iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 11:18 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Toplum ve Yaşam » Siyaset » Ahmet Dursun Makaleleri

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #21  
Alt 15.03.07, 15:08
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Ynt: Ahmet Dursun Makaleleri

Mustafa, kemale erdi!

Milli Eğitim'in Türkçe kitabında M.Kemal'e "Kemal" isminin verilişi bölümü değişti. Öğretmeni Mustafa'ya "Senin kemale ereceğini görüyorum" demiş.
Atatürk'ü kemale erdirdiler
Milli Eğitim Bakanlığı komisyonlarınca hazırlanan İlköğretim 6. sınıf Türkçe ders kitabında, Atatürk'e "Kemal" ismi, Matematik öğretmeninin "Senin kemale ereceğini görüyorum" sözleriyle verildi. Milli Eğitim Bakanlığı komisyonunca hazırlanan ve bu yıl bütün okullara dağıtılarak okutulmaya başlanan kitapta yer alan dikkat çekici unsurlar şöyle:

* Kitabın 34. sayfasında Atatürk'ün Kemal ismini alması şöyle anlatıldı: "Mustafa çok çalışarak sınavı kazandı ve Askeri Rüştiyeye girdi. Böylesi kararlı ve azimli bir insan neyi başaramazdı ki? Bu okulda da başarısını devam ettirdi ve kısa bir süre içerisinde bütün öğretmen ve arkadaşlarının parmakla gösterdiği öğrenci oldu.Bu okuldaki matematik öğretmeni, 'Oğlum, senin adın da Mustafa, benim adım da Mustafa. Sana Kemal ismini verelim. Çünkü senin kemale ereceğini görüyorum' dedi. O günden sonra adı Mustafa Kemal oldu."

* Atatürk'ün manevi kızı Ayşe Afet İnan'ın ismi de yanlış yazıldı. İnan'a ait, 40. sayfada bulunan metnin sonunda, eserinden yararlanılan kişi "Ayşe Afetinan" şeklinde soyadı birleşik olarak gösterildi. Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu, Atatürk'ün 'Kemal' ismini almasıyla ilgili ders kitabında yer alan bölüm konusunda "Böyle bir bilginin hiçbir kaynakta yer aldığını hatırlamıyorum" dedi.
Can GAZALCI /ANKARA
**
BİR YORUM
Atatürk'e Kemal adını matamatik hocasının verdiği pek çok kaynakta var. Hallacoğlu bunu nasıl bilmez , anlamadım. Hocasının adı da Mustafa idi . ondan ayrılmasını istiyor ve Atatürk'ün yaşından daha ileri aklı olduğunu fark ettiğinden Kemal ilave ediyor. Kemal= olgun, olmuş anlamına gelir.
MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ...Kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1093802/
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
ahmetdursun kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
lolipop (06.08.07)
Sponsorlar
  #22  
Alt 15.03.07, 15:15
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Ynt: Ahmet Dursun Makaleleri

SİLAH ARKADAŞLIĞI, İHTİLAL ÇOCUKLUĞU VE SUİKAST

"Mustafa Kémal En Larmes": Mustafa Kemal Gözyaşları İçinde"
Daily Telegraph, 22 Ekim 1927
ANKARA
Kaynak : Aydınlanma 1923-Mustafa YILDIRIM

Bir haftadır anlatmakta olduğu, bağımsızlık savaşı ve kuruluş tarihinin sonuna geldiğinde bir an duraklamış, salondakiler bakmış ve "Efendiler, bu beyanatımla, milli hayatı hitam bulmuş farzedilen büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını ve ilim vefennin en son esaslarına müstenit, milli ve asri bir devletin, nasıl
kurduğunu ifadeye çalıştım. Bugün vasıl olduğumuznetice, asırlardan beri çekilen milli musibetlerin intihabı ve bu azizvatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu neticeyi,Türk gençliğine emanet ediyorum" demişti.

İşte bu sözlerle giriş yaptı son bölüme. "Ey Türkgençliği!" diyerek sürdürdü sözlerini.

Sesi giderek buğulanıyordu. Son tümceler sözlerinden dökülürkengözyaşları yanaklarından süzülüyor, sesi gitgideboğuluyordu. Salondaki Cumhuriyet Halk Fırkası delegeleriheyecanla ayağa kalkmışlardı. Hepsinin gözlerindenyaşlar iniyordu.

Beş gündür bağımsızlık savaşımınınve kuruluşun (1919-1927) olaylarını,
ayrıntılarıyla anlatmakta olan Cumhurbaşkanı’nı izlemekte olan ve günü gününe yayın organlarına haber geçenAvrupalı, Asyalı gazeteciler şaşkınlıkiçindeydiler. Bir sonraki gün kendi ülkelerinde yayınlanan gazetelerde"Söylev’in" son gününü haber yaparlarken bu heyecanlı ve duyguluortamı da yansıttılar.

Daily Telgraph’ın 22 Ekim 1927 tarihli baskısındanalıntıda bu haber şu başlıkla yer alır: "Mustafa Kemal En Larmes" yani, "Mustafa Kemal gözyaşları içinde"1

Büyükelçi Sir G. Clerk, İngiltere Dışişleri BakanıAusten Hamberlain’e "Constantinople, Ekim 26, 1928"2 tarihli ve 534 no’lu
raporunun son maddesinde, bu durumu şu sözlerle açıklar:
"Mr. Helms’in bildirdiğine göre, toplantının sonuna doğru Gazi’nin sesi neredeyse duyulmaz oldu. Fakat O, bir bitiriş yapmak için kendine hakim olarak, ülke gençliğine seslendi, onlara işgalcilerle karşılaşsalar bile cumhuriyeti koruma görevini verdi. Ve bu [sözler] dinleyicileri ve kendisini öylesine etkiledi ki, Gazi ve dinleyenlerin çoğu gözyaşlarını tutamadılar."

Mustafa Kemal Bağımsızlık ve Kuruluş yıllarının siyasal tarihini belgeleriyle anlatıyor:
"Nutuk" ya da "Söylev" olarak adlandırılması nedeniyle, çoğu zaman, bir meydan konuşması gibi algılanan gelen bu anlatım,Bağımsızlık Savaşı ve kuruluşun ilk
yıllarının bir belgeli tarih olarakayrıntılarıyla okunmasıdır.

19 Mayıs 1919’dan başlanarak, örgütlenme, yerel direnişlerin veörgütlerin eşgüdüme bağlanması, siyasal yapılanma,demokratik ve ulusal bir meclisin yönetimi devir alması, ulusal ordununkurulması, yurdun tüm güçlerinin ve olanaklarının savaşayöneltilmesi, savaşlar, işgalci devletlerinbağlaşıklığının dağıtılarakbarış anlaşmalarının yapılması, savaşiçinde yeni devletin kurumsallaşması, savaş sonrası yenidevletin yasal temellerinin oluşturulması, devletin uluslararasıkabul görmesi için anlaşmaların gerçekleştirilmesi, art arda
başlatılan ayrılıkçı isyanlara karşısürdürülen savaş ortamında ulusal meclisin güçlendirilmesi,savaş, iktisadi örgütlenmenin kurumlaştırılmayabaşlanması, eğitim ve kültür kurumlaşmasınınyasal temellerinin oluşturulması, tebaalıktanyurttaşlığa geçiş yasalarınınyerleştirilmesi, dışardan kışkırtılantuzaklar, yeni yönelişe karşı oluşturulan saltanatdöneminin bir biçimde korunması ya da serbestlik, sınırsız
siyasal özgürlük istemleriyle gizlenen etnik sert muhalefet, suikastlar
ortamından halk egemenliğinin kurulması yönünde ulusal birliğin güçlendirilmesine yönelik iç pazarın bütünleştirilmesi için ulaşım yatırımlarının hızlandırılması aşamaları, olaylar dizini içinde ayrıntılarıyla yer almıştır.

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, o güne dek, yasal kuruluşu dahadört yıl önce ilân edilmiş olan yeni devletin varlığınakarşı yapılan saldırılara, gerçekleri yalanlarla bozuperki ele geçirmek, saltanatı, o olmazsa hilafeti, o da olmazsa bircuntayı iktidara getirme girişimlerine toplu bir yanıt
vermiştir. Yalnızca bir yanıt da değildir. Aynızamanda yeni bir aşamaya evrilecek olan çağcıl kurumlaşmasürecinin hemen öncesinde, açık ya da gizli bozguncularla, geçmişlebir hesaplaşmadır. Muhalefet adına iç-dış hangi örgüt,devlet, kişi, topluluk varsa açıktan konuşabilmiştir. Ne var
ki, kuruluşa yön verme ve yönetim sorumluluğuyla titiz davrananCumhurbaşkanı belirli bir disiplin içindeyanıtlamıştır bu muhalefeti.

15 Ekim 1928’de CHP kurultayında önceden hazırladığıtarihsel değerlendirme belgesini okurken, "Olup bitenleri bir de bizdendinleyin!" der gibidir.

Bu hesaplaşma öylesine ciddidir ki, tanıklıklara ya da belgeleredayandırılmamış hiçbir konu yoktur.
Bağımsızlık savaşımının biraşamasına dek birlikte görünmüşlerdi. Savaş süresincekurulmaya başlanılan yeni devletin kurumlaşmasınakarşı örtülü bir karşı çıkış içindeydiler.
Yeni devletin Lozan’da uluslararası antlaşmayla kabul edilmesininardından Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilan edilmesiaşamasından sonra karşıçıkışlarını giderek şiddetlendirmişlerdir.

Açıktan yürütülmeye başlanılan bu karşıçıkış, daha yeni yıkılmış, yasadışı bırakılmış eski düzene özlemi
duyanları çevrelerinde toplamaları ve 1924-1925 Kürt ayaklanmasısürecinde savaşımlarını yükseltmeleri sonuçsuz kalınca,kestirme bir yol bulmuşlardır. Bu yol, Kürt ayaklanmasından sekiz
ay sonra cumhurbaşkanını öldürmektir.

Böylesine karmaşık üç-dört yılın ardından,yıllarca, ülkede birliğin korunması amacıyla hoşgörülü
davranılmış olunmasını, olan bitenin örtülükalacağını sananları belgelerle, kendi yazdıkları
mektuplarla, telgraflarla ele veren bir hesaplaşma, bir tarihtir GaziMustafa Kemal’in anlattıkları.

Batıya Sığınanlar tepkide gecikmiyor ve M. Kemal’inhanedanlık kurma amacında olduğunu ileri sürüyor:
Kuruluşun ilk üç yılındaki olayların sonunda,yıkım muhalefetini yükseltenlerin tasfiye dilmesini, "ihtilâlin
çocuklarını yemesi" ya da "dava ve silâharkadaşlarının iktidar savaşı" gibi kişiselhırslara bağlanması, neredeyse, yadsınamaz, tarihselgerçeklik olarak ileri sürülür olmanın ötesinde, artık
tartışılması bile gereksiz görülen bir yargı olarakyerleşti ya da yerleştirildi. Oysa tarih, belgeleriyle bu sorgusuz vesorumsuz yargıyı yerle bir etmekte zorlanmayacaktır.

Cumhuriyet devletinin ilk üç yılında muhalefeti yükseltenlerin birbölümü, 1926 yılında Cumhurbaşkanı’nın öldürülmesi girişiminden hemen önce yurtlarını bırakıp gitmişlerdi.

Nereye? Daha üç-dört yıl öncesine dek yurtlarını işgal etmiş, kana bulamış Batı Avrupa ülkelerine... Böyle yaparlarken, devletlerini henüz tanımamış Amerika’da, Lozan Antlaşması’nın altına imza atmasına karşın elçiliğini İstanbul’dan Ankara’ya yollamakta direnerek cumhuriyet devletinin kısa sürede yıkılmasını bekleyen ve bu süreci hızlandırmak için elinden geleni ardına koymayan
İngiltere’de yaşarken onurların küçücük de olsa bir sarsılma olmuş mudur?

"Söylev"in hemen ardından yaptıklarına bakılacak olursa böyle bir onur sızısı duydukları söylenemez:
Cumhurbaşkanı’nın Cumhuriyet Halk Fırkası kurultayında anlatımını bitirmesinden dokuz gün sonra, 29
Eylül 1927 tarihli Daily Telgraph’ta yayınlanan yazının başlığı ilgi çekicidir: "Mustafa Kemal’in Konumu Türk Diktatörlüğüdür". Yazının son bölümü daha da çarpıcıdır. Buna göre; Mustafa Kemal daha işin
başından beri diktatörlük eğilimindedir
.

Onun diktatörlüğünü "Birinci Meclis" (1920-1923) önlemiştir. Mustafa Kemal’in "despotluk" eğilimlerine engel olmak amacıyla "başkumandanlık süreleri sınırlı tutulmuştur." Ne var ki M. Kemal muhaliflerini ezerek bir diktatörlük kurmuştur. Yazı bununla da kalmıyor, Mustafa Kemal’in çağdaş
olamayacağını da kanıtlamak istiyor. Onun halife-sultan olmak gibi bir gizli niyeti de olabileceğini belirtiyor. Yazılanlara bakılırsa, Mustafa kemal çok istese de bir hanedanlık kuramaz.
Yazıya göre nedeni oldukça basittir:
"Eğer [Mustafa Kemal] saltanat ve hilafeti yeniden kurarsa –ki, gece-gündüz [hilafeti] şiddetle suçlamaktadır– bu onu gülünçleştirir. Onun kendisine bir çıkar sağlamayacak, böyle bir konumu isteyecek denli aptal olduğunu sanmam. Bütün bunların yanında, O’nun yeni bir hanedanlık kurması olanaksızdır. Çünkü evli değildir ve bir mirasçısı yoktur."3

Yazılanlar oldukça açıktır: Hanedanlık kurmak için aile gerekir, prens, prenses gibi mirasçılar gerekir. Oysa Mustafa Kemal’in çoluk çocuğu yoktur. Bu denli gerçekçi, ve ilginç görüşlere sahip bu
yazar. İlginç olduğu kadar, İngiliz sicimine iyi tutunabildiği anlaşılan Doktor Adnan (Adıvar),
Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından dört yıl geçtikten sonra böyle düşünüyor. Düşünmekle kalmıyor, yurdunun Cumhurbaşkanı’nın aslında demokrasi düşmanı olduğunu, İngilizlere ve dünyaya açıklıyor. O zamanın sözüyle müzevirlik yapıyor. Amerikan mandası tasarımı suya düşüp saltanattan da umudu kesince Ankara’ya geçmiş, Birinci Meclis’i yönetmiş, daha sonra da Terakkiperver Parti’yi örgütleyerek
sekreterliğini yapmış olan Doktor Adnan,sığındığı ülke yönetimini mutlandırmış olmalı bu yazdıklarıyla.

Mandacı olmadım, ama ...
Doktor Adnan’ı (Adıvar) eşi Halide Edip izler ve Times’a yayınlanmak üzere bir yazı yollar. O’nun derdiyse, Mustafa Kemal’in 1918-1920 arasında İstanbul’da Amerika’ya sığınma girişimleriyle ilgili yaptığı açıklamalardır.Halide Edip, A.B.D mandacılığı suçlamasını üstüne almak istememektedir. Ona göre Mustafa Kemal, konuları çarpıtmaktadır.

Halide Edip işin aslını yeniden açıklar yazısında:
"Vakit [Gazetesi] idarehanesinde, Paris’te bulunan Wilson’a hitaben bir muhtıra vücuda getirildi. Fakat bu muhtıra, Amerika’nın Türkiye’ye iktisaden yardım etmesi, belirli bir süre için uzmanlar,
danışmanlar göndermesi, memlekette bir barış dönemi kurması, Türk milletine içerde reform yapmak ve yeni bir yönetim tarzı uygulama imkânını vermesi isteğini kapsayan bir projeden ibaret idi."4

Görüldüğü gibi Halide Edip Hanım, Türkiye’yi Amerikalı iş bilenlerin, danışmanların yönetmesini, bu yabancıların uygun reformlar gerçekleştirmelerini, yeni bir rejim kurmalarını istemektedir. Ona göre bu istek, asla ve kat’a, bir manda, bir himaye,başkalarının boyunduruğu altına girmekle
bağlantılı değildir. Acaba, manda, yani kol, kanat, etek altına sığınma daha nasıl olabilirdi ki?!

Halide Edip Hanım, bunları Times’a yazarken, Mustafa Kemal’in anlattığı tarihin ekli dosyaları içinde, kendisinin kaleme alıp gönderdiği mektubun da bulunduğunu ve bu mektupta, "Biz,İstanbul’da, kendimiz için, bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını kapsamak üzere geçici bir Amerikan güdümünü,
katlanılabilir kötü durum olarak görüyoruz. Serüven ve savaş zamanı artık geçmiştir
." dediğini ve hatta Amerikalıların farklı din ve milletten insanları iyi yönettiğini de anlattıktan sonra, Amerikan heyetini Sivas Kongresi başlayıncaya dek bekleteceklerini ve dahi Sivas’a bir Amerikalı
gazeteci yollamaya çalıştıklarını da bildirmiş olduğunu, unutmuş olabilir miydi?

Ne demektir "savaş zamanının geçmiş" olması? Bu sözlerde en küçük onursal direniş isteği görülüyor mu? İngiliz ve Fransız devriyelerinin kol gezdiği İstanbul’da, Amasya Genelgesi’nden, Erzurum Kongresi’nde direniş ve savaş kararları alındıktan sonra bile Amerikan heyetiyle ilişki kuracaksınız ve Amerikalılar’ın "iyi yönetimleri"altına girmeye karar vereceksiniz. Bu yetmiyormuşçasına, Mustafa
Kemal’den Sivas Kongresi’nde Amerikan mandasına girme kararı çıkartmasını isteyeceksiniz. Üstelik ABD’nin İngiltere’nin işgalini onayladığını bile bile bunu yapacaksınız. Amerikan heyetinden Sivas Kongresi’ni beklemelerine ricacı olacaksınız. Anadolu’nun dört bir yanında direnişe geçen halka rağmen bu isteğinizde ısrarcı olacaksınız.

Halide Edip, İttihatçı Cavit Bey’e yollamış olduğu 9 Ağustos 1919 tarihli mektupta, "Amerika işleri pek iyi gitmektedir" diye yazmış olduğunu da unutmuş olabilir mi? Pek tabii ki,unutkanlığın sınırı olmaz. Olaylar bilgisinden öyleleri vardır ki, bellekten silinir gider. Halide Edip Hanımla pek güzel ilişkilerde bulunduğu anlaşılan Amerikalılar’ın, İttihatçı (Maliyeci) Cavit Bey’i ziyaret ederek Türkiye’nin iktisadi durumu hakkında bilgi almaları gibi. Bunu olağan karşılamalı. Amerikalılar’ın himayelerine,
yani manda yönetimine alacakları Türkler’in durumlarını incelemeleri, bir maliyet çıkarmaları son derece olağan.5
Amerika’nın boyunduruğu ve yönetimi altında yaşamayı katlanılabilir "kötü" bir durum olarak gören Halide Edip Hanım’ın, ne sıfatla anarlarsa ansınlar, Mustafa Kemal’in cumhurbaşkanlığını yaptığı,
bağımsız ve bağlantısız yurtlarında yaşamaya katlanamayıp Amerika’ya, Fransa’ya, İngiltere’ye
sığınmayı meziyet saymalarına şaşılabilir mi?
"O" Kim?
Büyük pencere..........
"To The Editor of Times"

Halide Edip’den sonra Times’a, Paris’ten ikinci bir yazı gelir. 2 Kasım 1927 tarihli Times’da yayınlanan bu yazı Mustafa Kemal’in diktatörlüğünü kanıtlamak ister:
"Ulusal bağımsızlık savaşımında, Türk ordusunu zafere ulaştırmış olan Mustafa Kemal Paşa,
adına bağlanmış olan prestij ve zaferi bir diktatörlük kurmak için kullanmıştır. Üzülerek görüyorum ki, son birkaç yılda gerçekleşen çürüme ve canavarlıklara bir gerekçe göstermek, mazeret bulmak için tarihsel olayları saptırmaktadır."
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
ahmetdursun kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
lolipop (06.08.07)
  #23  
Alt 15.03.07, 15:30
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Ynt: Ahmet Dursun Makaleleri

Çürüme, bir iyi durumdan özünü değiştirip niteliği bozuk yeni birduruma geçiş sürecini anlattığına göre, iyi durum Cumhuriyetdevleti öncesi olmalı, çürüme dönemi de 1923-1927 arası... Bu çürümeyeeşlik eden bir başka olgu da canavarlıklardır. Nedir bucanavarlıklar?

Yazının sahibi kuşkusuz, daha işin başında, yenidevletin kurumları oluşturulamadan, yıkıntılar içindeyeni bir iktisadi düzen oluşturulamadan başlatılanisyanları, iki kez planlanan suikast girişimlerini kastediyor olamazherhalde... Yoksa "çürüme" dediği şey, saltanatın, hilafetin
geri gelmemek üzere silinmesi, çağa uygun bir etnik mozaik devletikurulmuş olmaması mıydı?

Yazının altını imzalayan kişi, bu canavarlık veçürümeyi tanılamaya söz vermektedir:
"Diktatör [M. Kemal] kamuoyu önünde, belgelerde adı geçen kişilerezulmetmeyeceğine ve onları öldürmeyeceğine söz vermelidir."6Türkiye’de, 1923-1927 arasında insanlara zulmedildiğini,
insanların öldürüldüklerini, Londra’da insanlık aleminebildirmiş olan imza sahibinin elinde öyle belgeler vardır ki, yeryerinden oynayacaktır. Ancak, bu denli ciddi bir şantajda
bulunulurken belgelerin ya da kanıtların ucunukıyısını göstermek adettendir. Ne yazık ki, Times’takibu satırların altına "Reouf" imzasını atan kişiyıllar sonra da bir belge yayınlamaz. Üstelik "diktatör" olarakadlandırdığı Mustafa Kemal’in ölümünden sonra bile yapmazbunu.

Herhangi bir belge ortaya koymayan Rauf (Orbay) Bey, hatıralarınıyazar. Edebi ve tarihi bir söylem yayınlanılmayaçalışılan bu hatıralardan, Mayıs 1926’daCumhurbaşkanı Mustafa Kemal’i öldürmek üzere örgütlenenlerle ilgilişu satırların, çürümenin asıl adresini göstereceğini
hesap etmemiş olmalı. Londra’daki The Times’a yazı yollayan Rauf(Orbay) Bey, ‘Bağımsızlık Mahkemesi’ üyelerini,"serkeş" ve cumhuriyet hükümetini "eşkıya" olarakonurlandırmaktadır. Bu hakaretleri sıralarken, yıllar sonra1926 suikast girişiminden ön bilgisi olduğunu anılarında
anlatacağını hesap etmemiş olmalı.

Anılardan okuyalım:
"[...] Ankara’da bulunduğum sırada, Erzincan Mebusu Sabit Bey, [...]arkadaşlarıyla bir eğlence aleminde cereyan eden bazımüphem ve imalı ifadelerden; Reisicumhur Hazretleri’ne karşı
suikast fikrinin mevcudiyetinden şüphe ediyor ve ertesi günü de buşüphesini bana naklediyor."7

Dolambaçlı anlatımı bir yana bırakırsak durumşudur:
1) İçki masasında Cumhurbaşkanı’na yapılacak suikasttansöz edilmiştir.
2) Bunun farkına varan mebus da, bu durumdan endişelenmiş vekalkmış bunları Rauf Orbay’a anlatmıştır.
3) Rauf Bey, Ordu Vilayeti Mebusu Faik Bey’i bulmuş ve suikastörgütlenmesinin yöneticilerinden olduğu bilinen, eski ‘Lazistan’ (Rize)Mebusu Ziya Hurşit’in Ankara’da bulunma nedenini sormuştur. "Askerlikişlemlerini takibe geldi" yanıtını alan Rauf (Orbay) Bey, "Ziya Hurşit’in Ankara’dan uzaklaştırılmasınıteklif ve temin" etmiştir.

Söylenti bile olsa, "müphem" bile görse, bu durumu Cumhurbaşkanı’na,haydi o olmadı, bir hükümet üyesine ya da bir kişiaracılığıyla güvenlikten sorumlu görevlilere bildirerek
öldürme işini önlemeyi, her nedense düşünmeyen Rauf Bey, suikastdüzenleyicilerden olduğunu bildiği adamın Ankara’dan gitmesini"temin" ettiğini yazıyor. Bu konuda başkaca bir girişimde
bulunmuyor.

Oysa öldürülme olasılığından söz edilen kişi, biraşiretler arası kan davasında hedef seçilmiş sıradan
biri değil, cumhurbaşkanıdır. Dolaylı da olsa, bucinayet hazırlığını bildirmeyen Rauf Bey, bu durumu
"mensubu" bulunduğu partinin başkanı ve aynı zamanda "silaharkadaşları" Kazım Karabekir’e, Ali Fuat Cebesoy’a, RefetBele’ye, ya da Adnan Adıvar’a, Halide Edip Hanım’a
anlatmamış olabilir mi? Yoksa, o anlattı da, bu eski davaarkadaşları da durumu, kuşkuya dayanan bir dedikodu, önemsiz biradamın öldürülmesine yönelik boş bir söylenti olarak mı
değerlendirdiler ve seslerini çıkarmadılar?

Öldürme girişiminin son anda ortaya çıkarılmasından biryıl sonra bile Mustafa Kemal’e "diktatör, çıkarcı, despot,hanedanlık düşkünü" sıfatlarını İngilizbasınında tez elden yayımlatmalarına ve yıllardansonra yazmış oldukları anılarında bile bir herhangibir belge sunmadıklarına bakılırsa, onlara "büyükdemokratlık" sıfatını uygun gören zamane derintarihçilerine şaşmak olanaksız oluyor. Tıpkı, öldürmehazırlığını ihbar etmekte sakınca görmeyenlerinİngiliz gazetelerine Mustafa Kemal’in diktatörlüğünü ihbar etmekte degecikmemiş olduklarını görmedikleri gibi.


Heyeti Temsiliye’nin hükmü kalmamıştır...
Paris ve Londra’dan dünyaya şikayet ettikleri "diktatörün" ölümünden sonraülkeye dönen bu sığınmacıların itibarları iadeedilmiş, Rauf’un dışındakiler milletvekili olarak meclisesokulmuşlardır. Hatta, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğuCumhuriyet Halk Partisi tarafından Halide Edip Hanım’a bir de ödülverilir. 1945’te verilen ödülün gerekçesi, Halide Edip Hanım’ınTürk-İslam-Batı sentezini işleyen "Sinekli Bakkal"romanıdır.

Yıllar akıp gittikçe üstü örtülmeye çalışılanbağımsızlık savaşımı ve kuruluş dönemi
tarihinin gerçekleri yıllar geçtikçe tersine çevrilmiştir. 1938’densonra itibarları iade edilen bu kişiler, işgalcilerleişbirliği yaptıkları için yurtdışına sürülenkişilerden bazıları gibi CHP’de, mecliste yerlerinialmışlardır.

Bunların çoğu, Atatürk’ün ölümünden sonra kendileriniyanıtlayacak, yalanlayacak kişi kalmadığını
varsaymış olduklarından mı nedir, anılarınıyayımlamaya başlamışlardır.

Yazdıkları ve "rivayet" ettikleriyle debağımsızlık savaşımı ve kuruluş dönemiüstünde kuşku yaratmayı başarmışlardır.Yayımlanan anılarda suçlamalarını ya dasavunmalarını destekleyecek bir dizi belge bulmakolanaksızdır. Belge sunma kaygısıtaşımayınca da, yazanların
kahramanlıklarının derecesi ve katkılarınınboyutları yıllar içinde yükseldikçe yükselmiş, büyüdükçe
büyümüş ve neredeyse, onlar olmasaydı kurtuluş da olmazdıilkesine ulaşmıştır.

Bu konuda en iddialı ve en ilginç olanı da Kâzım Karabekir’intutumudur. Ona göre, Mustafa Kemal, 1918 sonlarında İstanbul’da neyapacağını bilmez bir durumdadır. Mustafa Kemal’i
Anadolu’ya geçmeye ikna etmiştir, Kolordu Komutanı K. Karabekir. Buperde arkasındaki asıl kahraman tavrıdır. Anadolu’dadirenişin başlatıcısı K. Karabekir’dir. M. Kemal işe sonradan el koymuştur.8


Her zaman olduğu gibi belgeler gerçeğin gizlenmesine izinvermeyecektir. Kongrelerden sonra Ankara’ya gelen Mustafa Kemal, Heyet-iTemsiliye Başkanı olarak Anadolu’da silahlı direnişi
örgütlemekte, kendiliğinden başlamış düzensiz yerelsavaşçıları merkezi bir eşgüdümle ortak savaşayöneltmeye çalışmakta, işgal altındaki yörelerde, kentlerdegizli, yarı gizli örgütlenmeleri kurumlaştırmayaçabalamaktadır.

Böylesine zorlu günlerde, onun karşı çıkmasınakarşın, İstanbul’dan ümidini kesmeyenler işgalcilerin
güdümündeki İstanbul’da meclisi toplarlar. Saltanatın kongreleriboğma girişimlerini bir anda unutan "silaharkadaşları"nın bu tutumlarınaşaşırmayacaktır Mustafa Kemal. Tıpkı 24 Ocak 1920
tarihli telgrafa şaşırmadığı gibi.9 Niyetlergizlendiğinden olsa gerek, bu tür yazılar "ilerde ne olur, ne olmaz"kuşkusunu taşır. İşin içine kuşku girince, sözdöndürülüp dolaştırılır. Ne var ki, isteğin anakonusu, maksadı eleverir. Kolordu Komutanı K. Karabekir imzasını taşıyan
telgrafın son tümcesi yazanın zihniyetini ele verir:
"Binaenaleyh, meclis-i milli müntehab ve mevcud oldukça da Heyet-i Temsiliyeninancak meclisin ikadıyla teşebbüsat icrasına mahalolmadığı fikir ve mülahazasındayım..."10

Bu dolaşık tümcede anlatılan kısaca şudur:
İstanbul’da meclis çalışmaya başlamıştır.Heyeti Temsiliye de bu meclisin emrine girmelidir. Daha açıkçası:
Ankara’daki temsil heyetinin işi kalmamıştır.

Böylece, 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan başlayıp, Samsun –Havza – Amasya – Erzurum – Sivas – Ankara yollarında, ulusal kongrelerde,saltanata, İngilizlerle işbirliği yaparak kongreleri basmak
isteyen Osmanlı yöneticilerinin girişimlerine karşı verilensavaşım bir çırpıda unutulacaktır. Bu telgrafıyazan K. Karabekir, ne denli geniş ufuklu ve vefalıdır ki,Erzurum’da Osmanlı Ordusu’ndan istifa eden, üniformasınıçıkarıp atan eski komutanına "emrinizdeyim" demiş
olması övünçle anlatılan Kolordu Komutanı, Sivas Kongresi’ninardından daha altı ay bile geçmeden böyle bir telgraf yolluyor.

Heyeti Temsiliye başkanı Mustafa Kemal, sabırlı birkomutandır. Sözü dolaştırmayı da sevmez:
"Meclis-i Milli’nin ve Hükümetin şimdi ve gelecekte tam bir güven içindeçalışmasına itimad edilse idi, Heyeti Temsiliye’nin vazifesi dekalmazdı. Bugün bu itimad, evvelkinden daha fazla değildir. [...]Memleketin bir çok devlet adamları ve büyüklerinin her ihtimalekarşı şimdiden Anadolu’ya geçmeleri gerekiyor."11

Mustafa Kemal, ‘nazik’ durumda nazik yanıtlar veriyor. Bu ‘nazik’yanıtın anlamı aslında çok açıktır:
İstanbul’daki yönetime güvensek burada olmazdık; oraya gidenler detehlikededir ve mücadele edeceklerse Anadolu’ya geçmelidirler.

Mustafa Kemal, naziktir ama, yasallığa da bir o kadar uyar ve dahabirkaç ay önce mücadelenin önce doğuda başlatılmasınıönermiş olan Kolordu Komutanı’na konumunu anımsatır:
"Bununla beraber ansızın olağanüstü bir durum meydana gelirse,şimdiye kadar olduğu gibi Kolordu Komutanları ile görüşerekgerekli kararın alınacağı tabiidir..."

Başta Rauf Bey olmak üzere, her türlü kötü olasılığakarşın, Anadolu’ya geçmeyenler, bu telgrafın tarihinin üstündenbir ay geçmeden, İngilizlerce tutuklanacaklardır. Onların Malta
sürgünleri sırasında Anakara’da kararlılıklarınıve dirençlerini koruyanlar her tür zorluğa katlanarak ve ihanetlerigöğüsleyerek savaşmıştır. Temsil heyetinin ve MustafaKemal’in çağrılarına kulak asanlar ise, aradan biryılı aşkın bir zaman geçtikten, düzenli ordununkurulmasından ve Sakarya zaferinin kazanılmasınınardından 1921 sonbaharında döneceklerdir Ankara’ya.

K. Karabekir’in yönetime karışma istekleri bitmek bilmez. "DoğuCephesi Kumandanı" sanıyla imzaladığı 18/19 Şubat1922 tarihli telgrafla bir başka istekte daha bulunur. Meclis’in
tutuculardan oluşma olasılığına karşı, birüst meclis kurulmasını önerir.12

Bu meclisin oluşumunu açıkça belirtir:
"Herhangi bir mesleğin en âli tahsilini görmek ve Türkiye Hükûmetininvekâletini, valiliğini veya ordu kumandanlığınıyapmış olmak gibi mühim şartlar teferrüatile takyitolunabilir."13

Büyük Millet Meclisi (BMM) Başkanı Mustafa Kemal, bu tür bir öneriyihalk iradesine aykırı bulur ve yanıtlar:
"Ancak, adı ve sanı "ayan" olmasa bile, ulusun bütün hak veyetkilerini kullanmak üzere seçilmiş ve seçilecek olan BMM’nin temelkararlarını başka bir meclisin kararlarıyla bağlamak
genel yönetim işlerinde uyduğumuz ilkelerin özüylebağdaşmayacaktır. Bu uzmanlar meclisi de, yüksekdüşünceleriniz üzere, milletvekilleri gibi ulusça seçilince, bir kaynaktaneşit yetki almış iki büyük kuvvetin, ulusun genel yönetimineetken olması türesel bakımdan da karışıklığa
yol açan bir ikilik olacaktır. Bu durumun yaratacağıdengesizliği düzeltmek için de, ulusun haklarına veyaşamasına etki yapacak üçüncü bir kuvvetin bulunmasınıkabul etmek gerekecektir... 4 Mart 1922"14.............................
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
ahmetdursun kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
lolipop (06.08.07)
  #24  
Alt 15.03.07, 15:30
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Ynt: Ahmet Dursun Makaleleri

Diktatör" olarak ilan ettikleri Cumhurbaşkanı, daha savaşdöneminde böyle savunmuştur meclisi. Karşıyazısını da "Büyük Millet Meclis Reisi" sanınıkullanarak imzalamıştır. O zamanlar ne başkumandandır,ne de mareşal.

K. Karabekir, anılarında bu işi o kerteye vardıracaktırki, iler tutar yanı olmayan savlarla gerçekleri ters yüz etmektençekinmeyecektir. Anılarında Ali Şükrü’nün öldürülmesiolayıyla ilgili yazdıkları 1990’lı yıllarda Atatürk’ekarşı başlatılan kötüleme kampanyasınayardımcı olacaktır.

Trabzon Milletvekili Ali Şükrü, Giresunlu Osman Ağa, tarafındanöldürtülmüştür. Muhafız Alayı Komutanı olan Osman Ağa,daha sonra güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada ölür. Kazım
Karabekir bu olaydan Mustafa Kemal’i sorumlu tutmak için,başlatılmış olan kampanyaya şu açıklamayla destekverir:
"Gazi pek asabi idi. [Gazi] Muhaliflerinden Ali Şükrü Bey, Ankara’ya matbaamakinası getirmiş. Tan adında bir gazeteçıkaracakmış, siz hala uyuyorsunuz,’ diye yaveri Hüseyin [Cavit]
Abbas Bey’e verdi, veriştirdi. Ve ‘Yakın, yıkın’ diyeçıkıştı."

Gerçeklerin bilgisine ulaşma tembelliğindeki kişiler busatırları okuyunca hiç kuşkusuz öldürme olayını dakurgulayacaklardır. Karabekir’in bu satırlarına göre, MustafaKemal "Yakın yıkın" diye emir vermiş. Oysa, Tan gazetesiyakılmadığı gibi yıkılmamıştır da.
Tan Gazetesi, o zamanlar pek küçük olan ve konut sıkıntısıçekilen Ankara’da yönetimin bir muhalif sese duyduğu ilgi sonucu MilliSavunma Bakanlığı binasının15 bodrum katında
yayın yaşamına başlamıştır.

Kazım Karabekir’e bakılırsa, 1923 başlarında,bakanlık binasının altına bir matbaa kurulmasından, bu
matbaada muhaliflerden Hüseyin Avni (Ulaş), Necati (Albayrak) ve AliŞükrü’nün sesi olan bir gazetenin basılmasından BMM Başkanı Gazi Mustafa Kemal’in bilgisi olmayacak ve yaverine
çıkışacak. Üstelik bu gazete konusunda soruşturmayıbir yana bırakın, zamanın yöneticileri tarafından AliŞükrü’ye bir küçük eleştiri bile yöneltilmemiştir.16

Bu tür bir yaklaşımın "silah arkadaşlığı" ilebir ilgisi olduğunu ileri sürmek çok güçtür. Bu tutumuyla KazımKarabekir, Rıza Nur’un usulüne daha yakınlaşır. AliŞükrü olayında yaklaşımları ve yorumları çokbenzerdir. Rıza Nur, Paris’te yazdıktan sonra, nedenseİngilizlere teslim ettiği anılarında Ali Şükrü’nünöldürülmesini şöyle yazmıştı:
"Bir gün, Mustafa Kemal, Keçiören’de Kılıç Ali’nin bağınagitmiş, içmişler. Mustafa Kemal zil zurna sarhoş olmuş.
Topal Osman’ın adamlarından üç kişiyiçağırmış, emir vermiş, ‘Şimdi gideceksiniz,
neredeyse Ali Şükrü’yü bulacaksınız, öldürüp geleceksiniz’demiş."

Rıza Nur, Ali Şükrü’ye rastladığını belirtir vearalarında geçen konuşmayı da ekler:
"Dedim [R. Nur]: Yahu ihtiyatlı davran, biraz şiddeti kes! Dedi [A.Şükrü]: Bir şey yapamaz. Ben ondan bunun intikamınıalacağım. Bu ..mussuz, hırsız, ..şt, ..zevenktenmilleti kurtaracağım. Ben onu geberteyim de görsün." 17

Goebels türü yalan propaganda ve yanlış yönlendirme yapanların"ihtilalin çocukları" ya da "silah arkadaşları" olarakadlandırılmarı ne denli gerçekçi olabilir?

Uzun erimli savaşımlar gerçeklerin örtülmesiyle kazanılamaz:
Uzun yıllar, "milliyetçi mukaddesatçı" ve son yirmi yılda dagerçek demokratlar olarak bayrak yapılan bu kişilerin,savaşımın başında ve kuruluşun ensancılı, en zorlu yıllarında muhalefet saflarınakatılmalarını, "silah arkadaşları arasındaanlaşmazlık" olarak yansıtmak yanıltıcıdır.
Bu zorlu yıllardaki nesnel durumu bir yana bırakıp, yönetimiyıkma girişimlerine, doğrudan ya da dolaylı olarak, destekvermeleri onların tasfiye edilmelerine yol açmıştır. Butasfiyeyi, "ihtilalin çocuklarını yemesi"olarak nitelemekyanıltıcı ve akılkarıştırıcıdır. Bu tutum, yanlışbilgilendirmeyle Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş ilkelerine inancın vegüvenin yıkılmasına yönelik olarak dışardan örgütlenengri propaganda kampanyasına yardımcı olmaktadır.

Söz konusu kişilerin, ulusal birliğin korunması adınabağışlanmış olmaları onların suçsuz
olduklarını göstermediği gibi; Amerika ve İngiltere’de enünlü gazetelerde yer almalarının altındaki temel nedeni deunutturamaz. Unutturulamayacak bir gerçek de Mondros Mütarekesi
antlaşmasının altında Rauf Bey’in imzasınınbulunmasıdır.

Daha sonra bu anlaşmaya imza atmanın tarihselağırlığını hafifletmek için "İngilizlersözünde durmadı" gibi safsatalarla aklanmaya çalışılanteslim antlaşmasına, "mütareke" yani"bırakışma/ateş kesme" antlaşması denmesinin teknedeni, usulen bir savaşı sona erdirmek üzere yapılmış
olmasıdır. Oysa anlaşma, Sevr’de düzenlenecekpaylaşımdan önce işgalin yolunu açan açık bir teslimsenedidir. Bu öyle bir antlaşmadır ki, cephe tutmuş, savunma hattında duran ordunun hiç savaşmadan teslimini kabul etmiştir.
Yurdun herhangi bir yerinin işgal edilmesini kabul eden bir anlaşmadır.

Mondros’ta demirlemiş İngiliz zırhlısında imzalar atılırken, Mustafa Kemal Toroslar’da siperler kazdırmakta, Alman mareşallerinin ve maceracıların elinde dağılmış ordusunu toparlayarak yeni bir yurt savunma hattı kurmaktaydı.

Bu iki tutum arasındaki ayrılığın ve "yurt bağımsızlığı" ile "hanedan kurtarma" düşüncesi arasındaki uçurumun iyice ortaya çıkması için,bağımsızlık savaşı yetmemiş, sözde silah arkadaşlarının emperyalizmin kalelerinde makale yazılmaları gerekmiştir.

Ne ki, yıllar geçtikçe, bağımsızlık düşüncesinin yerini yabancı devlete yaslanma inancı aldıkça o makaleler unutturulmuş ve imzalayanlar da bu bağımlılığa koşut olarak yeniden yüceltilmişlerdir. Bu gelişmeden zarar görenler de, gerçek "silah arkadaşları" ve onların yolunda yürümeyi ilke edinen yeni kuşaklar olmuştur.

Devrimler utangaçlıkla savunulamaz:
Anımsanacaktır ki, 1990’larda geçmişle ilgili kuşku yaratma kampanyası "tabuları yıkmak" şiarıyla
başlatılmıştı. Bu kampanyanın en üst noktasında "İzmir suikastı davası yeniden görülmesi"
istenmiş ve bu istek TBMM’de bir önergeye konu edilmişti.

Beklenirdi ki, bir meclis üyesi ayağa kalksın ve "Bu mudur isteğiniz? Hodri meydan; görelim bakalım: Davanın eksiği mi, yoksa fazlası mı var?" diyebilsin. Belki de bu girişimle
yeni tür işbirlikçilerin dayandıkları yalan ve yanlış bilgilendirme ortamı yıkılır, Batı’nın eski ve
yeni tür tezgahlarının altındaki yalın gerçekler de ortaya dökülürdü. Karşı propagandanın hangi finansla beslendiği de ortaya çıkardı.

Söz konusu olan, sonsuz geleceğe, özgürlüğe ve barışa uzanan yolda, her türlü saldırıya ve karanlık ortama karşın ayakta kalabilmekse, bunun yolu gerçeklerin örtülmesine izin vermemekten geçer.
Bu konuda en iyi örnek, 15-20 Eylül 1920 arasında Gazi tarafından sergilenen açık tutumdur.

Tarihle oynamanın, dahası "Ölen öldü, nasıl olsa yanıtlayamaz" yanılgısına kapılarak, yazıp
çizmenin ve yalanlara dayalı kara bilgi taşıyıcılığa soyunmanın sonucu, genç kuşaklara çektirilecek acılardır. Bu tutum ise kara vicdanlara ve önünde sonunda emperyalizmin maşası olanlara yakışır.
DİPNOTLAR
1 Yazının tümü: Atatürk’ün Büyük Söylevi Üzerine belgeler, Bilâl N.Şimşir, Türk Tarih Kurumu Üyesi, TTK Yayınları, XVI.Dizi-Sayı: 61, s.67.
2 Bilindiği gibi, İngiltere Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentineuzun yıllar bir büyükelçi atamamıştır. ABD ise LozanAntlaşması’nı onaylamayarak Türkiye Cumhuriyeti’ninyasallığını yadsımıştır.
3 Tam metin: Daily Telegraph, 29.9.1928’den a.g.y. s.31-32
4 Tam metin: a.g.y. Belge No: 38, s.24-25
5 "Tanin: 1.12.1945" den aktaran Zeki Sarıhan. a.g.y, c.II,s.38.
6 Tam metin: The Times, 2 Ekim 1928, B.N.Şimşir, a.g.y. Belge No: 29,s.29-30
7 "Cehennem Değirmeni Siyasi Hatıralarım" Rauf Orbay, EmreYayınları, İst. 1993, C.2, s.208-9
8 Bu iddia 1980’li yıllarda Jan Zürcher’in ikinci Cumhuriyet tezcilerindenesinlenerek yazdığı Modernleşen Türkiye kitabındaileri sürüldüğü gibi, aslında mücadeleyi örgütleyen kuruluşun
İttihat ve Terakki olduğu, M. Kemal’in örgütlenmeyi elegeçirdiği iddiasında kendisini gösterecektir. Zürcher, bununla dakalmayacak, bağımsızlık savaşının, Ermeni veRumların mallarına, mülklerine el koymak isteyen Türkeşrafınca başlatıldığını da ilerisürecektir. Ancak, ilginç olan Zürcher’in iddiaları değildir. Onun butezlerini içeren kitabının özellikle "Liberal" düşüncelilerce,
Türk üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmasıdır.
9 Telgrafın tam metni (özgün eski yazı ve yeni yazı):Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nden, Heyet-i Temsiliye’ninAnkara’daki Çalışmaları, Dr. M. Cemil Özgül, AtatürkAraştırma Merkezi, Ank. 1989, Belge No:6
10 Yaklaşık olarak çevrilirse: Milli meclis seçilmiş olduğuna göre, Heyet-i Temsiliye artık meclisin yönetimi altında çalışmalıdır, düşüncesindeyim"
11 C. Özgül, a.g.y. Belge No: 7
12 Özgün tam metinler: Nutuk, Gazi Mustafa Kemal Tarafından, Devlet basımevi, İst. 1938, Belge Tel. s. 459-460
13 Âli: yüce, ulu; Teferruat: Ayrıntılar; Takyid: Koşula bağlama (Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Sözlük, F. Develioğlu,Aydın K. 14.B. 1997)
14 Günümüz dilinde tam metin: Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları II, Mustafa Onar, T.C Kültür Bakanlığı Yayınları / 1739, Ank. 1995, s.329-330
15 Ankara’da eski Anafartalar Polis Karakolu’nun bulunmuş olduğu bina.
16 1990’lı yılarda başlayan psikolojik saldırı kampanyasında özellikle kullanılan Ali Şükrü’nün öldürülme olayı, Rum Pontus ve Ermeni çetelerine karşı Karadeniz halkını korumak üzere savaşmış olan, 1920’de Doğu Anadolu’da Milli Hükümet’in etkisini kırmak, İngilizler’e kolaylık sağlamak üzere başlatılan Koçkiri (Sivas’ın doğusu) Kürt ayaklanmasının bastırılmasında önemli görevler üstlenen ve Bağımsızlık Savaşı’nda Sakarya’da büyük kayıplar veren Giresun Gönüllü Alayı’nın komutanı Osman Ağa, 1996’da II. Cumhuriyetçilerin sözcüsü Yeni Yüzyıl gazetesinde, Ahmet Altan tarafından Susurluk kazasının ertesinde Atatürk’ün tetikçisi olarak ilan edilmişti.
Aynı gazetede Can Dündar’ın kitabından alıntıyla Osman Ağa’nın Atatürk’e "sarı yılan" diye
bağırdığı rivayeten yayınlanmıştı.
(Bu yayınla ilgili geniş bilgi için bk. Kuva-yı Medya, 9 Aralık 1996, s.35) O günlerde Hüseyin Avni Ulaş Yeni DemokrasiHareketi adlı partinin demokrasi simgesi olarak sunulmuş, parti başkanı Cem Boyner Hüseyin Avni Ulaş’ın mezarını ziyaret etmiş, Altan kardeşler de Hüseyin Avni Ulaş’ın heykelinin dikilmesi için yazılar yazmışlardı. Bu olayla ilgili temel kaynak olarak "Trabzon Meb’usu Şehid-i Muazzez Ali Şükrü Bey", Kadir Mısıroğlu, 1978, değerlendirmektedir..
Mısıroğlu, Suudların kurduğu Rabıta adlı örgütün kuryesi olarak tanınmaktadır. (Rabıta, Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi)
Tarihin yalanla örtülmesinin tipik örneğidir bu kampanya. Osman Ağa’nın Bağımsızlık Savaşı’ndaki
katkıları özellikle unutturulmaya çalışılmış, O’ndan salt Muhafız Alayı Kumandanı olarak söz edilmiştir. Oysa, Atatürk, Osman Ağa ile Samsun’a çıkışının hemen ertesinde Havza’da
görüşmüş ve Osman Ağa, Karadeniz Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin kuruluşunda görev almıştır. Osman Ağa, sonra Yarbay rütbesini almıştır. I. Meclis’te Hüseyin Avni ve ittihatçılarını başını çektiği 2. Grup O’nun ölüsünü meclisin karşısına bacağından astırmışlardır
. Osman Ağa hakkında yazılan son dönem kitaplarından biri de Cemal Şener’e aittir: "Topal Osman
Olayı" Bu kitap da yukarıda sözü edilen muhalefet tezlerini savunma esası üzerine kurulmuştur.
Cemal Şener ayrıca "Çerkez Ethem Olayı" adlı kitabı da yayımlamıştır. Prof. Toktamış Ateş’in
gözetiminde hazırlanan bu kitap da M Kemal’i entrikacı bulur ve Ethem’in ihanete itildiğini ileri sürer
. Cemal Şener’in tez hocası, Prof. T. Ateş'tir. T.Ateş, Osman Ağa için şunları yazar: "Kimdir bu Topal Osman? Düpedüz bir eşkıya,bir çete reisi. Ankara’nın o çok zor günlerinde Mustafa Kemal’in korunmasını üstlenen Karadenizli çetecilere kumandan olarak atanmış, fakat bu görevin gerektirdiği sorumluluk bilincinin çok uzağında olduğu için milletin ve milletvekillerinin başına dert olmuş bir haydut." T. Ateş söz konusu yazısında ayrıca, "Yunan ilerlemesine karşı Ege bölgemizde direnen tüm çeteler daha sonra Batı Cephesi Kumandanlığının emrine girmişlerdi. Böyle yaptıkları için onların (en azından bir bölümünün) eşkıya olduğunu unutacak mıyız? Mümkün mü bu?" diyesorar.
17 Hatıratım, Rıza Nur, C.III, s.117. Bu hatırat İngilizlerden alınıp, Almanya’da yayımlanır.
Hatıratın- 1932’de İngiliz ajanı Armstrong tarafından yazılan ve 1932’de yayımlanan "Grey Wolf" adlı kitaptaki Atatürk’le ilgili cinsel yaşam uydurmalarına, sövgülere, alkol yakıştırmalarına da kaynaklık ettiği görülecektir. Bu kitap, 1996’da bir etnik grup sempatizanları tarafından Türkçe’ye çevrilerek yayımlanmıştır
.
Rıza Nur’un kitabı da, yasaklı olduğu gerekçesiyle Abdurrahman Dilipak tarafından küfür sözcüklerinin yerleri boş bırakılarak, Türkiye’de yayımlanır. Böylece Harold Courtney, Armstrong ve Rıza Nur, 65 yıl sonra aynı işlevi görmek üzere Türkiye’de buluşurlar.
Bu yazılar arşiv çalışmalarım sırasında edindiğim bilgilere daynmaktadır.
kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1061916/
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
ahmetdursun kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
lolipop (06.08.07)
  #25  
Alt 06.04.07, 11:19
ilpar - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
Üyelik tarihi: Dec 2006
İletiler: 1.105
Ettiği Teşekkür: 499
280 tane iletisine 593 kere teşekkür edilmiş
ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.
  Send PM
Standart Ynt: Ahmet Dursun Makaleleri

Ahmet Dursun kardeşim,vallahi okumaktan gözlerim şaşaloz oldu.Çıktı aldım ve inançımı kitleyip hepsini okumaya and içtim.Tamamını okuyacağım bu kez.İnadım inat..Sonra yazacağım,şunları bir okuyayım..Sevgilerle..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #26  
Alt 06.04.07, 14:23
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Ynt: Ahmet Dursun Makaleleri

Sayın dostum,
Öncelikle kolay gelsin derim.
Sonra da hem oku hem de okut demek istiyorum.
Zira senin yazıların da bana kaynak oluyor.Zira bazı eksiklerimi de sayende tamamlama fırsatı buluyorum.
Ellerin dert,gözlerin yaş görmesin diyorum.
Saygı ile..
Ahmet Dursun
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar