iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 11:28 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Toplum ve Yaşam » Siyaset » siyasette yeni dönem

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 28.08.07, 12:24
Standart siyasette yeni dönem

28.08.07, 12:24



Siyasette yeni dönem (1)

CHP'ye oy verenlerin yüzde 42'si, MHP'ye oy verenlerin yüzde 31'i, AKP'ye oy verenlerinse yüzde 12'si 'yeni parti' diyor
26/08/2007 (781 kişi okudu)
BEKİR AĞIRDIR (Arşivi)

BAŞLARKEN
Türkiye yeni bir seçimden çıktı. Aceleye getirilen seçim öncesinde ne Siyasi Partiler ne de Seçim Yasası'nda katılımcı demokrasi ve adil temsilin önünü açan düzenlemeler yapıldı. Önseçimsiz, liderlerin belirlediği adaylarla gidilen seçimlerin sonucunda, yüzde 10 barajına rağmen yedi parti TBMM'de temsil olanığını yakaladı. Peki, oyları yüzde 80'nin üzerinde parlamentoya yansıyan seçmen mevcut siyasi partilerle liderlerden memnun mu? Siyaset arenasında yer alan aktörlerin, kendisinin ve ülkenin temel sorunlarına çözüm getireceğine inanıyor mu? Bu dizide 22 Temmuz'un sonuçlarını en doğru tahmin eden KONDA ekibinden Bekir Ağırdır, seçim öncesi yapılan araştırmaların ışığında seçmenin yeni parti ve yeni lider ihtiyacına bakışını değerlendiriyor.

22 Temmuz'un ardından, siyaset dünyamızda "Seçimde ne oldu?", "CHP yenilenmeli mi?", "Merkez partiler çöktü mü?", özellikle de "Sol ne oldu, nasıl yenilenecek?" gibi tartışmalar sürüyor.
KONDA bilindiği gibi seçimler öncesi bir dizi araştırma yapmıştı. Bu araştırmalardan 30 Haziran-1 Temmuz 2007 tarihinde yapılmış olanında, seçim sorularının yanı sıra deneklere kendileri ve ülkemiz için beklentileri, umutları, kaygıları ana teması etrafında sorular sorulmuştu. Ardından da ülkenin sorunları, riskleri olarak gördükleri konuları hangi parti iktidarının çözebileceği ve yeni parti ve lider ihtiyacı olup olmadığı sorulmuştu.
Bu dizide önce bu soruların cevaplarından yola çıkarak ülkemiz seçmeninin bu konudaki algı ve beklentisini özetlemeye, daha sonra da bireysel siyasi analizimizi ve yorumumuzu okurla paylaşmaya çalışacağız.
Sözünü ettiğimiz araştırmanın, siyasi parti tercihi bulgusu AKP yüzde 47,3, CHP yüzde 21,1, MHP yüzde 16 idi. Bu bulgularımız seçim sonuçlarına çok yakın olduğuna göre, diğer bulgularımızın da gerçekliğe yakın olduğunu, seçmenin yeni parti ve yeni lider talebi konusunda da geçerli ipuçları verdiğini kabul edebiliriz.

Seçmenlere göre, ülkenin en önemli sorunu yoksulluk (yüzde 70.4) ve yolsuzluk (yüzde 57.2). Daha sonra sırasıyla sosyal güvenlik sisteminin yetersizliği (yüzde 20.9), laiklik karşıtı eylemler (18.5) ve demokrasi karşıtı eylemler (yüzde 16.4) geliyor.



Seçmenlerin gözünde ülkenin en önemli sorunlarını çözecek partilerin hangileri olduğuna dair değerlendirme şöyledir: AKP yüzde 34.9, CHP yüzde 10.5, MHP yüzde 8.9. Seçmenin yüzde 36.9'u hiçbir partinin bu sorunları çözemeyeceğini düşünmektedir. Bu oranları o partilere, inanılarak verilmiş çekirdek oylar olarak kabul etmek, partilerin seçimlerde aldıkları oylarının bu oran üstündeki kısmının yandaşlıktan değil farklı nedenlerle (bir kez de bunu denemek gibi, diğerlerine karşı olmak gibi) verilmiş oylar olduğu değerlendirmesi yapmak yanlış olmayacaktır.



Seçmenin yüzde 32.8'i yeni partiye ihtiyaç olduğunu, yüzde 43.2'si
yeni lidere ihtiyaç olduğunu söylemektedir. Yeni parti ve yeni lider talebi bu kadar net olduğuna göre, sürmekte olan tartışmalara ışık tutması amacıyla, bu talebi dillendirenlerin profiline yakından bakmak gerekir. Sayfadaki tablolar bu profille ilgili.


'Yeni partiye ihtiyaç var' diyenlerin oy verdikleri parti

Yeni parti talebini dillendirenlerin en belirgin karakteri, oy
verdikleri partiye göre bakıldığında ortaya çıkmaktadır. CHP'ye oy veren her 100 kişiden 42'si, MHP'ye oy veren her 100 kişiden 31'i, bağımsız adaylara oy veren her 100 kişiden 56'sı ve AKP'ye oy veren her 100 kişiden 12'si 'Yeni partiye ihtiyaç var' demektedir. Bir başka açıdan bakınca, 'Yeni partiye ihtiyaç var' diyen 100 kişinin 32'si CHP'ye, 23'ü AKP'ye, 18'i MHP'ye oy vermiştir.


Demografik dağılım yeni parti ihtiyacında belirleyici mi?

Büyütmek için tıklayınız

Yeni bir partiye ihtiyaç olduğunu düşünen seçmenlerin nüfus dağılımı açısından belirgin bir karakteristiği var mıdır? Araştırmanın bulgularına dayanarak böyle bir karakteristiğin olduğunu söylemek zor. Demografik bilgilere bakıldığı zaman görülen şey, yeni parti talebi olanların monolitik yani tek tip bir karakteri olmadığıdır. Toplumun her kesiminden yeni parti talebi görülmektedir.

Yaşamın neresindeler?

Büyütmek için tıklayınız

Seçmenlerin mutluluk ve refah bakımından kendilerini hissettikleri dilimlere göre bakıldığında, mutluluk ve refah azaldıkça, yeni parti ihtiyacı artmaktadır. Kendini çok mutlu hissedenlerin yüzde 26'sı yeni partiye evet derken, bu oran orta mutlularda yüzde 38.5, mutsuzlarda yüzde 43.8, çok mutsuzlarda yüzde 46.2'ye çıkmaktadır. Refah ve gelir açısından baktığımızda da, yeni parti ihtiyacı en yoksullarda yüzde 41.5 iken orta gelir de yüzde 30.4, en zengin dilimde de yüzde 15.4'e düşmektedir.

Gelecekten umut

Büyütmek için tıklayınız

Seçmenlerin gelecekten umutlu olma halleri kötümserliğe doğru kaydıkça yeni parti ihtiyacı artmaktadır. Bireysel yaşamları için umutlu olanlarda yeni parti ihtiyacı yüzde 24 iken bu oran umutsuzlarda yüzde 46.5'tir. Ülkemiz için gelecekten umutlu olanlarda yeni parti ihtiyacı yüzde 20.1, umutsuz olanlarda ise yüzde 46.2'dir.

AKP dönemini nasıl değerlendiriyorlar?

Büyütmek için tıklayınız

AKP'nin temel karakteri olarak reformculuk veya irticacılık değerlendirmesine bakıldığında seçmendeki yeni parti ihtiyacı monolitik bir karakter taşımıyor. AKP döneminde ciddi reformlar yapıldığı kanısını taşıyanlarda yeni parti ihtiyacı yüzde 21.6, aksini düşünenlerdek yüzde 44.7 olmaktadır. AKP döneminde irtica artmıştır diyenlerin yüzde 42.3'ü, irtica artmamıştır diyenlerin yüzde 23.2'si yeni parti istemektedir.

Bulgulara bakıldığında yeni parti ihtiyacının olduğunu söyleyen yüzde 32,8 oranındaki seçmenin tek monolitik bir karakteri yoktur. Yine de genel olarak mağduriyetin ve umutsuzluğun artışına bağlı olarak yeni parti ihtiyacının yükseldiği söylenebilir.
Seçmenin ülkenin en önemli sorunu olarak gördüğü yoksulluk ve yolsuzluk vurgusunu daha geniş manada okumamız yararlı olacaktır. Yoksulluk olarak tanımlanan problemin genel olarak ekonomi ve gelir dağılımında adaletle, işsizlik sorunlarının çözüldüğü, sürdürülebilir büyümenin sağlanabildiği kısaca 'kaliteli ekonomi' olarak vulgarize edebileceğimiz geniş manasıyla anlaşılması daha doğru olacaktır. Aynı şekilde yolsuzluğu yalnızca rüşvet, iltimas gibi dar anlamında değil, hukuk, adalet gibi geniş anlamda anlamamız daha doğru olacaktır.
KONDA araştırmalarındaki diğer bulgularla beraber bakıldığında, AKP'nin kitle partisine dönüşmüş olmasına rağmen umut veremediği önemli bir seçmen grubu da vardır. AKP ve MHP seçmeninin üçte biri, CHP seçmeninin yarısı yeni parti ihtiyacının altını çizmektedir. Son yıllarda önemli tartışma konusu olan olan muhalefet boşluğu meselesinde yeni partiye ihtiyacın fotoğrafını daha da netleştirecek başka araştırmalara ihtiyaç vardır.
Biz toplumdaki yeni parti ihtiyacının varlığını bulgularla ortaya koymaya çalıştık. Bundan sonraki değerlendirmelerimiz tümüyle kişisel siyasi değerlendirmelerdir. Ya da değerlendirme ve analizlerin gerekçesi toplumdaki yeni parti ihtiyacı bulgusudur.

YARIN: Değişen yaşamın ritmi







Siyasette yeni dönem (2)

20. yüzyılın sorunlarına cevap üreten endüstriyel mantık, gelişmeleri yönlendirmek yerine yalnızca seyirci kaldı. 20. yüzyıla damgasını vuran sol ve sosyal demokrat hareketler de bir anda eskimiş hale düştüler
27/08/2007 (2058 kişi okudu)
BEKİR AĞIRDIR (Arşivi)
Ülkemiz bir genel seçim geçirdi, bu dönemde gerçek sorunlarımızı konuşamadan, sonuçları anlamaya yönelik değil, tümüyle halk da dahil diğerlerini suçlamaya yönelik tartışmalar süreci yaşıyoruz. Halbuki bu arada dünya değişiyor, daha doğru bir deyişle çağ değişiyor. Tüm dünyada bildiğimiz sistemler, değerler yeni yüzyıla göre yeniden biçimleniyor. Ülkemizin yaşadığı sorunlar kimlerinin sandığı gibi "göktaşı bize çarptığı için" değil, ya da tüm dünya birleşip ülkemizi parçalayıp yok etmek istedikleri için değil, yaşamın ritmi değiştiği için yaşanıyor.
Yaşananların, tüm yaşam alanlarını ve düşünce sistematiğini, tüm değerleri, tutumları değiştiren boyutta olduğunu siyasal aktörler arasında dillendiren yok. Bilgi toplumu, bilgi ekonomisi kavramlarını ise henüz doğru dürüst bilmiyoruz.
Yaşamın geldiği noktadaki karmaşıklıkla baş edemeyen siyasetçi ve aydınlarımız kolay bir yol olarak şiddeti seçiyor. Maddi ve manevi şiddet, giderek günlük yaşamda ağırlığını artırıyor.
Politika hayal ve gerçeğin hem yan yana, hem karşıt, hem de iç içe geçtiği tek alandır. Bu kesişme noktası da ülkemizin geleceğine dair geliştirilmiş bir siyasi iddia üzerinde olabiliyor ancak. Siyasi iddiaların ise geçmişe ve olana göre değil, geleceğe ve olacak olana göre biçimlenmesi gerektiği açık. Önce geleni ve olacak olanı anlamamız gerekiyor. Belki de tüm bildiklerimize bir de zihin haritamızı değiştirerek, ezberlerimizi unutarak değişen çağa ve gelene bakmamız lazım.


Bilgi devrimi
Şimdiye dek kalkınma ve refah tanımı sanayileşme ve mal üretimi kavramları ile yapılırdı. Bu tanım, doğası gereği daha çok, daha büyük ölçekli üretim tesisleri ve montaj hatları, standart ürünler ve standart tüketim alışkanlıkları gibi alt tanımlara doğru açılırdı. Üretim için geçerli üç şey de toprak/hammadde, emek, sermaye idi.
Bugün bilgi en önemli üretim faktörü olmaya başladı. Bilgi diğer üretim faktörlerinin ve zamanın yerine geçer, onarı ikame eder hale geldi. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki muazzam gelişmeler sonucu her birey neredeyse ihtiyacı olan her tür bilgiye evindeki bilgisayarla ve cep telefonuyla ulaşabiliyor. Bilgi toplumun ve toplumsal yaşamın her bir gözeneğine giriyor veya üretilebiliyor. Bu bilgi bombardımanı toplumlarda ve bireylerde yepyeni bir enerji kaynağı haline geldi.

Yeni üretim yapıları
Hem insanların bilgiyi çoğaltma ve kullanmadaki hızı, hem de bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler üretimin yapısını değiştirdi. Standart büyük ölçekli üretim ve ürünler yerine daha küçük miktarlarda fakat özel üretim olanaklı hale geldi. Her tüketiciye ve her pazara özel üretim yapabilme becerisi tüketim taleplerinin farklılaşmasına ve özelleşmesine yol açtı.
Üretim yapısındaki bu değişiklikler tüketicinin değer ve duyarlılıklarını da değiştirdi. Sosyal ve siyasal talepler üretimin altyapısına bağlı olarak özelleşti, çevre, kadın hareketi gibi özel talepler boy vermeye başladı. Talep farklılaşmasına cevap verebilecek sanayi işletmeleri, organizasyonlar da buna bağlı olarak değişiyor. Organizasyonlar ve işletmeler daha küçük, daha esnek, daha kıvrak, tüketici taleplerine daha çabuk tepki verebilir/uyarlanabilir hale dönüşüyorlar.
Devlet ve kamunun diğer örgütlenmeleri de farklılaşan talepleri karşılayabilecek daha küçük ama etkin hale gelme, merkeziyetçilikten yerelliğe doğru kayma baskısı ile karşı karşıya.
Bilginin milyonlarca odakta üretimi, yaygın ve ortak kullanımı ülkeleri ve ekonomik yapıları görülmemiş bir hızla birbirine yaklaştırdı. Ülke ekonomilerinin böylesine iç içe geçmeye başlaması ile önceden görülemeyen büyüklükte bir pazar oluştu. Pazar büyürken, üretimdeki ve tüketimdeki bilgi devriminin yol açtığı gelişmeler nedeni ile küçük ve özgün üreticilerin önüne müthiş fırsatlar çıktı. Öyle bir noktaya gelindi ki "küresel düşün, yerel davran" felsefesi "yerel düşün, küresel davran" şekline dönüştü. Herkes küresel dünyanın içinde "kendisi" olarak rol almak ister hale geldi. Tüketicinin taleplerinin farklılaşması da bu isteğe enerji sağladı.
Tam bu nokta beraberinde müthiş sorunlar da getirdi. Sınırları ve yerel kuralları olabildiğince kaldırılmış bu büyük pazarın içindeki aktörler aynı gelişmişlik düzeyinde olmadıkları için dengesizlik ve eşitsizlikler geride olanın aleyhine çalışır ve bu eşitsizliği körükler hale geldi.

Siyasal düzen
Bu gelişmeler doğal olarak siyasal örgütlenme düzenini de sarsmaya başladı. Kendini farklı kabul eden her etnik grup, bir başka siyasal örgütlenme içinde "bir motif" olmak yerine küreselleşen dünyada "kendi" olmak ister hale geldi. Kimlik üzerine talepler gelişti ve etkinleşti. Bu zamana değin gelen ulus devlet tanımı ve devlet düzeni bu değişikliklerden etkilenmeye başladı.
Ulus devletlerin temel işlevlerinden olan savunma ve adalet bile birçok ülkenin bir araya geldiği uluslararası organizasyonlara devredilmeye başlamışken, eğitim veya bayındırlık gibi birçok fonksiyon da yerel yönetimlere kaymaya başladı. Kısaca ulus devletin rolü değişti.
İnsan hakları kavramı derinleşti ve yaygınlaştı. Kapsamı genişlerken, ülkelerin yaşamlarında olmazsa olmaz koşul haline geldi. Temsili demokrasi değişen dünyaya yetmeyerek katılımcı demokrasiye doğru evirildi.

Sonuç
Özet olarak,
Bilginin üretimi ve tüketimi günlük yaşamın en önemli faaliyetlerinden olmaya başladı.
Bilgi teknolojileri ve bilginin kullanımı kalkınma ve refaha ulaşmada kaldıraç haline geldi.
Tüketim üretimin önüne geçti.
Ekonomik faaliyetlerin odağı finans olmaya başlarken, finans kapitalin karakteri değişerek ağırlığı bireylerin fonlarından oluşan ve dehşet hızlı hareket eden bir şekle doğru kaydı.
Ekonomik örgütlenme parçalı ve esnek biçimlere yöneldi, küçük ve orta boy işletmelerin önemi arttı.
Ekonomik tekelleşme de hızlandı.
İnsanların fabrikalarda fiziki toplaşmalarının yerini daha özel ve küçük yapılaşmalar aldı.
Emeğin niteliği değişti ve çeşitlendi.
Siyasi ve sosyal talepler de bu gelişmeler üzerinde farklılaşmaya ve çeşitlenmeye başladı.
20. yüzyılın bildiğimiz sorunlarına cevap üreten endüstriyel mantık, örgütlenme modelleri ve siyasi hareketleri yeni gelişmeleri yönlendirmek yerine yalnızca seyirci kaldı. 20. yüzyıla damgasını vuran sol ve sosyal demokrat hareketler bir anda eskimiş hale düştüler.
Bütün bu değişimlerin merkezinde ise tüm düşünme sistematiği veya zihin haritamız değişti. Bildiğimiz ve sanayi toplumunun kendi iç mantığından beslenen tüm değerlerimiz, bilgilerimiz, davranış biçimlerimiz, düşünme biçimimiz, kısaca her şey değişti. Yeni yaşamı yorumlama becerimizi yeni gelene uyduramadığımız için de neden yaşamın dışına düştüğümüz sorusu sık sorulur hale geldi.

