Diktatör" olarak ilan ettikleri Cumhurbaşkanı, daha savaşdöneminde böyle savunmuştur meclisi. Karşıyazısını da "Büyük Millet Meclis Reisi" sanınıkullanarak imzalamıştır. O zamanlar ne başkumandandır,ne de mareşal.
K. Karabekir, anılarında bu işi o kerteye vardıracaktırki, iler tutar yanı olmayan savlarla gerçekleri ters yüz etmektençekinmeyecektir. Anılarında Ali Şükrü’nün öldürülmesiolayıyla ilgili yazdıkları 1990’lı yıllarda Atatürk’ekarşı başlatılan kötüleme kampanyasınayardımcı olacaktır.
Trabzon Milletvekili Ali Şükrü, Giresunlu Osman Ağa, tarafındanöldürtülmüştür. Muhafız Alayı Komutanı olan Osman Ağa,daha sonra güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada ölür. Kazım
Karabekir bu olaydan Mustafa Kemal’i sorumlu tutmak için,başlatılmış olan kampanyaya şu açıklamayla destekverir:
"Gazi pek asabi idi. [Gazi] Muhaliflerinden Ali Şükrü Bey, Ankara’ya matbaamakinası getirmiş. Tan adında bir gazeteçıkaracakmış, siz hala uyuyorsunuz,’ diye yaveri Hüseyin [Cavit]
Abbas Bey’e verdi, veriştirdi. Ve ‘Yakın, yıkın’ diyeçıkıştı."
Gerçeklerin bilgisine ulaşma tembelliğindeki kişiler busatırları okuyunca hiç kuşkusuz öldürme olayını dakurgulayacaklardır. Karabekir’in bu satırlarına göre, MustafaKemal "Yakın yıkın" diye emir vermiş. Oysa, Tan gazetesiyakılmadığı gibi yıkılmamıştır da.
Tan Gazetesi, o zamanlar pek küçük olan ve konut sıkıntısıçekilen Ankara’da yönetimin bir muhalif sese duyduğu ilgi sonucu MilliSavunma Bakanlığı binasının15 bodrum katında
yayın yaşamına başlamıştır.
Kazım Karabekir’e bakılırsa, 1923 başlarında,bakanlık binasının altına bir matbaa kurulmasından, bu
matbaada muhaliflerden Hüseyin Avni (Ulaş), Necati (Albayrak) ve AliŞükrü’nün sesi olan bir gazetenin basılmasından BMM Başkanı Gazi Mustafa Kemal’in bilgisi olmayacak ve yaverine
çıkışacak. Üstelik bu gazete konusunda soruşturmayıbir yana bırakın, zamanın yöneticileri tarafından AliŞükrü’ye bir küçük eleştiri bile yöneltilmemiştir.16
Bu tür bir yaklaşımın "silah arkadaşlığı" ilebir ilgisi olduğunu ileri sürmek çok güçtür. Bu tutumuyla KazımKarabekir, Rıza Nur’un usulüne daha yakınlaşır. AliŞükrü olayında yaklaşımları ve yorumları çokbenzerdir. Rıza Nur, Paris’te yazdıktan sonra, nedenseİngilizlere teslim ettiği anılarında Ali
Şükrü’nünöldürülmesini şöyle yazmıştı:
"Bir gün, Mustafa Kemal, Keçiören’de Kılıç Ali’nin bağınagitmiş, içmişler. Mustafa Kemal zil zurna sarhoş olmuş.
Topal Osman’ın adamlarından üç kişiyiçağırmış, emir vermiş, ‘Şimdi gideceksiniz,
neredeyse Ali Şükrü’yü bulacaksınız, öldürüp geleceksiniz’demiş."
Rıza Nur, Ali Şükrü’ye rastladığını belirtir vearalarında geçen konuşmayı da ekler:
"Dedim [R. Nur]: Yahu ihtiyatlı davran, biraz şiddeti kes! Dedi [A.Şükrü]: Bir şey yapamaz. Ben ondan bunun intikamınıalacağım. Bu ..mussuz, hırsız, ..şt, ..zevenktenmilleti kurtaracağım. Ben onu geberteyim de görsün." 17
Goebels türü yalan propaganda ve yanlış yönlendirme yapanların"ihtilalin çocukları" ya da "silah arkadaşları" olarakadlandırılmarı ne denli gerçekçi olabilir?
Uzun erimli savaşımlar gerçeklerin örtülmesiyle kazanılamaz:
Uzun yıllar, "milliyetçi mukaddesatçı" ve son yirmi yılda dagerçek demokratlar olarak bayrak yapılan bu kişilerin,savaşımın başında ve kuruluşun ensancılı, en zorlu yıllarında muhalefet saflarınakatılmalarını, "silah arkadaşları arasındaanlaşmazlık" olarak yansıtmak yanıltıcıdır.
Bu zorlu yıllardaki nesnel durumu bir yana bırakıp, yönetimiyıkma girişimlerine, doğrudan ya da dolaylı olarak, destekvermeleri onların tasfiye edilmelerine yol açmıştır. Butasfiyeyi, "ihtilalin çocuklarını yemesi"olarak nitelemekyanıltıcı ve akılkarıştırıcıdır. Bu tutum, yanlışbilgilendirmeyle Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş ilkelerine inancın vegüvenin yıkılmasına yönelik olarak dışardan örgütlenengri propaganda kampanyasına yardımcı olmaktadır.
Söz konusu kişilerin, ulusal birliğin korunması adınabağışlanmış olmaları onların suçsuz
olduklarını göstermediği gibi; Amerika ve İngiltere’de enünlü gazetelerde yer almalarının altındaki temel nedeni deunutturamaz. Unutturulamayacak bir gerçek de Mondros Mütarekesi
antlaşmasının altında Rauf Bey’in imzasınınbulunmasıdır.
Daha sonra bu anlaşmaya imza atmanın tarihselağırlığını hafifletmek için "İngilizlersözünde durmadı" gibi safsatalarla aklanmaya çalışılanteslim antlaşmasına, "mütareke" yani"bırakışma/ateş kesme" antlaşması denmesinin teknedeni, usulen bir savaşı sona erdirmek üzere yapılmış
olmasıdır. Oysa anlaşma, Sevr’de düzenlenecekpaylaşımdan önce işgalin yolunu açan açık bir teslimsenedidir. Bu öyle bir antlaşmadır ki, cephe tutmuş, savunma hattında duran ordunun hiç savaşmadan teslimini kabul etmiştir.
Yurdun herhangi bir yerinin işgal edilmesini kabul eden bir anlaşmadır.
Mondros’ta demirlemiş İngiliz zırhlısında imzalar atılırken, Mustafa Kemal Toroslar’da siperler kazdırmakta, Alman mareşallerinin ve maceracıların elinde dağılmış ordusunu toparlayarak yeni bir yurt savunma hattı kurmaktaydı.
Bu iki tutum arasındaki ayrılığın ve "yurt bağımsızlığı" ile "hanedan kurtarma" düşüncesi arasındaki uçurumun iyice ortaya çıkması için,bağımsızlık savaşı yetmemiş, sözde silah arkadaşlarının emperyalizmin kalelerinde makale yazılmaları gerekmiştir.
Ne ki, yıllar geçtikçe, bağımsızlık düşüncesinin yerini yabancı devlete yaslanma inancı aldıkça o makaleler unutturulmuş ve imzalayanlar da bu bağımlılığa koşut olarak yeniden yüceltilmişlerdir. Bu gelişmeden zarar görenler de, gerçek "silah arkadaşları" ve onların yolunda yürümeyi ilke edinen yeni kuşaklar olmuştur.
Devrimler utangaçlıkla savunulamaz:
Anımsanacaktır ki, 1990’larda geçmişle ilgili kuşku yaratma kampanyası "tabuları yıkmak" şiarıyla
başlatılmıştı. Bu kampanyanın en üst noktasında "İzmir suikastı davası yeniden görülmesi"
istenmiş ve bu istek TBMM’de bir önergeye konu edilmişti.
Beklenirdi ki, bir meclis üyesi ayağa kalksın ve "Bu mudur isteğiniz? Hodri meydan; görelim bakalım: Davanın eksiği mi, yoksa fazlası mı var?" diyebilsin. Belki de bu girişimle
yeni tür işbirlikçilerin dayandıkları yalan ve yanlış bilgilendirme ortamı yıkılır, Batı’nın eski ve
yeni tür tezgahlarının altındaki yalın gerçekler de ortaya dökülürdü. Karşı propagandanın hangi finansla beslendiği de ortaya çıkardı.
Söz konusu olan, sonsuz geleceğe, özgürlüğe ve barışa uzanan yolda, her türlü saldırıya ve karanlık ortama karşın ayakta kalabilmekse, bunun yolu gerçeklerin örtülmesine izin vermemekten geçer.
Bu konuda en iyi örnek, 15-20 Eylül 1920 arasında Gazi tarafından sergilenen açık tutumdur.
Tarihle oynamanın, dahası "Ölen öldü, nasıl olsa yanıtlayamaz" yanılgısına kapılarak, yazıp
çizmenin ve yalanlara dayalı kara bilgi taşıyıcılığa soyunmanın sonucu, genç kuşaklara çektirilecek acılardır. Bu tutum ise kara vicdanlara ve önünde sonunda emperyalizmin maşası olanlara yakışır.
DİPNOTLAR
1 Yazının tümü: Atatürk’ün Büyük Söylevi Üzerine belgeler, Bilâl N.Şimşir, Türk Tarih Kurumu Üyesi, TTK Yayınları, XVI.Dizi-Sayı: 61, s.67.
2 Bilindiği gibi, İngiltere Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentineuzun yıllar bir büyükelçi atamamıştır. ABD ise LozanAntlaşması’nı onaylamayarak Türkiye Cumhuriyeti’ninyasallığını yadsımıştır.
3 Tam metin: Daily Telegraph, 29.9.1928’den a.g.y. s.31-32
4 Tam metin: a.g.y. Belge No: 38, s.24-25
5 "Tanin: 1.12.1945" den aktaran Zeki Sarıhan. a.g.y, c.II,s.38.
6 Tam metin: The Times, 2 Ekim 1928, B.N.Şimşir, a.g.y. Belge No: 29,s.29-30
7 "Cehennem Değirmeni Siyasi Hatıralarım" Rauf Orbay, EmreYayınları, İst. 1993, C.2, s.208-9
8 Bu iddia 1980’li yıllarda Jan Zürcher’in ikinci Cumhuriyet tezcilerindenesinlenerek yazdığı Modernleşen Türkiye kitabındaileri sürüldüğü gibi, aslında mücadeleyi örgütleyen kuruluşun
İttihat ve Terakki olduğu, M. Kemal’in örgütlenmeyi elegeçirdiği iddiasında kendisini gösterecektir. Zürcher, bununla dakalmayacak, bağımsızlık savaşının, Ermeni veRumların mallarına, mülklerine el koymak isteyen Türkeşrafınca başlatıldığını da ilerisürecektir. Ancak, ilginç olan Zürcher’in iddiaları değildir. Onun butezlerini içeren kitabının özellikle "Liberal" düşüncelilerce,
Türk üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmasıdır.
9 Telgrafın tam metni (özgün eski yazı ve yeni yazı):Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nden, Heyet-i Temsiliye’ninAnkara’daki Çalışmaları, Dr. M. Cemil Özgül, AtatürkAraştırma Merkezi, Ank. 1989, Belge No:6
10 Yaklaşık olarak çevrilirse: Milli meclis seçilmiş olduğuna göre, Heyet-i Temsiliye artık meclisin yönetimi altında çalışmalıdır, düşüncesindeyim"
11 C. Özgül, a.g.y. Belge No: 7
12 Özgün tam metinler: Nutuk, Gazi Mustafa Kemal Tarafından, Devlet basımevi, İst. 1938, Belge Tel. s. 459-460
13 Âli: yüce, ulu; Teferruat: Ayrıntılar; Takyid: Koşula bağlama (Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Sözlük, F. Develioğlu,Aydın K. 14.B. 1997)
14 Günümüz dilinde tam metin: Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları II, Mustafa Onar, T.C Kültür Bakanlığı Yayınları / 1739, Ank. 1995, s.329-330
15 Ankara’da eski Anafartalar Polis Karakolu’nun bulunmuş olduğu bina.
16 1990’lı yılarda başlayan psikolojik saldırı kampanyasında özellikle kullanılan
Ali Şükrü’nün öldürülme olayı, Rum Pontus ve Ermeni çetelerine karşı Karadeniz halkını korumak üzere savaşmış olan, 1920’de Doğu Anadolu’da Milli Hükümet’in etkisini kırmak, İngilizler’e kolaylık sağlamak üzere başlatılan
Koçkiri (Sivas’ın doğusu) Kürt ayaklanmasının bastırılmasında önemli görevler üstlenen ve Bağımsızlık Savaşı’nda Sakarya’da büyük kayıplar veren Giresun Gönüllü Alayı’nın komutanı
Osman Ağa, 1996’da II. Cumhuriyetçilerin sözcüsü Yeni Yüzyıl gazetesinde,
Ahmet Altan tarafından
Susurluk kazasının ertesinde Atatürk’ün tetikçisi olarak ilan edilmişti.
Aynı gazetede
Can Dündar’ın kitabından alıntıyla Osman Ağa’nın Atatürk’e "sarı yılan" diye
bağırdığı rivayeten yayınlanmıştı.(Bu yayınla ilgili geniş bilgi için bk. Kuva-yı Medya, 9 Aralık 1996, s.35)
O günlerde Hüseyin Avni Ulaş Yeni DemokrasiHareketi adlı partinin demokrasi simgesi olarak sunulmuş, parti başkanı Cem Boyner Hüseyin Avni Ulaş’ın mezarını ziyaret etmiş, Altan kardeşler de Hüseyin Avni Ulaş’ın heykelinin dikilmesi için yazılar yazmışlardı. Bu olayla ilgili temel kaynak olarak "Trabzon Meb’usu Şehid-i Muazzez Ali Şükrü Bey", Kadir Mısıroğlu, 1978, değerlendirmektedir..
Mısıroğlu, Suudların kurduğu
Rabıta adlı örgütün kuryesi olarak tanınmaktadır. (Rabıta, Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi)
Tarihin yalanla örtülmesinin tipik örneğidir bu kampanya. Osman Ağa’nın Bağımsızlık Savaşı’ndaki
katkıları özellikle unutturulmaya çalışılmış, O’ndan salt Muhafız Alayı Kumandanı olarak söz edilmiştir.
Oysa, Atatürk, Osman Ağa ile Samsun’a çıkışının hemen ertesinde Havza’da
görüşmüş ve Osman Ağa, Karadeniz Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin kuruluşunda görev almıştır. Osman Ağa, sonra Yarbay rütbesini almıştır. I. Meclis’te Hüseyin Avni ve ittihatçılarını başını çektiği 2. Grup O’nun ölüsünü meclisin karşısına bacağından astırmışlardır. Osman Ağa hakkında yazılan son dönem kitaplarından biri de Cemal Şener’e aittir: "Topal Osman
Olayı" Bu kitap da yukarıda sözü edilen muhalefet tezlerini savunma esası üzerine kurulmuştur.
Cemal Şener ayrıca "Çerkez Ethem Olayı" adlı kitabı da yayımlamıştır.
Prof. Toktamış Ateş’in
gözetiminde hazırlanan bu kitap da M Kemal’i entrikacı bulur ve Ethem’in ihanete itildiğini ileri sürer.
Cemal Şener’in tez hocası,
Prof. T. Ateş'tir. T.Ateş, Osman Ağa için şunları yazar: "
Kimdir bu Topal Osman? Düpedüz bir eşkıya,bir çete reisi. Ankara’nın o çok zor günlerinde Mustafa Kemal’in korunmasını üstlenen Karadenizli çetecilere kumandan olarak atanmış, fakat bu görevin gerektirdiği sorumluluk bilincinin çok uzağında olduğu için milletin ve milletvekillerinin başına dert olmuş bir haydut." T. Ateş söz konusu yazısında ayrıca, "Yunan ilerlemesine karşı Ege bölgemizde direnen tüm çeteler daha sonra Batı Cephesi Kumandanlığının emrine girmişlerdi.
Böyle yaptıkları için onların (en azından bir bölümünün) eşkıya olduğunu unutacak mıyız? Mümkün mü bu?" diyesorar.
17
Hatıratım, Rıza Nur, C.III, s.117. Bu hatırat İngilizlerden alınıp, Almanya’da yayımlanır.
Hatıratın- 1932’de İngiliz ajanı Armstrong tarafından yazılan ve 1932’de yayımlanan "Grey Wolf" adlı kitaptaki Atatürk’le ilgili cinsel yaşam uydurmalarına, sövgülere, alkol yakıştırmalarına da kaynaklık ettiği görülecektir. Bu kitap, 1996’da bir etnik grup sempatizanları tarafından Türkçe’ye çevrilerek yayımlanmıştır.
Rıza Nur’un kitabı da, yasaklı olduğu gerekçesiyle Abdurrahman Dilipak tarafından küfür sözcüklerinin yerleri boş bırakılarak, Türkiye’de yayımlanır. Böylece Harold Courtney, Armstrong ve Rıza Nur, 65 yıl sonra aynı işlevi görmek üzere Türkiye’de buluşurlar.
Bu yazılar arşiv çalışmalarım sırasında edindiğim bilgilere daynmaktadır.
kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1061916/