|
#1
|
|
14.09.07, 23:54
Silah zoru doları ayakta tutabilir mi? ABD’nin Irak saldırısının başladığı günlerde Radikal İki’de bunun sebebinin doların rezerv para olarak kalmasını sağlamakla ilgili olduğunu izah etmeye çalışan bir yazı yazmıştım, bu yorumu Andre Gunder Frank’ın yazılarından öğrenmiş ve oldukça ikna edici bulmuştum. Sonradan başkaları da Frank’ın görüşüne katıldılar. Şimdilerde ABD’nin yaz başlarında İran’ı vuracağı konuşuluyor ve bunu yine doların rezerv para olarak kalmasının sağlanması bağlamında açıklayan yazılar çıkıyor. Bunlardan bahsetmek istiyorum. Dolar ve Pentagon Dolar ve Pentagon yürüyen iki ayak olabilirler, eğer güçlerini ekonomiden alıyorlarsa. ABD’nin sorunu da işte burada. Dolar ve Pentagon güçlerini ekonomiden değil, birbirlerinden alıyorlar. Pentagon doları, dolar Pentagon’u ayakta tutmaya çalışıyor. Bu mümkün değil. O nedenle zaman ABD’nin aleyhine çalışıyor. Belki bu yüzden öteki büyük güçler sanki ABD’nin hırçınlıklarını müstehzi bir edayla izliyor gibiler. Dolar ayağı göçerse Pentagon gücünü koruyamaz, çünkü muazzam ABD savaş makinesi her gün milyarlarca dolar sarfıyla işleyebiliyor. Dolar gücünü kaybederse bunu sürdürmek zorlaşır, bu ise doların büsbütün güç kaybetmesine neden olur. Rezerv paranın gücü Doların gücü dünya rezerv parası olmasından kaynaklanıyor. Dünya ülkeleri gerçek mallar üretiyorlar, bunun için kaynaklarını sarf ediyorlar ve ABD bunları dolar ödeyerek alıyor. Peki ABD bu dolarlar için ne kadar kaynak harcıyor? Sadece mürekkep ve kağıt parası. Eski ABD üst düzey yetkililerinden Perkins itiraf ediyor: “Suudi Arabistan yöneticilerine ‘Petrol geliri dolarlarınızla ABD hazine bonosu alın (faizi yüzde 1), faiz gelirlerinizi ABD şirketlerine verin, size yollar, şehirler yapsınlar. Petrol fiyatını da kabul edilebilir ölçülerde tutun. Sizin iktidarınızın devamını da sağlarız’ dedik, kabul ettiler”. “Ama”, diyor Perkins, “Aynı teklifi Saddam kabul etmedi. Saddam petrol ticaretinde avro kullanmaya kalkıştı”. İran da avro kullanmak istiyor. Kuzey Kore’nin petrolü yok ama ticaretini avro üzerinden yapıyor. Şer ülkelerinin günahının ne olduğu belli. Andre Gunder Frank, Irak savaşı çıktığındaki yazısına şu soruyu sorarak başlamıştı: “ABD’nin şer ülkeleri olarak saydıklarının ortak özelliği nedir?” Cevap: Hepsinin avroya geçmeye niyetli olmasıydı. Boris Stremlin soruyor: “Rusya Ukrayna’da yediği kazığa karşı sessiz mi kalacak? Dünyanın önemli petrol ihracatçılarından olan Rusya buna dolar yerine avroya geçerek cevap verebilir mi?” Nitekim Rusya elindeki dolarların bir kısmını avroya çevirmeye başladı. Petroavro kelimesini kullanan yazarlar var. Ya Doğu ve Güney Asya? Doğu Asya ülkeleri ABD’ye sattıkları malların karşılığında aldıkları dolarları stoklamaya nereye kadar devam edecekler? Japonya, Kore, Tayvan, Malezya ve tabii Çin’in elinde büyük miktarlarda dolar var ve Çin de dolarların bir kısmını avro ile değiştirmeye başladı (Bu arada, sadece Çin diasporasının elinde trilyon dolar olduğu söyleniyor), Hindistan giderek güçleniyor ve Doğu Asya’ya yaklaşıyor. Doğu Asya Birliği lafı şimdiden telaffuz ediliyor. Bu birliğin egemen ülkesinin Çin olacağı belli ve hepsi bunu kabul ediyor. Böyle bir birliğin rezerv para olarak doları kullanmaya devam etmesi için neden göstermek çok zor. Dolar rezerv para olmaktan çıkmaya başlarsa ne olur? ABD sadece kağıt ve mürekkep masrafıyla dünyanın kalanından mal çekemez hale gelir, bu Amerikalıların yaşam standartlarının düşmeye başlaması demektir. Bunu sağlamak için vatandaşlarını daha az refah, daha fazla vatanseverlik oyununa razı edemezler mi? Oldukça zor. ABD’de zaten yoksulluk sınırının altında 40 milyon civarında insan var ve daha fazla vatanseverlik oyununun başka bir maliyeti var: ABD askeri harcamalarını kolayca artırabilir. Gerard Dumenil’e göre mesela Reagan’ın yıldız savaşları harcamaları milli gelirin yüzde 7’si idi, şimdiki harcama ise milli gelirin yüzde 3,5 kadarı. O nedenle ABD askeri harcamalarını kolayca iki katına çıkarabilir ama kara savaşları asker gerektirir. ABD’nin daha fazla askeri seferber edebilmesi için askerliğin yeniden zorunlu hale getirilmesi gerekiyor, bu büyük tepki alır. Zaten şu anda savaşanlar ülkenin kırsal kesimindeki küçük kasabalardan geliyorlar ve bunu başka iş bulamadıkları için yapıyorlar. ABD ekonomisi güçsüz Öyleyse ABD’nin orta vadede kendi ekonomisinin gücünü artırmaktan başka çaresi yok. Bunun için ise tasarrufların ve yatırımların artması gerekiyor, verimlilik bu sayede artabilir. Oysa ABD halkının tasarruf oranı yüzde 2 civarına inmiş vaziyette. Gerek Dumenil ve gerekse Frank kritik noktalardan birinin bu olduğunu söylüyorlar. Tasarrufu kim yapar? Parası görece çok olanlar. Oysa ABD’nin en zengin yüzde 20′lik kesiminin tasarruf oranının yüzde 1′in altına indiği belirtiliyor. Dahası, bu yüzde 20′nin asıl önemli olan kısmının yüzde 2′lik bir nüfus olduğu söyleniyor, ABD’nin süper zenginleri yani. Burada bence bir tuhaflık var. Böyle muazzam bir zenginlik gelirinin neredeyse tamamını istese de tüketemez. O zaman madalyonun öteki yüzüne bakmak gerekiyor, yani yatırımlara. İktisatçılar arasında bir tartışma var. Bir kısmı dünyanın bugünkü halinin önemli bir sebebinin yatırım fırsatlarının azalması olduğunu düşünüyor, onlara göre büyük gelir ve istihdam yaratan lokomotif sektörler son zamanlarda ortaya çıkmıyor. Ben de böyle düşünenlerdenim. Bununla da bitmiyor. ABD’nin Clinton döneminde ciddi verimlilik artışları sağladığı söylenir. Bunun da abartılı olduğu, bu verimlilik artışlarının bir kısmının adına “yaratıcı muhasebe” denen muhasebe hokkabazlıklarının ürünü olduğu iddia ediliyor. Zaten ABD ekonomisine ilişkin rakamların gerçekleri ne ölçüde yansıttığı belli değil. Bir ABD firması Çin’de oyuncak üretiyor diyelim. Bunun fiyatı 2 dolar, ABD’ye ulaşım maliyeti de 3 dolar. Türkiye’ye geleceği müjdelenen ve ne mal olduğu şimdiden anlaşılan (Gazetelerde ve internette ipliği yeterince pazara çıktı) Wall Mart mağazalar zinciri de bunu 10 dolardan satıyor. Şimdi bu ABD milli gelir kayıtlarına nasıl geçiyor, biliyor musunuz? 3 dolar ithalat gideri ve 7 dolar da iç üretim değeri! ABD nereye bassa toprak ayağının altından kayıyor. ABD ekonomisinin mevcut gücüyle halkının tüketim düzeyini taşıması imkânsız. Bunu dışarıdan geçinerek yapmakta ve bu da doların rezerv para olması sayesinde gerçekleşiyor. Bu ise giderek daha zor korunan bir mevzi. Aslında ABD’nin bu noktadaki tek avantajı (ya da şantajı) Uzakdoğu Asya ülkelerinin başlıca ihracat pazarı olması. Ama Asya ülkelerinin de sırf bu nedenle büyük çabalar ve fedakarlıklarla ürettiklerini ABD’ye verip karşılığında geleceği belirsiz dolar stokları biriktirmelerini sürdürmeleri beklenemez. ABD kafasını kızdıranı, yani dolara kafa tutmaya kalkışanı havadan vurmakla tehdit ederek dizginleri kaçırmamaya çalışabilir, İran’a ABD saldırısı senaryoları da bu seçeneği ön plana çıkarıyor. Peki ABD büyük hava üstünlüğü ile sözünden çıktıkları an Rusya’yı, Venezuella’yı, Çin’i vuracak ve böylece dünyanın sırtından geçinmeye devam edecek. Öyle mi? Ahmet Cakmak`in yazisi 06/03/2005
__________________ Mankind differs from the animals only by a little, and most people throw that away.Nuve Muzemizi gezdinizmi? sanal resim galerim |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| |||
| |||
| batı çöküyor BATI'NIN TAHTI SALLANIYOR *Bugün Batı'yı terör ve radikal İslam'ın yükselişi yanında Çin ve Hindistan gibi 'silkinen devlerin' dünya ekonomisinde belirleyici rol oynayan aktörler haline gelmekte olması da ürkütüyor. Çünkü eninde sonunda Batı'nın küresel hâkimiyetine set çekecek bir güç kayması yaşanıyor ve yaratılan ekonomik zenginliğin büyük bölümü artık Batı'da değil Batı dışında yaratılıyor **Dünya nereye? Türkiye nereye?* * Osman Ulagay* Dünyanın ezberi 11 Eylül'de bozuldu *BAŞLARKEN...* Zihinlere yerleştirilmiş bir ezber var: ABD her şeye muktedir, karşı konulmaz bir güç. Dünyayı dilediği gibi yönetiyor. Dilediği anda dilediği ülkeye saldırıyor. ABD'nin gözden çıkardığı ya da karşısına aldığı hiçbir lider ayakta kalamıyor. Küreselleşme sürecine ve dünya ekonomisine de ABD yön veriyor, kimse onun çizdiği senaryonun dışına çıkamıyor. Şimdi bir de son beş yılda yaşananları hatırlayalım: Amerika bundan tam beş yıl önce, 11 Eylül 2001 günü tarihinin belki de en büyük şokunu yaşadı, ABD'nin gücünü simgeleyen New York'taki İkiz Kuleler yerle bir oldu. Şoktaki Amerika bu saldırıya karşı en ilkel tepkiyi gösterdi, kendisine saldıranların kaynağını kurutmak için "teröre karşı savaş" ilan etti. 11 Eylül saldırısını bahane ederek önce Afganistan'a, sonra Irak'a saldıran ABD'nin hedefi, üstün askeri gücüyle bütün potansiyel düşmanlarını sindirmek ve küresel hâkimiyetini ilan etmekti. Ancak ABD, küresel düzenin tek hâkimi olduğunu kanıtlamak amacıyla atıldığı maceranın daha ikinci durağında, Irak'ta tam bir çıkmaza saplandı. ABD, demokrasi ve özgürlük getirmek vaadiyle geldiği Ortadoğu'yu