iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 04:31 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Kültür » Sahne ve Gösteri Sanatları » Gölge Oyunları » karagöz ve hacivat oyunları tarihçesi

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 09.02.07, 19:48
Standart karagöz ve hacivat oyunları tarihçesi

09.02.07, 19:48





KARAGÖZ VE HACIVAT OYUNLARININ TARİHÇESİ

Deriden yapılan tasvirlere arkadan vuran ışığın tasvirlerin gölgesini
beyaz bir perde üzerine yansıtması temeline dayanan gölge oyunu doğu
kültürlerine özgü bir sanattır ve ortaya çıkışı hakkında değişik rivayetler
vardır. Bir rivayete göre Çin hükümdarı Wu (M.Ö. 140-87) karısının ölümü
üzerine derin bir üzüntüye kapılır. Şav Wong adlı bir çinli, hükümdarın
üzüntüsünü hafifletmek için sarayın bir odasına gerdiği beyaz bir perdenin
arkasından geçirdiği bir kadının perde üzerine düşen gölgesini ölen kadının
hayali diye sunar (Bizdeki Karagöz <http://www.karagoz.net/karagoz.htm> ve
Hacıvat <http://www.karagoz.net/hacivat.htm> efsanesine benzerlik dikkat
çekicidir). [image: Ferhat ile Şirin oyununda Şirin'in köşkü - Emin Şenyer
yapımı] Bir başka rivayete göre ise Hint'ten çıkmış 4. ve 5. yüzyıllarda
Java'ya geçmiş ve buradan da batı dünyasına yayılmıştır.

Gölge oyunu tekniğinin Türk toplumunda ne zaman kullanılmaya başlandığı
hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bir görüşe göre Çinlilerden Moğollara
onlardan da Türklere geçmiştir. Daha sonra da Türk akınlarının istikametine
paralel olarak batıya geçmiştir. Bu tekniğin Türk halk kültüründe ortaya
çıkışı ve ne zaman Karagöz ve hacıvat olarak biçimlendiği hakkında değişik
görüşler vardır. Bunlardan en yaygın olanı Sultan Orhan devrinde (1324-1362)
Ulucami'nin inşaatı sırasında Bursa'da geçmiştir. Cami inşaatında çalışan
demirci ustası Kambur Bâli Çelebi ( Karagöz ) ile duvarcı ustası Halil Hacı
İvaz ( Hacıvat ) arasında geçen nükteli konuşmaları dinlemek isteyen işçiler
işi gücü bırakıp onların etrafında toplanır, bu yüzden de inşaat yavaş
ilerlermiş. Bu durumu öğrenen padişah her ikisini de idam ettirmiş.(Bir
rivayete göre ise Karagöz idam edilmiş, Hacıvat ise hacca giderken yolda
ölmüştür). Daha sonra çok pişman olan padişahı teselli etmek isteyen Şeyh
Küşterî başından beyaz sarığını çıkarıp germiş ve arkasına bir şema(ışık)
yakarak ayağından çıkardığı çarıkları ile de Karagöz ve Hacıvat'ın
tasvirlerini canlandırıp nükteli konuşmalarını tekrar etmiş. O tarihten
sonra da Karagöz oyunları değişik mekanlarda oynanır olmuş. Günümüzde de
Karagöz perdesine Şeyh Küşterî meydanı denir ve Şeyh Küşterî Karagözcülüğün
pîri kabul edilir.

ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİLER İÇİN<http://www.karagoz.net/ogretmenlerimiz_icin.htm>

D.T.C.F Tiyatro kürsüsü eski başkanlarından Prof. Metin And'a göre ise,
1517 yılında Mısır'ı fetheden Yavuz Sultan Selim'in Memlük sultanı
Tumanbay'ın Nil nehri üzerindeki Roda adasında asılışını hayal perdesinde
canlandıran bir hayal sanatçısını, oğlu Kanuni Sultan Süleyman'ın da
görmesini arzu ederek İstanbul'a getirmesiyle gölge oyunu Anadolu'ya
girmiştir: "*Türkler 16. yüzyılın başında perde gerisinden gölge yansıtma
tekniğini Mısır'dan almışlardır. Mısır oyunlarında birbirinden kopuk
sahneler bulunduğu için ilk başlarda Türk gölge oyunlarında da buna
uyulmuştur. Ayrıca, Mısır gölge oyunlarında belirli, kalıplaşmış kişilere
pek rastlanmaz. Nitekim 16. yüzyılda Karagöz ve Hacıvat'ın adını pek
duymayız. Böylece, Mısır'dan alınmış olan bu yeni oyuna zamanla Türk
yaratıcılığı katılmış, çok renkli, hareketli bir biçim verilmiş, kesin
biçimini aldıktan sonra da Osmanlı İmparatorluğunun etki alanı çevresinde
yayılmıştır. Böylece gölge oyunu Mısır'a yani geldiği yere bu yeni biçimiyle
dönüp yerleşmiştir. Nitekim bir çok gezgin, 19. yüzyılda Mısır'daki gölge
oyununu anlatırken, bunun karagöz olduğunu, Mısır'a Türkler tarafından
sokulduğunu ve çoğunlukla Türkçe oynatıldığını belirtmişlerdir."**(1)*

[image: Gösteride herkes oynuyor]
*Yaptığım bir gösteri sırasında tüm seyirciler Karagöz ile birlikte oynuyor*
Sayın Prof. Metin And'ın bu görüşüne karşılık olarak ise Cevdet Kudret şöyle
yanıt vermektedir; "*Geleneksel tiyatromuz üzerindeki çalışmalarıyla konuya
yeni belgeler ve görüşler kazandıran değerli incelemeci Metin And,
Geleneksel Türk Tiyatrosu adlı büyük eserinde gölge oyununun Türkiye'ye 16.
yüzyılda gelmiş olduğunu ve Türkiye'de gölge oyununun varlığını kesin olarak
gösteren kaynaklara da 16. yüzyılda rastlanmakta olduğunu ileri sürmüştür.
Kitabımızın ön yazısında da sözünü ettiğimiz üzere İbni İlyas adlı bir Arap
tarihçinin eserinden öğrendiğimize göre (2)1.Selim (Yavuz) Mısır'ı aldığı
yıl (1517), Cize'de seyrettiği bir gölge oyununu çok beğenmiş, Memluk
Sultanı 2. Tumanbay'ı nasıl idam ettirdiğini gösteren bu oyunu oğlu veliahd
Süleyman (Kanuni)'ın da görüp eğlenmesi için Mısır'lı hayalciyi İstanbul'a
götürmek istediğini bildirmiştir. Metin And, bu belgeyi "gölge oyununun
Türkiye'ye 16. yüzyılda Mısır'dan gelmiş olduğu üzerine kesin bir kanıt"
olarak görmekte ve "Türkler 16. yüzyılın başında perde gerisinden gölge
yansıtma tekniğini Mısır'dan almışlardır demekte; 13. yüzyıldaki Mısır gölge
oyunlarıyla 16 yüzyıldaki Türk gölge oyunları arasında "ortak noktalar"
bulunduğunu belirttikten ve Mısır gölge oyunu tasvirleriyle Türk gölge oyunu
tasvirleri arasındaki benzerliklere de işaret ettikten sonra "16. yüzyılda
Türkiye'de gölge oyunu üzerine belgelerin birden bire artmış olması ve kukla
için kullanılan hayal'i gölge oyunundan ayırmak için hayal-i zıll veya
zıll-i hayal deyimlerinin gene bu yüzyılda kullanılmış olması"nın "bu görüşü
destekleyen kanıtlar" olduğunu söylemektedir. Gerçekten de, eski Mısır gölge
oyunlarıyla Türk gölge oyunları arasındaki benzerlik, bu oyunun Türkiye'ye
Mısır yoluyla geldiğini gösteriyor; fakat bunun 1517 de geldiği yolundaki
kanıtlar yeterli görünmemektedir.Bir kere, Anadolu ile Mısır arasındaki
siyaset ve askerlik ilişkileri 13. yüzyılın ikinci yarısına kadar
çıkmaktadır: Mısır'da kurulan (1250) Memlûk İmparatorluğu'nun Anadolu'daki
Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları beyliklerinin "metbû"u olduğu, hatta
başka beylikler üzerinde de hak iddia ettiği; 1. baybars (hük. 1260-1277)'ın
Anadolu'yu İlhanlı egemenliğinden kurtarmak üzere, bir kısım Anadolu Türk
beylerinin çağrısı üzerine Anadolu'ya gittiği, İlhanlı ordusunu yedikten
sonra Kayseri'ye kadar ilerlediği (1277) biliniyor. Anadolu'nun Mısır'la
olan siyaset ilişkileri daha sonraki yüzyıllarda da sürmüştür. Bundan başka,
Memlûkler devrinde Mısır, İslam dünyasının en büyük kültür merkezlerinden
biri idi. Bütün İslam memleketlerinden, bu arada Anadolu'dan da bir çok
öğrenciler Mısır'a gitmekte idi. (sözgelimi, Simavna Kadısı-oğlu Şeyh
Bedrettin 1359-1417 Kahire medresesinde okumuş, sonra da Sultanın oğluna
hocalık etmişti) Siyaset ve askerlik ilişkileri yanında bu kültür
ilişkileri, Mısır gölge oyununun Anadolu'ya daha önceki yüzyıllarda gelme
olanağı bulunduğunu gösterir. Nitekim, Mısır'la Anadolu arasındaki
ilişkilerin özellikle 13.-14. yüzyıllardaki yoğunluğu ve Mısır'da gölge
oyununun 13. yüzyılda varlığını bildiren belgelerin yanı sıra, Anadolu'da
gölge oyununun Sultan Orhan (hük 1324-1362) devrinde meydana geldiği yolunda
bir söylentinin bulunması dikkate değer. Kaldı ki, halk arasında kuşaktan
kuşağa sürüp giden söylenti ve mekabelerde çoklukla bir gerçek payı vardır.
Son Memlûk sultanının idamını perdeye yansıtan Mısır'lı hayalciyi Yavuz'un
İstanbul'a götürmek istemesini, gölge oyununun o tarihte Türkiye'ye girdiği
anlamında değil, padişahın yaptığı işleri canlandıran bir oyunu oğluna ve
İstanbul seyircisine gösterme göstermek istemesi yolunda yorumlayabiliriz.
Nitekim bugün bir hükümet ya da devlet başkanının yabancı bir tiyatro
topluluğunu Türkiye'ye çağırması, Türkiye'de daha önce tiyatro bulunmadığı
anlamına gelmez."**(3)*

Evliya Çelebi'ye göre ise; Efelioğlu Hacı Eyvad, Selçuklular çağında
Mekke'den Bursa'ya gidip gelen Yorkça Halil diye tanınmış biridir. Bu
yolculuklardan birinde kendisini eşkiyalar öldürmüştür. Karagöz ise Bizans
Tekfuru Kostantin'in seyisi olup Edirne dolaylarında Kırk Kilise'den kıptî
Sofyozlu Balî Çelebidir. Yılda bir kez Tekfur kendisini Alaeddin Selçuki'ye
gönderdiğinde Hacıvat ile buluşup konuşurlardı. Gölge oyunu sanatçıları
onların söyleşmelerini gölge oyunu olarak oynatırlardı. Ancak bilindiği gibi
Anadolu Selçuklu devleti 1308-1318 yıllarında son bulmuştur, Evliya Çelebi
ise 1611 yılında doğmuştur. Evliya Çelebi'nin kendi doğumundan yaklaşık 300
yıl önceki bir olay hakkındaki görüşlerinin güvenilirliği yoruma açıktır.

Karagöz sanatının Hindistandan batıya göç eden çingeneler yoluyla ya da
İspanya'dan göç eden Yahudiler yoluyla Anadolu'ya geldiğini söyleyenler de
çıkmıştır ancak bu tür görüşleri ortaya atanlar sağlam bir kanıt
gösterememektedirler.

Karagöz ile Hacıvat'ın gerçekten yaşayıp yaşamadıkları ise hiçbir şekilde
ispat edilememiştir. Bir dönem basında köşe yazarları Karagöz ve Hacıvat'ın
gerçek birer kişi mi yoksa bir hayal ürünü mü olduğu hakkında uzun süreli
yazılar yazmışlarsa da bu konu hiç bir zaman açıklık kazanamamıştır. Bu
konuyla ilgili olarak Selim Nüzhet gerçek, Türk temâşası adlı kitabında
şöyle diyor "*...Tarihlerde, karagözün yaşadığına veya yaşamadığına dair
kati hiç bir vesika olmadığına ve gördüğümüz veçhile mevcut malumatın indi
bir takım mülahazalardan ibaret bulunduğuna göre bir hükmü birlikte vermeye
çalışalım: Karagözün varlığını, yokluğunu hars noktai nazarından layık
olduğu ehemmiyetle düşünürsek onun fâni bir mevcut olmadığını kabul etmek
daha makul olur. O şahsi yokluğuna rağmen remzî bir varlıkla asırlarca Türk
ruhunda, Türk vicdanında yaşamış mâşeri bir mevcuttur. Böyle bir mevcut ise
tecelli sırrına mazhar olurken hakiki ferd gibi ete, kemiğe ve sinire muhtac
değildir.Buddha, İsa hatta Şekspir gibi mâşerî mevcudların şahsı daima
münakaşa mevzuu olmuştur. fakat bu yokluk iddiasından, bunların hiç birinin
kıymeti ve ehemmiyeti azalmamıştır. Karagöz de renkli bir deve derisine
bürünerek tecessüm ettiği zaman hakikatten daha canlı bir hayal şeklindedir.
Ezelî ve ebedî bir hüviyettir. Türk, Karagözü bulmamış, almamış: onu
dehasından yaratmış ve ona kendi özünden ölmez bir can vermiştir. Onu bir
fanî zannetmek, ona bir mezar düşünmek onu küçültmek, onu öldürmektir.*"

İslam dünyasında bu oyuna zıll-i hayâl (hayal gölgesi), hayâl-el sitare
(perde hayâli) gibi adlar verilmiştir.Bazı islam tasavvufçularının
eserlerinde hayâl sahnesi Dünya'ya, insanlar ve diğer varlıklar perdedeki
geçici hayallere benzetilmiş,oyundaki hayaller nasıl perde arkasındaki
sanatçı tarafından oynatılıyorsa, evrendeki varlıkları da görünmeyen bir
yaratıcının hareket ettirdiği anlatılmıştır.

16. yüzyılda hayâl oyununun yaygınlığını ve Osmanlı eğlence sanatlarının
başlıcalarından olduğunu gösteren pek çok belge vardır. Şeyhülislam Ebussuut
Efendi'nin (1490-1574) hayâl oyununu ibret gözüyle seyretmenin cezayı
gerektirmeyeceği yolundaki fetvası bunların en önemlisidir.Ebussuut Efendi;

*Rayetu hayâl al-zılli ekbera ibrâtın
Limen huva fi ilmil-hakikatı râkı
Şuhusun ve eşbahun temerru ve tankadî
Vatefna serian vel-muhariku bakî.*

(Gerçek biliminde yükselmek isteyenler için gölge oyununda büyük ibretler
olduğunu gördüm. Kişiler, kalıplar gölge gibi gelip geçiyor ve çabucak yok
oluyor, onları oynatan ise durucu kalıyor) demiştir.

17. yüzyılda belgeler daha da çoğalmaktadır .Evliya Çelebi, Naima gibi
yerli yazarların eserlerinden ve o çağda İstanbul'da bulunmuş Avrupalıların
anı ve gezi kitaplarından öğrenildiğine göre ramazan ayında kahvehanelerde,
başka zamanlarda da evlenme, doğum, sünnet düğünü vs. dolayısıyla saray,
konak ve evlerde yapılan şenliklerde oynatılan bu oyunlar Osmanlı toplumunun
belli başlı eğlencelerinden biriydi.

19. yüzyılda da yine sarayın ve halk toplantılarının gözde eğlencelerinden
olan olduğunu yerli ve yabancı kaynaklardan öğreniyoruz. Söz konusu yerli
kaynaklara göre, II. Mahmut devrinde şehzadelerin sünnet düğününde geceleri
on bir ayrı yerde Karagöz oynatılmıştır. Abdülaziz ve II. Abdülhamit
devirlerinde bazı Karagöz sanatçıları Mızıkayı Hümayun himayesine
alınmışlardır. Bu dönemde yetişen karagöz sanatçılarının kimisinin
tekkelerden (Şeyh Fehmi efendi, Müştak Baba), kimisinin medreseden
(Darphaneli Hafız efendi, Hafız Mehmet efendi). Kimisinin Enderundan
(Enderunlu Hakkı bey, Enderunlu Tevfik efendi), kimisinin katiplikten (Katip
Salih efendi), kimisinin cerrahlıktan (Cerrah Salih efendi), pek çoğunun da
esnaflıktan (Yorgancı Abdullah Efendi, Püskülcü Hüsnü Efendi, Kantarcı Hakkı
Efendi, Hamamcı Süleyman Efendi, Yemenici Andon Efendi, Çilingir Ohannes
Efendi) olduğu görülür.

Esnek yapısı itibariyle doğaçlamaya ve güncel olayların işlenmesine son
derece açık olan Karagöz perdesi, zamanının en önemli toplumsal yergi
vasıtasıydı. Halkın beğenmediği hükümet kararlarını eleştirdiği ve kamuoyunu
temsil ettiği dönemler vardır. Osmanlı'nın son dönemlerinde Karagöz
sanatçıları devlet ileri gelenlerinden bazılarının hırsızlığını,
rüşvetçiliğini vs. perdede canlandırdıkları için bu taşlamalar çok keskin
bulunmuş, oyunlar yasaklanmış, devlet ileri gelenlerinin perdeye
yansıtılmaları ağır cezalara bağlanmış, bu yasaklamalardan sonra Karagöz
sıradan, kaba saba bir güldürü durumuna düşmüştür. 20. yüzyılın ilk
çeyreğinde bir süre daha yaşayan Karagöz, zaman içinde tiyatronun, sinemanın
daha sonra da televizyonun hayata girmesiyle tamamen etkisini kaybetmiştir.
Ancak Karagöz oyunlarının etkisini kaybetmesindeki sebep sadece teknoloji
alanındaki gelişmeler olmamıştır. 17. yüzyılda başlayan batılılaşma çabaları
yirminci yüzyılın başlarında etkisini göstermeye başlamış, geleneksel Türk
tiyatrosunun en önemli özelliği olan doğaçlama geleneği terkedilmiş bunun
yerini batı tiyatrolarında olduğu gibi yazılı metinler almıştır. Yazılı
metne bağlı kalarak oynatılan Karagöz oyunları, yeni oyunlar yazılamadığı
için çağa ve insanların kültürel gelişimlerine ayak uyduramamış, eskiden
oynatılan oyunların aynısının tekrar tekrar perdeye getirilmesi insanların
ilgisini çekmez olmuştur. Ancak doğaçlama geleneğine geri dönülmesi
durumunda Karagöz eskiden olduğu gibi saygın ve yaygın bir duruma
gelebilecektir, aksi takdirde önümüzdeki on yıllar içinde Karagöz sanatımız
tarih kitaplarının arasında kalıp yok olmaya mahkumdur.Ne yazık ki günümüzde
artık bir avuç gönüllü tarafından yaşatılmaya çalışılmaktadır....

Umuyoruz ki devletimiz kültür politikalarını yeniden gözden geçirir ve
ölmek üzere olan Karagöz sanatımızın yaşaması için gerekli yasal
düzenlemeleri yapar.

*(1)*Geleneksel Türk Tiyatrosu .s.278.Metin And..İnkilap Kitabevi 1985
*(2)*Bedâyi-el-Zuhûr fi Vakaayi-el-Dühûr İbni İlyas Kahire 1311 s 125-134
*(3)*Karagöz Cevdet Kudret Bilgi Yayınevi 1970 Cilt 3 s 543
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 09.02.07, 19:58
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: karagöz ve hacivat oyunları tarihçesi

karagöz musikisi
Gölge oyunu Karagöz´de musiki önemli bir rol oynar.Karagöz´ün ayrılmaz bir
parçası olan musiki bu oyunlarda kendine özgü bir nitelik kazanmış, Osmanlı
şehir eğlence musikisinin bir türü haline gelmiştir. Musikinin yer almadığı
bir Karagöz oyunu düşünülemez. Musiki Karagöz´de Osmanlı-Türk musikisinin
değişik türleri ile beste şekillerini içinde toplar.Klasik musikinin kâr,
karçe, murabba, beste, semai, şarkı gibi beste şekilleri; gazel ve
taksimler; şehir eğlence musikisinin köçekçeleri, tavşancaları ve
oyunhavaları; Anadolu´nun ve Rumeli´nin türküleri dışında, oyunlarının
konuları gereği olan Arapça ve Yahudice güfteli şarkılar, Çingene şarkıları,
Rum ve Ermeni kültürlerine özgü ezgiler, vals, polka, opera aryası gibi batı
müziği parçaları da Karagöz musikisinde yer almıştır.Oyunların konuları
musiki repertuarının gittikçe genişlemesini sağlamıştır.Karagöz musikisinin
tesbit edilebilen repertuarı daha çok 19. ve 20. yüzyıl Türk musikisine
aittir.Ancak, bu repertuarda, Abdulkadir Meragi´ye mal edilen kârlar, Seyyid
Nuh, Itrî, Kassamzade, Ebubekir Ağa, Tab´î, Sadullah Ağa, Mustafa Çavuş gibi
bestecilerin eserleri de bulunması, bu arada Batı müziği eserlerine de yer
verilmesi Karagöz musikisinin sabit olmadığını, Türk musikisindeki ve Türk
toplumundaki değişime uyum sağlamak amacıyla her dönemde değiştirildiğini
gösterir.Son dönemlerde doğrudan Karagöz oyunları için şarkı besteleyen
besteciler de çıkmıştır. Karagöz musikisi şu üç bölümde ele
alınabilir:Semai, Gazel, Hayal şarkıları. "Semai"nin klasik Türk
musikisindeki ağır, yürük ve saz semaisi şekilleriyle bir ilgisi yoktur.
Klasik musikiye özgü kâr, kârçe, murabba beste, semai, şarkı gibi beste
şekillerinin toplu adıdır "semai" burada. Semaileri hep Hacıvat okur. Bunlar
daha ağırbaşlı eserler olduğu için genellikle oyunun başında okunur. Bu
eserlerin tamamı okunmaz, sadece zemin ve teslim bölümlerinin okunmasıyla
yetinilir. Gazel, bildiğimiz gazeldir. Hayal şarkıları ise şarkı ve
türkülerdir. Günümüze kadar iki yüzü aşkın hayal şarkısı tespit
edilebilmiştir. Bazı hayal şarkıları oyunlarda sık sık okunduğundan bu
şarkılar oyun tipleriyle adeta özdeşleşmiştir. Bu tür şarkılar oyun
tiplerine uygun bir güfte ve ezgi yapısı içindedir. Karagöz oyunlarında
kullanılan çalgılar "perdedeki çalgılar" ve "perde gerisindeki çalgılar"
olarak ikiye ayrılabilirler.Perdedeki çalgılar bağlama, Karadeniz
kemençesi,davul, zurna, kabak, tulum gibi halk sazlarıdır. Perde arkasında
kullanılanlar ise kanun, ud, keman, zurna yahut klarnet, def gibi klasik
musikide kullanılan sazlardır. Zil, zilli maşa, nakkare kullanıldığı da
olur. Osmanlı toplumundaki etnik ve dîni cemaatlerin kültürleri Karagöz
musikisine canlı bir şekilde yansımıştır. "Kaminamoz elde aki, yo kero
poraki" (Balat kapısından girdim içeri) Yahudice güfteli şarkı, "Çeribaşının
gelini" adlı Çingene şarkısı, arapça "Befta hindi şeş harir" güfteli şarkı
ile Laz, Ermeni, Kürt kültürlerine özgü ezgiler bu tür
parçalardır.Karagözoyunlarında zenneler de şarkı
söylerlerdi.Karagöz oyunlarında halk musikisi de imparatorluğun çeşitli
şehir, kasaba ve yörelerinin kültürlerini yansıtır.Oyunlarda Bolulu Bolu
türküsü, Harputlu Harput türküsü, Arnavut ve Rumelili Rumeli türküsü söyler.
Böylece taşranın musiki kültürü ve zevki de hayal perdesinden payitahta
girer. Eski İstanbul´da padişahtan, okumuş çevrelerden en sade halk
insanına kadar herkes Karagöz oyunlarının tiryakisiydi. Karagöz bu yönüyle
birleştirici bir şehir kültürü ürünüydü. Karagöz´ün bu yönü musikisine de
yansımıştır. Bu geleneksel oyunların ağırbaşlı klasik eserlerden hafif
şarkılara ve oyun havalarına kadar genişleyen repertuarı İstanbul şehir
musikisinin ve şehir zevkinin anlamlı bir ifadesidir.*
*Yukardaki yazı *Kalan müzik* Karagöz Hacivat CD sinden alınmıştır.

Ortaoyunu <http://www.karagoz.net/ortaoyunu.htm> ,
Meddah<http://www.karagoz.net/meddah.htm>ve
Karagöz <http://www.karagoz.net/karagoz.htm> konusunda araştırma yapan bazı
araştırmacılar bir "Karagöz Musikîsi"'nden söz ederler fakat yukardaki
yazıda da belirtildiği gibi, bir "TÜR" olarak karagöz musikisinden bahsetmek
mümkün değildir. Hayalî'ler musiki kabiliyetleri ve bilgileri oranında
Karagöz tiplemeleriyle ya da oyunlarıyla uyum sağlayabilecek ya da bu
oyunlara yakışacak her tür musiki eserini zaman zaman karagöz oyunlarının
içinde kullanmışlardır. Oyunlar eskiden, şimdi olduğu gibi yazılı metinleri
ezberleyerek oynatılmazdı. Geleneksel Türk tiyatrosunun en önemli özelliği
olan Tuluat "Doğaçlama" geleneğine uygun olarak oynatılırdı. Tuluat geleneği
batı tarzı oyunlardaki gibi değişmezlik ilkesi yerine, her gün değişebilen
ve güncel olayların perdede-sahnede canlandırılması temeline dayanır. Oyunun
içeriği değişir de oyunda kullanılan musiki eserleri değişmez mi, elbette ki
oyun içinde kullanılan musiki eserleri de o günün beğenisine uygun olarak
değişirdi. Fakat sonradan bazı karagöz araştırmacıları "özellikle" Hayâlî
Küçük Ali'nin ses kasetlerindeki eserleri bir araya getirerek yapay bir
karagöz musikisinden söz eder olmuşlardır. Karagöz musikisinden söz
edilebilmesi için sadece karagöz için yapılmış, karagöz oyunlarına has
musiki eserleri olması gerekir. Karagöz Musikisi vardır demek Tuluat
"Doğaçlama" geleneğini yok saymak olur ki bu da karagözün gelişimini
engeller. Aşağıda eski karagöz ustalarının çok kullandığı bazı eserlerin
hangi tiplemeler ile birlikte kullanıldığının listesi ve notaları
verilmiştir. Bu eserler incelendiğinde bir "TÜR" olarak karagöz musikisinden
söz edilemeyeceği anlaşılır.

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
Cevapla

Tags
hacivat, karagöz, oyunları, tarihçesi

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz