|
#1
|
|
05.08.07, 15:05
Reform kesmez devrim gerek 10/06/2001 (156 defa okundu) HÜSEYİN ERGÜN (E-mektup | Arşivi) Önce bunalımın adını koymak gerek. Bu, beceriksizlikler, hırsızlıklar, hortumlamalar vb.. olduğu ya da borç iyi yönetilemediği için ortaya çıkan dolayısıyla iyi yönetim, hırsızları içeri tıkma, borç yönetimini iyileştirme gibi önlemlerle önüne geçilebilecek bir bunalım mı? Yoksa dünyaya ayak uyduramamaktan doğan bir bunalım mı? On iki yüz yıllık tarihimize baktığımızda bunalımların asıl nedeninin dünyaya ayık uyduramamaktan kaynaklandığını görürüz. 18. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılda ömrünü tamamlayan sanayi devrimi, Osmanlı'nın ve Türkiye'nin son iki yüzyıldır yaşadığı bunalımların temel nedeni oldu. Bütün bu süreçte yaşanan bunalımlar, ileri sanayi toplumlarında yaşananlardan farklıydı. O toplumlarda, öngörüsüzlük, iyi yönetilememe veya sistemin özünde bulunan konjonktürel iniş çıkışlar nedeniyle bunalımlar yaşandı ve aşıldı. Elbetteki bütün bu bunalımlar, Türkiye'yi de etkiledi. Ama Türkiye, bunun altında, sanayi toplumuna eklemlenme sancılarını da yaşadığı için bu bunalımları, daha acılı ve daha uzun sürelerle yaşadı ve yaşıyor. Türkiye 26 yıldır, 1974'ten beri yüksek enflasyon yaşıyor ve bu kadar uzun bir süre iki haneli enflasyonda gezinmeyi başaran tek ülke. Daha açık ifadeyle, bu süre içinde, ne tek haneli ne de üç, dört haneli enflasyon, (1979 ve 1994 yılları dışında) söz konusu olmadı. Bir çeyrek yüzyıl süren ve sürmekte olan bu sürecin yapısal bir nedeni olmak gerekir. Bu, popülist politikaların bir sonucu denilebilir. Doğru, ama popülist politikalar neyin sonucu? Birtakım kötü çocuklar bu ülkeyi yönettiği için mi biz çeyrek yüzyıldır iki haneli ve yüzde 50 ile yüzde 100 arasında bir enflasyonu yaşıyoruz? Bence, asıl neden, sanayi toplumuna eklemlenme süreci konusundaki haklı hırsımız ve bunu içe kapanarak yapmaktaki anlaşılmaz ısrarımız. -Bu ısrar, halen devam ediyor.- Hem sanayileşmek ve kentleşmek istiyoruz hem de kaynaklarımız kısıtlı; o zaman ister istemez, devletin para basmak (enflasyon yaratmak) hakkı devreye giriyor. Böylelikle, köylünün sancısını azaltmak; sanayicinin, küçük üreticinin gereksindiği parasal desteği sağlamak bir ölçüde mümkün oluyor. Zaman zaman ölçü kaçınca, ya araya ara rejimler giriyor ya da "kemer sıkma" politikaları. Bu böyle devam edemez ve edemiyor derken, 1980'lerden itibaren, dünyanın bilişim uygarlığına doğru yol aldığını hafif hafif duyumsamaya başladık. 1990'da Sovyet Blokunun dağılmasıyla, 1914'te başlayan "kısa yüzyıl" sona erdi. Bu arada bilişim uygarlığı dünyaya damgasını iyiden iyiye vurmaya başladı. Bütün dünya gibi, biz de buna hazırlıksız yakalandık. 1998'deki uzakasya krizini bu hazırlıksızlığın bir ürünü diye yorumlayanlar çoğunlukta. Bence, Japonya ve Avrupa da yeterli hazırlıkta değildi ve değiller. Meselenin özünde, yaşamın bütün alanlarında, ulusallıktan küreselliğe geçiş var. ABD bilişim sektöründe başı çektiği için sorunu daha hazırlıklı karşılamayı ve bundan yararlanmayı başardı. Türkiye ve bütün ülkeler, olayın bu boyutunu iyi kavramak ve buna göre politikalar üretmek zorundalar. Olağan dönemlerde politika o kadar önemli değil, teknik bir konu gibidir. Çağ dönüşümlerinde politika daha büyük önem kazanır. Teknik uzmanlık yetmez. Ufuk ve risk alma faktörü devreye girer. Bu da olayı kavrayıp anlatmayı ve geniş bir kesimi inandırmayı gerektirir. Kanımca Türkiye bunun farkında bile değil. Eskisi gibi, "idare edip" gideceğini sanıyor.Osmanlı paşaları da öyle sanıyorlardı. Oysa geliyor gelmekte olan. Bunu gereği gibi karşılamazsak, sanayi devrimine eklemlenmekte çektiğimiz sıkıntıların bin beteri ile karşılaşmamız işten bile değil. Şimdi karşımızda duran bir reform meselesi değil, bir devrim meselesi. Yani artık eski kavram ve kurumlarla "idare" edemeyiz. Hukuktan eğitime, vergiden paraya, özgürlükten egemenliğe, rekabetten dayanışmaya herşey değişecek. Mesele, politikanın bu dönüşümün önünü açıp açmaması noktasında toplanıyor. Bütün içe kapanma politikaları, dünya insanlarının zararına olacak. Bütün dışa açılma politikaları da insanlığı ilerletecek. Ama bunun söylemesi kolay, yapması zor. Şu sırada, Meclis'teki RTÜK yasa tasarısındaki bir madde ile internet cendereye alınmak isteniyor.Yani 200 yıl önce matbaayı yasaklayan zihniyet, bugün de karşımıza çıkıyor. "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı"na karşı tutumlar da aynı bağlamda görülebilir. Kısacası bir devrime gerek var ama bu kolay bir iş değil. Öte yandan, bu devrim, sanayi toplumuna geçerken yaşanan devrimden farklı olmak zorunda ve öyle de olacak. Çünkü, İki yüz/ üç yüz yıl önce insanlığın bulunduğu düzey ile bugünkü düzey çok farklı. Sanayi devrimiyle, insan ayağa kalktı, bilgilendi, haberdar oldu, kendine güven kazandı ve işe -politikaya karışmaya başladı. Bu insanın ikna edilmesi gerekli. İnsan ayağa kalktı derken başlıca üç noktayı vurgulamak istiyorum: 1) Dünyanın yarısı için açlık ve yoksulluk mesele olmaktan çıktı. Dünya üretimi, bütün dünya insanlarını yedirmeye, giydirmeye, barındırmaya, eğitmeye yetecek düzeye ulaştı. 2) Son üçyüz yıl içinde, inanılmaz ve öncesiyle karşılaştırılamaz bir eğitim patlaması oldu. İleri ülkelerde ortalama eğitim düzeyi 11/12 yıl. Bizde de bunun yarısına erişti. Bugün Türkiye'nin erişmiş olduğu eğitim düzeyi, 200 yıl önce en ileri ülkede hayal bile edilemezdi. 3) Haberleşme, son üç yüz yılda, devasa bir ilerleme sağladı. Geniş kitleler için sadece sözlü iletişimin egemen olduğu bir dönemden, yazılı (kitap, dergi, gazete) iletişimin egemen olduğu bir döneme, ardından sesli, sonra da görsel iletişime geldik. Şimdi yazımızı, sesimizi, resmimizi ışık hızında gönderip alabileceğimiz kişisel adreslerimiz -internet ve kişisel haberleşme ortamlarımız (web siteleri) var. Bu üç gelişme, çağımızda devrimin karakterini değiştiriyor. Bu devrim, rızaya dayanan bir devrim olmak zorunda. O nedenle, bu devrim, dayatmalarla değil geniş oydaşmalarla (mutabakat) meşruiyet kazanacak. Bu devrim dıştalayıcı değil kucaklayıcı olacak. Bu devrim bir altüst oluşla değil evrimle gerçekleşek. Ki bu evrim çok hızlı olmak zorundadır. (Işık hızı meselesi.). Bu mümkün müdür? Evet. |
| Sponsorlar |
| |