büyük bir kargaşanın eşiğine getirdi ve düşman saydığı İran'ın güçlenmesine yol açtı. ABD dünyada en sevilmeyen ülke haline geldi. ABD'nin gücünün küresel düzene hükmetmeye yetmediği anlaşıldı. Bu tam bir fiyasko tablosu ama dünyada ve Türkiye'de birçok kimse, 'muktedir Amerika' efsanesine inanmaya devam ediyor. ABD'nin, 11 Eylül saldırısı dahil, dünyada olup biten her şeyi planladığını ve kontrol ettiğini iddia eden komplo teorisi bezirgânları da hâlâ ilgi görüyor. Son beş yılda yaşananlar, ABD'nin küresel düzeni sağlayamayacağını göstermenin ötesinde, Batı'nın kendi değerlerini savunmada acze düştüğünü de gösterdi. Ebu Gıreyb ve Guantanamo'dan dünyaya yayılan işkence görüntüleri, ABD'yi "en çok nefret edilen ülke" haline getirmekle kalmadı, Batı'nın itibarını da sarstı. ABD'den farklı olarak, Batı'nın uygar yüzünü, "yumuşak gücü"nü temsil etme iddiasındaki Avrupa Birliği'nin de, kendi ekonomik sorunlarıyla ve iç çelişkileriyle boğuşurken küresel oyunda etkili olamadığı görüldü. Öte yandan ABD'nin ve Batı'nın ekonomik alandaki tartışılmaz üstünlüğüne de gölge düştü. Çin ve Hindistan gibi ülkelerin ekonomideki atılımı göz kamaştırırken hızla tırmanan petrol fiyatları Rusya ve İran gibi petrol ihracatçısı ülkelerin önemini artırdı. Küreselleşmeden en fazla kimin yararlandığı da tartışmaya değer bir konu haline geldi. Son beş yılda yaşananlar, küresel ekonomideki güç dengelerinin de temelinden sarsılmakta olduğunu gösterdi. Uzun lafın kısası, eski ezberleri bozan yeni bir dünya oluşuyor. Bu dünyayı anlayabilmek için bizim de eski ezberlere takılmaktan kurtulmamız gerekiyor. Dünyaya dikkatle bakarsanız döndüğünü fark edeceksiniz. Yaşanmakta olan büyük değişim ve dönüşümün, dünyayı farklı bir yer haline getirmekte olduğunu hissedeceksiniz. Batı'nın 200 yıllık küresel hegemonyasının sarsılmakta olduğunu göreceksiniz. Batı'nın kendi tetiklediği küresel dönüşüm sürecinde, dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Batı'dan Doğu'ya doğru kaymakta. Bugün Batı'yı ürküten şey yalnızca terör tehdidinin artması, radikal İslam'ın yükselişi, Venezüela'da Hugo Chavez, İran'da Ahmedinecad gibi liderlerin Amerika'ya meydan okuması, petrol zengini Rusya'da Putin'in diklenmeye başlaması değil. Çin ve Hindistan gibi "silkinen devlerin" dünya ekonomisinde belirleyici rol oynayan aktörler haline gelmekte olması da ürkütüyor Batı'yı. Ürkütüyor çünkü eninde sonunda Batı'nın küresel hâkimiyetine set çekecek bir değişim, bir güç kayması olayı yaşanıyor dünyada. Küreselleşmenin tetiklediği gelişmeler sonucunda bugün gelinen noktada, dünyada yaratılan ekonomik zenginliğin, katma değerin daha büyük bölümü artık Batı'da değil Batı dışında yaratılıyor. *Ayrıcalığı kaybediyor* Olay, ekonomideki güç kaymasından ibaret de değil. Türkiye 2023 kitabının yazarı Mehmet Öğütçü'nün de değindiği gibi, Çin ve Hindistan gibi ülkeler, "kendi değer sistemlerini artan bir özgüvenle birlikte, daha belirgin şekilde öne çıkartıyor. Adam Smith'in 'görünmez eli' artık Konfüçyüs'le, Taoizm ve Budizmle el sıkışmak zorunda." (Dünya gazetesi, 2 Haziran 2006). Evet, bu sürecin henüz başındayız ama Batı şimdiden, ekonomiden kültüre her alanda tek başına söz sahibi olma ve dünyayı yönlendirme ayrıcalığını kaybetmek üzere olduğunu hissetmeye başladı. Bu nedenle tedirgin, hatta hırçın olabiliyor. ABD'nin şuursuz saldırganlığı, kendi değerlerini tehdit altında gören Avrupa'nın yabancıları dışlama eğilimi, hep bu ruh halinin yansımaları. Danimarka'da patlayan "karikatür krizi"ni de bu ruh halinin bir yansıması olarak görmek mümkün belki de. *Batı zorlanacak* Batı bu süreci yaşarken çok zorlanacak. Üstün olmaya, küresel ölçüleri belirlemeye, bütün önemli kararları vermeye ve gereğinde zor kullanarak herkese kabul ettirmeye alışmış olan Batı, şimdi bu ayrıcalığını kaybetmeye başladığını hissediyor. Batı'nın kendine tabi saydığı, düne kadar Batı ile boy ölçüşmesi söz konusu bile olamayan ülkelerde insanların şimdi bir yandan Batı'nın kimi değerlerini sorgulamaya, diğer yandan Batı'yı kendi oyununda yenmeye kalkışması kolay sindirilecek gelişmeler değil Batılılar için. Batılı olmadıkları halde, 19. yüzyıldan beri Batı'nın yönlendirdiği bir dünyada yaşamış olan insanlar ise 150 - 200 yıllık bir ezilmişliğin verdiği uyuşukluğu üzerlerinden atıp cesaretle yeni ufuklara yöneliyor şimdi. Batı'yı kendi oyununda yenebileceğini, ekonomiden kültüre ve sanata kadar her alanda söz sahibi olabileceğini göstermek istiyor. Küresel düzenle bütünleşme ve Batı ile yarışma kulvarına giremeyen İslam dünyasında ise teröre ve şiddete de başvurarak Batı'ya yıkıcı darbeler vurma motifi öne çıkabiliyor. Türkiye, bu süreçte çok ilginç bir yerde duruyor. Bir yandan bizim insanımızda da Batı'nın 200 yıllık hegemonyasına karşı bir tepki birikimi var. Öte yandan bizim seçkinlerimiz bu uzun dönem boyunca Batı'yı model olarak almış kendine. *Hegemonyayı düşünmek abes* Bu nedenle Batı ile özdeşleşmeyi hedefleyen seçkinlerimizin iş hayatında, fikir ve sanat dünyasında önemli bir ağırlığı var. Onlara göre Batı'nın gücü hâlâ rakipsiz ve Batı'nın hegemonyasının tehdit altında olduğunu düşünmek bile abes. Oysa Batı, her şeyi kontrol ettiği günlerin geride kalmakta olduğunu hissediyor yavaş yavaş ve bunun travmalarını yaşamaya başlıyor. Son 5 yılda neler değişti? ABD'nin dokunulmaz olmadığı ve vurulabileceği ortaya çıktı. El Kaide ve Hizbullah gibi devlet dışı örgütlerin gücü anlaşıldı. ABD'nin askeri gücüyle her amacını gerçekleştiremeyeceği görüldü. ABD'nin 'Büyük Ortadoğu Planı' çöktü ve bölgede kargaşa ortamı doğdu. Ortadoğu'da inisiyatif ABD karşıtı güçlere geçti. ABD'nin dünyayı yönetme kapasitesine sahip olmadığı anlaşıldı. Avrupa Birliği kendi sorunlarına gömüldü, küresel rol oynayamadı. Çin ve Hindistan gibi ülkelerin dünya ekonomisindeki önemi arttı. ABD'nin dış açığını Çin ve Asya ülkeleri finanse etmeye başladı. Petrol fiyatının tırmanışı Rusya, İran, Venezüela gibi ülkelerin önemini artırdı. Ekonomik gücü artan ülkelerin siyasi ağırlığı da arttı. ABD dünyada en sevilmeyen ülke haline geldi. Küreselleşmenin geleceği tartışılmaya başladı. Küresel ekonomide güç kayması başladı Bomba haberi İngiltere'nin ünlü The Economist dergisi patlattı. Veri kullanmadaki titizliğiyle ünlü The Economist, IMF verilerini ve satın alma gücü paritesine göre belirlenen kurları esas alarak yaptığı hesaplamada, zengin - gelişmiş "birinci dünya" ülkelerinin dünya ekonomisindeki (dünya GSYİH'sindeki) payının 1870'den beri ilk kez 2005'te yüzde 50'nin altına düştüğünü ortaya koydu. Grafik 1'de de görüldüğü gibi, "yükselen ekonomiler"in dünya ekonomisindeki payı, 150 yıla yaklaşan bir aradan sonra, zengin gelişmiş ülkelerin payını geçmişti 2005 sonunda.(*) The Economist'e göre, 20. yüzyıla girilirken ABD'nin büyük bir ekonomik güç olarak sahneye çıkmasından bu yana, dünyadaki ekonomik güç dengelerinde meydana gelen en önemli değişimdi bu. Dünya ekonomisinde büyük bir güç kayması yaşanıyordu ve bunun sonuçlarını GSYİH dışındaki bazı önemli ekonomik göstergelerde de görmek mümkündü. Grafik 2'de görüldüğü gibi, "yükselen ekonomiler" dünyadaki toplam döviz rezervlerinin yüzde 66'sına sahipti, dünya ihracatının yüzde 42'sini gerçekleştiriyor, dünya petrolünün yüzde 47'sini tüketiyordu. *'Yükselen ekonomiler' çağı* "Yükselen ekonomiler"in son yıllarda dünya ekonomisinin büyümesine yaptıkları katkı da zengin gelişmiş ülkelerin katkısını aşıyordu. Örneğin geçen yıl, "yükselen ekonomiler"in GSYİH'sı cari kurlarla 1.6 trilyon dolar, zengin gelişmiş ekonomilerinki ise 1.4 trilyon dolar artmıştı. Yani "yükselen ekonomiler"in dünyadaki büyümeye katkısı, cari kurlarla bile gelişmiş ekonomilerin katkısının üzerine çıkmıştı. The Economist'e göre bu gelişmenin çok önemli bir sonucu da küresel işgücü arzındaki büyük sıçrama olmuştu. Çin'in, Hindistan'ın ve eski Sovyet İmparatorluğu'nun etki alanındaki ülkelerin piyasa sistemini benimseyerek küresel ekonomiye katılmasıyla küresel boyutta işgücü arzı ikiye katlanmıştı. Küresel işgücü arzındaki bu büyük artışın, zengin ülkelerdeki ücretlilerin iş bulma olanaklarını ve pazarlık gücünü azaltan ve ücretleri aşağı çeken bir etki yapmaya başladığı görülüyordu. *Dönüm noktasındayız* The Economist, piyasa ekonomisini benimseyen "yükselen ekonomiler"deki büyük gelişmenin küresel pazarı hızla büyüterek "gelişmiş ekonomiler"e de büyük yarar sağlayacağını, yeni iş olanakları yaratacağını ileri sürüyordu. Ayrıca Çin'den yapılan ucuz ithalatın Batı'daki tüketicinin refahına katkıda bulunduğunu belirtiyordu ama madalyonun diğer yüzünde işlerini ve iş güvencelerini kaybeden, geleceğe güvenle bakamayan milyonlarca işçi vardı. The Economist'in de vurguladığı gibi küresel ekonomide tarihsel bir dönüm noktasına gelmiş bulunuyoruz. Eldeki tüm veriler, zengin gelişmiş ülkelerin dünya ekonomisindeki saltanatının ciddi bir tehdit altında olduğunu gösteriyor. *Kaynak:* *www.milliyet.com.tr* ilgili konulartıklayınız |
| Sponsorlar |
| |