|
#1
|
Bunlara Baktınız mı?
08.07.08, 20:36
ATAY, OĞUZ (1934-13.XII.1977) Yazar. İnebolu'da (Kastamonu) doğdu. İTÜ İnşaat Fakültesi'ni bitirdi. İstanbul DMMA İnşaat Bölümü öğretim üyesi idi. Atay, eserlerinde toplum kurallarıyla çatışan aydınların iç dünyasını işler. Eserleri: Tutunamayanlar (Roman, 2 cilt, 1971-1972), Tehlikeli Oyunlar (Roman, 1 9 7 3 ) , Korkuyu Beklerken (Hikâyeler, 1975), Bir Bilim Adamının Romanı (1975). Nüve Forum » kütüphane » Kültür » Edebiyat » Edebiyatçılar » Yazarlar » Roman Yazarları » kaynak sayfa 37
__________________ ![]() Kendini Kozasına Kapatmış Orada Yaşamaya Çalışan Bir Tırtılım Ben... |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| ||||
| ||||
| OGUZ ATAY 12 Ekim 1934 - 13 Aralık 1977. İnebolu'da doğdu. 5 yaşındayken ailesinin Ankara’ya yerleşmesiyle ilköğrenimine orada başladı. Ortaöğrenimini Maarif Kolejinde tamamladı. 1957 yılında İTÜ İnşaat Fakültesini bitirdi. Daha sonra İDMMA’da (İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi) öğretim üyeliği yaptı. Bu dönemde topografya ve yol inşaatı dersleri verdi. 1975’te doçent oldu. Aynı dönemde mesleğine ilişkin »Topografya« adlı bir kitap yayımladı. Üniversite yıllarında edebiyat alanında yazmaya başlayan Atay’ın çeşitli gazete ve dergilerde söyleşi ve makaleleri yayımlandı. 1970 yılında TRT’nin açtığı bir yarışmada başarı ödülü alan Atay’ın, »Tutunamayanlar« adlı romanı 2 cilt olarak yayımlandı. Sonraki yıllarda ise bu romanın devamı niteliğindeki »Tehlikeli Oyunlar« adlı romanı yayımlandı. Bu iki romanın Türkçe edebiyatın önemli eserlerine dönüşmesini ise Oğuz Atay göremedi. Beyninde çıkan bir ur nedeniyle öldü. »Tutunamayanlar« (1971), »Tehlikeli Oyunlar« (1973), »Bir Bilim Adamının Romanı« (1975), »Eylembilim« (1998) adlı romanları, öykülerini topladığı »Korkuyu Beklerken« (1975), »Oyunlarla Yaşayanlar« (1979) adlı oyun kitabı ile anıları ve bazı düşüncelerinin yeraldığı »Günlük« (1988) adlı kitapları yayımlandı.
__________________ rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste |
| SELVILV kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
lolipop (09.08.08) | ||
|
#3
| ||||
| ||||
| VE HAKKINDA YAZILANLAR Romancılığımızda Aydınlanmacı Bir Soluk: Oğuz Atay Çağdaş Türk edebiyatının yenilikçi roman anlayışının özgün örneklerini veren Oğuz Atay, 12 Ekim 1934'te İnebolu'da doğdu. Babası hukukçu, bir süre de CHP milletvekilliği yapmış olan Cemil Atay'dır. Oğuz Atay, 1939'da, ailesiyle Ankara'ya geldi. Ortaöğrenimini Ankara Maarif Koleji'nde tamamladı (1951). İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi'ni bitirdi (1957). İstanbul devlet Mühendislik ve mimarlık Akademisi İnşaat Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Burada topoğrafya ve yol inşaatı dersleri okuttu. 1975'te doçent olan Atay Topografya adlı bir de mesleki kitap yazdı. Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlandı. Beyninde çıkan bir tümör nedeniyle, bir süre Londra'da tedavi gördü. 13 Aralık 1977'de, bu hastalıktan kurtulamayarak, İstanbul'da öldü. İlk romanı Tutunamayanlar ile 1970 TRT Roman Ödülü'nü alan Atay, bu romanını, ancak 1972'de yayımlayabildi. Roman,o günlerde, pek ilgi görmese de; yazılan yazılarda Atay'ın romana apayrı bir çizgi getirebilecek düzeyde biri olduğu imlendi. Murat Belge, 1972'de yazdığı bir yazısında, onun bu yanını şöyle değerlendirecektir: "Tutunamayanlar, Yenilği, değişikliğiyle çarpıcı bir roman. Türkiye'de geleneği olmayan bir roman tarzının oldukça başarılı bir ürünü. İlk bakışta belki çok dağınık, çok keyfi. Yazar aklına geleni yazmış gibi. Oysa bu dağınık görünüşlü malzeme titiz bir seçmeyle toplanmış ve rastgele değil yapısal bir bütün meydana getirecek biçimde örülmüş. Oğuz Atay özellikle roman kurguculuğuyla başarılı bir yazar."1 Bunu, ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar izledi (1973). Atay, romanlarında Türkiye'nin tarihsel, toplumsal yapısını, Doğu-Batı ikilemini yaşayan bireyin (aydının) dünyası ekseninde irdeledi. Çok boyutlu, çok katmanlı bir roman yapısı kurarak; değişm ve gelişme süreçlerindeki oluşumlara bu pencereden baktı. Ele aldığı sorunsallar, çizdiği roman tipleri, bir bakıma, toplumda sürekli yaşanan ikilemin kaynağına dönüşün analizini içerir. Çağlar Keyder, Atay'ın bu yanına bakarken, şunları söyler: "Bence Oğuz Atay 1960'ların romancısıdır. Toplumun yüzyıllık 'Batılılaşma' serüveninin nihayet kendini besleyecek nitelikte bir aydın tabakayı yarattığı dönemi anlatır. Bu tabakanın tekdüze küçük burjuva yaşantıları, üç odalı evleri, taksitle alınmış otomobilleri ve 'daire'lerde maaşlı işleri vardır, fakat bilinçlere de toplumun tarihinden kaynaklanan karmaşasını yanbıtan bir hercümerç içindedir. Türk romanının Batılı tipleri irdelemesi, onların uyum sorunlarını çözümlemesi ve geleneksel-modern ikilemini gündeme getirmesi yeni değildi. Fakat Oğuz Atay'ın anlatmayı üstlendiği durum, olayın toplumsal görünümünden, yaşantı biçimindeki uyumsuzluklardan öteye, bilinçlerin oluşumu süreciydi. 1960'larda aydın tabakanın Doğu-Batı sorunsalına karşı aldığı belirgin bir tavır yoktur, tersine o zamana kadar teşhis edilen çelişkiler, bütün karşıtlıklarına rağmen, oldukları gibi özümsenmişler, yaşamın parçası olmuşlardır. Aydınlar kişisel farklılıklarını bir toplumsal tabaka olarak da yeniden üretebildiklerinden çelişkili düşünce sistemleri sosyal iletişim içinde somutluk kazanmıştır. Asıl çözümlenmesi gereken olay bu çelişkilerin bilinçlerde nasıl yansıdığı, daha doğrusu bilincin oluşumundaki katmanların tanımıdır. Bu amaca uygun olarak Oğuz Atay'ın iki önemli romanın da olay ve dekor arka planda kalırken asıl ışıklandırılan kişilerin düşünce süreçleridir. Romanın seyir alanı kahramanların bilinçleridir. Romancı tüm bir kargaşanın bilinçte ve dolayısıyla da söylemde yansımasını ayrıntıyla sergilerken klasik anlamda tarihi-sosyolojik öğeleri dışarıda bırakır."2 Atay, bireyin yaşantısından yola çıkarak,; toplumsal tarihin, kültürel oluşumun, bilinçlenme süreçlerinin katmanlarını yeni bir bakışla sorgular. Burada önde tuttuğu roman kahramanlarına da yansıtıcı bilinçlilik işlevini üstler. Yıldız Ecevit, onun romanının çok katmanlı yapısına bakarken şu değerlendirmeleri yapar: "Toplum ve aile yaşamı, insan ilişkileri ve kişinin iç dünyası Atay'ın yapıtlarında bilinçakımı tekniği aracılığıyla gözler önüne serilmiştir. Gören, eleştiren kişidir Atay'ın aydını; yoz değer yargılarına uyum sağlayamaz, böyle bir yaşamda tutunamaz. Yazarın yapıtlarındaki topluma yönelik eleştirinin yoğunluğuna karşın, ana sorunsal bireye yöneliktir, ontolojiktir."3 Günü, gündelik yaşamın girdaplarına dönerken; ironik söylemi, eleştirel bakışı asla elden bırakmaz. Öykülerinde ve Oyunlarla Yaşayanlar adlı oyununda da bu özelliği öne çıkar. Türk aydınının kimlik bunalımının açmazlarını, aydın imgesinin eleştirel yüzünü çarpıcı biçimde yansıtır. Bunun tipik bir örneği ise, ölümünden sonra yayımlanan, yarım kalmış Eylembilim romanıdır diyebiliriz. Berna Moran, Atay'ın ilk yapıtında beliren romancılığının yenilikçi yanını ise şu belirlemesiyle ortaya koyar: "...Tutunamayanlar, anlatıcıları ve anlatım yöntemleri bakımından zengin bir roman ve Atay gördüğümüz gibi, bu bu çeşitlilikten yararlanmış. Yöntemler arasında büyük başarıyla kullandığı yöntem, kuşkusuz, iç-konuşma yöntemi. Atay, okura Turgut'un bilincini, araya aracı sokmadan, dolaysız olarak seyrettirirken, bu yöntemi kah toplumsal eleştiri, kah mizah, kah Turgut'un iç çatışmalarını sergilemek yolunda kullanmış. Ayrıca iç-konuşmayı kimi zaman diyaloğa, kimi zaman çok kişili bir oyun sahnesine dönüştürerek yönteme daha karmaşık, daha renkli ve çok işlevli bir şekil kazandırdığını söylemek gerek. Tutunamayanlar, anlatım tekniği bakımından, Türk romanında, gereken ilgiyi görmemiş bir aşamadır demek yanlış olmaz sanırım."4 Aydınlanmacı bir sanat anlayışından yana olan Atay, bu düşüncelerini bir söyleşisinde şöyle dile getirir: "Romanı, hikayeyi, tiyatroyu bir esnaflık olarak benimseyenler bile, son zamanlarda sanatın başına bir devrimci sıfatının getirilmesinin artık yetmeyeceğini anlamış görünüyorlar. Ama bana kalırsa, bu sadece, bir görüntü. Bu yeni akımın geçerliliğini hissettikleri için, bunu da, kimseye kaptırmamak niyetindeler galiba. Sanat gerekliyse onu da biz yaparız diyorlar. 'Şimdiye kadar devrimciliği, nasıl, kimseye kaptırmamışsak, bunu da kaptırmayız.' Ama inanıyorum ki Bülent Ecevit'in dediği gibi, politikacılarımız, nasıl insanımızın gerisinde kalmaya başladıysa, onlar da geride kalacaktır. İnsanımız artık, gerçeği, gerçek olmayandan ayıracaktır. (...) Halka doğruyu söyleme iddiasında olanlar, onlara güncel başarılar sağlayacak küçük hesaplar peşinde koşarlarsa önce halkın karşısında saygınlıklarını yitirirler. Sanatçının vazgeçilmez bir tutkusu saydığım özgürlüğü, böyle küçük çeteler içinde yitirmeyi hiç anlamıyorum."5 Yapıtları "Bütün Eserleri" adıyla İletişim Yayınları'nca yayınlanan Atay'ın başlıca yapıtları şunlar: Roman: Tutunamayanlar, 1971-72; Tehlikeli Oyunlar, 1973; Bir Bilim Adamının Romanı, 1975; Eylembilim, 1998 . Öykü: Korkuyu Beklerken, 1975. Oyun: Oyunlarla Yaşayanlar, 1985. Günlük: Günlük, 1987 Oğuz Atay üzerine yayınlanan kitaplar: Oğuz Atay'da Aydın Olgusu, Yıldız Ecevit, 1989, Ara Yayıncılık, 110 s. Oğuz Atay'ın Dünyası, Tatjana Seyppel, Çev.: Tanıl Bora, 1989, İletişim Yayınları, 113s. 1 Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar, s. 185, 1994 2 Çağlar Keyder, "Biz niçin Onlar Gibi Olamıyoruz", Milliyet, 29 Ocak 1984 3 Yıldız Ecevit, Oğuz Atay'da Aydın Olgusu, ss. 10-11, 1989 4 Berna Moran, Anlatım Yönteminin 'Tutunamayanlar'a Katkısı, H. Gösteri, Temmuz 1989, Sayı: 104 5 Recep Bilginer, "Şimdi Ne Yapıyorlar?" Oğuz Atay, Politika gazetesi, 3 Eylül 1976 Feridun Andaç
__________________ rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste |
| SELVILV kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
lolipop (09.08.08) | ||
|
#4
| ||||
| ||||
| Geleceği Elinden Alınan Adamın Geçmişi de Elinden Alınacak Diye Korkuyorduk “Tutunamayanlar”ın yazarı önsözlerle, bakış açıları ne olursa olsun “Hayatı ve Eserleri” türünden bönsözler üreten kalem efendileri ile inceden inceye alay ediyor. Aklıma çağdaş bir düşünürün, Jacques Derrida’nın, önsözün anlamsızlığını vurgulamak için önsözler üzerine bir kitabına yazdığı uzun önsöz geliyor: Oğuz Atay’a gönülden katılıyorum aslında; gene de “Hayatı ve Eserleri” için birkaç ön ya da son söz, daha doğrusu sondan birönceki söz yazma gerekliliği duyuyorum. Bir “hak”sa bu, biraz da şundan doğuyor: Yaşamamış, onun için de hiçbir şey yazmamış bir(kaç) kişinin “Hayatı ve Eserleri” üzerine yazdım daha önce, neden Oğuz Atay vahasına girmeyeyim, diyorum. Tamtamına yarım yüzyıl önce doğmuş Oğuz Atay: 1934’te. 1977’de, 43 yaşında ölene dek, hızlı dönen bir dünyanın ne hızına, ne de ritmine ayak uydurabilmiş: Harflerine sinen siyah ama ince alayı biraz kazıyın, herkes adına kanayan vandal bir yürek bulursunuz orada. Doğduğu yıl, "kenarında" yaşadığımıza inandığı Batı dünyasına deccal inmiş: Hitler'in iktidara geldiği andan başlayarak, daralmış bir Türkiye'de geçirmiş çocukluğunu. Okuma-yazma öğrenmeye başladığı yıl, Joyce "Finnegans Wake"i yayımlamış ve romanın sınırına değmiş. DP'nin iktidara geldiği yıl, Ankara Maarif Koleji'nde lise öğrencisi, İstanbul'da mühendislik öğrencisi olduğu yıllarda ise Türkiye'nin çehresi değişiyor inanılmaz bir hızla: Yeni binalar, yeni yollar, atölyeler yapılıyor; yeni bir çukur açılıyor Cumhuriyet'in ortasında. Mühendis çıktığı sırada "Pazar Postası"nın içinde Oğuz Atay: Yazmayı ne ölçüde düşünüyor, yazmayı düşünüyor mu bunu bilemiyoruz, ama şiirinde, düz yazı serüveninin de yoğun sarsıntı geçirdiği bir dönemde, bu sarsıntının "sahne"sini oluşturan "Pazar Postası"nda amansız bir tanık olarak, sessiz ve geride, olup biteni izlediğini biliyoruz. 1954'te "Saatleri Ayarlama Enstitüsü", 1956'da "Perçemli Sokak", 1957'de Vüsat O'Bener'in "Yaşamasız"ı Kemal Tahir'in "Rahmet Yolları Kesti"si, 1958'de "Üvercinka", bir yıl sonra da "ishak", "Panayır" ve "Aylak Adam" çıkıyor. Türk şairi dili ve anlamı, sözdizimi ve mantığı köktenci bir yaklaşım içinde kurcalıyor. Düz yazıda da durum farklı değil: Şüphesiz, bir yanda Halit Ziya'nın öte yandan Sait Faik'in açtığı koridorlarda, ama onlardan bir bakıma telaşla uzaklaşarak anlatım ve bildiri düzlemlerinde açık bir başkalaşım yaşanıyor. Oğuz Atay ne yapıyor, hala bilemiyoruz. Nice yıl sonra, ölüme beş kala yazdığı gibi "biraz gecikmiş" olduğu için bu değişimi ıskalıyor mu, yoksa "aceleciliği" sayesinde belli bir basamağında değişim sürecine yetişiyor mu? Öyle sanıyorum ki, anı anına olmasa bile, Türk yazarının dili ile olan yüzyüze ve kıyasıya çekişmesine Oğuz Atay'ın tanık olmadığını söylemek güç. 27 Mayıs 1960. Yeni bir dönemeç, yeni bir anayasa, yepyeni kurumsal açılımlar, TİP kuruluyor, AP kuruluyor, TÖS kuruluyor. Avcıoğlu ve Soysal "Yön""ü, Mehmet Fuat "Yeni Dergi"yi, Cemal Süreya "Papirüs"ü çıkarıyor. Nazım Hikmet'in şiiri ve Kemal Tahir öne çıkıyor hızla. Türkiye'de, aynı anda, sosyalizm ve varoluşçuluk aydınlar arasında gündeme geliyor. Türk yazarının dil ve anlatım ile kavgası sürüyor bir yandan: "Mısırkalyoniğne", "Bakışsız Bir Kedi Kara", "Hallaç" ve "Troya'da Ölüm Vardı" aynı yıllarda günışığına çıkıyor, Joyce ve Faulkner çevriliyor. Öte yandan "köy gerçekliği" ile tanışılıyor: "Susuz Yaz"dan "Yılanların Öcü"ne, "Cemo"ya edebiyatın öteki yüzü çiziliyor. Artık hazırlanıyor Oğuz Atay: 1970'de TRT'nin açtığı yarışmaya katılacağı, bir jüri üyesinin deyişiyle "484 sayfalık bir emeğin ve tutkunun en açık belirtisi" el yazması, demin kaba hatlarını verdiğimiz bir ortamda yazılmıştır. Cumhuriyet döneminde yetişen aydın kuşaklarının biraz sarsak, daha çok da tutarsız, gamlı, traji-komik tarihini 32 kısım tekmili birden kucaklar "Tutunamayanlar". İlk cildin yayımlanışında bile gizli bir ürpertiyle, hoşgörüyle maskelenmiş atıl bir öfkeyle karşılanmış olması şaşırtıcı değildir aslında: Kıdem esasına göre düzenlenmiş bir "edebiyat ortamı"na, okulsuz ve alaysız onun için de okursuz ve alaycı bir konuk geldi sanılmış, bu amatör hayaletin nasıl olsa 'tek' kitapta kalacağı düşünülmüş, gene de bu 'tek' kitapla (bile) kalacağı fikri kolay kolay sindirilememiştir. Oysa konuk değildi Oğuz: Yüreğindeki kadar dağlayıcı bir acı vermeyen ama onu usul usul ölüm koridoruna ihbar eden beynindeki ur ile yolcuydu düpedüz. Onun için de, "Yedinci Mühür" deki gibi sonlu bir oyunla biraz kendini, daha çok da ölümü oyalamayı seçti: 1970'den 1977'nin son ayına dek programına zorla giren hastalık ve ameliyatla, zorunlu olarak giren acı, alay ve hüzünle iki roman, bir düzineye yakın öykü, bir oyun ve bir günlük yazdı. Öldüğünde dördüncü romanından 60 sayfa kadar yazmış, "Geleceği Elinden Alınan Adam" adını verdiği anlatıyı da bütünüyle tasarlamış durumdaydı. Bu küçük önsözü açıkçası büyük bir sıkıntıyla, üstelik Oğuz'u kıs kıs gülerken görmüşçesine bir duygu içinde yazdım, şu garip Orwell yılında. Bir iki özel tutamağım vardı, avuntum da orada. Oğuz Atay'ın çift portreli bir insan olarak düşünülebileceği kanısındayım: Biri neredeyse "pozitivist", temel inançlarından soyutlanması güç, "dayanıklı" insan: "Topografya" kitabını, belki de Mustafa İnan'ın yaşam öyküsünü yazan, 1960'ların başında bir fikir gazetesi çıkartmak için çırpınan kişi. Öteki, tam tersi oysa: Korkuyu beklerkenden tehlikeli oyunlara bile tutunamayan, gene de o oyunlarla yaşayan, geleceği elinden alınmış, kırgın, hatta umutsuz biri: Günü geldiğinde yazdıklarının anlamına bile yetişemeyen Oğuz Atay. Biri gülüyorsa bu önsöze, öteki yalnızca bakıyordur. İkisi de inanmıyordur şüphesiz. İkisi de soruyordur sonra: “Ben burdayım sevgili okurum, sen neredesin?" "Bir Zar Atımı"nın önsözünde şunları yazar Mallarme: "Bu not okunmasın ya da okunduktan sonra unutulsun isterdim." Ben de bu önsöz için aynı dilekte bulunacağım "Tutunamayanlar"ın okurundan: Romandan hemen hiç söz etmedim, kimse yazar ile okur arasına girmemelidir; Oğuz Atay'dan, o yaşarken olup-bitenden birkaç kıvılcım sürdüm önünüze: Bu kıvılcımlardan başkalarını çıkartmak daha kolay olabilir, diye düşündüm: "Tutunamayanlar" belli biri tarafından, belli tarih ve coğrafya enlem-boylamında, belli bir bağlamdan çıkıp belli bir bağlama doğru yazılmıştır. Onu kuşatan gerçekliği onun gerçekliğinden soyutlamamak gerek. Öte yandan, bir kitabın ön ve arka kapağı arasında belki de "hiç kimsenin ürünü" bir metin yer alıyordur: "Çağların, depremlerin, sellerin yazdığı" bir metin... Oğuz'un kendisine giderayak yakıştırdığı tanımlama gerçekten yakışıyor mu ona? Gerçekten de geleceğinin elinden alındığına inanabilir miyiz bugün? Ölümünden yedi yıl sonra, "Bütün Eserleri"ni yayımlamayı üstlenen İletişim Yayınları'na, genç okurlara bu geleceği göğüsleme olanağı verdiği için Oğuz Atay'ı unutmayanlar adına teşekkür etmek isterim: Bizlerin korkusu, geçmişin de elimizden alınması olasılığından kaynaklanmıyor muydu? Enis Batur
__________________ rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste |
| SELVILV kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
lolipop (09.08.08) | ||
|
#5
| ||||
| ||||
| Tehlikeli Oyunlar Oğuz Atay ismi, ilk romanı »Tutunamayanlar« ile birlikte anılır. Oysa, ikinci romanı »Tehlikeli Oyunlar«, hem biçim hem de ele aldığı temalar açısından »Tutunamayanlar«dan hiç de aşağı değildir. Üstelik, ilkinin birçok okuyucuya dağınık gelen olay örgüsü yerine, ikincisinde daha derli toplu bir anlatımı seçmişti yazar, ama bir tür okuyucu için 80’li yıllarda neredeyse külte dönüşen »Tutunamayanlar«ın yanında sönük kalmaktan kurtulamadı »Tehlikeli Oyunlar«. Yaşamı ve küçük burjuva aydını alaya almaktan hoşlanan Atay, kitaplarının dönemsel ve eşitsiz ünlenişini görseydi herhalde çok eğlenirdi. 71-75 yılları arasında yayınlanan, ama pek ilgi görmeyen, 83’den sonraysa her entelektüelin -okumasa bile- kitaplığında bulunması zorunlu olan Oğuz Atay külliyatı, 90’lı yıllarda yine unutulanlar arşivine kaldırıldı. Elbette satış adetleri ile edebi değer arasında doğrudan bir ilişki yok, ve Oğuz Atay, Türk romanının en önemli yazarları arasında yerini çoktan aldı. 1934 İnebolu doğumlu Atay, 1957’de İTÜ İnşaat mühendisliği bölümünü bitirdi. Bir yandan mesleğini sürdürüp İDMMA İnşaat mühendisliği bölümünde öğretim üyeliği yaparken, diğer yandan edebiyata olan ilgisini sürdürdü. İlk romanı »Tutunamayanlar« TDK ödülünü kazandı. İki yıllık bir aradan sonra yazılan »Tehlikeli Oyunlar«ı (1973), 1975 de yayınlanan »Korkuyu beklerken« adlı öykü kitabı izledi. Aynı yıl, biyografik nitelikli »Bir Bilim Adamı’nın Romanı«nı da tamamladı. Genç sayılabilecek bir yaşta, beyin rahatsızlığı sonucu 1977 yılında yitirdiğimiz Atay’ın »Oyunlarla Yaşayanlar« adlı tiyatro oyunu ölümünden sonra sahnelendi. Oğuz Atay’ın İronik Anlatısı Geçtiğimiz yıl yayınlanan yarım kalmış romanı »Eylembilim« de dahil olmak üzere, bütün romanlarında aynı duyguyu hissettirmişti Atay, yani; buruk bir tebessümde ifadesini bulan umutsuzluğu! Tebessüm ve umutsuzluğu yanyana getirmek ise ironik anlatımının başarısıydı. Hayatın karşısında çaresizlik içinde koşuşturup duran, bir türlü kimlik edinemeyen küçük burjuva aydının trajedisini, bilinç akışı tekniği ile öyküleyerek, algı, gerçek ve duygu arasında sürekli gelgitler kuran yazar, en ciddi anların zihindeki komik karşılıklarını\simgelerini yakalamada olağanüstü başarılıdır. Bütün kahramanları gibi, »Tehlikeli Oyunlar«daki Hikmet Benol da kendine önemli misyonlar yüklemiş, ancak bir süre sonra »hiçliğin«in farkına varmıştır. Kendini toplayıp dönüşünü muhteşem kılmak amacıyla bir gecekondu mahallesine yerleşir. Bir oyun yazacaktır. Ona göre; ülkemiz bir oyun yeridir« zaten. Ancak, oynamak istediği oyunları zaten oynamıştır o, geçmişi tekrar etmek mümkün değildir. Bir türlü yazamaz, erteler, hayallerini anlatır durur. Kaçınılmaz son intihardır. Böyle bir öyküyü klasik gerçekçi tarzda işleyerek, acı yüklü bir metin yaratmak mümkün. Oysa Atay’ın niyeti bu değil. O, aslında bir insan ölümünü değil, bir üçüncü dünya ülkesi aydınının çaresizliğini yakalamaya çalışıyor. Kitap bütünüyle simgelerle kaplı. Daha ilk başta, Hikmet Benol ismiyle, hem keramet sahipliği, hem de bireyleşme arayışı temsil edilmiş. Kendisi gibi bir kenara çekilmiş emekli albay Hüsamettin Bey’le olan dostluğu ve iletişimsizliği de, 70’li yılların popüler sol politikası olan aydın/ordu ilişkisinin bir parodisi olarak okunabilir. İçinde yaşadığı toplumu çok iyi tahlil ettiği anlaşılan yazar, »Tutunamayanlar« romanı ile TDK ödülünü kazandığında, henüz 12 Mart darbesi yapılmamış, ve onun anlattığı küçük burjuva aydın tipolojisi siyasal ve toplumsal anlamda öne çıkmamıştı. »Tehlikeli Oyunlar«, darbenin ardından kaleme alınmıştır, ve kabuğuna çekilmiş küçük burjuva aydının çaresizliği daha belirgindir. Yazar bu tipolojinin kimlik sorununa gecekondu halkı ile bütünleşmenin bir çözüm getirmeyeceğinin farkındadır. »Bütün gecekondu halkının daracık sokaklarda birikeceğini sandım beni görmek için« diyen Hikmet Benol, düşkırıklığını »değil bütün gecekondu halkının, değil bu ev halkının, sizin, bir tek insanın ve bana bu kadar yakın oturan bir dostun bile ilgisini çekmeyi başaramadım« sözleriyle ifade ederken, bir anlamda, küçük burjuva aydının yoksul kesime erken bir vedasını da dile getirmiştir. Oğuz Atay'ın gecekondu insanı ile kaynaşamayan kahramanı Hikmet Benol, 90'lı yılların Beyoğlu/Cihangir entelektüel topluluğunun bir prototipidir aslında. Oğuz Atay ve romanları hakkında kısa bir tanıtım yazısı yazmak gerçekten zor. Serbest çağrışıma bırakılmış insan bilincinden dökülen çok katmanlı simgelerle yüklü metinlerinden ilk göze çarpanıydı yukarıda yazdıklarım. Oysa, Emekli Albay tipi bile başlı başına bir yazı konusu olabilir. Hele öykünün sonunda Hikmet Benol'un ölüm haberini iletmek için gazeteye yazdığı mektupta, söylemek istediğinin teferruatlarlasın arasında kaybolup gitmesi, tam bir mizah şaheseri, hedefini on ikiden vuran bir taşlamadır. Elbette yalnızca toplumsal gözlem ve eleştirisine değinilerek geliştirilemez Oğuz Atay. Yazdıklarının sosyolojik önemi olmasaydı bile, onun romanları Türk Romanı'nda ayrı bir sayfa açtırabilirlerdi. Çünkü Atay, bizde pek rastlanmayan bilin çakışı tekniğini kusursuz bir biçimde uygulamayı başarmıştı. İlginçtir, roman tarihinde bilinç akışını ilk kullanan yazar -Recaizade Ekrem- bu coğrafyada yetişmiş, ancak Cumhuriyet dönemi Türk romanı, biraz da politik kaygılar, daha açık söylersem; toplumcu gerçekçilik nedeni ile, bilinç akışını bütünüyle ihmal etmişti. Dünya edebiyatında Joyce, Faulkner, Musil, Woolf gibi isimlerle anılan türü, kendi toplumunu ve dönemini yansıtmak için kullanan Oğuz Atay’ın öneminin ancak ölümünden sonra, 80’li yıllarda anlaşılabilmesi ve bugüne gelindiğinde etkisini hisettirmiyor oluşu, Türk romanı için büyük bir kayıp olarak değerlendirilmelidir. Oğuz Atay’ın metinlerinde, ancak keskin bir zekanın ürünü olabilecek mizahı ve ince eleştiriyi hemen farkedecek, sanılanın aksine başından sonuna dek keyifle okuyacaksınız. İletişim Yayınlarının sürekli tedavülde tuttuğu Atay külliyatını mutlaka okuyun. A. Ömer Türkeş
__________________ rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste |
| SELVILV kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
lolipop (09.08.08) | ||
|
#6
| ||||
| ||||
| Tutunamayan İnsanın İzinde Yürüyen Roman 1923 yılından bugüne kadar olan dönem kabaca incelendiğinde, Türk romanının konu içeriği ve yazım tekniği açısından iki büyük dönemeç geçirdiğini söyleyebiliriz. Cumhuriyetin ilanıyla yaşanan siyasal, toplumsal ve kültürel değişimin ortaya çıkardığı “köy romanı” bu dönemeçlerden ilki olarak kabul edilmektedir. “Köy romanı” aracılığıyla o döneme kadar sözü edilmemiş olan Anadolu insanının yaşamı, dünya görüşleri, düşünce biçimleri, alışkanlıkları, davranışları, kaygıları ve özlemleri anlatılmıştır. İkinci büyük dönemeç ise toplumda yaşanan siyasal çalkantıların ve kentleşme olgusunun ortaya çıkardığı bunalım, yabancılaşma, aydın insanların yalnızlığı gibi pek çok konunun batılı yazarlar tarafından kullanılan yeni yazım teknikleriyle işlenmesidir. Örneğin “bilinç akışı ve iç konuşmalar” bu tekniklerden biridir. İşte tam bu noktada, anlatım ve biçim açısından bir “ilk” ile karşılaşıyoruz. Oğuz Atay tarafından kaleme alınan “Tutunamayanlar” , Cumhuriyet sonrası Türk roman tarihindeki ikinci dönemecin en önemli, en atılımcı eseri olarak kendini gösteriyor. “Tutunamayanlar” içeriğiyle ve içeriğini sunuş tarzıyla klasik roman geleneğine yönelmiş bir başkaldırıdır. Bu durumun en açık göstergesi romanın kurgusunun tektonik olmayan yapısıdır. Sonuca doğru konu-olay tutarlılığı içinde ilerlemek yerine, olayların içerisindeki ayrıntıların üzerine giden, olayların zincirleme örgüsünü sıradan biçimde okuyucuya vermeyen “gel-git” bir yapıya sahiptir. Ayrıntılar ve yüklü açıklamalar çoğu zaman ardışık düzende değildir. Romanda yer alan karakterler salt olayları vurgulamak veya serüven yaşamak için değil, tersine, olaylar kahramanların ruhsal yapısını çözümlemek içindir. “Tutunamayanlar” da ayrıntılar bilinçli olarak ayıklanmamıştır. Çünkü Oğuz Atay’ın roman anlayışındaki ayrıntılar çürük şeyler değildir ve ruh çözümlemeleri için projektör görevini üstlenmişlerdir. Oğuz Atay romanın kurgusunda bütün anlatım olanaklarını denemiş, olay parçacıklarının içindeki her ayrıntıyı okuyucuya titizlikle vermiştir. 1970 TRT roman ödülünü sahiplenen 776 sayfalık “Tutunamayanlar”, Oğuz Atay tarafından karmaşık anlatım teknikleriyle işlenmiş, iç ve dış konuşmalarla donatılmış dört bölüm, yirmi bir alt bölümden oluşuyor. Eserde bu bölümlere ek olarak “Sonun Başlangıcı”, “Yayımcının Notu” ve “Turgut Özben’in Mektubu” isimli üç özel bölüm daha bulunmaktadır.Bu özel bölümlerde romanın iskeleti okuyucuya anlatılmakta, kurgudaki boşluklar doldurulmaktadır. Romanın geri kalanı ise ruh çözümlemeleri ve konuyu desteklemek için gelişen olay parçacıklarının yoğun ayrıntılardır. “Tutunamayanlar” çok bilindik iki kutup hakkındaki bir çok konudan ve çekişmeden bahseder. Bir tarafta batı kültürüyle rast gele bezenmiş, yerleşik küçük burjuva yaşantısının sıkıcılığı ve sıradanlığı dururken, diğer tarafta sanatçı ruhlu insanların toplum kurallarıyla olan çelişkileri ve iç hesaplaşmaları vardır. Bunun yanı sıra küçük burjuva yaşantısı, ironi içeren deyişler ve zekice benzetmeler aracılığıyla alaya alınmıştır. Oğuz Atay iğneleyici zekasıyla birlikte mühendisliğinden kaynaklanan sistematik düşünce gücünü eserine yansıtmış, böylece hicivle zenginleşmiş uzun cümleleri ve birleşik kelimeleri ustaca kullanmıştır. Romanda bulunan ilginç anlatım deneylerini incelemeden önce romanın baş karakterlerinden ve kurgusundan bahsetmek yerinde olacak diye düşünmekteyim. “Tutunamayanlar” da iki baş karakter vardır. Selim Işık ve Turgut Özben. Bu karakterler önceki paragrafta bahsettiğim kutuplaşmanın simgeleri sayılabilir. Turgut’un ve Selim’in yanı sıra sonuca ulaşmak için roman boyunca tanımlanan gizli bir karakter daha vardır. Bu gizli karakteri “Tutunamayan İnsan” diye tanımlayabiliriz. Romanın sonunda bulunan, “Türk Tutunamayanlar Ansiklopedisi”, açıklanmak ve anlatılmak istenen “Tutunamayan İnsan” portresinin ulaştığı noktalardan biridir. “Tutunamayan insan” çerçevesi romanın tümünde sunulan ayrıntılarla birlikte, bunalımları, çelişkileri ve olaycıklar karşısındaki düşünceleriyle, yavaş yavaş, bilincimize oturur. Dokuzuncu. alt bölümden başlayıp, romanın sonuna kadar giderek artarak karşımıza çıkan bir diğer isim de “Olric”tir. Olric, Turgut Özben’in iç benliğidir. Turgut Özben burjuva hayatından uzaklaştığı kadar kendi iç benliğine, Olric’e yakınlaştığını görüyoruz. Turgut Özben küçük burjuva yaşamının içine gömülmüş genç bir mühendistir. Arkadaşı Selim Işık’ın intiharını bir gazete haberinden öğrenir ve sarsılır. Turgut, Selim’in intiharının sebebini araştırmaya girişir. Öncelikle Selim’in diğer arkadaşlarından Metin ve Esat’la görüşür. Başlangıçta karanlıkta olan Selim’in karakteri bu görüşmeler sonucunda aydınlanmaya başlamıştır. Metin ve Esat’ın arkasından Süleyman Kargı’yı bulur. Süleyman Selim’in yazdığı 600 mısralık şiiri Turgut’a verir. Bu şiirden ve Süleyman Kargı’nın izlenimlerinden Selim’in duygulu, olumsuz, sabırsız ve yaşantısında cansız olduğu anlaşılmaktadır. Turgut Özben, Selim ile ilişkisi olan Günseli isimli bir kızla tanışır. Günseli’nin anlattıklarıyla birlikte Selim’in “tutunamayan insan” kimliği aydınlanmaya devam ediyordur. Derken Selim’in günlüğü ortaya çıkar ve karanlıkta kalmış ufak noktalar, bu günlük ve Selim’in son günlerinde yazdığı “Türk Tutunamayanlar Ansiklopedisi”nde anlatılan kişiler aracılığıyla sonuca ulaşır. Turgut Özben, Selim’in hayatı üzerine yoğunlaştırdığı düşünceler sonucunda kendi benliğini tanımaya başlar. O da tutunmayanlardan biridir. Hayatını sıradan alışkanlıkların yönettiğini fark eder. Evinden ayrılır, bir trene biner ve gözden kaybolur. “Tutunamayanlar”, anlatım şekilleri ve deneyleri açısından büyük bir zenginlik barındırır. Bazı eleştirmenler romanda bulunan anlatım çeşitlemesinin romana tıkıştırılmış gereksiz zorlamalar olduğunu ileri sürerek bu durumu yadırgarken, bazı eleştirmenler ise Atay’ın sıra dışı anlatım deneylerinin konuyu derinleştirmek, “Tutunamayan İnsan” vizyonunun parçalarını oluşturmak açısından gereken önemli donanımlar olduğunu ileri sürmektedir. Şüphesiz ikinci görüş daha doğrudur. “Tutunamayan insan” portresini oluşturmak isteyen Oğuz Atay, eserdeki ruh çözümlemelerini, içsel konuşmaları, bireysel ayrıntıları, küçük izlenimleri ve derin iç hesaplaşmaları anlatabilmenin ancak göreceli anlatım deneyleriyle mümkün olabileceğinin bilincindedir. Romanda en çok kullanılan anlatım tekniğinin “Bilinç Akışı” olduğundan edebiyat çevrelerinde bolca bahsedilir. Fakat bu genelleme, bilgisizlikten kaynaklanan bir yanılsamadır. Çünkü “Tutunamayanlar” da “Alıntılanan iç konuşma” yönteminin ağırlıkta olduğu kesindir. Berna Moran, “Tutunamayanlar” üzerine yaptığı incelemede sözünü ettiğimiz iki anlatım tekniği arasındaki farktan ayrıntılı bir şekilde bahseder: “Alıntılanan iç konuşma (quoted monologue, yada direct free speech) diyebileceğimiz bu yöntemde anlatıcı aradan çekilir ve karakterin kendi kendine konuşmasını, düşündüklerini olduğu gibi alıntılar. “Bilinç akımı” bu yöntemin özel bir şeklidir. Karakterin akıp giden düşüncesinde mantıksal bağlar yerine çağrışım ilkesi egemendir. Sanki bilincin daha alt tabakalarına inilmiştir ve akıp giden düşünce nehri kişinin denetiminden çıkmıştır. Onun için düzgün cümlelerle de yürümez. Tutunamayanlar ’da bilinç akımı hiç yok gibidir.Temel yöntem alıntılanan iç konuşmadır.”* Romanda Oğuz Atay’ın dahice kullandığı anlatım deneylerinden bir tanesi de Turgut Özben’in kendi hayatı hakkında kullandığı alaycı “zaman” benzetmeleridir. Bu benzetmelerdeki -birleşik cümle yapısının yardımıyla olduğundan daha da somutlaştırılmış- ifadeler ilgi çekicidir. Zaman eşyalarla özdeşleştirilmiştir. Zaman benzetmeleri yardımıyla hem Turgut Özben’in hayatının sıradanlığı, hem de yerleşik burjuva yaşantısının, can sıkıcı alışkanlıkların ve önemsiz sayılabilecek değerlerin üzerine kurulmuş olması, ince ince alaya alınarak okuyucuya sunulmuştur: “Altı parke cilalanması geçti. Yok, o kadar değildi. İki yıkama-yağlama olacak. Daha fazla, en az dört salonşeklini değiştirme oldu. Durun bakayım; bir hesap edeyim. Bir katsatınalma, altı evdeğiştirme eder. Ayrıca, iki yatakodası çalışmaodası değiştirmesi daha var. Evet, tam üç perdeyıkama ediyor. Çok iyi hatırlıyorum, başladığı zaman, perdeleri yeni almıştım. Alışılmış zaman ölçüleriyle hesaplanması güç bir süre. Ben o zaman koltukları pencerenin yanına koymuştum. İnsanın aklında kalmıyor ki: eşya akıp geçiyor. O zamanlar daha debriyaj kaçırmıyordu. Hey gidi günler! Parkelerde en küçük bir çizik yoktu. Yaşlanıyoruz: eşyalar eskiyor, demek dört hizmetçi kaçması oldu ha!”* Romanın on beşinci alt bölümünde cesur bir anlatım deneyiyle daha karşılaşıyoruz. Turgut Özben romanın o bölümüne kadar Selim Işık hakkında topladığı bilgileri bir kompozisyon biçiminde ortaya koyar. Bu alt bölümde ilginç olansa 68 sayfa boyunca hiçbir noktalama işaretinin kullanılmamış olması ve ana konudan ıraksayan çağrışımlara başvurulmasıdır. Edebiyat çevrelerince ağızdan hiç düşmeyen “bilinç akımı” yöntemi, çağrışımların konudan uzaklaşması biçiminde yoğun olarak görülmektedir. *** Oğuz Atay’ın romanında bulunan, karşıtlıklardan ve sefaletten yola çıkan, gözlemlere dayanan, ironi dolu, iğneleyici anlatımlardan verilebilecek iki güzel örnek vardır. Bu örneklerden ilki Turgut’un hayat hikayesinde yerini alan öğrencilik günlerine ilişkin düşünceleridir: “Duvarlarda yeni müdürün yeni zevksizliğini gösteren renkli badanalar üst üste: son müdür Behçet Bey’in sidik sarısı badanasının altında yer yer eski müdür Muhterem bey’in türbe yeşili ve merhum Sami Bey’in çingene pembesi renkleri sırıtıyor. Kara tahtanın karalığı sözde kalmış. Öğretmen kürsüsünün ön tahtasında, kadın öğretmenlerin bacaklarına, kalem düşürmek bahanesiyle bakabilmek için açılmış koca bir delik. Perdesiz büyük pencereler, yaldız boyası dökülmüş bir soba, kirli ellerimizden leke olmasın diye tokmağının çevresi siyaha boyanmış kül rengi kapı ve hepsinin varlığını ve neden öyle var olduğunu açıklayan beylik cümle: bu fakir millet bu kadarını verebiliyor.”* Örnek olarak seçtiğim ikinci tahrip gücü yüksek, eleştirici ve hicivci epizot ise hepimizin yakından tanıdığı ve bizi bunaltan bürokrasinin işleyişini, devlet dairelerindeki kaotik devinim ile memurların davranışlarını eleştiren 10. alt bölümden bir parçadır: “Şükrü efendi! Bana bir çay getir ‘Evet ne istiyorsunuz?’ Şimdiye kadar söylediklerinin dinlenmedi çünkü çay içmemi beklemedin; bu nedenle, yeni baştan anlatman gerekiyor, demek istiyor. Ne kadar özlü konuşuyor değil mi? Ayrıca, öksürmemin bir yararı dokunmadı: beni genç gördü. İlk sözlerle baştan savmak istiyor. Sanıyor ki ilk sözü bana söyletmekle, ‘Evrakın sizde olduğunu bana söylediler’ gibi yanlış bir cümleyle başlayacağım ve beni en aşağı iki oda kadar öteye savuracak. Belirsiz başlangıçlardan yararlanmak istiyor. Bu kanlı savaş dışarıdan hiç belli olmuyor değil mi? İşte al sana kesinlik: yazının tarih ve numarası. Yalnız bu başarıyla sarhoş olmamalısın. Evrakın ona havale edildiğini hemen söylemeyeceksin. Yazı işlerine gittim zimmetle size gönderdiler diyerek, ilk dakikada onu bunaltmaya gelmez. Kendisini çok çaresiz görürse ümitsiz hareketler yapabilir. Mesela, ‘Bir dakika!’ der , çıkar odadan: bir daha koydunsa bul.Nazlı masal kuşlarıdır ürkütmeyeceksin. Belki de biraz daha beklemeliydim.Ne dersin?”* Romanın sonlarına doğru ilerlerken, Selim’in günlüğünün ortaya çıkışı okuyucu için bir çeşit rahatlamadır. Bu günlük aracılığıyla Selim’in karakterinin ve temsilcisi olduğu “Tutunamayan insan” benzetmesinin derinliklerine doğru iniş hızlanmıştır. Çoğunlukla Turgut’un bilincinden yada Selimle ilişkide bulunan kişilerin ağzından sunulan Selim karakteri, 1.tekil ağızdan yazılan günlüğün etkisiyle, gerginleşmiş, kafasındaki soru işaretleri artmış olan okuyucuyu rahatlatır. Bu aşamadan sonra Selim sahnededir; artık projektörler doğrudan Selim’in iç dünyasını ışıklandırmaktadırlar. Selim’in intihar etmeden önce düşündükleri, çevresinden uzaklaşmasının mertebeleri ile bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen içe bakışları, tüm derinliğiyle okuyucunun bilincine işlemektedir. İncelemenin bu aşamasında Turgut Özben’in iç benliği ile hesaplaşmasında en büyük rolü oynayan, “Tutunamayan İnsan” prizmasından yansıyan bunalımlardan; Selim’in ünlü günlüğünden bazı alıntılar sunmak istiyorum: “(...)Sınıf birincisi olduğum halde, sınıfın en aptal çocuğu olduğuma oy birliğiyle karar verilmişti.(...)Onların okulu bitirmesini sağlamışım. Ama bunun onlara ne yararı oldu bilmiyorum. Bana ne yararı oldu? Onu da bilmiyorum(...)”* “(...) Kafamda bir sürü süprüntü düşünce olmasaydı, bazen benim bile beğendiğim düşüncelerle dolu olsaydı beynim...kaybediyorum; düzensizlik ve duruma hakim olamamak yüzünden kaybediyorum(...)”* “(...) Sezgilerini nasıl ispatlayabilir insan? Sonradan uydurdun derler. Bu ‘Diyenler’ olmasa belki bir şeyler yapabilirdim. Kulaklarımda sürekli uğultu yapan bu sesler, bu ‘Diyenler’ beni dermansız bırakıyorlar. Sözümü bitirmeme fırsat vermiyorlar(...)”* “(...) Hep birlikte tutunamamayı ne kadar isterdim.Herkes ayrı dalda kaldı. Tek başına bir tadı olmuyor başarısızlığın(...)”* “(...)onlar hesabına üzülüyordum. Yorulmuştum da. Adam olmadığı için, insanlığa vekalet ediyordum(...)*” Bu incelemeye sonuç olarak; Oğuz Atay’ın çağdaş Türk romanı adına bir dönüm noktası olduğunu bir kez daha belirttikten sonra, “Tutunamayanlar” adlı romanından , günümüz insanının çıkmazlar karşısındaki tutuk davranışlarını ve iç dünyasındaki çekişmeleri tanımlayan; dahice benzetmeleriyle “Tutunamayan İnsan” portresini büyük ölçüde yansıttığını düşündüğüm bir alıntı yapmak istiyorum: “Beceriksiz ve korkak bir hayvandır.İnsan boyunda olanları bile vardır.Yalnız pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. yokuş aşağı, kayarak iner.(Bu arada sık sık düşer.)Tüyleri yok denecek kadar azdır.Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır.Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez. Erkekleri, yalnız bırakıldığı zaman acıklı sesler çıkarırlar. Dişilerini de ayni sesle çağırırlar. Genellikle başka hayvanların yuvalarında(onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar.Ya da terkedilmiş yuvalarda yasarlar. Belirli bir aile düzenleri yoktur.Doğumdan sonra ana, baba ve yavruları ayrı yerlere giderler.Toplu olarak yasamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşı birleştikleri görülmemiştir. Belirli beslenme düzenleri de yoktur.başka hayvanlarla birlikte yasarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler.Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeği unuturlar. Bütün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse, acıktıklarını anlamazlar.(Bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez.) İçgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler.Fakat - gene taklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur.Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvani yendiği görülmemiştir.Bununla birlikte hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlenmiştir.(Ayni bilginler, kavgacı tutunamayanların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler.) Din kitapları, bu hayvanları yemeği yasaklamışsa da , gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz, hemen yaklaşırlar size. Ondan sonra tutup öldürmek işten bile değildir.İnsanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, Belediye Sağlık Müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir.Fakat ayni hekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntıdan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler. Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun sure uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir.Fakat bu hayvanların, beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca birkaç sirkte halkın karsısına çıkartılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir.(Halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir.) Filden sonra, din duygusu en kuvvetli olan hayvan olarak bilinir.Öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir.Fakat toplu, ya da tek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağı sanılmaktadır. Başları daima öne eğik gezindikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvani olarak beslemeyi de denemişlerdir.Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uymamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca da bir turlu gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce , acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. (Bir keresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da , tutunamayan, sahibini kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir.) Şehirlere yakın yerlerde yasadıkları için, onları şehrin içinde , çitle çevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta oturarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir." (*)Kaynakça: -“Tutunamayanlar”dan yapılan tüm alıntılar İletişim Yayınları tarafından yayınlanan 19. Basımdan inceleme amacıyla alıntılanmıştır. - Berna Moran / Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış/ İletişim Yayınları - Asım Bezirci / Türk Romanları / Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları Zafer Yalçınpınar
__________________ rüzgarin bile esip söndüremedigi mum vardir ya, o benim iste |
| SELVILV kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
lolipop (09.08.08) | ||
| Sponsorlar |
| |
![]() |
| Tags |
| atay, oğuz |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|