iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 13:34 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Toplum ve Yaşam » Sağlık » Genel Sağlık » psikoloji-sorular,sorunlar

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 12.04.07, 20:02
Standart psikoloji-sorular,sorunlar

12.04.07, 20:02



Babamı kaybettim onsuz yaşayamıyorum

Çok düşkün olduğum, her şeyden çok sevdiğim ve gece kalkıp nefesini bile kontrol ettiğim babamı bir yıl önce kaybettim. Bu süre içinde babamın ölümü bir saniye bile aklımdan çıkmadı. Yardımcı olur diye psikoloğa gittim ama işlerim yüzünden devam edemedim. Lütfen bana bir yol gösterin; durumu nasıl kabullenip yaşamıma devam ederim bilmiyorum ve babasız yaşayamıyorum.

Yas tutmak: düşünen ve hisseden her insanın doğasında vardır. Kaybın büyüklüğü ve anıların yoğunluğu, yasın derinliğini de artırır. Buna karşın; yas ne kadar doğal ise yastan kurtulmaya çalışmak ve yaşama tutunmak da o derece doğaldır. İnsanı değerlendirirken; duygu, düşünceler ve bilgi ile biçimlenmiş entelektüel kılıfın altındaki ilkel canlıyı gözardı etmemek gerekir. Çünkü asıl olan onun istekleridir; karnı doysun, güvende olsun ve nesli sürsün ister. Bunun için de yaşamalı ve yaşama dört elle sarılmalıdır. Her ne kadar derin bir üzüntü içerisinde olsanız da, sizin mesajınızdan da, bu durumdan kurtulma isteğiniz açıkça anlaşılıyor. Yas; kişisel bir deneyimdir ve ne kadar süreceği ile şiddeti kişiden kişiye değişir. Kimileri birkaç hafta içinde yeni yaşama ayak uydurmaya başlarken bir başkası için ise yaşamının ne kadar değiştiği ya da kaybın ne kadar beklenmedik olduğuna bağlı olarak bir yıldan fazla sürebilir. Yas tutmak sadece üzgün olmak anlamına gelmez; genel olarak hüzün ve çökkünlük vardır. Duygularda öfke, üzüntü, mutsuzluk, endişe ve korku hissedilirken zaman zaman dinginlik ve içi kaplayan bir mutluluk da ortaya çıkabilir. Yas, kendi doğal seyri içerisinde son bulur ve genellikle tedavi gerektirmez. Buna karşın sorunun çetrefil hale geldiği durumlarda profesyonel yardıma ihtiyaç olabilir. Eğer yas tutan kişide; uzun süren ve kendi kendine çare bulunamayan bıkkınlık, bezginlik, ilgisizlik, isteksizlik, içe dönme, çevre ile ilişkileri kesme, işten uzaklaşama, öz bakımda azalma, kendine ve çevresine zarar verme ve intihara eğilim ortaya çıkmış ise bahsedilen profesyonel yardımın zamanı gelmiş demektir. Ancak insanın uzun süren yastan kurtulması için kendi kendine yapabilecekleri de vardır. En başta da kendi duygularını iyi anlamaya çalışması gelir, çünkü aynı anda birbiri ile çelişen farklı hisler yaşanıyor olabilir. Hem üzüntü hem rahatlama hissedilebilir.

RAHATLAMAK İÇİN YAZIN
Bu karmaşık duyguları anlamak için yazmak iyi bir yoldur. Çünkü yazmak;

* Sizi düşünmeye zorlayarak, bu düşünceleri düzenleyip analiz etmenizi sağlar.

* Daha önce farkında olup irdelemediğiniz bir konuyla yüzleşip, anlayışınızın derinleşmesine yardım eder.

* Olanların sizi ve yaşamınızı nasıl etkileyeceğini anlamak üzere her şeyi bir sıraya koymanıza ön ayak olur. Kendinizi hazır istediğinizde şunları yapın:

* Yazmak için zaman ayırın.

* Rahat ve kendi başınıza kalabileceğiniz bir yer seçin.

* Nasıl yazacağınıza karar verin; günlük mü tutacaksınız, hikaye mi yazacaksınız ya da kaybettiğiniz kişiye mektup ya da şiir mi dökülecek kaleminizden...

* Nasıl yazdığınızı kafanıza takmayın; günlük yaşamınızdan ya da anılarınızdan bahsedin.

* Ne hissediyorsanız yazın. Düşüncelerinizi süzgeçten geçirmeyin; aklınıza ne geliyorsa kağıda dökün. İçinizden korku, öfke ve hayal kırıklığı gibi kuvvetli duygular yükselebilir; izin verin. Yaşadığınız küçük mutluluklardan da bahsetmeyi unutmayın. Yaşadığınız güçlü duygulardan endişeniz varsa yol gösterecek birisine danışmaktan çekinmeyin.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 12.04.07, 20:03
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: psikoloji

Hastalık hastası bir kişiliğim var

Geçen yaz iki ay boyunca yoğun bir stres yaşamıştım, sonra midemde yanma olmaya başladı. Doktorum bana mide asidini düşürecek bir ilaç verdi ve iki ayda bunun asit hücrelerini sakinleştireceğini söyledi. Ancak internetteki bilgiler, bu ilaçların tedavi etmediğini ve de bağımlılık yaptığını söylüyordu. Kendim hastalık hastası bir kişiliğe sahip olduğum için merak edip size de sormak istedim; bu hislerim psikolojik olabilir mi?

Birbirinin içine geçmiş odacıklardan oluşan sorunuzu isterseniz ayrı bölümler halinde cevaplayalım. Konuyu daha iyi anlamak için mideyi, içinde çok yüksek derecelerde asit barındıran bir kap gibi düşünmekte fayda var. Bu kabın içi özel bir koruma ile kaplanmış olduğundan taşıdığı asitten zarar görmez. Fakat bu yakıcı madde, eğer aynı korumaya sahip olmayan yerlere damlar ya da dökülürse, buralar asidin yakıcı etkisiyle tahrip olur. Mide reflüsü denilen hastalık işte budur. Midenin yüksek derecedeki asidi, mide üst kapağı iyi çalışmadığından hiçbir koruması olmayan yemek borusuna doğru yukarı kaçar ve burada hasar meydana getirir. Mide ülseri ise bazı ilaçlar, mikroplar ya da stres nedeniyle mideyi koruyan iç tabakada incelmeler, gedikler meydana gelmesi ve asidin buralardan içeri sızıp midenin dokusunu yemesidir. Her iki durumda da dokuların iyileşebilmesi için asit derecesinin düşürülmesi gerekir. Sözünü ettiğiniz ilaçlar bunu başarmakta çok yeteneklidir ve bağımlılık yapmak gibi bir özellikleri yoktur. Bağımlılık diye düşünülen şey; bazı hastalarda ilacın bırakılmasından bir müddet sonra tekrar şikayetlerin ortaya çıkmasıdır. Bu hastalarda mide iyileşmiş olsa bile asıl sorunu yaratan sebep ortadan kalkmadığı için hastalık tekrar baş gösterir. Örneğin; midede bulunabilen helikobakter pilori mikrobu tedavi edilmez ise ülser bir müddet sonra tekrar ortaya çıkabilir. Bazı yiyecekler hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasında gerçekten rol oynarlar. Susam, kimyon, kahve ve sigara; midenin üst kapağını gevşeterek asidin yemek borusuna kaçmasını kolaylaştırır. Yukarıda sayılanların yanında özellikle çiğ yiyecekler de bu soruna yol açabilir. Stres ve psikolojik iniş çıkışlar; zaman zaman mide hastalıklarının ortaya çıkışında birinci derecede rol oynayabilirler. Hatta bazı kişiler için ruh hallerinin göstergesi mideleridir. Ani ve ciddi ruhsal sıkıntıları takiben mide kanamaları bile ortaya çıkabilir. Size tavsiyem; doktor tarafından uygun görülen tedaviyi yapmanız ve internetten elde ettiğiniz bilgileri kendi kendinize değil bir doktorla birlikte değerlendirmeniz. Siz de çok iyi biliyorsunuz ki internette bilgi, doğru ya da yanlışlığı denetlenmeden sınırsız yayılabilir.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 12.04.07, 20:14
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: psikoloji

Sinirlendiğim zaman yakıp yıkıyorum!

* Benim sorunum aşırı derecede sinirli olmam; en ufak bir şeyde kızıyorum ve kolay sakinleşemiyorum. En ufak bir lafta, en küçük bir harekette sinirlerim geriliyor. Eğer ki birileri beni tutuyorsa o zaman da önümde kapı, cam ne varsa yumruklamaya yelteniyor ve kendime zarar vermeye çalışıyorum. Yaşım 21 ve ileride bunun daha da çok artmasından, belki de kendimin ve başkalarının hayatlarını karartmaktan korkuyorum.

Bazı insanların kendini dışa vurma yolu farklıdır. Bunun sebebi; karakterleri, tarzları ya da neyi nasıl öğrendikleri olabilir. Çoğu insan diğerleri ile uyum içinde yaşama yolunu seçer, daha küçük bir grup ise patlayıcı tavırları ve öfkeyi sorunların çözümünde araç olarak kullanmayı yeğler. Fakat kontrol edilemeyen ve sağlıklı taraflara kaydırılamayan öfke, kişisel ilişkilerin yanında sağlığa da zarar verebilir. 21 yaşındaki erkekler herhalde öfke kontrolünde en fazla sorun yaşayan gruptur. Testosteronu ve fiziksel gücü en yüksek seviyede bulunan, buna karşın yaşam mücadelesinin eğitiminden henüz geçmemiş olan bu grup, sık olarak dizginlenemeyen öfke atakları ile karşı karşıya kalabiliyor. Her insanın yaşadığı doğal bir duygu olan kızgınlık ve öfke, bastırılıp dışa vurulmadığında da sorun yaratır. Böyle insanlar sıklıkla endişe ve depresyonla yüz yüze gelebiliyor.

SÜREKLİYSE TEHLİKELİ
Buna karşın doğru şekilde yansıtılmayan ve sürekli hale gelen kızgınlık ve öfke hali; yüksek tansiyon, buna bağlı kalp problemleri, baş ağrıları, cilt hastalıkları ve mide-bağırsak sistemi bozukluklarına yol açabilir. Böyle insanların şiddete, fiziksel tacize ve suça da eğilimleri olabilir. İşte size öfke kontrolü amacı ile kullanılabilecek birkaç ipucu;

* Kızgınlığınız artmaya başladığında, derin nefes alıp sizi kızdıran konudan düşüncenizi uzaklaştırmaya çalışın. Çok klasik görünse bile derin nefes almak gerçekten işe yarar. Yavaşça kendi kendinize 'sakin ol' ya da 'rahatla' gibi bir sözü tekrarlayın.

* Öfkenizi, sağlığınıza ve başkaları ile olan ilişkilerinize zarar vermeyecek şekilde yansıtmanın yollarını bulun. Başkalarının haklarını gasp etmeden kendi hakkını savunmak ve iddialı olmak en doğru yollar arasında yer alır.

* Ne zaman ve neye daha çok öfkelendiğinizi anlayabilmek ve bu durumlardan kaçınabilmek için not tutun.

* Kendinizi, karşınızdaki kişinin yerine koyarak değişik bir bakış açısı yakalamaya çalışın.

* Kendi kendinize gülmeyi ve olaylardaki mizahı yakalamayı öğrenin.

* Dinlemek; karşınızdaki ile aranızdaki güveni artırır ve ortaya çıkabilecek düşmanca duyguların önüne geçer; başkalarını dinlemeye zaman ayırın.

* Kendinizi ve duygularınızı öfkelenmeden doğrudan anlatabilmenin yollarını öğrenebilmek için bu konuda kitaplar okuyun, başkaları ile konuşun ve gerektiğinde bu işle uğraşan profesyonellere danışın.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 12.04.07, 20:18
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: psikoloji

Yirmi yaşındayım ve her şeyi unutuyorum

Ben 87 doğumlu bir genç kızım ve muhasebecilik yapıyorum. İşim gereği birçok bilgiyi aklımda tutmam gerekiyor ama eskiden beri unutkanlık vardı. Ne yazık ki bu aralar daha çok belirdi. Daha da çok ilerlemesinden korkuyorum. Şimdiden dün olanları ya da beş dakika önce yaptığım hesap sonucunu hatırlamaz oldum. Sebebini ve ne yapmam gerektiğini açıklarsanız memnun olacağım.

Günümüzün yoğun iş temposu, stres, fiziksel ve ruhsal yorgunluk unutkanlık yaşını düşürdü. Ama asıl sorun çevredeki birçok uyaran nedeni ile oluşan dikkat eksikliği; daha doğrusu dikkat yetişememesi. Stresli yaşam; kişinin bilişsel fonksiyonlarını yavaşlatıyor ve bu nedenle kişiler çevrelerinde yaşanan olayları geç algılayıp unutuyor. Yaşla birlikte ilerleyen ve basit gündelik işlerin bile yerine getirilmesinde sorunlar yaratan unutkanlık, şimdi gençler üzerinde de etkili olmaya başladı. Nedenleri arasında gençlerde yaygın görülmeye başlanan çökkün ruh hali, bezginlik ve bedbinlik başı çekiyor. Bu haldeki gençler çevreye karşı duyarsızlaşıyor ve buna bağlı konsantrasyon sorunları ortaya çıkıyor. İlgili oldukları konulara yeteri derecede yoğunlaşamayan kişiler daha sonra konuyla ilgili hatırlama sorunlarını yoğun yaşıyor.

TEKNOLOJİ TEMBELLEŞTİRDİ
Teknoloji, bir nebze aklımızda tutacaklarımıza yardımcı olmaya çalışıyor. Artık numaraları aklımızda değil de cep telefonlarımızda tutuyoruz. Bilgilerimiz bilgisayarımızda kayıtlı ya da önemli günlerimizi çağrı cihazlarına not alıyoruz. Bu karmaşa içinde hatırlama işini tamamen aletlere bırakmak, insana akılda tutma pratiğini kaybettirerek, ilgisizliğe bağlı unutkanlığı derinleştiriyor. Daha güçlü bellek için düzenli ve dengeli bir yaşam, yeterli ve dengeli beslenme, iyi uyku, alkolü azaltmak, sigara kullanmamak, temiz havada, parklarda ve ormanda sık sık yürüyüş yapmak fayda sağlar. Yaşamda önemli olan olayları planlayıp, iş ile eğlenceyi dengelemek ve egzersiz yapmak; fiziksel sağlık yanında zihinsel sağlığı da iyiye doğru götürür. Fakat en önemlisi zihinsel egzersizleri ihmal etmemek. Bir şeyleri öğrenmek, hatırlamak ve unutmamak belli bir disiplin ve emek ister. Üzerinde çalışılan konuyu anlamak ve tekrarlamak, hatırlamak için atılacak önemli bir adımdır. Kitap okumak, şarkı sözü ezberlemek ve bulmaca çözmek aklımızı ve hafızamızı parlak tutmanın pratik yollarıdır.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 12.04.07, 20:19
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: psikoloji

Uçuş korkusunu nasıl yenebilirim?

* Ben 65 yaşında emekli bir hanımım. Kızlarım İstanbul'da oturuyor, ben Adana'da. Uçakla üçüncü gidişte üzerime öyle bir evham geldi ki, Adana'ya otobüsle dönmek zorunda kaldım. Bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum; sanki ayağa kalksam taban çökecek ve ben aşağı düşecektim. Uçuş boyunca nefes bile almaya korktum.

Uçmaktan korkmak bazılarına mantıksız gelebilir ama kesinlikle şaka değildir. Yaşamınızı kısıtlar, kariyerinizi aksatabilir. Ne kadar iyi okullar okumuş, iyi eğitim görmüş olursanız olun; eğer uçamıyorsanız uluslararası alanda bir kariyer yapmanız pek mümkün değildir. Ya da sizde olduğu gibi 'kızlarımı nasıl göreceğim, torunlarımı ne zaman tekrar seveceğim' diye kara kara düşünürsünüz. Bugün yaklaşık her dört kişiden biri uçarken korkuyor, on kişiden bir ise hiçbir şekilde uçağa binemiyor. Adı uçuş korkusu olmakla birlikte, uçak kabininde yaşanan asıl korku, uçmaktan ve düşmekten değil, histeri krizi geçirip daha sonrasında utanmaktandır. Hepsinin altında yatan ise 'kontrolünü kaybetme korkusu'dur. Sanki kontrol ellerindeymiş hissini yaratmak için birçok kişi tüm uçuş boyunca hiç kımıldamadan ve her türlü değişik sesi dinleyerek otururlar. Bu tavırlarında uçuşun sorunsuz geçmesine yardımcı oldukları düşüncesi vardır. Uçuş öncesi alınacak sakinleştiriciler panik hissini engellemede yardımcı olabilir fakat gerçek çözüm davranışçı tedavilerdedir. Davranışçı tedavi teknikleri, bireyin yanlış ve hatalı olan davranışlarını düzeltmeyi amaçlar. Bunu sağlayabilmek için de bir davranışın nasıl oluştuğu izah edilmeli. Uçuş korkusunu yenmek için gruplar halinde yapılan uygulamalarda uçağa ve uçuşa benzer ortamlar yaratılarak insanların alışmaları sağlanmaya çalışılır. Amaç; kaçınılan uçağa binme davranışlarının değiştirilmesine yardımcı olmaktır. Çoğu kişi bu tedavi süreci sonrası sükunetle uçmayı başarabiliyor.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 12.04.07, 20:26
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: psikoloji

Hem anne hem de arkadaş olunur mu?

* Bizim 10 yaşında bir kız çocuğumuz var. Onunla her şeyi konuşuyoruz ama bazen annelik otoritemin sarsılmasından, yüz göz olmaktan korkuyorum. Örneğin; geçenlerde bana bir erkek arkadaşının ondan çok hoşlandığını ve çıkmak istediğini söyledi. 10 yaşındaki bir çocuğun 'çıkmak istemesi' beni şok etti ve ne diyeceğimi bilemedim. Ama kızım büyüdüğünde bu sorun hep karşıma çıkacak. Şimdi asıl sorumu soruyorum; kızımın hem annesi hem arkadaşı olmalı mıyım?

Aslında siz şunu soruyorsunuz; 'İyi anne nasıl olunur, bana yol gösterir misiniz?' Bir baba olarak sizinle, iyi anne nasıl olunuru değil ama doğru evlat nasıl yetiştiriliri tartışabiliriz. Bu tartışma tıbbi içerikli değil, daha çok ahlaki ve sosyal çerçevede olacak gibi görünüyor. Anne ve babasınca korunarak, kollanarak ve sevilerek yetiştirilen çocuk, yaşama doğru adımlarla başlamış demektir. Zaten yavruya karşı bu sevgi ve koruma hayvanlarda bile içgüdüseldir; entelektüel bir tarafı yoktur. Neslin devamının sağlıklı bir şekilde sürmesi için doğa tarafından her insanın genlerine işlenmiştir. Sevgi ve koruma konusu böyle ise geriye bazı ince ayarlar kalır. İnsan; birlikte yaşayan sosyal bir canlıdır ve yaşamını sürdürmek için diğerlerine ihtiyaç duyar. Bu da bireyin içinde bulunduğu toplumun işleyişine uyumlu olmasının önemini ortaya koyar. Şimdi anarşistler bana kızacak ama anarşizm bireysel bir tarzdır ve toplumun genel eğilimi olamaz.

KÜLTÜRE GÖRE DEĞİŞİR
İnsanların hepsini bir bütün olarak ele alırsak; bu büyük toplum, coğrafya, dil ve din farklılıklarının belirginleştirdiği değişik kültürlerden oluşur. Tüm bu kültürlerde aynı olan genel geçer kurallar vardır; yalan söylememek, hırsızlık yapmamak, cana ve mala zarar vermemek gibi. Fakat bunların yanında kültürden kültüre değişen tarz ve davranışlar vardır ki; işte çocuk yetiştirmedeki ince ayar burada başlar. Eğer içinde bulunduğunuz kültürde, annelerin kızlarına ilk erkek arkadaşları için yardım etmesi sıradan bir davranış ise sizin de bu konuda tereddüt göstermeniz gerekmez; fakat böyle bir şey yadırganıyorsa, bu konuyu düşünmekte fayda var.

ANNELİK DAHA ÖNEMLİ
Her ne kadar televizyon ve internet gibi iletişim yolları ile kültürler arasındaki mesafeler kapansa ve farklar azalsa da, hala günlük yaşamı yönlendiren önemli başkalıklar var. Biz Türkler için ekmek, bir İsveçli için olmadığı kadar kutsaldır ve yerde gördüğümüz zaman öpüp yükseğe kaldırırız. Bu çok sembolik gelebilir ama, bence yaşamı algılayışın ve toprağa bağlılığın önemli bir göstergesidir. Çocuklar düzdür; biz ne söylüyorsak onu anlarlar. Bu nedenle onlara ne vereceksek önce aklımızın ve vicdanımızın süzgecinden geçirdikten sonra inanarak sunmamız gerekir. İnanmadığımız şeyleri çocuğa empoze etmek, yaşadığımız zıt duyguları çocuğa da yaşatır. Çocuğun arkadaşı olmak arzusu, onun hiçbir anını kaçırmak istemeyen anne ve babaların ortak kaygısı. Ama benim kişisel görüşüme göre; çocuğunu seven ve gerektiği yere kadar koruyup kollayan anne- baba olmak, arkadaş olmaya çabalamaktan çok daha önemli. Her insanın sadece bir annesi ile babası var!..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 12.04.07, 23:06
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: psikoloji-sorular,sorunlar

Panik Atak


Panik atak ya da panik bozukluk, son iki üç yıldır adını sıkça duyduğumuz, toplumun basın ve medya yoluyla tanıştığı hatta bir miktar da provoke edildiği kişinin sürekli kaygı duyma durumudur.


“Kalp krizi geçirip ölme”, “Kontrolünü yitirip çıldırma” ya da “Felç geçirme" inancıyla sürekli üzüntü ve olası kötü sonuçlara karşı önlem almak (işe gitmeme, spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek ya da içecekleri yiyip içmeme, yanında ilaç, su, alkol, çeşitli yiyecekler taşıma gibi) gibi davranış bozukluklarının görüldüğü ruhsal bir rahatsızlıktır.



Panik atak literatürde tek başına kodlanan bir bozukluk değildir. Genelde sokakta, kalabalık yerlerde, açık alanlarda tek başına kalamama (agorafobi) ile birlikte görülür.



Bir hastaya panik bozukluğu var diyebilmek için aşağıda belirtilerden dördünün veya daha fazlasının bir ay ve daha uzun süredir yaşanıyor olması gerekmektedir:



Çarpıntı, kalbin kuvvetli vurması
Göğüs ağrısı, göğüste sıkışma
Nefes alamama hissi,
Baş dönmesi, sersemlik hissi, bayılacak gibi olma
Uyuşma, karıncalanma
Üşüme, ürperme, ateş basması
Bulantı, karın ağrısı
Titreme, terleme
Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, farklı hissetme
Kontrolünü kaybetme korkusu
Ölüm korkusu
Kötü bir şey olacak hissi…

Yaşantıyı oldukça kısıtlayan, sorunu yaşayan kişilerin tek başlarına faaliyetlerini sürdürmelerini engelleyen bu bozukluğun bugün için etkinliği bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış iki türlü tedavisi vardır.

İlaç tedavisi; Beyin sinir hücrelerindeki hormon faaliyetlerini düzenler.

Bilişsel davranışçı tedavi; Hastanın panik atağı belirtileri hakkındaki yanlış bilgi ve inanışlarının düzeltilmesi ve baş edebilmesinin öğretilmesi amaçlanır.

En iyi sonuç bu iki tedavinin birlikte uygulanması ile alınmaktadır.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar