize hiç de yabancı olmayan Yunan mutfağının leziz yemeklerini uzo eşliğinde yemek, büyük keyif. OTEL VE RESTORANLAR Electra Palace-Arsitotelous Square Tel: +30 (2310) 294011 Orestias Kastorias-Startiotou Str. Tel: +30 (2310) 276517 Interni Restoran Alexandrou Str. Tel: +30 (2310) 88 88 65 Krikelas Restoran Antistaseos Str. Tel: +30 (2310) 451289 TANIDIK GELENLER... * Seyyar satıcıların uzun havası. * Domates, biber, patlıcan olmasa da hoparlörle üzüm satışı. * Trafikte sürücülerin pencereden sarkarak yaptıkları kavgalar. * Tavernada, "Ne olacak bu memleketin hali?" muhabbetleri. * Üniversite etrafındaki kafelerde, kızlı-erkekli grupların tavla turnuvaları. * En sevdikleri pembe dizi başladığında, dünyadan bağlantıyı kesip televizyona kilitlenen yerli halk. * Dolma değil 'dolmaki', cacık değil 'caciki'. NASIL GİDİLİR, NEREDE KALINIR, NE YENİR? Selanik'e her akşam saat 20.00'de İstanbul Sirkeci garından tren kalkıyor. İki kişilik kompartımanlarda tek kişi için gidiş-dönüş fiyatı 180 YTL. Dönüş için bir ay opsiyon tanınıyor. Otobüsü tercih ederseniz, Varan firması yaklaşık 10 saatte sizi Selanik'e ulaştırıyor. Selanik'e direkt uçak bulmak zor. Ama illa uçakla gitmek isteyenler Atina'dan altı saatlik bir hızlı tren yolculuğuyla Selanik'e varabilir. Kentte konaklama sorunu neredeyse sıfır. 5 yıldızlıdan tek yıldızlıya kadar birçok otel bulunuyor. Fiyatlar 40 avro ile 200 avro arasında. Seyahatini tur şirketi ile yapmak isteyenler için Bamtur, Selanik'ten geçen ilginç bir tur paketi sunuyor. Yunanistan vizesi, sanılanın aksine oldukça kolay alınıyor. İşlemler çok hızlı. En fazla üç gün sürüyor. Selanik'te adım başı döner kebapçılar var. Bizdekilerden tek farkı, büfe tarzı bu yerlerde şarabın kola gibi servis edilmesi... Yunan fırınlarının taze börekleri de mutlaka denenmeli. Sebze yemekleri de bizimkilerden farksız. SELANİK YAKINLARINDA... Selanik'ten 69 kilometre uzaklıktaki Halkidiki, deniz tutkunları için Yunanistan'ın en temiz, el değmemiş koylarına sahip. Yunanistan'ın AB içindeki en büyük fenomeni olan özerk yönetimli dini bölgesi Aynaroz, 20 manastırla kutsal olarak kabul ediliyor. Kadınların bu bölgeye ayak basmasına dini nedenlerden dolayı izin verilmiyor. 'Meryem bahçesi' anlamına gelen Aynaroz'da zaman sanki Ortaçağ'da donmuş gibi. ![]() Selanik'te 500 yıl süren Osmanlı hâkimiyetinin en önemli göstergesi Beyaz Kule ![]() Aya Sofya Bazilikası cami olarak da kullanılmış... ![]() Çalgıcı Yorgo'nun buzukisinden Selanik Türküsü... ![]() Aristotelous Meydanı, kafeler, seyyar satıcılarla kentin kalbi olarak nitelendiriliyor. |
| kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
kanlica (15.08.07) | ||
|
#3
| ||||
| ||||
| Mustafa Ağa Camii ![]() Mustafa Ağa Medresesi ![]() Fethiye Camii ![]() Fethiye Camii ![]()
__________________ Kendi omuzuna tırman. Başka nasıl yükselebilirsin ki ! |
| Sponsorlar |
| |
![]() |
| Tags |
| yunanistan |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|