* * * * *

Düşünce sistematiğimizde değişimler
Hızla gelişen bilgi toplumuyla birlikte düşünce sistematiğimizde ortaya çıkan değişimler şöyle özetlenebilir:
  1. 1. Bilginin önemi arttı ve bilgi kendi başına güç haline geldi. Fakat sistemin içinde olabilmek "bilme ihtiyacına" değil "bilgiyi paylaşmak" ve "paylaşırken çoğaltma" faaliyetine bağlı.
    2. Bilgi ve para inanılmaz hızla hareket etmekte. Yaşamın her alanında zaman ve hız faktörü şimdiye dek olmadığı kadar önemli oldu.
    3. İletişimin yaşamın her alanını hızlandıran özelliği deneyimin de aynı hızla yaygınlaşmasına ve anonimleşmesine yol açtı.
    4. Endişe bireylerin ve toplumların günlük yaşamında önemli bir duygu haline geldi. Yaşanmakta olan değişiklikler hem öylesine yoğun ve çeşitli hem de öylesine hızlı ki ayak uydurma kapasitenize göre sonuçlar lehinize olabileceği gibi, dünyanın çok büyük bölümünde olduğu gibi yok olma riskiniz de var. Göremediğiniz ve dokunamadığınız bir düşmandan gelebilecek hızlı değişim dalgası hep bizi tehdit ediyor. İşinizin, topluluğunuzun en küçük istikrar taşımayan adı sanı konulmamış ekonomik ve teknolojik kuvvetlerce her an değiştirilebileceği korkusu davranışlarınıza hâkim olmaya başlıyor.
    5. Hızlı değişim yereli veya sizin olduğundan emin olduğunuzu koruma güdünüzü körüklüyor. Kaldı ki bizi biz yapan en önemli unsurlardan olan dilimiz, kültürümüz, çevremiz, aidiyet duygularımız, yurt ihtiyacımız gibi alanlarda küreselleşmenin yıkıcı etkileri çok açık. Bu da anılan değerlere sahip çıkmayı gerektiriyor.
    6. Aidiyetler çeşitlendi, her bir aidiyet için farklı talepler bir arada yeşermeye başladı.
    7. Yerel olanın kendisi doğrudan sınırları aşıp ulus ötesi ilişkiler kurabiliyor.
    8. Bu değişikliklere adapte olma ve yönetme becerisi yüksek olan ülke ve şirketler kontrol edilemez ve diğerlerine karşı yok edici pozisyon üstünlüğü yakalıyorlar.
    9. Yaşamın karmaşıklığı ve hızı içinde çelişkileri yönetmenin daha önemli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Paradokslar-ikilemler-çelişkiler bugünü tanımlamıyor, çok boyutlu problemler ve çok boyutlu açmazlar ile karşı karşıyayız.
    10. Günlük yaşamı belirleyen milyarlarca minik ya da tekil kararın inanılmaz bir hızla muazzam bir etki yoğunluğuna ulaştığını görüyoruz. Dolayısıyla yaşamın her bir anında her bir aktörün, kurumun, ülkenin ya da sistemin sürekli mükemmeliyetçi olması gerekiyor. İşletmelerden ülke yaşamına yeni bir toplam kalite kavramı artık günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası oldu.
    11. Yaşamın içindeki hiçbir şey doğrusal olarak gelişmiyor. Aksine taraflar karşılıklı etkileşim ve karşılıklı değişme içinde geometrik olarak artan sonuçlara yol açan bir ilişki içindeler.
    12. Bu noktada artık sonuçlara göre ya da hedeflere göre yönetmekten daha çok süreçleri yönetmek gerekli ve doğru oluyor.
    13. Her an herhangi bir aktörce alınan kararın bu kadar hızla diğerlerini etkileyebildiği bir ortamda ya da belirsizliğin bu kadar belirgin olduğu yaşam biçiminde değişiklikleri en hızlı algılamak ve karşı hamleyi gerçekleştirmek, daha esnek karar süreçleri gerektiriyor. Ama bu da bir başka örgütlenme modeli ve bir başka nitelikte insanlar ve karar vericiler demek. Şeffaflık, denetlenebilirlik, sürdürülebilirlik, kalite, toplam kalite gibi kavramlar tüm bu karmaşıklığın içinde süreçlerin doğru tanımlanmasına yönelik hamleler ve gereksinmeler haline geldi.
    14. Zaman ve mekândan bağımsız üretim ve örgütlenme modelleri öne çıkmaya başladı. Sanayi toplumuna göre tanımlanmış bir kalıba ve modele girmeyen, kendini organize eden bu ağ sistemleri ve örgütlenme modeli yaşamın diğer alanlarında da egemen olmaya başladı.
    15. Yaşamın karmaşıklığı, sanal ortamın internetten kredi kartlarına, e-devletten alışverişe kadar etkin olması beraberinde güvenlik kaygısını da önde tutarken 11 Eylül sonrası güvenlik kavramı hem nitelik olarak hem tehlike odaklarının tanımına kadar kökten değişti.

YARIN: Siyasetteki en önemli değişim










Dünya değişti, politikacılar değişmedi

MHP milliyetçiliği tekeline alarak, tüm seçmenini de ülkücü kabul ederek politika yaptı. AKP, tüm dindarları kendi din ve Müslümanlık anlayışının militanları olarak görmeye başladı. Sol kendi dışındakileri laik saymayarak veya milliyetçi olmak, Müslüman olmak önemsizmiş gibi davrandı
28/08/2007 (279 kişi okudu)
BEKİR AĞIRDIR (Arşivi)
Sözünü ettiğimiz değişimler doğal olarak siyaset alanını da etkiledi. En belirgin değişim siyasetin tüm dünyada da, ülkemizde de güdük ve kısır hale gelmesi oldu. Burada sözünü ettiğimiz siyaset eski anlayışla yapılan siyasettir. Yani endüstriyel mantıkla düşünen, enerjisini sınıflar arası çatışmalardan alan, tüm bir ülkeyi yönlendirmeye çalışan, hükümet düzeyinde iktidar olmayı amaçlayan politika (gerekliliği sürmekle beraber) ateşini kaybetti.
Hele son 20-25 yılın çağ değişimini göremeyen ve yorumlayamayan ülkemizdeki siyaset dünyası giderek zemin kaybetti.
Nedenlerini şöyle sıralamak mümkün:
1. Taraftarlarına amaç ve varlık duygusu veren politik hareketler amaçlarını yitirdi.
2. Devlet ve iktidar anlayışları üzerine politika yapmak anlamını yitirdi. Çünkü bizatihi devletin sınırları, meşruiyeti, gücü tartışılır hale geldi, birey öne çıktı.
3. Bireyler ve bireylerin kendilerine biçtikleri kimlikler çeşitlenirken yalnızca bir kimlik üzerine oturan politika anlamını yitirdi. Yani bireyin kendini tanımlarken öne çıkarıp vurguladığı solcu, Kemalist, Milliyetçi, Kürt, ülkücü gibi kullandığı birinci kimlik sıfatı üzerinden politika, insanların kimlik çeşitliliğini kapsamıyor. Halbuki Kemalist kişi aynı zamanda dini inançları olan ve milliyetçi veya Kürt olabilir. Politikada ise diğer kimlikler unutularak üzerinde örgütlenilmiş olan tekli kimlik dışındaki kimlikler dikkate alınmamaya başlandı.


Tekelci siyasal zihniyet
MHP tüm milliyetçiliği tekeline alarak tüm seçmenini de ülkücü kabul ederek politika yaparken AKP de tüm dindarları kendi din ve Müslümanlık anlayışının militanları olarak görmeye başladı. Ülkemizdeki geleneksel sol da kendi dışındakileri laik saymayarak veya milliyetçi olmak, Müslüman olmak hiç önemli değilmiş gibi davranarak aynı hatayı devam ettirdi. Bu tiplemelerin veya sınıflamaların politikada önemli olmadığı; eğitim veya işsizlik sorununun kim olduğundan bağımsız var olduğunu ve çözülmesi gerektiğini yeterince düşünemedi veya vurgulayamadı.
4. Politika üreme özelliğini yitirdi. Geçmişte politik hareketler ve partiler ekonomi biliminden veya sosyal bilimlerden gelen yeni fikirleri benimser ve kendine uyarlarken, bugün böylesi bir bilimsel beslenme yok oldu. Çünkü bilim çok çeşitlenmiş, karmaşıklaşmış, politikacılar da örneğin biyolojiden veya antropolojiden beslenme yolunu hâlâ bulamamışlardır. Politikacılarımız genetik biliminin geldiği noktanın insanoğlunun geleceğini ne kadar etkileyeceği ve olası sorunları üzerine düşünmedikleri gibi, işletme bilimindeki örgüt teorilerinin günümüzdeki olası sonuçlarından ders çıkartılmamıştır. Hâlbuki yaşamın bugün geldiği karmaşıklık ve sonuçları tüm günlük detayda her bir bireyi etkilemekte, ama bireyler bu sorunlar karşısında hiçbir politik önerme olmaksızın tek başlarına mücadele etmekteler. Ülkemizde sol ise bu evrensel sorundan da öte bilim ve bilimsel kadrolarla var olan örgütsel ilişkilerini neredeyse kesti. Türkiye'de kendine sol veya sosyal demokrat diyen partiler değişme ve gelişmeleri anlayamaz, yorumlayamaz ve giderek çözüm öneremez hale geldi. Örneğin hiçbir sol partinin bilgisayar ve bilişim dünyası ile ilişkisi veya karşılıklı beslenme mekanizması yok. Böyle olunca da bilişim teknolojilerinin günlük yaşama olan etkileri, faydaları, ekonomik kalkınmada bu sektörün kaldıraç görevi görebileceği, KOBİ'ler için önemi ve hepsinden önemlisi şeffaf bir demokrasinin sinir sistemi olan bilişim altyapısı üzerine partilerin hiçbir görüşü ve politikası yok. Bugün ülkemizde 10 milyon internet kullanıcısı var. Politikaların yaygınlaştırılmasından partinin tanıtılmasına kadar; yetişkin eğitiminden gençlere ulaşabilmeye kadar sayılamayacak kadar çok konuda böylesine önemli bir mecra ve kitlenin sol partiler farkında bile değil. Bir başka örnek ülkemizin erozyon ve kuraklık sorunudur ve sol olduğu söylenen hiçbir partinin bu iki konuda somut politikası ve politika arayışı bile yoktur.

Tutkular ateşlenemiyor
5. Küçük özel alanlara ayrışmış yaşamlarda artık büyük tutkular şiddetini kaybetmiştir. Ne dünyada ne ülkemizde milyonları sokağa döken gösteriler, üzerinde aylarca konuşulacak film ya da romanlar yoktur. Sorunlar çözümlendikleri için değil, hep var olageldikleri ama parlaklıklarını yitirdikleri için, bireysel kaçış veya kurtuluş yolları var sanıldığı için bu böyledir. Endüstri toplumu kavramları ile beslenen politik hareket ve söylemler bireyin yarınına özlemi ile çakışmadığı için tutkular ateşlenememektedir.
Özellikle bizim gibi ülkelerde ise durum daha da vahimdir. Çünkü insanlar ağır sorunlar altında tutku ve taleplerini doğru örgütsel hareketler içine kanalize edemediklerinden gittikçe tepkisel ve bireysel çarelere yöneliyor. Giderek de ortak yarından kopuk, bencil, öfke dolu ve hatta devleti de yok sayan bir anlayış hâkim olmaya başlıyor. Böylesi bir anlayış içinden de politik önderlik olmadan bireysel çıkış olamıyor.
6. Var olan politik hareketler, dünyaya kafa tutmaya, soru sormaya kendini hazırlayan; son derece hareketli, duyarlılık noktaları değişmiş olan genç insanların karşısında; köklü ve değişmez, değiştirilemez imajı veren yapıları ile ayakta duruyorlar. Genç insanlar var olan politik yapılanmalar içinde kendilerini ifade etmek veya politika oluşturmaya katkıda bulunmak gibi fırsatların kendilerine tanınmadığı noktasına geldiler, giderek politikayı kendileri dışında işe yaramaz bir yapı olarak görmeye başladılar. Partiler veya politik hareketler genç enerjiden faydalanamaz hale düştü ve giderek de güdükleşti.
7. İletişim teknolojileri, medya ve bunların toplumdaki gücü değişti. Önceden politik fikrin yaygınlaşması, örgütlenme hızı ve gücü ile doğrudan bağlantılı iken şimdi fikirler örgütlenme hızından bağımsız olarak çok daha hızlı yayılabiliyor. Eski modelde örgütlenmiş ve bunda da ısrarlı olan politik hareketler ve partilerde örgüt, fikirlerin yerine geçmeye başlayınca toplumdan kopma hız kazandı. Çünkü toplumun ve bireylerin politik bilgilenmesi ve bilinçlenmesi, örgütlenmeden bağımsız olarak olanaklı hale geldi. Ancak bu bilgilenme ve bilinçlenme partiler için bir geri besleme olanağı sağlamaktan çok uzak kaldı.
8. Toplumsal yaşamın geldiği noktada bireylerin çıkarlarını yalnızca sınıf çıkarları ile açıklamak; karşı veya yanında olanı, dost veya düşman kolaycılığı ile tanımlayabilmek mümkün değildir. Yeni ve farklı çıkarları bünyesinde barındırabilen ve bunların bileşenlerinden politika üreten partiler olmayınca, politika güncelin dışında olan bir eylem biçimi gibi algılanmaya başlandı. Kendi günlük çıkarlarına cevap bulamayan insanlar politikadan elini çekince, politika profesyonelleşti, meslekten politikacılar öne çıktı. Bu da insanları etki-tepki yasası gereği politikadan daha da uzaklaştırdı.

Oligarşik yöntemlere yöneliş
9. Politika ve politik iktidar politika erbabı ve esnafı profesyonellerin eline geçince, insanlar da ortak sorunlarında çözüm üretme sorumluluğundan giderek uzaklaştılar. Çözümlerin ve tartışmaların dışına çıkan günlük yaşam sonucu profesyonel politikacılar günlük yaşamın denetiminden kurtuldular. Sonunda iktidar ve politika kendi profesyonelleri arası rant bölüşüm arenası olurken, denetimsiz kalan devlet de gittikçe sertleşti, oligarşik yöntemlere yöneldi. Sonuçta bugün ülkemizde politika üç düzlemde yapılır hale geldi.
Sivil ve askeri bürokraside (her gün daha sert, daha ceberut, daha içine kapalı)
Profesyonel politikacılar ve particiler arasında (ülkenin sorunlarından bağımsız, politika rantı ile beslenen ve var olan)
Günlük yaşamın içinde, her gün, her yerde (sivil toplum kuruluşlarında, sivil inisiyatif ve girişimlerde, sokaklarda, yürüyüşlerde, camilerde, cemaatlerde).

YARIN: Kalkınma-Modernleşme projeleri



Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 29.08.07, 18:50
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: siyasette yeni dönem

Demokratik ve evrensel insan haklarına dayanan yeni bir modernleşme projesi gerekli

Cumhuriyet'in kurucularınca geliştirilen modernleşme projesi ile muhafazakâr proje giderek birbirini yok etmeye yönelik bir siyasi tarzda ifade buluyor. Şu anda toplumsal talepte ifade bulmuş üçüncü bir modernleşme projesine ihtiyaç var. Bu talebin merkezinde demokrasi ve evrensel insan hakları yer alıyor
29/08/2007 (617 kişi okudu)
BEKİR AĞIRDIR (Arşivi)
Ülkemizde Cumhuriyet'in kurucuları tarafından geliştirilen kalkınma ve modernleşme projesi önceki bölümde sözünü ettiğimiz tüm bu değişimlerden doğrudan etkilendi. Bu projenin ana unsurları nelerdi?

Güçlü devlet, vatandaşlarının tek tip olduğu ve devlete karşı ödevlerinin tanımlandığı devlet-vatandaş ilişkisi,
Ulusal kalkınma, devletin öncü olduğu girişimcilik, ithal ikâmesi ile desteklenen üretim, devlet tarafından manipüle ve kontrol edilen finans piyasaları,
Cumhuriyetçi vatandaş (ödevleri ülkü haline getirmiş, farklılıklarını unutup tek tipleşmiş),
Akla ve bilime dayalı (sonuçları kesin ve tartışılmaz olarak bilim) modernleşme.
Cumhuriyet'in kalkınma ve modernleşme projesi ulus devlet yaratma yolunda siyasi planda başarılı olmuştur da. Fakat ekonomik kalkınma ve toplumsal modernleşmede sorunlar çıktığı açıktır. Sorunların bir kısmı talebe dönüşmüş, siyasi ifadelerini Demokrat Parti'den (DP) başlayarak Adalet Partisi (AP) ile süren sağ iktidarlar dönemi başlamıştır. Sorunların bir kısmı ise dönemin koşulları gereği dillendirilememiş ve siyasi talebe dönüşememiştir.

Siyasetçiler değişimi okuyamadı
Altmışlı yıllardan itibaren dünyada adım adım gelişen değişim Türkiye siyasetçilerince okunamamış ve bu projenin demokratikleşmesi sağlanamamıştır. Siyasal düzlemde demokratikleşme sağlanamazken, ekonomik düzlemde dış dünyanın dinamiklerinin dayatması ile serbest pazara yöneliş seksenli yıllarda ANAP iktidarını doğurmuştur.

Muhafazakâr kalkınma projesi
Türkiye'de Cumhuriyet'in kalkınma ve modernleşme projesine eklemlenememiş, dini duyguları ağırlıklı İslami muhalefet zaman içinde gelişerek ve değişerek karakteristikleri Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı ile belirginleşen muhafazakâr kalkınma ve modernleşme projesine dönüşmüştür. Bu proje bazılarının sandığı gibi sadece Cumhuriyet'le hesaplaşma ruhundan ya da irticacı güçlerden beslenmemektedir. Aksine dünya modernleşmesine de eleştiriler getiren ve alternatif geliştirme çabasında olan bir projedir. Bu projeyi yalnızca Doğu-Batı veya Hıristiyan-Müslüman ekseninde görmemek gerekir.

Ahlakı hukuktan çok dinde arayış
Muhafazakâr proje yerele açık, cemaat üzerinden de olsa bazı yönleriyle demokratikleşmeye açık, merkez yerine çevreyi kollayan, serbest pazardan yana fakat ahlakı hukuktan daha çok dinde arayan bir karaktere sahiptir. Sosyal politikalar gerekliliğini dini dayanışma duygusunda bulmakta, modernizasyonun toplumsal sorunlarına karşı, bu dünyadaki tüketimden beslenen cennet yerine, tüketmeye karşı öbür dünyanın cennetini vaat eden dini ahlakı savunmaktadır.

Küresel destek
Fakat bu proje de özü itibarıyla ülkenin demokratikleşmesine çözüm üretemediği gibi siyasi temsilcilerinin eğitim, beceri, vizyon eksikliği kadar taşralı siyaset üsluplarıyla karşı tepkiyi ve toplumsal muhalefeti tetiklemiştir. AKP ya da muhafazakâr proje başlangıçta karakteristiğindeki bazı ileri unsurlar nedeniyle küreselleşmenin dinamiklerinden tam destek aldı. Bizatihi kendisi için ulusal ve ulus üstü alanda meşruiyet ararken giderek değişimin öncüsü oldu. Fakat bu noktada önemli bir problem bu projeyi çıkmaza soktu. Muhafazakâr proje diğer ülkelerden daha yoğun ve daha kaba biçimde merkeze dini değerleri koymayı tercih ettiği yolundaki tartışmalarda net tavır alamadı (belki de gerçekten tercihi o yöndeydi). Bu da muhafazakâr projenin kendi kafa karışıklığını, hedeflerde net olmamasını, toplumun demokrat, modern unsurlarıyla arasında olabilecek karşılıklı etkileşimin yolunun kesilmesini doğurdu. Avrupa Birliği'nin kendi kimlik krizinin ülkemizle olan ilişkilerine de yansımasıyla muhafazakâr proje çıkmaza girmek üzere. Çünkü bu projenin merkezinde demokrasi ve insan hakları kaygısı yok.

Tek tip vatandaşlık
Şu anda ülkemizin (siyasi düzeyde temsilcileri tam olarak olmasa bile) toplumsal talepte ifade bulmuş, üçüncü bir kalkınma ve modernleşme projesine gereksinimi var. Bu talebin ve gerekliliğin merkezinde demokrasi ve evrensel insan hakları var. Bu talebin öznesi önceki projelerin devleti ve tanrısı yerine insan/birey.
Cumhuriyet'in projesiyle insanlar tebaa olmaktan kurtulup vatandaş oldu, ama bu vatandaşlık tek tip ve mecburi vatandaşlıktı. Yine Cumhuriyet'in projesi sayesinde cemaatten topluma dönüştük ama tek tip topluma. Günümüzde ise mecburi vatandaşlıktan gönüllü vatandaşlığa, monolitik toplumdan demokratik topluma, ulus devletten etkin devlete dönüşmenin projesine ihtiyacımız var.

Düşman siyaseti
Diğer gelişmelerin yanı sıra her iki proje de giderek birbirini düşman gören, giderek birbirini yok etmeye yönelik bir siyaset tarzı içinde ifade buluyor.
Her bir makam, her bir kurum, her bir siyasal zemin birbirinden kurtarılmış veya kazanılmış ganimetler gibi hoyratça günlük tartışmalara kurban ediliyor. Ve ülke enerjisini, heyecanını içine hapsediyor.
İki proje arasındaki bu sertleşme önceleri farklılıkları olan halkçıları, milliyetçileri, ulusalcıları, geleneksel solcuları partileri farklı olsa bile aynı cumhuriyetçi projeyi koruma güdüsü etrafında bir araya getiriyor. Her ikisinin de paniği ve hırçınlığı bir diğerinden kaynaklanmıyor yalnızca, değişen dünyayı okuyamamanın, gelenin bilinmezliğinin korkuları ve kendine güvensizliğinden de kaynaklanıyor. Çünkü geleni anlamak gibi bir vizyonları da yok.

Değişimi görmüyorlar
Örneğin eğitim meselesini ele alalım. Eğitim meselesinde her iki proje de farklı bir yerden bakıyor ve ikisi de yanlış. Birisi eğitimi yurttaşlık eğitimi, diğeri de din eğitimi ekseninde görüyor. Eğitim anlayışındaki değişimi, eğitim sisteminin tüm boyutlarıyla yenilenmesi gerekliliğini görmüyor.
Dolayısıyla da öğrenciler ister hazır olda ister başta takke hu çekerek ders dinlesin, içerik bu içerikse sonuç değişmiyor. Değişen dünyanın sorun çözme yetenekleri gelişmiş, hoşgörü-barış-insan hakları gibi değerlerin öğretilmesi yerine ezberin, şovenizmin, kutsalların öğretildiği eğitim sistemi geçerliliğini koruyor.
Örneğin sosyal güvenlik meselesine, ister dini yardımlaşma çerçevesinden, ister geleneksel sosyal devlet gerekliliğinden bakın, sorunu çözemiyorsunuz. Ya da yapılanlara bakıp acaba AKP solcu politikalar mı uyguluyor diye kafa karışıklığına düşüyorsunuz. Bu nedenle de gelişen dünyada insanların önce birey olabilmeleri için gerekli sağlık, sosyal güvenlik politikalarını geliştirebilmek olanaksız hale geliyor.

Yönetmek mi yönetişim mi?
Örneğin her iki proje de "yönetmek" fiili üzerinden düşünüyor, "yönetişimin" ve "katılımcı demokrasinin" farkında değil. Dolayısıyla yerel yönetim meselesini yalnızca yetki artırımı çerçevesinde görüyor.
Halbuki bugün gelmiş bulunduğumuz noktada, yurttaşlarımızın yalnızca kendilerini, mahallelerini, kasabalarını, illerini ilgilendiren kararları bir üst makam onayı gerekmeden yönetebilecekleri bir yönetim sistemine, kararları yerelleştiren ve toplumu içine katan yeni bir süreç modeli geliştirmeye gereksinmemiz var.

Türkiye'de sol kendini milliyetçi eksene konumladı
Sözünü ettiğimiz süreç dünyanın diğer ülkelerinde nasıl yaşandı?
Özellikle Avrupa sol ve sosyal demokrat partiler farklı biçim ve süreçlerle de olsa kendilerini değişen dünyaya göre biçimleme, kendilerini reforme etme fırsatını kullandılar.
Fakat ülkemizin geleneksel solu söz konusu süreçte hem kendini yenileyemedi, hem de gelişen muhafazakâr projenin karşısında doğrudan saf tutarak kendini cumhuriyetçi ve milliyetçi eksenin bir ucuna konumladı.
Geleneksel sol değişen emeğin niteliğini, mağduriyet çeşitlenmesini, evrensel ve yerel olanın paradoksal birlikteliğini ve gerekliliğini okuyamadı, vesayetçi eğilimleri ağır bastı ve kendini yenileyemedi.

Artık çoklu eksenler var
Geleneksel olarak bütün meselelere ikili bir eksen üzerinden bakılıyor. Sol-sağ, laik-dinci, bizden-düşman gibi yaşamın her alanında ikili eksen üzerinden düşünce sistematiği hâkim. Halbuki karmaşıklaşan dünyada artık çoklu boyutlar, çoklu aktörler, çoklu eksenler var.
Artık ülkemiz siyaseti için bu ikili eksenlerin mahkûmiyetinden, açmazlarından kurtulmak çok önemli hale geldi. Yaşamın gerçekliğine, hele bugünkü Türkiye siyasetine denk düşen de bu.
Kanımızca Türkiye'de ikili eksen bozulmuştur. Türkiye'de siyasi alanda artık toplumsal zemini olan üç temel eksenin varlığından söz edebiliriz. Demokrasiden, bireyden referans alan yeni demokrasi ekseninin geleneksel cumhuriyetçi eksenden tümüyle ayrıştığını, temel karakteristiklerinin cumhuriyetçi eksenden çok önemli oranda ayrıldığını kabul etmeliyiz.
Mevcut iki proje de değişen dünyayı anlamakta aciz
Sözünü ettiğimiz iki kalkınma ve modernleşme projesi, geldiğimiz noktada Türkiye'nin dinamiklerine yanıt vermekte yetersiz kalıyor. Hem cumhuriyetçi hem de muhafazakâr proje kendi içinde önemli sorunları barındırıyor.
Türkiye'de yeni bir 'Demokratik Kalkınma ve Modernizasyon Projesi'ne ve siyasi temsilcisine ve bu projenin yaşama geçirilmesine gereksinme var.
Çünkü:

Hem cumhuriyetçi proje hem de muhafazakâr proje değişen dünyayı anlayamadıklarından ulus devletin değişen rolüne uygun devletin yenilenmesi projesine sahip değiller. Birisi yalnızca devleti aynı geleneksel ulus devlet modeliyle korumayı amaçlarken, diğeri ele geçirilmesi gereken ve gücüne talip olduğu bir aygıt olarak görüyor. Halbuki devletin dönüştürülmesi, rolünün yeniden tanımlanması, üretici ve rant dağıtıcı tüm görevlerden çekilirken, düzenleyici-kuralları koyucu ve denetleyici etkin devlete gereksinmemiz var.
Yönetimde yeniden yapılanma

Her iki proje değişen dünyaya uygun kökten bir yönetim reformuna açık değil, hatta böyle bir tasavvurları da yok. Halbuki tüm ideolojilerden bağımsız olarak ülkemizin tüm yönetim mekanizmalarının yeniden yapılandırılmasına gereksinmemiz var. Yalnızca emniyet güçlerinin ya da yerel yönetimlerin değil her bir birimin yeniden tanımlanması ve yapılandırılması gerekli. Sorun çeşitliliğinin bu kadar arttığı bir dünyada Hakkâri ile İstanbul'u aynı belediyecilik yasalarıyla yönetebilmek ne kadar olanaksız ise, bu Meteoroloji ve Devlet Su İşleri ile kuraklık ve su sorununuzu yönetebilmek olanaksız.
Kürt sorunu karşısında acizlik

Her iki proje tüm demokratikleşme ve yönetim reformu hamlelerinin önündeki en büyük ve ilk sorun olan Kürt sorununu değil çözmek, kabullenmek ve tartışmaktan bile aciz. Bu sorunu çözemediğimiz için giderek dış politikanın bile birinci sorunu haline gelmiş olmasının nedenini anlayamadığı gibi, sorunun kaynağı sanıyor.
Her iki proje de değişen dünyanın negatif etkilerini doğru okuyamadıkları için diğer ülkeleri giderek hasım ve düşman olarak görüyor ve içerdeki dinamikleri de iç düşman safına sıkıştırıyor. Bu gerilimden dolayı eleştiri ve tartışmanın getirdiği yaratıcılık, üretkenlik enerjilerini ülke kullanamıyor.
Farklılıklara yaklaşım

Her iki proje de farklılıkları zenginlik olarak değil, kendi tarif ettikleri düzenin düşmanı olarak görüyor. Kendilerinden olanların tariflerini bile kendilerinin ne oldukları üzerinden değil diğerlerini düşman görme hissiyatına dayandırdıkları için de her gün gerilim üretiyor.
Her iki proje de değişen bilimden değil inançlardan beslendikleri için, ne erozyona, ne kuraklığa, ne çevre sorunlarına, ne de kuş gribine veya tekrar hortlayan vereme sistematik ve sürdürülebilir çare üretebiliyor.
Dış politikada yanlış saf

Her iki projenin de 'ülke çıkarı' tanımı eksik. Dolayısıyla değişen dış politika dinamiklerini okuyamıyor ve sürekli yanlış saf tutuyorlar. Bugün dış politika eskisinden farklı olarak yalnızca jeopolitik konumla, yalnızca askeri güçle ve yalnızca diplomasiyle yürütülemiyor. Artık dünyadaki itibarınız bunların yanında, dünya kültür atlasındaki yeriniz ve öneminiz, dünya bilgi üretimindeki yeriniz, yaşam kaliteniz, insan haklarında geldiğiniz seviye gibi birçok unsurun bileşkesiyle ölçülüyor.
Hukuk devrimine ihtiyaç

Her iki proje de toplumumuzu saran asayiş probleminin, ahlaki problemlerin kökeninin gerçek bir hukuk devrimi gerektirdiğini göremiyor. Sanılıyor ki yolsuzluklar iktidarlara bağlı, sanılıyor ki hazine ya da orman arazilerinin yağması geçici sorun, sanılıyor ki uyuşturucu yalnızca mafya sorunu. Halbuki yasalarından kadrolarına, siyasetçilerinden her türlü kurumu ve zihniyeti kapsayacak genişlikte ve derinlikte hukukun ve yargının yenilenmesine gereksinmemiz vardır.

Siyasetin iki geleneği
Bayar ve Menderes'in başlattığı siyasal geleneği, 1956'da Seyhan Barajı'nın açılışı sırasında arkalarında yer alan dönemin DSİ Genel Müdürü Demirel sürdürecekti. Cumhuriyet'in kurucu kadrosunda yer alan İsmet İnönü 70'lerin başında CHP liderliğini Bülent Ecevit'e bıraktı. 80'lerden itibaren sağda ve solda iki partili yıllar başladı. Artık ne Demirel'le Özal ne de Ecevit'le Baykal yüz yüze gelmek istiyordu. Erdoğan'sa 2000'lerde AKP ile merkez sağa yönelirken eski hocası Erbakan'la yollarını ayırıyordu (solda, yukarıdan aşağı).


YARIN: Demokrasi projesi nereden beslenebilir?
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar