iconBütün zaman ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 23:49 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Toplum ve Yaşam » Siyaset » Ahmet Dursun Makaleleri

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 10.02.07, 17:53
Standart Ahmet Dursun Makaleleri

__________________

Konu lolipop tarafından (06.08.07 saat 22:54 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 26.02.07, 14:11
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 774
Ettiği Teşekkür: 2
62 tane iletisine 88 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Kar İzleri Örtmesin

Kar İzleri Örtmesin



Selanik Ilkokul ögretmenlerinden Kirmizi Hafiz Ahmet Efendi'nin oglu Ali Riza Efendi ile, Sofuzade Feyzullah Aga'nin kizi Zübeyde'nin evliliginden üç kiz, üç erkek çocuk dünyaya gelir. (1). 1871 yilindaki bu evlilik (2) ilk meyvesini hemen bir yil sonra vermis, çocukluktan genç kizliga henüz adimini atmis olan Zübeyde, daha on bes yasinda iken iste anne oluvermistir.

Bebegin adini Fatma koyarlar.

Ali Riza Efendi'nin kiz tarafini bu evlilige ikna edebilmesi hiç de kolay olmamistir. Zübeyde'nin babasi Feyzullah Aga'nin birinci esinden oglu Hüseyin Aga, bu evliligin gerçeklesmesi için Zübeyde'nin annesi Ayse Hanim'i ikna etmede epeyi zorlanir. Ayse Hanim Feyzullah Aga'nin üçüncü esidir.

Hüseyin Aga, Selanik esrafindan Haci Süleyman Aga'nin Langaza'daki çiftliginde Subasi (kâhya) olarak çalismaktadir. Ali Riza Efendi'nin vakitsiz ölümü üzerine Zübeyde Hanim'in üç çocugu ile birlikte bir süre kalacagi, küçük Mustafa ile Makbule'nin kargalari kovalayacaklari çiftlik iste bu Rapla Çiftligi'dir, Hüseyin Aga da bu çiftligin yöneticisi.

Sonunda Hüseyin Aga'nin da telkinleri ile Ayse Hanim yumusar ve evlilik gerçeklesir. Zaten o günlerin âdetleri geregi, evlilik gibi konularda karari erkekler verir. O nedenle bu konuda Zübeyde'nin de görüsünün alinmis olmasi beklenemez.

Yeni evliler Selanik'te Ali Riza Efendi'nin Yeni Kapi mahallesindaki babaevine yerlesirler ve ilk çocuklari Fatma iste bu evde dünyaya gelir. (1872). Bu esnada Ali Riza Efendi Osmanli Rumelisi'nin o zamanki Yunanistan sinirinda, Olimpos Dagi eteklerinde, Çayagzi veya PapazköPage Rankingüsü denilen daglik, issiz bir yerde, gümrük memuru olarak çalismaktadir.

Fatma'dan sonra birer yil arayla iki erkek çocuklari daha olur. Ahmet 1874'de, Ömer 1875'de dogar. Ömer'in dogumuna henüz sevinemeden, Fatma'nin veremden ölümüyle sarsilirlar.(1875).

Ali Riza Efendi'nin görev yaptigi gümrük kapisi son derecede tehlikeli bir sinir geçididir, daglar rum eskiyasi ile doludur. Eskiya bu gümrük kapisindan geçen her seyi haraca baglamistir. Rahat, huzur yoktur. Ali Riza Efendi Gümrük Idaresi'nden istifa edip ailesini Selanik'e tasir ve kereste isine baslar ama basi eskiya ile gene derttedir. Bir defasinda eskiya tarafindan kaçirilir, hayatindan ümit kesilir, önemli bir haraç ödeyerek ancak kurtulur. O korku dolu günlerin acisi da çocuk Mustafa'nin belleginden hiç mi hiç silinmeyecek, olusmakta olan karakterinde önemli rol oynayacaktir.

Kereste ticareti sayesinde gelir düzeyi nisbeten yükselen Ali Riza Efendi, esi Zübeyde, çocuklari Ahmet ve Ömer'le birlikte, Selanik'in Islahane semtinin Ahmet Subasi mahallesindeki üç katli bir eve tasinirlar. Mustafa iste bu evde dünyaya gelir.( Ilerde, 1908 yilinda Mustafa Kemal Bey bu evi satin alacak, Balkan savasindan sonra Selanik kaybedilince Zübeyde Hanim ve Makbule Istanbul'a geldikleri için ev terkedilecek, Lozan Anlasmasi geregince de mülkiyeti Yunan hükümetine geçecektir. 1937 yilinda Selanik Belediyesi bu evi Atatürk'e armagan edecektir. Ev bugün müze haline getirilmistir.)

Ali Riza Efendi çocukken besigini salladigi küçük kardesini kazayla besikten düsürüp ölümüne yol açmisti. Bunu hiç unutmadi. 1881 yilinda bir oglu daha dogunca, onun ismini verdi: Mustafa.

Aile, Fatma'nin acisini Mustafa ile unutmaya çalisirken çok daha büyük bir aciyla sarsildi. Ahmet ve Ömer 1883 yilinda tüm ülkede hüküm süren çiçek salginina kurban gittiler. Iki kardesin ayni anda ölümü, Ali Riza Efendi'yi inanilmaz ölçüde sarsti. Simdi ailenin tüm ilgisi, küçük Mustafa'nin üzerinde yogunlasmisti ki 1885 yilinda Makbule dogdu. Bu mutluluk da çok sürmedi. Ali Riza Efendi 1888 yilinda ölürken, Zübeyde Hanim Naciye'ye hamile idi. Naciye 1889 yilinda dogdu. (1901'de de ölecektir.)

Esinden kalan ayda iki mecidiye gelirle ve üç kücük çocukla yasam mücadelesi vermeye baslamisti Zübeyde Hanim. Bu neredeyse imkânsizdi. Agabeyi Hüseyin Aga Zübeyde ve çocuklari, Langaza'daki Rapla Çiftligi'ne ***ürdü. Iste küçük Mustafa ile Makbule'nin kargalari kovaladigi çiftlik bu çiftlikti

Rapla Çiftligi'nin korucusu küçük Mustafa, duvar gazetesi çikarttigi için zindanlara atildiginda Mustafa Kemal Efendi; Trablus'ta, Derne ve Bingazi'de, Çanakkale'de Mustafa Kemal Bey; Filistin Cephesi'nde Mustafa Kemal Pasa; Sakarya'da Gazi Mustafa Kemal Pasa; Dumlupinar'da Maresal Mustafa Kemal ve nihayet Atatürk olarak anildi.

1893 yilinda Selanik Askerî Rüstiyesi'nde giydigi asker üniformasini, 1927 yilinda ordudan emekli oluncaya kadar büyük bir onurla tasidi. Vatanini savunmak ugruna, Trablus'tan Kafkasya'ya ; Çanakkale'den Filistin'e, Suriye'ye; Sakarya'dan Dumlupinar'a kadar tüm cephelerde savasti, hiç yenilmedi. Dünya onu " Dâhi bir asker " olarak tanidi ama " ...Savas, mutlak bir zaruret olmadikça, cinayettir!..." sözünü hiç unutmadi. O'nu bir savas adami olmaktan çok, bir baris adami olarak selamladi. Birlesmis Milletlerin kültür kolu olan UNESCO, 1981 yilinin tüm dünyada ATATÜRK YILI olarak anilmasi kararini alirken, O'nun emperyalizme karsi ilk kurtulus savasi veren ve bu mücadeleyi zafere ulastiran bir komutan, bir ulusal kahraman; çöken bir imparatorluktan, halk egemenligine dayali, hukukun üstünlügünü esas alan, çagdas ve laik, demokratik bir cumhuriyet çikaran bir devlet kurucu; tarihin ender kaydettigi bir devrimci; kendi yurdunda oldugu kadar tüm dünyada da barisi samimi olarak isteyen seçkin bir" dünya yurttasi" olarak selamliyor, böylece Atatürk, tüm dünya için "aydinlik gelecegin bir simgesi olarak" yil boyu saygiyla aniliyordu.

Gerçekten de, çagdasi devlet adamlari olarak örnegin Hitler Kavgam' 'kitabini yazip, diger ülkeleri istila planlarini pervasizca açiklarken, bir digeri, Mussolini Akdeniz için " Bizim Deniz" diyerek eski Roma Imparatorlugunu ihya etme hayallerini güdüyor, bunlara karsilik Atatürk " Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" diye yanit veriyordu. Ayrica batida kurdugu Balkan Pakti ile (Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya) , doguda kurdugu Sadabad Pakti (Türkiye, Iran, Irak, Afganistan) sayesinde, Avrupa'nin ortasindan, Çin'e kadar bir baris çemberi olusturuyordu. Böylece baris konusundaki söylemi ile eylemi tamamen örtüsüyordu.

1934 yilinda, Çanakkale Sehitleri anitinin açilis töreninde okumasi için Içisleri Bakani Sükrü Kaya'ya verdigi metin, bugün Sili'den Montreal'e kadar birçok ülkedeki Atatürk anitlarinin kaidelerine oldugu kadar, yöre insanlarinin yüreklerine de kazinmistir.

"...Bu memleketin topraklari üzerinde canlarini veren kahramanlar! Burada bir dost vatanin topragindasiniz. Huzur ve sessizlik içinde uyuyunuz. Sizler mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasiniz. Uzak diyarlardan evlatlarini harbe gönderen anneler, gözyaslarinizi dindiriniz. Evlatlariniz bizim bagrimizdadir. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardir. Onlar, bu toprakta canlarini verdikten sonra, artik bizim de evlatlarimiz olmuslardir..."

Yüregi bu denli insan sevgisi ile dolu, gerçek bir baris adamina bugün tüm dünyanin her zamankinden çok daha fazla ihtiyaci var. O geri gelmeyecegine göre, tek çikar yol, O'nun izini kaybetmemek.

Hepimiz nöbet basina...ki,

KAR IZLERI ÖRTMESIN...


Yazan: Doç.Dr.Orhan Çekiç

*****

Mustafa Kemal’in
06 Mart 1922’de yaptığı ve TBMM Gizli Celse Zabıtları 3. Cildinde yer alan konuşmaları

"... Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa'nın en önemli devletleri, Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran, en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir.

Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere'nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana'dan sonra Peşte ve Belgrat'ta yenilmeseydi, Avusturya / Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya da, aynı kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir."



" ... Bir şeyin (Türkiye’nin) zararıyla, bir şeyin (Osmanlı’nın) yok olmasıyla yükselen şeyler

(Batılı Devletler), elbette, o şeylerden (Avrupa’dan) zarar görmüş olanı alçaltır.

Gerçekten de Avrupa'nın bütün ilerlemesine,yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık,

Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan

kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir.


Ve bunun sonucu olarak, birçok zekâlar, duygular, fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasında

yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir."


" ...Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi

birtakım zihniyetler ortaya çıktı.


Oysa hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?

Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.

Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.


" ...Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddî şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu.

Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlâk bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki,

Türkiye Doğu 'maneviyatı' ile sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu'yla Batı'nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez bundan."


" ... Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla, aczle başlamıştır. Türkiye'nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi,

Türkiye'yi atıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini

yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye'de fikir adamları, âdeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı.


Diyorlardı ki "Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur."

“Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen

Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. 'Onlar bizi idare etsin' diyorlardı.”


“BİLELİM Kİ, ULUSAL BENLİĞİNİ BİLMEYEN ULUSLAR, BAŞKA ULUSLARA YEM OLURLAR”
Mustafa Kemal 06 Mart 1922 ALINTI
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 26.02.07, 14:30
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 774
Ettiği Teşekkür: 2
62 tane iletisine 88 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Allah Cumhurbaşkanı Ol mu Diyor?

Başlık çok ilginç gelebilir.Ancak görünen o ki bazı din simsarları artık bunu da söylemeye cüret edecekler gibi görünmektedir.
MÖ 3000 yılları ya da İÖ 3000 lü yıllar.Nasıl isterseniz öyle deyiniz.İnsanların bir kısmı tarım diğer kısmı da askeri konularla ilgilidir.Yaşam da karşılaşılan bilinmezlikler doğal olarak korku yu getirmiş,açıklanamayanları açıklamaya çalışanlar da bir ruhban sınıfı yaratmaya kadir olmuşlardır.
İşte ne oldu ise bu zaman diliminde oldu ve bilinmezleri açıklayanlara verilen ünvanlarla beraber bir ruhani sınıf oluverdi.
Bunlar insanların korkularını işleyerek artırdı ve bu bilinmezlik denizindeki korkuları tanrılaştırmaya başladılar.Adaklar ya da bazı değişik yöntemler kullanarak bilimden,araştırmadan çok uzak olan insanları da bu şekilde ilahi bir söylem iddiası ile kendi kurallarına göre yönetmeye başladılar.
Tabii ki bu ilahi kural diye adlandırdıkları kendi uydurmaları ve tamamen diğer insanların korkuları üzerine inşaa edilmekteydi.Yani ilahi bir nitelikten uzaktı.Böylece bir güç olmaya başladılar.Bu güç onlara hem zenginlik hem de saygınlık kapılarını ardına kadar açmakta idi.
Tabii ki bir güç daha vardı.O da Krallık idi.Monak lar ın güç dengesi bozulmakta ve durum Ruhbanlar lehine işlemeye yüz tutmakta idi.
Giderek güç ikiye bölünmeye başladı.Ya Ruhban sınıfındansınız ya da ikinci güç olan Krallık soyundan.Gerisi zaten sürü sayılmaktaydı.
İşte tam da bu arada laik olmak diye bir kavramın ilkel temelleri atılıyor ve bunu gayet basit ifade ile Ruhban sınıfından olmayanlar anlamına gelen laik sözcüğü tamamlıyordu.Yani Ruhban sınıfından olmayan demek anlamına gelecek olan Laik kelimesi belkide tarihte ilk kez bu zamanlara denk gelmekte idi..
Bu özellikle de Roma'da hüküm süren bir çekişme olarak son zamanlarda daha çok dikkat çekmekte olacaktı.Kadim Roma veya eski roma,yeni roma deyimleri de tam bu zamanlara rastlamaktadır.
Aslında bunun diğer ifade ile izahına girecek olursak ozaman da İsa ile başladığını da söyleyebiliriz.
KIsaca bunun temeli İsa Mesih'e dayanmaktadır.
İsa Roma'ya ters düşmektedir.Eşitlik demektedir.İşte buradaki Eşitlik deyişi dahi hala günümüzde Laiklik ile Eşitlik ilkesinin neden bukadar birbirine karıştırıldığını da açıklamaktadır.Oysa Eşitlik ile Laiklik kavramları çağrışım açısından benzeşir görünse de aslında birbirinden bağımsız ancak birbirinin olmadığı yerde diğerinin de geçersiz olduğu iki benzeşik konudur.
İsa Eşitlik demiştir.Oysa onlar Köle dir ler.Sadece Roma topraklarında doğanlar özgürdürler.Diğerlerinin ne oy verme hakkı vardır ne de söz söyleme hakkı.Kralların akrabaları ve onların soyundan gelenler özgürdür.Aristokratlar özgürdür vs..gibi söylemler hüküm sürmekte idi.
Bu nedenle İsa Krallığa karşı sayılmakta idi.Yani bir düşman sayılıyordu.
Ancak bu kargaşa çok geçmeden yine İsa nın akıllı bir söylemi ile değişecektir.Bu söylem belki de şimdiki Laikliğin de temelleri olacaktı.
Bu söylemin adı 2 Kılıç teorisi idi.Ve imparatora hitaben şu sözleri söyleme cesaretini sergiledi.
Burada iki kral var.Bu dünyanın Kralı sensin.1.Kılıç sensin.Diğer dünyanın kralı da benim.
2.Kılıç ta benim.
Bu İmparatorun da tam duymak istediği bir şeydi.Ve böylece bir anlıkta olsa bir baskıdan uzaklaşma yolu açılmış oluyordu.
Daha sonraları ise Roma batı Roma ve Doğu Roma olarak ikiye ayrılacaktı.Çünki İsanın öğretilerini Ruhban sınıfı daha sonraları kendi istedikleri şekilde algılamaya ve yorumlamaya başlamışlardı.Bu söylemler aşırı şiddet içeriyor ve itici gelmeye başlıyordu.Çünki Ruhbanlar güçlerini kaybetmek yanlısı değildiler.Bu nedenlede her türlü söylem ya da düşünceyi engelliyorlardı.Bu şekilde İsa Mesih'in öğretilerini farklı yorumlayanlar çıktı ve bunun bir Mezhep şeklinde ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır.Bu Mezhep te kendisini ortodoks olarak göstermişti.
Mezhep(Görüş,Fikir,Doktrin)
Katoliklerin Liderliğini Vatikan,Ortodoks ların liderliğini de bu günki adı ile İstanbul almakta idi.
Katolik lerin aşırı baskısından sıkılan ve kurtulmak isteyen bazı Hrıstiyanlar bugünki İstanbul'a yönelerek ortodoks luk mezhebini geliştirmişlerdir.Bu konuda kısa bir bilgiye de alıntı yolu ile değinmek istiyorum........

""Ortodoks luk Meşru kilisenin resmi kararlarına uygun öğreti ve düşüncelerin bütünü anlamındadır.
Doğu Hristiyan kiliselerince sürdürülen, Yunan ve Slavların çoğunun benimsediği mezhep.
Katoliklik gibi Ortodoksluk da 4. Ekümenik konsil olan Kadıköy Konsili'nin kararlarını tanıyan bir kilisedir ancak. Ortodoks kilisesi sadece ilk 7 konsili tanımış bundan sonra yapılanları geçersiz saymıştır.Başı İstanbul'da olması nedeni ile özellikle Kadıköy bu konuda ilk sıralarda olmuştur.
Kadıköy Konsilin'de alınan karara göre:
İsa'da Hem insani hem de tanrısal özellikler bulunmaktadır, bu özellikler Meryem İsa'yı doğurmadan önce de bulunmaktaydı İsa Tanrı olarak baba ile aynı özden, İnsan olarak da günahlar hariç insanlarla aynı özdendir. Dolayısıyla Meryem sadece İnsan olan İsa'nın değil Tanrı olan İsa'nın da anasıdır ve ona Tanrı Anası anlamına gelen Theotokos denilmelidir.
Bu farklı doğalar birleşmeden sonra hiç bir şekilde değişime uğramayıp kendi özelliklerini muhafaza etmişlerdir.
Çarmıhta acı çeken İsa'nın sadede İnsani doğasıdır, bu acı Tanrısal doğa'ya dokunmamıştır.
Aslında Diofizit görüşe yakkın olan bu karara itiraz eden Monofizit piskoposlar kendi bağımsız kiliselerini kurmuşlardır.

Ortodoks Kilisesi, Katolikler'in tersine merkeziyetçi bir kilise olmayıp, her ülkede ayrı örgütlenmişlerdir. Her bağımsız ortodoks kilisenin bir başpiskoposu ve ona bağlı piskoposları bulunur. Başpiskopos kendi piskoposlarını seçer ve piskoposlarından oluşturduğu meclis ile (Sen Sinod) şehirlerin veya bölgelerin başında bulunan piskopos ya da metropolitleri vasıtasıyla tüm ülkedeni kiliselerin dini reisi olur.
Patrik, Katoliklikteki gibi devlet başkanı statüsünde değildir, diğer kendisi de bir başpiskopos olup sadece saygınlık bakımından diğerlerinden üst seviyededir ancak diğer başpiskoposların yönetim bölgelerine müdahale yetkisi yoktur.
Ortodokslukta Patriklerin ya da piskoposların yanılmazlık özellikleri yoktur bunun ifadesi dahi şirk kabul edilir.Bu kısa alıntı bilgi sanırım ki diğer açıklamalar için yeterli olacaktır.""

İşte bu zamanlarda Kilise söylemlerinde daha da şiddete gitmiş ve çok önemli bir deyiş ortaya atmıştır.
Bu deyiş hala günümüzde kendilerine islamcı yakıştırması yapan bazı din simsarları tarafından da kullanılmakta olup bu söylem hemen her inanç sisteminde yerini bulmuştur.
Bu söylem yaklaşık şöyle idi.
"Sen sus,Allah'tan daha mı iyi bileceksin?Allah kime zenginlik yada soyluluk vereceğini bilir.Sen onun işine karışma.O herşeyin kime nasıl ne kadar verileceğini bilir."
şeklinde idi.İstediğini kral yapar, istediğini köle söylemi,Allah öyle istiyor söylemi gibi insanların kafasını karıştırmaktadır.Bu karışıklık ta haliyle isyanları getirmekte ve şiddeti hortlatmakta idi.
Zira İsa Mesih herkes eşit dememişmiydi?Bu da nereden çıkmıştı ki?.........
gibi soruların çok sorulduğu bir döneme girilmişti.Tabii ki Hristiyanlık ta boş durmamış birçok yere yayılım göstermiştir.
İşte tam da bu zamanlarda bir Alman ortaya çıkıyor.Hem Latince'si,hem Almanca'sı çok iyi olan biri.
Din adamları İsanın öğretilerini kimsenin bilmesini istemedikleri için kolay kolay kendi orjinal diline çevrilmesine de karşı idiler.
Bu konu da sırası gelmişken Bazı din tüccarı dincilerin insanların kendi dilinde neden inançlarını öğrenmelerini istemediklerinie de değinmiş olmaktayız.Oysa ki herkesin anladığı dilden okuması ne de güzel olur.
Tabii ki bir değişikliğe maruz bırakmamak şartı ile...
Evet devam edelim,
Bu Alman zatın adı Martin Luther dir.Martin Luther rahiplerin yalan söylediğini düşünmektedir.Ve İncil'i okuyarak bunu isbatlar.İncil'de özellikle 95 maddenin yanlış olarak anlatıldığını söylemektedir.Aslında bir çok yanlışı vardır ancak çok önemli olduğunu iddia ettiği bu görüşler hakkında bilgi almak isteyenler için bir link vermek istiyorum.Bakınız:
http//209.85.135.104/search?q=cache:wHdd1SIOdwYJ:www iclnet.org/pub/resources/text/wittenberg/luther/ninetyfive-turkish.doc+martin+luther&hl=tr&gl=tr&ct=clnk&cd=5 &lr=lang_tr
Bu şekilde ortaya çıkan yeni bir mezhep doğmuş olacaktı.Bu hareketin başlangıcı ise özellikle de Katolik Rahipleri protesto etmeye yönelik olduğu için bu akıma Protestanlık denmiştir.Luterizm olarakta bilinmektedir.
Daha sonra Belçika da Kalvin öncülüğünde Kalvinizm ve İngiltere de etkisini göstererek Anglikan kiliseler oluşmaktadır.Bu konuda bilgi için de bakınız:
http//nedir.antoloji.com/anglikan-kilisesi/
Daha sonra bu konuda yapılan savaşlar 100 yıl savaşları,38 yıl savaşları ve 10 yıl savaşları olarak toplam 148 yıl sürmüş ve hala da soğuk svaş görüntüsünde devam etmektedir.Burada nokta koyarak başka bir açıdan daha değerlendirelim.
Artık bir başka dönem başlayacaktı.Bu dönem bilimin öncülüğünü yapacağı bir dönem olmalı idi.Yaklaşık 1700 ler de bu dönem başlamaktadır.
1700 lere gelmeden evvel de 1071 tarihini unutmamakta fayda vardır.Zira bu tarih Türkler in Anadolu ya yerleştiği tarihe denk gelmektedir.(Her ne kadar daha evvel gelmiş olsalar da bu fikir ağır bastığı için kabul gördüğü şekli ile söylemiş olayım istedim.)
İşte bu tarihten sonra Haçlı seferleri ile Hristiyan dünyası da doğunun zenginlikleri ile tanışmaya başlamış ve çekiciliğne kapılmışlardır.
Tabii ki bu sadece zenginlik açısından değil aynı zamanda Hristiyanlığı da yaymak için bir fırsattır.Hala Lübnan'da Hristiyan topluluğun kalmasına ve var olmasına da yine biz Türkler ya da kabeullenmeyenler için de olsa osmanlılar sebep olmuştur.Özellikle de son osmanlılar.
(Alman Genel Kurmayı na savaş stratejilerini yaptıranlardan bahsediyorum.Atatürk'ün uyarılarına kulak asmayanlardan,bu konu daha evvel ki bir yazımda işlenmiş idi.......)

Konu dağıtmadan 1718 Fransız devrimine (ya da ihtilali diyenler de vardır) kadar geleleim..
Bu arada Fransa da isyanlar başlamış çok şey değişmeye mecbur kalmıştır.İsyandan sonra kurulan mecliste çok değişiklikler olmakta idi.
Bunları kısaca şöyle de özetleye biliriz.
Cumhuriyet yönetimi oluşturulunca haliyle Milli birliği sağladı ve dış tehdidi etkisiz hale getirdi.
Ancak bu bazıları için iyi sonuçlar vermeyecekti.Zira 1793'te dış güçlerle ittifak yaptığı için kral idam edildi.
Burada bahsedilmesi gereken bir konu da Etajenero dur.
Etajenero' nun, 5 Mayıs 1789 ' da toplanmasıyla başlayan bu dönemde , köylü ve Burjuvaların milletvekilleriyle, soylu ve rahiplerin milletvekilleri arasında toplanma konusunda anlaşmazlık baş göstermiştir. Toplantıların ayrı ayrı salonlarda değil, aynı salonda yapılmasını isteyen köylü milletvekillerinin isteği , soylu ve rahip milletvekilleri tarafından reddedilmiş, bunun üzerine bir araya gelen köylü ve burjuva milletvekilleri , halkın % 96 ' sını temsil ettiklerini ileri sürerek , Etajenero' ya, "Milli Meclis" adını vermişlerdir.
Kral' ın soylu ve rahip milletvekillerinin etkisinde kalarak ,meclise karşı zor kullanmak istemesi, ve maliye bakanı Neker' i görevinden atması üzerine halk ayaklanarak , siyasal hükümlülerin hapsedildikleri " Bastil Hapishanesi" ni basmıştır. Hükümlüleri kurtardıktan sonra hapishaneyi yakmış, yıkmıştır. ( 14 Temmuz 1789 )
Bu olaydan sonra Fransız halkı silahlanmış ve İhtilale katılmıştır.

1793-1794 yılları arasında kalan bu döneme Terör Devri (Reign of Terrör) de denmektedir.Bu arada Napolyon da Fransa ya henüz dönmüştür.

Artık Cumhuriyet esaslarına göre yeni bir anayasa hazırlanmalı idi.Öyle de oldu. Fakat yasanın gerekleri yeterince ve ağırlaşan şartlar sebebiyle tatbik edilemedi. Zamanla ekonomik durumları normale dönen ve mali açıdan güçlenen halk temsilcileri, parlamentoda çoğunluk sağladılar ve ağır tedbirlerin kaldırılmasını istediler. Böylece 1795'te muhafazakâr "Direktuvar" idaresi kuruldu.

Fransa'da monarşik rejim yıkılımış, yerine cumhuriyet kurulmuş oldu. Halk, yönetim üzerindeki gücünü fark etti. Roma Katolik Kilisesini de ciddi reformlar yapmak zorunda bıraktı. Milliyetçik akımının yayılması, gücünü emperyalist rejimden alan imparatorlukların aleyhine oldu; imparatorluk çatısı altındaki farklı milletlere mensup halklar ayaklanmaya başladılar. Bu durum, imparatorlukları bölmeye çalışan kesimlerin de işine geldi, isyan eden halkları provoke ettiler. Bunun sonucunda da imparatorluklar zayıflamaya ve parçalanmaya başladılar.
1799'da konsüllük idaresi kuruldu. Bu idarede beş direktuvarın yetkileri üç konsüle devredildi ve tüm yetkiler birinci konsülde toplandı. Birinci konsül de General Napolyon Bonapart oldu. Bu idare 1804 yılına kadar devam etti. Bundan sonra imparatorluk idaresi başladı.
Konsüllük döneminde büyük zaferler kazanılmış, ziraat, ticaret ve sanayi gelişmiş, fakat buna karşılık millet meclisi etkinliğini kaybederek devrim hedefinden uzaklaşmıştı. Ülke tekrar ferdi otorite ile yönetilmeye başlanmıştı. Bu durum ve General Bonapart'ın İmparatorluk idaresi 1815 yılına kadar devam etti.

Fransız devriminden sonraki gelişmelerle birlikte ortaya çıkan ulus-devlet anlayışına paralel olarak doğan ulusçuluk, modern karaktere sahiptir ve bu şekliyle Batı'ya ait bir gelişme olarak kabul edilmektedir.
İşte bu arada Etajenero'da ki oturuş şekli ile Kralın sağında oturanlar sağcı,solunda oturanlar da solcu olarak adlandırılmış ve siyasi tarihe sağ-sol anlayışı da böylece yer etmiş olacaktır.
Tabii ki bu sağ-sol anlayışı bazı ülke ideolojilerinde kendini daha farklı şekillerde de göstermiş,özellikle de Türk siyaset hayatında damgasını vurmuş hala da devam etmektedir.
Napolyon Dönüşünde çok önemli birşey daha yaptı.O da Laiklik kavramını yazmak oldu.
Din adamları ile işleri ayırdı.Din adamları artık devlet idaresinde olmayacaktı.Bunun gerekçesini de çok etkileyici bir şekilde ortaya koymakta idi.
Napolyon'a göre din bir devlet işi değil di.Peki o zaman din ne işi olabilirdi ki?
İşte onu da açıklayarak Din bir Vicdan işidir.Devlet ya da diğer bir deyişle kamu işi değildi.Sadece ve sadece Vicdan işi idi.
Hal böyle olunca da Ruhban sınıfı artık kamu hizmetlisi sayılamayacağından hazine den maaş ya da diğer her ne ad altında olursa olsun ödeme alamazdı.Öyle de oldu.
İşte tam da burada Türkiye Cumhuriyeti için söylenecek bazı şeyler vardır.
Tabii ki din bir vicdan işi olmalıydı.Ancak bu Türkiye için ne kadar doğru olabilirdi ki?
Burada da Büyük önder Atatürk'ün dehası devreye girecekti.Öyle de oldu.Bize bu yöntem henüz uygun değildi.
Çünki bana göre de insanlarımız henüz dini inançlarını okuduğu kitabı anlamıyor ve nasıl yetiştiği belirsiz ulema artıklarından sebepleniyordu.Bu da din düşmanı yobazların işine gelmekte idi.Öyle ise bu işten anlayan gerçek islamı yani Kur'an daki islamı anlatacak ve kendi dillerinden okuyarak anlayacağı bir yöntem olmalı idi.
İşte Atatürk burada da ilk kez işi tam öğrenilecek bir ilim yuvası kurulması için direktif vererek ilk İlahiyat Fakültesinin kurulmasına ön ayak olmuştur.Hatta İmam Hatip liselerinin işlev görmesi içinde önayak olmuştur.Çünki henüz devletin bu alandan tamamaen elini çekmesi ile olsa olsa yobaz türetilmiş olacaktır.Ki bu günümüzde dahi bunun sıkıntılarını bu kadar önleme rağmen yaşamaktayız.
İşte bu nedenle Fransa da ki Laiklik tanımından biraz farklı olarakTC de devlet tamamen dinden elini çekmemiş ancak dini eğitim alanların devlet işlerinden elini uzak tutmak amacı ile ilahiyatçı yetiştirilmesini sağlamıştır.Yetişen ilahiyatçıların işi de haliyle devlet yönetmek değil inanç sahiplerini bilinçlendirmek olmalı idi.Franssa ya da Napolyon'un Laiklik tanımında ki gibi okullarda zorunlu din dersi olmamalı idi,bu işi dini eğitmenler tarafından verilen her isteyenin istediği inançtan bir din bilgisini almasını gerektiren bir şekilde olmalı idi diye düşüne biliriz.
Tıpkı Hristiyanlıkta olduğu gibi şunu da diyebilirler.Teoloji ilmini Kiliseler ya da Camiler ya da diğer dini kurumlar yapmalı idi diyebilirler.Ancak dediğim gibi henüz doğru bir lisan ile dini bilgi alma imkanı olmayınca bu konu da ülkemizde tam gelişememeiştir.
Peki bukadar yazıyı ne için yadım?
Konunun başlığı ile alakası nedir diye soracaksınız.İşte alaka da burada kendini göstermektedir.
Şimdi MÖ.3000 yıllarına kadar uzanan bu öz anlatımdaki dini gelişmenin nasıl olur da temsilcileri hala Allah adına hareket ettiğini iddia ederek Cumhuriyet rejiminde Cumhur'un başına geçmek isteye bilir?Din bir kamu işi değil ise bir Vicdan işi ise demek gereken şu değilmidir?
Bu yolu kullananlar Kamu nun yani Cumhur'un başı olmayı değil,Vicdan'ın başı olmayı seçmelidirler.
O Vicdani temsilin başı da Diyanet işleri başkanlığı olmalıdır.Cumhurbaşkanlığı değil.
Saygılar...
Ahmet Dursun
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 26.02.07, 14:32
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 774
Ettiği Teşekkür: 2
62 tane iletisine 88 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart 5000 Yıllık Kadın-Erkek Çatışması

sanırım ki allah(cc)kadınları aşağılık varlık olarak yaratmadı.peki neden ikinci sınıf varlık olarak görme çabaları içindeyiz dersiniz?
Kadına önem verdiğini iddia edeceksiniz,en değerli varlıklarımızdan olarak gördüğünüzü söyleyeceksiniz,sonrada 2.sınıf muameleler...Gerçekten kadınlara sormak gerek,sizler 2.sınıf insanlarmısınız ?Neden kendinize bu türlü uygulamaları reva görürsünüz?
Örtünmenin başka yolu yokmu dur?İlla ki kara çarşaf mı örtü dür?Bu yüz yılda daha medeni örtünme şeklilleri yokmudur?
Sonrada biz erkekler ki buna çok şahit oluyorum,gider dışarda keyiflerini bulmaya çalışır.Nedendir acaba?yoksa kapattığımız kadınlarımızı kabul etmiyormuyuz da dışardaki başka kadınların peşinde koşuyoruz?yada neden medeni kıyafetli kadınlara saldırıyoruz?Bu kadar dar kafalı yobaz olabilirmiyiz?
Bunun kökleri 5000 yıl evveline dayanır.
Aslında uzun yazmayacaktım ancak birkez başlamış oldum.
Evet 5000 yıl evvel ana erkil bir toplumda yaşıyorduk.Yani kadın egemen bir toplum.
Kadın ın hakim olduğu,istediğinde birden fazla erkek ile evlendiği bir toplum.Bir kadının 1-3-5-9 gibi eşlerinin kocalarının olduğu bir toplum.vede hepsini aynı evde barındırma imkanı da var.
Neden peki kadına bu imtiyaz sağlanmış olabilir ki?
İşte bu imtiyaz kadını üretken güç olarak görmekten geçiyordu.Üretim gücü ise doğurganlığı idi.
Sonra erkek,egemenliği eline almaya başladı ve 5000 yıldır süren erkek ile kadın çatışmasından erkek galip ayrıldı.
Peki biz bunu günümüzde nasıl algılıyoruz..
Bir profesörün bu konudaki çalışmaları Nobel Tıp ödülü almış idi.
Yani insanların neden şiddete yöneldiğini yaptığı bir araştırma ile açıklığa kavuşturdu.
Bazen içimizden ben bu rüya yı daha evvel görmüştüm,ya da ben sanki bu olayı veya anı daha evvel yaşamış gibiyim dediğimiz olur.İşte insan beyni ile hayvan beynini ayıran unsurlardan biri de öğrenme ve öğrenme süreci dir.
Yani bir hayvan ne yapması gerektiğini doğuştan bilir.Bu ona ilahi kudret olarak verilmiştir.
Ancak o da öğernir.
Lakin öğrendiğini ör:bir farenin kediden korkması gereğini,bir yılanın nelerden korkması gereğini doğuştan bilmesine rağmen,kendisine yapılan bir saldırının başka bir canlı tarafından yapıldığını genetik şifreler halinde kendinden sonra gelen nesile genler vasıtası ile aktardığı artık bilinmektedir..
Böylece başka korkması gereken canlıların varlığıda genler vasıtası ile nesillere aktarılır.
İşte insanda da bu sistem allah(cc)tarafından var edilmiştir.Ancak biz bunun farkında değilizdir.
Bu nasıl mı belli olur?
Hipnoz edilen bir insan bazen hiç duyulmamış dillerden konuştuğu görülür.Bir araştırma sırasında ilk kez rastlanan bu gerçek bilim adamlarını hayretler içine düşürmüş yapılan araştırmalar o konuşulan dilin çok öncelerden bir kabile türü yaşam tarafından kullanıldığını, sonrada yok olduğu ortaya çıkmıştır.
İşte atalarımızdan bazılarının yaşadığı olayları biz üst beyinle algılar sonrada şifrelenmiş gibi bir haliyle altbeyin dediğimiz günlük hayatta kullanmadığımız kısımda depo eder ve genlerimiz vasıtası ile geleceğimize aktarırız.Böylece bazı benzeşen anlar geldiğinde de sanki o anı daha evvel yaşamışız gibi hisse kapılırız.
Peki çatışma neden kaynaklanır?
Çatışma ise,bizde var olan alt beyin ile öğrenen üst beyin arasındaki bilgilerin birbirlerini kabul etmemesinden kaynaklanır.
Yani çok eskiden olmaz ya da olmasını kabul etmiyorum diye beynimize şifrelenmiş olanın,bu gün olduğunu bir türlü kabul etmeyiz.
İşte bu da 5000 yıl evvelindeki korkularımızı açığa çıkarır.Ancak biz farkına varmayız.Yani kadına baskı da yaparız herçeşit özgürlüğünü de kısıtlarız ancak bunun bir kısıtlama olduğunu kabul edemeyiz.Çünki 5000 yıl evvelinde ana erkil bir yaşam vardı biz öğrenen ancak depo dediğimiz birikmiş bilgilerin toplandığı alt beynimizle bunun bilincinde değiliz dir.Ancak alt beynimizle bu farkındasızlığı yaşıyoruz ve hala kabul etmemekte direniyoruz.Yani iki bilgi birbiriyle biz farketmeden çatışıyorlar.
Peki bu çatışmayı yok edecek bir yöntem yokmudur?
Elbette bu bilim adamının yaptığı araştırma ile de anlaşılmıştır ki göz,altbeyin,üst beyin üçgeninde ki iletişim in varlığı ya da bu iletişimin derecesi,kabullenme de yaşadığımız çatışmayı azaltacak unsurdur ve en önemli özelliği ise göz den geçmektedir.
Yani göz ile birşeyler okumak bu çatışmayı en az seviyede tutmaktadır.
Hani eskiler demişya bu adam okumuş,bunun hali başka olur diye....
İşte ne okursanız okuyun,göz ile temas sağladığınız da bu çatışma en az seviyeye inmektedir.
Boşunamıı diyorlar eğitim diye?
İşte konunun özü de budur.Ne 1400 yıl evvelki ne de 5000 yıl evvelki çatışmaları yaşamak ve yaşatmak istemiyor isek bu bilinci herkese aşılamalı ve herkesin okuyarak bizzat öğrenmesini teşvik etmeliyiz.
Aksi halde ne din de nede başka şeylerde toplum kandırılmaktan sömürülmekten kurtulamaz.Hal böyle olunca da bu bataklıktan beslenen kan emiciler misali toplum un kanını emmeye talip çok miktarda Vampir türeyecek biz de onların kanlı çatışmalarında paylaşılması gereken Av misali can derdine düşmekten kendimizi alamıyacağız.
İşte bu temel sebeplerden ötürü hem dini inançların hem de siyasal alandaki çatışmaların ne dünya insanına ne de ülkemiz insanına huzur getirmeyeceği hiç kuşku götürmez bir gerçektir.
Ya Eğitim,Ya Eğitim.Başka yolu yok....
saygı ve esenlikler dilerim.
ahmet dursun
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 26.02.07, 15:01
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 774
Ettiği Teşekkür: 2
62 tane iletisine 88 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart vatan vatan dediğimiz şey

Günaydın efendim,
İyi sabahlar dilerim.Bir dostumun yazdıkları bana 14 yaşlarımda başımdan geçen mizahi bir anımı canlandırdı.Paylaşmak istedim.Şimdi rahmaetli olan amcam ile bir sohbetimiz vardı.Biz solculuk oynuyorduk gençler olarak.Gerçi hiçte hayatımda solcu da olmamıştım ancak ozamanlar öyle hissetmiş olmalıyım. Amcam da CHP nin delegesi idi.

Oynamak diyorum,çünki o yaşlarda takdir edersiniz ki ancak oyun düzeyinde olur siyaset.Neyse tartışmanın konusu aydın insan idi.Bana sordu amcam:

Ülkede gerçek manada kültürlü ve aydın yüzdesi nedir biliyormusun? dedi ve uyardı...Bak evlat tahsilli demiyorum,diplomalı demiyorum,kültürlü ve aydın diyorum.Bu çok önemli bir farktır yanıtlamadan evvel bunu göz önünde tut şimdi yanıtla bakalım demişti.Bende çok bilmiş bir eda ile %25 deyince çok fena bir şekilde azarlamış idi. Derken biraz nasihat ve konuşmaya başladı."Doğru düşünmeyi öğrenmeden bunları konuşmaya gelmede gitme de..Çabuk oynunuzu oynamaya gidin ,bende seni birşey biliyor sanmıştım.Eğer ki %2,5 deseydin belki seninle konuşmayı devam ettirmeyi düşüne bilirdim"dediğini hiç unutmam.Ve devem etti

"Eğer ki ülkede %2,5 bile olsa idi kültürlü ve aydın kesim, biz şimdi en ileri toplumlardan biri olmuş idik"dediğini hiç unutmam.Bende sonraları anladığım üzere gerçekten hala aynı sıkıntıyı yaşamakta olduğumuzu görüyorum.Kısaca tahsil cehaleti alır eşşek lik baki kalır diye boşuna dememişler..

Çok doğru.Hala baş örtüsü, yok eteklik, yok cami ,yok namaz,yok din vs.. gibi metafizik kavramlar üzerinde tartışmalar sürdükçe hiç bir yere varamıyacağımız kesin.Babam rahmetli de derdi.Biz görmedik bari çocuklarımız görse aydın ve müreffeh bir Türkiye yi diye üstelik koyu bir dindar ve hacı olarak söylerdi ki kur'an-ı kerim i öğretmek için yapmadığını bırakmadı.Hatta tüm mahallyi de elden geçirme çabaları ölene kadar sürdü.

Şimdi bende aynısını diyorum.Bari çocuklarımız torunlarımız görse diye.Her ne kadar torunum yok isede sanırım ki az kaldı.Bende 48 yaşındayım.Ama nüfusta 46 olarak yazılmış.Yani 1958 yerine 1960,eskiden öyleydi bilirsiniz.Ya küçük ya büyük yazılırdık.Neyse aynı dönemin insanları nın birbirini anlayacağını ummak ne hoş değil mi?
Sayın aziz nesin, vefatından kısa süre önce %40 ı aptal deyince tepkiler üzerine % 60 ı akıllı deseydim aptallar ses çıkarmayacaktı.bari konu açılmışken söyleyim %98 i aptal bir toplumuz demişti yanlış hatırlamıyor isem..

Neden diye soran bir gazeteciye de "Gayet basit nedeni.Böyle bir anayasaya evet diyen akıllı olabilirmi? Siz inanıyormusunuz,yani bu anayasa dan şikayetçi değilmisiniz?"demişti.

Görülüyor ki anayasanın sıkıntısını hala yaşıyoruz ve de kimse değiştiremiyor.Atatürk'ten bu yana bir tek tuğla koyan varmı allah aşkına? Ben hiç rastlamadım,hala Atataürk'ün mirasını yiyoruz.Ama ne mirasmış ki hala bitiremedik vede hala bitmiyor.Bence Atataürk'ten sonra gelenlerin tamamı da vatana birşey vermediler,vatan hainleri diyemeyiz elbette denmesinide zaten tasvip edemem, ama ahım şahım bir faydaları da olmadığı bir gerçek.Milli şeflik hayali içindeki sayın İnönü den ,alınan amerikan yardımlarını köy yolları yapmak için oy toplamak uğruna boşa giden yatırımlar haline sokanlardan tutunda .(o zaman benzer yardımı alan ülkeler yol yapan fabrikalra yani ağır sanayiye yatırım yaparken biz oy avcılığına yapmışız )gibi ve daha tümüne kadar hiç bir siyasetçinin bir faydası olmadı.Tüm gelenler dini inançlar üzerinden siyaseti tercih ettiler.Komünizm'i bile bir ekonomik model deyil de sanki din namus düşmanlığı gibi gösterdiler.Milliyetçiliği vatan sevgisi değil de kafatası avcılığı halinde sundular.Belirtmeliyim ki bir dönem bende milliyetçi olduğumu söylemiştim.Ancak Atatürk milliyetçiliği olduğunu da her fırsatta belirtiyor idim.Ta o zamanlarda söylüyorlardı arkadaşlar"yahu Atatürk mü kaldı be kardeşim"diye.

Bunlarda başarı elde edemeyincede din üzerinden siyasete devam kararı aldılar.Konuştuğundan habersiz çok bilmiş tavırlı molla ları çankaya köşküne sokarak adeta cumhuriyet e meydan okumaya kalkanlar şimdi en büyük demokrat kesiliyorlar.Demokrasiyi savunmakta ne yazık ki onlara kaldı.

Her aklıma geldikçe verdiğim bir örnek vardır.

İran'lı bir kadın yazara sormuşlardı.

"Mollaların geldiğini anlayamadınız mı?diye.Cevabı çok ilginç vede çok doğru idi,demişti ki ..."Bir Gül'e sürekli bakarsanız o Gül'ün açtığını anlayamazsınız...İşte meselede burada.Biz de sürekli bize yutturulan hikayeleri dinlemekten ne halde olduğumuzu ne denli geri bir toplum olmaya doğru gittiğimizi anlayamadık.Bu iktidara kızmamıza gerek yok.Bu iktidarın gelmesinin birçok nedeni var.Ancak bence en önemli nedenide şimdiye kadar gelen siyasilerin bizi uyutma ve de beceriksizce ülke yönetmeye çalışmaları, ahbap çavuş ilişkileri içerisindeki aciz tutumlarıdır..Düşünsenize yaşı biraz ileri olan herkes hatırlayacaktır.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sandıktan, Bülent Ersoy-Ajda Pekkan, bile çıkmış bir türlü cumhurbaşkanını bile seçemeyen aciz insanların elinde kalmıştık.Sonra ihtilal.Eh ne değişti peki kocaman bir hiç.

Yine aynı hikayeler,aynı safsatalar.

Ancak bu kez sanırım ki hepsi dersini almış sivil bir darbe ile elini ayağını siyasetten men etmemişmiydik millet olarak?

Demek ki bu millet artık yavaş yavaş uyandığını birilerine göstermek istiyor.Bunun doğal sonucu olarak ta sivil darbe sayılacak bir şekilde eski siyasileri tasfiye edebilmeyi başardık.Yani bir başka deyişle meclisi fesih hakkımızı kullandık.Ama ne değişti?Çok mu önemli şeyler değişti?

Hayır.

Çünki kafalar yine aynı,ama musluğun başını tutan köhne zihniyetler başka nasıl tasfiye olunurdu ki.Şimdi bu iktidara düşen yegane görevlerden biri ana yasayı tam ve demokrasinin kurallarını işler halde değiştirmesidir demiş öyle de düşünmüştüm.

Sonunun nereye varacağını iyi düşünerek, sonuçlarının milli menfaatlerimize ne getirip ne götüreceğini iyi hesaplayarak.

"Yok başka Türkiye, yok başka vatanımız.Birileri istiyor diye değil.Biz,millet olarak daha iyiye layık olduğumuz için değiştirmeliyiz.

Peki neler değişmeli:

Öncelikle devlet için vatandaşın varlığı değil, vatandaşın varlığı için devletin olduğunu belirten bir şekilde olmalı yasalar..

İkincisi demokrasilerde dokunulmayan hiç bir şeyin olmayacağını bildirmeli.Çünki dokunulmaz olan sadece ve sadece yaratan dır.Yaratılan değildir.

Yani Yüce allah(cc)den başka hiç bir şey dokunulmaz olamaz.İster inanın ister inanmayın.Dini konuları saçma tartışma konusu yapmaktan artık çıkmalıyız.

Ancak kürsü dokunulmazlığı olmalı.Yani mecliste kürsüdeki konuşmalarından dolayı kimse yadırganmamalı ve yargılanmamalıdır.Çünki orası milletin ta kendisidir.Milleti de yargılayacak ancak milletin kendisidir.

Üçüncüsü devlet denetçi olmalı.Asli görevlerini yapmalı.En büyük suç milleti dolandırmak olmalı.Vergi kaçıranlar ve benzeri suç işleyenleri affetme yetkisi meclisin elinde olmamalı.Hiç bir şekilde af yetkisi mecliste olmamalı.

Herkesin hesap verdiği,yönetimde bilerek ve isteyerek yapılan yanlış ların ,yapanın yanına kar olarak kalmayacağı bir yasa olmalı.Bilim'e pay ayrılan ve değer veren bir yasa olmalı.

Bilim adamlarından oluşan bir bilim kurulu olmalı ve bilimin desteklemediği hiç bir görüş devlet görüşüymüş gibi açıklanmamalı.Bu siyasi konularda da aynı şekilde bilimsel destekli olmalı.

Elbet ki herkes dilediği görüşü savunmalaı ancak devlet politikası oluşturma konusunda bu alanda ishtisas sahiplerinin fikirleri alınarak çoğunluk esasına dayalı bir yöntem ile devletin siyasi fikri belirlenmelidir.Öyle önüne gelen canı istedi diye devlet politikası değiştirlemez.

Çünki bu,diğer devletler arası ilişkilerimizde her kafadan bir ses çıkmasına ve devlet politikalarımızın iflas etmesine sebap olmaktadır.

Yönetenler ölene kadar krallığını ilan edercesine bizi yönetemeyeceği bir yasa olmalı.Geldiği gibi gitmeyi bilmeyenleri göndermeyi zorunllu kılan bir yasa olmalı.Dedemi,babamı,beni,torunumu aynı kişi ve zihniyetlerin yönetmesini engelleyen bir yasa olmalı.

Ekonomik yatırımları yurdun her bölgesine aynı şekilde dağıtmasını sağlayan zorunlu kılan bir yasa olmalı.Her önüne gelenin batı ya yatırım yapmasını ne kadar doğru buluyorsunuz ki.

Eğitimde gerçek eşitlik sağlayıcı olmalı.

Herşeyden önemlisi yönetmeye talip olanların profesör,dr.vs..değil ama vatansever olmaları çok daha önemlidir.

Yani aranması gereken vasıflar elbetki olmalı ancak en değerli vasfın vatan severlik vasfı olduğu bilinci aranmalıdır.

Devletin şeffaf olmasını sağlayan yasalar olmalı.Ben, Türkiye cumhuriyeti nüfus cüzdanını taşıdığım sürece vatanın asli ve vazgeçilmez üyesi olduğumu herkesin bilmesi ve saygı duyması gereken yasalar olmalı.Verdiğim vergilerin nerede ve nasıl kullanıldığının hesabını sorabileceğim bir yasa olmalı.

Devlet eli sopalı baba imajından çıkarılmalı,şefkatli ana kucağı imajını yakalamalı.

Vatandaşına güvenen,saygılı davranan olmalı.Yanlış yapanıda asla affetmemeli.Af,haksızlığa uğrayanın,suça maruz kalanın hakkıdır.Diğer af kapsamı ise sadece allahın takdirine bırakılmalı.

Zira allah(cc)dahi şahsi af kapsamında affetmek hak sahibine aittir demiyor mu?Bir de sorsanız bu hakkı kullananlar Müslüman olduklarını iddia ederler.İşte bu nedenle din devlet ilişkisinde devletin dini kullanması engellenmelidir.

Suçu sabit olmayan hiç kimse suçlu gibi görülmemeli.Devlet peynir zeytin tüccarlığından kurtarılmalı.Özelleştirme yapacağız diye rezalet ve peşkeş çekmeler yapılmamalı.Elbet ki özelleştirme yapılmalı.Yani özel teşebbüs olmalı.Herşeyi devletten bekleyen zihniyetlerden yıllardır neler çekildiği bilinmektedir.Ancak yok pahasına değil,vatandaşının ne hale geleceğini önemsemeden değil,sırf satabilmiş olmak için değil,gerkiyorsa vatandaşın ta kendisine satarak yapılmalı.Buna öncelik verilmeli.Gerekiyor ise ona buna devlet kasasını boşalttıracaklarına vatandaşa kredi açarak işletmeleri de öncelikle çalışana ve milletin kendisine bırakmalı.

Özellikle de cesurca,korkmadan söylenmesi gereken bir olgu daha vardır.O olgu da nüfus artışının ne gibi etkileri olduğu konusudur.

Yani iktidara gelir gelmez,"artın,korkadan artın,hiç merak etmeyin nüfus artışının bir zararı yoktur"demek yerine,tam tersi olarak şunu söylemeliler.

"Artalım ancak kuru kalabalık olarak değil,nitelikli,yetişmiş insan gücü olarak artalım,aksi kalde milyonlarca nüfusa sahip Arap alemi bir avuç İsrail'in elinde nasıl oyuncak oluyor bunu görerek artalım.Demek ki kuru kalabalık bir anlam ifade etmiyor nitelikli,vasıflı olarak artalım"fikrini mutlaka yaymalı hatta devlet politikası haline getirmeliyiz.

Aksi hal de sayısı çok olan değil,niteliği yüksek olan kazanır.Bu gerçeği söylemekten ve dengesiz nüfuz artışını engellemekten korkmayalım.Çünki bataklıktan beslenenlerin en büyük otlakları niteliksiz kuru kalabalıklardır.Bu gerçeği Milletimize anlatmaktan korkmayalım.

Tüm bunlar,Milli servet kavramına aykırı davranmadan yapılmalı.Devlet ihaleleri halka açık ulusal tv lerden naklen yapılmalı.Zira benden vergi alırken açık ve net olarak almayı bilenler onu ne şekilde kullandığınıda açık ve net olarak bana anlatmalı,göstermeli.
Devletin dini milliyeti etnik kökeni olamaz.Her kim ki bu ülkenin nüfus kağıdını taşıyorsa o kişi bu ülkenin gerçek sahibidir.Kimse bunun aksini bile düşünmemeli.İstemeyen var isede defolup gitmesine izin verilmeli.Zira kimse kimseyi sevmediği bir yerde tutma hakkına sahip değildir.Bu cennet vatanın uğruna kim olmaz ki feda,şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda diyen M.Akif Ersoy boşunamı demiş.

Biz hiçbir zaman kimsenin toprağında malında canında gözü olmayan bir milletiz.Ama sabrımızında bir sınırı vardır.Bizi bu hale getirmeye layık görenlerde bilsin ki sabır korkaklık değildir.Kim olursa olsun bir hesap verme dönemi elbet ki vardır.

Ben tüm anne ve babalara tavsiye ediyorum ki çocuklarınızı çanakkale şehitliğine götürün,görsünler,bu topraklar nasıl kazanılmış,neler feda edilmiş.

Ne din,ne etnik ayrım yapmadan,yapılmadan şehit olanları bir görsünler.Okuma yazması olmayan çocuklarımıza o şehitlerin adlarını okusunlar.

Büyük Atatürk'ün hemen girişteki bir o kadar büyük anlam taşıyan hitabını okusunlar.

Ölenleri nasıl tanımlıyor.Ondan sonra da bilsinler ki bu vatanın

Bir tek parçasını feda etmeye kimler cüret edebilirki?İşte ozaman anlayacaklardır vatan nedir,ne değildir.Bu topraklarda analarımız,babalarımız,evlatlarımız,kardeşlerimiz yatarken nasıl olurda düşman çizmesini gezdirmez isek,hiç bir şekilde bu ülkeyi kimselerede peşkeş çektirmeyeceğimizi bizden sonra anlatabilecek çocuklar yetiştire bilmek için herkesi çanakkale yi görmeye çağırıyorum.
Unutulmamalı ki bizi yönetmesini bilmeyenlere de vatanı satmaya gayret edenlere de sabrımız sınırsız değildir.Bunu herkes böyle bilsin ve de asla ama asla unutmasın.

Birtek şeye ihtiyacımız var,o da dürüst olmaktır.Çünki artık bu ülkede vatanını sevenlerin sayısı çığ gibi büyümektedir.Bu büyüklük te haliyle vatanı satmak isteyenleri ve düşmanlarımızı korkutmakta ve bu korkularını da haklı çıkartmaktadır.

Allah (cc)vatanımızı korusun..

ahmet dursun

__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 26.02.07, 15:06
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 774
Ettiği Teşekkür: 2
62 tane iletisine 88 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart siyasi partiler ve iki yüzlü nüfus planlamaları

Merhaba dostlarım,

Yıllardır söyleyip dururum.Neden nüfus palanlaması yapmayız ya da yapar görünürüz? diye.Şimdi sormalıyım?Dünyaya gelen mi suçlu yoksa getiren mi?Hadi gelinde çıkın işin içinden.Bir tv.proğramında sunucu soruyor vatandaşa?

-kaç çocuğunuz var?

-ne bilem bacı sanırem ki 25 olsa gerek.

-peki adlarını biliyormusunuz?

-bazılarını

-say desem kaçını sayarsınız?

-pek fazla değil ama istersen deneyim?

-neyse ,neden yaptınız ki bukadar çocuğu?

-Allah verdi bacım,karşımı gelseydik ki?zaten peygamber efendimiz dememişmiki -Ben müslüman nüfusun artmasıile övünürüm diye?

-işte bizde müslüman nüfusun artmasından dolayı gayette memnunuz.

Spiker güzel bir cevap verir.tabii ki anlayan için çok güzel bir cevaptır.

-siz daha çocuklarınızın adını bilmiyorsunuz.onlara dinlerini nasıl öğreteceksiniz ki?

İşte zurnanın zart dediği yer tabiri vardır ya, işte orasıda burasıdır zaten.

Gerçekten de merakıma mucip tir,Nasıl olurda adını bilmediği kendi çocuğuna dinini öğretecektir ki bu kişiler?

Onu da izninizle ben cevaplayım istedim.

Ta osmanlıdan beri içimize giren gayrı müslümler öyle tezgahlanıp öylesine örgütlenmişler ki anlamak için arif' in de ötesi olmak gerek.

Yani eski Çarlık Rusyasından osmanlının içine sokulan imamlar vardır.Hem de öyle bir yetiştirilmişlerdir ki, bizlerden daha iyi kur'an-ı kerim ilmini alıp hatta hatim edip daha iyi yorumlamaktadırlar.Tabii ki yorumları da kendi menffatlerince olacağı aşikardır.

İşte bu tip kişiler mükemmel derecede yetiştirilip osmanlıdan beri içimize duhul etmekle kalmamış birde islam dışı olan şeyleri bize kutsal kitabımızın emriymiş gibi açıkça yutturmuşlardır.

Hatta öylesine pervasızca içimize duhul ettirmişler ki bu fikirleri,bazı durumlarda direkt kur'an-ı kerim in emirlerini değil peygamber efendimizin hadislerini ön plana çıkarır olmuşuz.

Bbu kısım çok önemlidir.

Adeta kutsal kitabımız ikinci sıraya düşürülmeye çalışılmış,Peygamberimiz ile Kur'an-ı Kerim arasında sanki tercihe zorlanır bir tutum izlenmiştir.BUNA EN GÜZEL ÖRNEK İSE UYDURUK SÖYLEMLERİN HADİS MİŞ GİBİ ALGILATTIRILMASIDIR.

Oysa yapılması gereken gayet basittir.Mihenk olarak kabul ettiğimiz Kur'an açılıp bakıldığında uyduruk olanlar açığa çıkacaktır.Çünki Peygamber dahi olsa Kur'an a açıkça muhalif olan şeyleri söyleyemez ki zaten Hz.Muhammed de böylebirşey yapmamıştır.

Tabii ki bu bilinçli olarak hazırlanan bir tezgahın parçasıdır.

Peygamber efendimiz hiç Kur'an-ı Kerim in dışına çıkar mı?Elbet ki hayır.zira Kur'an-ı Kerim i en iyi yorumlayan insan dır.Ancak din düşmanları için bu kısım hep bir açık kapı olarak kalmalı ve her islam ülkesinde istediği tezgahı yapabilmenin yolunun buradan ,bu hurafe ile doldurulan hadis adı altında uydurmalarla işlenebileceği gerçeğini elbet ki bizler farkındayız.İyi niyetli inanç sahipleri değilse bile ,siyaseten bizleri,ülkeyi etkileyecek olanlar bu oyunları hiç hesaba katmadılar, yada onların bu emellerine alet olmayı ısrarla sürdürdüler, hemde yıllarca.

Tabii ki peygamber efendimize hadi gidipte soralım ,sen bu sözü söyledin mi?diye bir imkanımızın olmamasıda bu tez sahiplerini gayet cüretkar kılmaktadır.Ancak bilinmesi gerek bir şey daha var ki o da,peygamber de olsa hiç bir yaratılmış bizzat Allah ın kelamı olarak kabul ettiğimiz kur'an-ı kerim den daha üstün değil yada daha doğrusunu veya daha farklısını iddia edecek konumda değildir.Ve bunlar bizlerin hayatında sayın Yaşar Nuri Öztürk ün tesbiti ile sokaktaki islam ile Kur'an daki islam ayrımını iyi yapmaya zorlar hale getirmiştir

Az evvel ki bahsettiğim nüfus artışı gibi.

Oysa nüfus artışının nitelikli olmasını hiçte önemsememişler,önemsetmemişler sadece artın, arttırın diye fetvalarda bulunmuşlardır.Zira sayın başbakan da aynı gaflet içerisindeimişcesine, başbakan olur olmaz aynı kelimeleri sarf edince adeta tüylerimin diken diken olduğunu hissetmiştim.

Neyse ki son günlerde nitelikli nüfus tan bahsetmeye başladı.

Neden acaba?Gerçekten müslüman nüfusun artışının onlara ne gibi bir faydası olabilir ki?

Yada niteliksiz kuru kalabalık tabir edilen nüfus artışından ne gibi çıkarları olabilir ki?

Onu da belirteyim.Gayet basit bir gerekçe ile,ucuz insan gücü,ve bu tür kalabalıklardan (ben ona bataklılar diyorum), beslenen terör odakları,cahiliye ile beslenen işgüzarlar aynen bataklık tan beslenen hayvanlar gibiler.Ha bire kanımızı emmenin hesaplarını yapıyorlar.

Ancak unutulmaması gereken birşeyi de hemen hatırlatayım.

Şu an ülkenin varlığını paylaşan yada paylaşmayı kafasına koyan çıkar çeteleri,işte bu niteliksiz ve vasıfsız kuru kalabalıktan beslenmekte, açıkça nemalanmaktadırlar.

Demek ki dış güçler diye tabir ettiğimiz gerçek islam düşmanları ve de ülke düşmanları da işte bu bataklıktan beslenmekte ve bataklığın sineklerini her daim canlı tutmanın hesaplarını kendince haklı olarak yapmaktadırlar.Hemde yıllardan beri.

Peki bizi yönetenler aptal falan mı?Bunu bilmiyorlar yada istihbari bilgilere değer vermiyorlar mı?

Yok sa gerçekten de üzerinde yaşadığımız topraklarmı verimsiz de biz kendimizi aldatıyoruz?Neden acaba habire sömürülen durumundayız da bu durum hiç değişmiyor,birilerini rahatsız etmiyor?

Neden acaba gelişmiş ülkeler seviyesini bir türlü yakalayamadık?neden? neden?

Bir düşünürsek bulacağımıza eminim.

Yoksa , dilim varmıyor söylemeye ancak bizmi gaflet içerisindeyiz yoksa, yıllardır bizi yönetmeye talip olanlar ihanet içinde mi?

Umarım ki ben yanılıyorum dur.Umarım ki kendi kendine halüsünasyon görüyorumdur.

Ancak bizleri yönetmeye talip olan ve hatta yıllardır yöneten bir çok profesör,bilim adamı,dekan,doçent,vs..gibi benzer vasıfı ile birçok insan da geldi.Yukarıda bahsettiğim vasıfsız insan kitlelerini yöneten sözde vasıflı insan müsvetteleri de bizleri yıllardır yönetme sevdası ile yanıp tutuştu.

Ancak bizleri yönetmeye ne yazık ki birtek vasıf sahibi talip ve muvaffak olmadı.Yani birtek vasıf sahibine ihtiyacımız olduğu da tescillendi.Ne prof.lara ne dr.lara ne debaşka larına.tek bir vasıf a ihtiyacımız var

o vasıf sahibinin adı da VATAN SEVER dir.

Diğer ünvanlar sonra seçilmelidir.İlk Ünvan Ya da vasıf VATANSEVER plmalıdır.

İllaki tenzih edilecek birçok bazı ünvan sahibi yani vatan severler de var içlerinde hemde birçok miktarda.Lakin ya yetkisiz yada sorumsuz düzeylerde kaldılar.Yada bilinçli olarak suçlandı siyasetten uzaklaştırıldı.

Daha eline verilen kağıtta ki metni okumaktan aciz insanlar yıllardır bakanlık koltuklarını bile işgal etmişti.Fazla uzun değil hafızalarını az zorlayanlar orman bakanını ,radyasyonlu çay içenleri,bazı kalı uçukların asbest i yüzüne sürecek kadar cahil olduğunu ve cehaletini isbatlama yarışında olduğu günleri ne çabuk unuttuk.Örtülü ödeneklerin özel çıkarlara alet edildiğini unuttuk mu?Peki göz göre göre bunlara nasıl pirim veriyoruz ki?Yarın yine sahneye çıksalar oy vermeyeceğimizi kim iddia edebilir ki?İşte bataklıktan beslenmeye birkaç örnektir bunlar..

İşte bu nedenlede bu bataklığı kurutmak kimsenin işine gelmiyor.

İki hurafe yi hadis yada bir safsatayı din diye yutturmanın yolu bu bataklığın her daim var olmasından geçiyor.Birde anlamayı kendi lisanımızdan yapmaya karşı çıkmazlar mı?Elbet haklılar, ya yanlışlıkla uyanacak,yazılanları anlayacak olursak.Vay hallerine değil mi?

Sorumlular yetkisiz,yetkililer de sorumsuz oldu yıllarca.

Herhangi bir siyasi parti yada kişiyi, direkt hedef almadığımı da sanırım ki görmektesiniz.Amacım , Büyük Türk Milletin'in makuz talihini yenme çabalarının tarih boyunca devam ettiğini belirtmektir.

Demem odur ki ,bizlere yıllardır empoze edilmeye kalkışılan dogma lar,dikte ler,dış mihraklı gösterilen hedefler ve doldurma din hurafeleri ile bu yüce milleti tarih sahnesinden silmek isteyenlerin emellerini su üzerine çıkartmaktan başkaca bir amacım yoktur.

Ben yıllardır bu milletin ne başı açık, nede af buyurun bilmem nesi açık diye sınıflandırıldığını duymamış görmemiştim.Ta ki bir süre ,hemde uzunca bir süre evveline kadar.Hani şu arka bahçe diyenler,o bajçede oynamayı sevenlar var ya onlar sahneye çıkana kadar.

Biz biz olalım,böylesine iğrenç emmellere alet olmaktan vaz geçelim.

İçinizde eski Türk filmlerini izleyenleriniz vardır elbet.Bakıyorum da oradaki kılık kıyafetler bile şimdilerde ulaşamadığımız,şimdilerde hasretle izlediğimiz bir modernlikte gözümüzün önünde duruyor.

Orada da örtülü insanlar var,oradada normal giyimli insanlar var,ancak şimdilerde bir hurafenin eşiğinde kısır çekişmelerde olduğu gibi bir tartışma yok.Şimdi neden bu saçmalıkları tartışıyoruz sanırım ki anladık.....

Artık başkaları gibi olmak yerine biz olalım.Ne elin bilmem ne medeniyetini ne de başka bir şeyi,sadece kendimiz olalım.

Bize ne şam'ın şekeri,nede arab'ın yüzü vesvesesi yakışmaz.Unutmayalım ki hep bir Adem den ve Havva dan geldik.

Öyle ise nedir bu düşmanlık?Nedir bu kin?Kim ne götürdü de biz ne götüreceğiz ki?

Bize yakışan, ecdadımızın ruhunu incitmek değil yüceltmektir.

Çanakkale'de,Kürt,Laz,Çerkez,Abhaz,aslı,etnik kökeni ne olursa olsun her Türk vatandaşımız , vs... ,niceleri bu topraklar uğruna şehit düşerken , bize bağışlarken ,hovarda mirasyediler gibi tüketelim diyemi bağışladı?

Üstelik biz bu toprakları miras olarak almadık.Gelecek neslimizden borç aldık.

Öyle ise geleneğimizde olan bir sözü asla unutmayalım.

-Borç namus tur.Namus ise, haysiyet sahibi olan bu milletin bir üyesi olarak bu vatanı borç aldığımız çocuklarımıza düsturlu ve edebiyle bırakma vazifemizi ifa edelim ve kimseyi düşünce yada kılık kıyafet konusunda yargılamayalım.

Unutmayalım ki dengesiz olan herşey hem insana hemde insanlığa bir yük tür.Zorla kabul ettirilen hiçbirşey insan doğasına uymaz.Ne örtü,ne çarşaf,ne inanç,ne de zorla ÖZGÜR düşünmeye çaba sarfetmek.

Nüfus planlamasını da,yani dengesiz ve amaçsız çoğalma politikasını bize siyonizm düşmanlığı yapıyormuş gibi yutturmaya kalkanları da, inanç tüccarlığını yapmak isteyenlerin de oyununa gelmeyide artık bırakalım ve bu ülkede insan gibi yaşayalım.Bu ülke hepimize yeter.

Başka Türkiye yok.....

saygılar.

ahmet dursun
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 26.02.07, 15:07
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 774
Ettiği Teşekkür: 2
62 tane iletisine 88 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart düşüncelerim

evet dostlar.bir psikolog,doğrusu kendinin bir psikolog olduğunu yazıyordu.bir konu hakkında görüşlerime başvurmak istemiş.araştırmasına fikrimi yazmıştım.belki beğenmezsiniz ama yinede paylaşamak istedim.yorumlarınızada açığım.saygılar.

araştırma konusu kendimizi yada yaşadığımız toplumda çevremizi ne denli tanıyoruz.olaylara bakış açınız ve korkular gibi bir konu idi sanırım.yanıtımda şöyle oldu:



anlatacak vede söylenecek çok şey var aslında.nerden başlamalı bilmem.önce benden başlayım.1958 yılı 13 nisan doğumluyum.hacettepe üniv.muh.bl.dnen sonra anadolu ün.id.bl.bitirdim.şuan bir demir çelik fab.da çalışmaltayım.sanırım bu aylarda re-sen emeli edileceğim.evliyim güzelsanatlar tahsil eden müzik bl.öğrencisi bir kızım var.hep kızım olsun dilemiştim.öylede oldu.başka çocuk istemedik.neden derseniz zengin'e köle yetiştirmek gerekmez diyeceğim.tabii ki zenginliğe karşı değilim ancak sosyal adaletin bozulduğu toplumlarda her çocuk potansiyel köledir.gelirinizde yeterli değilse eğitim de ki bu facianın içinden çıkmakta zorlanırsınız.kız olmak yada erkek doğmakta pek farketmez aslında.bir panelde konuşmacının bir sözü hiç aklımdan çıkmaz.-eğer diyordu kız ile erkek evlat arasında bir ayrımı içinizden dahi geçiriyorsanız asla müslümanlıktan bahsetmeyin.çünki siz putperest liğin sünnetini yapıyor demeksinizdir-demişti.bizdeki kendine güvensizlik belkide çok eskilere dayanır.5000 yıl evvel ana erkil bir toplum düzeninden başlamalı derim.üretken(doğurgan)olduğu için kadın güç olarak görülüyordu.erkek egemen topluma geçilincede 5000 yıllık intikam alınıyor gibi oldu.daha anaların kucağında sömürüye alıştırılıyoruz. vebalide yine kadınlarımız -analarımız-kızlarımızdamı derseniz birşey söylemek istemem bu konuda.olay kendini bariz olarak belli ediyor zaten. hatta öyleki kızlarımızı 2.sınıf olduklarına ikna etmek için var gücümüzle safsata ,hurafe üretiyoruz.ör:regl dönemindeki bir kadına aman yemek bile yapma yemek bozulur ekşir gibi yaklaşımlar yada öğretilerle kadınlığın ne denli kötü olduğu imajı ne yazıkki kadınlarımız tarafındanda benimsenmiş durumda.hal böyle ikende daha başka ne beklenir.kendine inanmayan kendinden pis bir varlık gibi bahsedilen kadınlar da herhalde erkek evledını daha değerli görerek yetiştirmesi normal değilmi.o zamanda kendi işlerini bile analarına emenet eden bir erkek müsvettesi yetişmiyormu?işte temda bu sıralarda başlıyor kendine güvensiz insan yetiştirilmesi.dolayısı ile birileri tarafından yönetilmeye muhtaç zihniyet yer ediyor küçücük beyinlerimize.tabiibizi yönetmeye talip olanlarda bu tür bataklıklardan beslenmeye devem ediyorlar.siz Atatürk'ten bu yana gerçek toplum düşüncesi ile başımıza gelen gördünüzmü acaba?
gelelim bir başka konuya.5000 yıl öncesinden bahsettik.alt beyin ile üstbeyin (öğrenen)arasındaki muazzam çelişki de 5000 yıllık bir geçmişe hatta daha ötesine dayanıyor.bu çatışmayıda ancak göz ile beyin irtibatını sağlayarak durdurabileceğimizi kanıtlayan bir bilim adamına nobel tıp ödülü getirmişti.sanırım sizde ismini hatırlayacaksınız.göz bağlantısıda ancak birşeyler okumakla sağlana biliyor.bir kimseyi hipnoz ettiğinizde görürsünüz ki günümüzde bile kimsenin bilmediği bir dille konuşa bilmektedir.işte bu da alt beyindeki kayıtların varlığını ispatlamaktadır.bu kayıtları normal yaşamda kullanmasak dahi sürekli üst beyinle çatışma içerisinde tutar bizleri.siz buna belki kortex imizin oyunu diyebilirsinizde.ama ben eğitimi bize lüx görenlerin bilinçli tezgahı diyorum.evet dostum.kendimizi aşmak konusuna yeniden dönecek olursak eğer.inanınki bizzat be çoktan aştım bunu.nasıl mı bakınız küçücük bir kelime ile size izah edeyim.ben inanmıyorum ki benden daha ileri görüşlü bir insan olsun.benden daha iyi düşünebilen ve beni eleştirme yada yargılama hakkı olan biri olsun.tabii nu düşünsel bağlamdadır.yoksa eleştirinin her türüne açığım.amam olumlu olmalı diye bir zorunluluğumda yaok tabii ki.olumsuz eleştiriyide alamyı seviyorum.ancak şunu biliyorum ki doğru yada yanlış,iyi yada kötü benim bir hayatım var ve bunu hiç amam hiç kimsenin yargılaması mümkün değil.bende başkaları için aynısını düşünüyorum elbette.ancak bana yada bir başkasının özgürlüğüne zarar vermediği ölçüdede doğru buluyorum.herkesin bir hayatı var veherkes bu hayatını aklı eğitimi vb..gibi kıstasları doğrultusunda öyle yada böyle yaşayacak.bundan kaçış yok.eh o zaman ne diye birileri nin hoşuna gitmesi için hayatımı istemediğim şeyleri yapmakla geçireyim ki ozaman.değil mi ama?demek ki insanın önce özgürlüğüne ,sonrada akli muvazenesine inanması.tercihlerini zevk aldığı şeyleri iyi belirlemesi gerek.buda eğitimle olur tabii ki.dediğim gibi ben eşimin ilk evelndiğimiz yıl içerisinde dışarıya çıkmasına bile tahammül edemez iken kendimi sorgulayarak şunu anladım.ben aslında eşime değil kendime güvenemiyordum.peki neden kendime güvenemiyordum ki eksik biryerlerim yada yetersiz bir tarafım mı vardı.eşimi birçok konuda tatminden yoksunmuydum.ne vardı hayatımda acaba.neden?yoksa onu kıskanıyormuydum.yoksa çokmu seviyordum neydi bu şekilde devranmama sebep olan?işte oturdum ve kendimi yargıladım.sonunda bir kaç maddede birleştim.ilk evvela ben kendimede güveniyormuşum meğerse.sonra gördüm ki başkası odaklı yaşıyorum.acaba lar hayatımı alt üst ediyor.acaba biri ne der.acaba eşim beni terkedermi?acaba aldatırmı?acaba ben yetersizmiyim?ve daha birsürü acabalar.bu acaba ların en başında ise gördümki bu acabalara neden olan şey aslında başkalaı ne der acaba olmaktaydı.ve karar vermek zorunda idim.ya başkaları içib yaşayacaktım yada kendim için.başkalaı için yaşarsam eğer dedim.hadi li neder.hadi ayşe neder,hadi ahmet fatma mehmet vb.isimler ve listeler uzayıp gidiyor.eh peki ben hangisine göre yaşamalıyım.hangisi doğru söylüyor,hangisidoğru düşünüyor.baktım ki ben hepsinden farklı düşünüyorum.eh dedim neden omlar acaba benim düşünceme göre yaşamasınlarki.amam buda olmaz milyarlarca insan var.milyarlarcada beyin ve düşünce demek ti.ne ben milyarlarca parçaya bölünebilirim ne de milyarlarca kalıba uyum sağlaya bilirdim.gördüm ki ben tekim.ana rahminede tek olarak düştüm giderken toprağada tek olarak düşeceğim.öyle ise asıl olana yani bana verilen en değerli şeye aklıma sığınmalıydım.evet elbette yanılacağım.yanlışlarda yapacağım.ama hiçdeğilse milyarlarcayanlış değil.sadece bir yanlış yapacağım.çünki beynimde bedenim de bir adetti.öyle ise dedim kararımı verdim.ben ben olarak yaşamalıydım. bir lider e yada kendini lider zanneden aklı evvel lere itaat etmek yerine,ne olduğu meçhul oluşumlarda kişilik ararken kişiliğinide kaybetmek yerine, kendi kararım en doğru yolu bana gösterecektir diyerek yola çıkma kararı verdim...şimdi kararımı yıllardır uyguluyorum.inanın ki öyle mutluyum ki.çünki yaptığım hiç birşey aldığım hiç bir karar başkalarına ait değildi.buda bana sonderece büyük haz veriyor.çünki özgür olmanın dayanılmaz güzelliğini hep yaşıyor vede ailemede hissetiriyorum.bu dünyada var olmanın bir amacı ve özeti gibi adeta...tabii ki bu asla sorumsuzluk manasında algılanmamalı.herşeye ve her canlıya karşı duyarlı ve sorumluyuz.ancak sorumluluklarda sınırsız değildir.çünki yaradılan hiç birşey sınırsız değildir.öyle ise bize verilen bu sınırlı hayatı değerlerimize ve kendimize inanrak ,güvenerek yaşayalım.boşuna denmemiş sağ gözden sol göze fayda yok diye kendine güvenen saygı duyan bir hayat dilerim.sevgi sizden kaçamaz siz de sevgiden uzaklaşamaz ken hayatınızın kıymetini bilerek yaşayın.bu hayat en azından bu şekliyle birdaha kimseye tekrar verilmeyecektir.hayatımızı hiç kimse bize bağışlamadı.bunu bizde başkalarına bağışlamayalım.doyasıya yaşanmış sevgi dolu ömür dileklerimle..
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
</