iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 00:00 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Kültür » Mitoloji » Efsanevi Karakterler » Mitolojinin en unutulmaz efsaneleri

Konu kapatılmıştır.
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #11  
Alt 09.09.07, 15:07
Jeli - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Genel Yönetici
Üyelik tarihi: Oct 2006
İletiler: 6.122
Ettiği Teşekkür: 1.328
2.246 tane iletisine 4.395 kere teşekkür edilmiş
Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: Mitolojinin en unutulmaz efsaneleri

Lilith Efsanesi

Lilith ilk erkeği kovan ilk kadındı..

Bilinen en eski Lilith efsanesi Ben Sira Alfabesi denen yazı türüyle yazılmıştır ve biz burada Adem´in ilk eşinin yani ilk kadın olan Lilith´in öyküsünü buluruz. Evet, yanlış duymadınız, Adem´in ilk eşi ve ilk kadın dedik yani Havva´dan önce bir kadın daha vardı; Lilith kimdi? Aşağıda bu inanılmaz öyküyü okuyacaksınız...

Norman Bronznick, David Stern, Mark Jay Mirsky

Uzmanlar ilk Lilith kaynaklarının 8. ve 10. Yüzyıllar arasından kaldığını belirtiyorlar ama bunlar yazılı kaynaklar, asıl öykünün ya da daha uygunu efsanenin ne zamandan geldiğini anlamak veya öğrenmek mümkün değil. Antik Çağ´dan kalma bazı muskalarda ancak öykünün ilk paragrafına raslanıyor ama hepsi bu. Zohar yani Musevi Kabbalası´nın yorumlarında ve Gershom Scholem´in (Major Trends in Jewish Mysticism, sayfa 174) adlı kitabında Lilith ile ilgili muhtemelen daha eskilere yönelik göndermeler vardır. Buna karşın yeterince araştırmanın yapıldığı da söylenemez hatta kasden yapılmadığı söylenebilir. Peki neden? Bunun cevabını efsanenin bildiğimiz kadarını okuduktan sonra arayacağız. Şimdi bir diğer kaynağa yönelelim; Kralın küçük oğlu hastadır; Kral Nebuchadnezzar; büyücü Ben Sira´ya "Oğlum iyileşsin, eğer bunu yapmazsan seni öldüreceğim." der. Ben Sira oturur ve üzerinde kutsal isimlerin yazılı olduğu bir tılsım yani bir madalyon hazırlar. Tılsımda, şifa verici meleklerin isimleri, şekilleri, kanatları, elleri ve ayakları görünerek çizilmiştir. Nebuchadnezzar tılsıma bakar; "Bu kim?" der ve Ben Sari anlatır;

Havva ortada yokken Lilith vardı ama Lilith bir feministti

"Bunlar tıp melekleri Snvi, Snsvi ve Smnglof. Tanrı Adem´i yarattıktan sonra onun yalnız olduğunu gördü ve adamın yalnız olmasının iyi olmadığına karar verdi (Tevrat/Genesis 2:18). Tanrı Adem için topraktan bir kadın yarattı ve ona Lilith adını verdi ama Adem ve Lilith kavga etmeye başladılar. Lilith Adem´le yatmak istemiyor, birleştiklerinde hep üstüne çıkmasına karşı çıkıyor ve kendisinin de Adem gibi topraktan yaratıldığını yani eşit olduklarını söylüyordu. Anlaşmazlık sürdü, gitti ta ki Lilith Tanrı´nın kutsal isimlerinden birisini kullanıp, göğe uçuncaya kadar. Adem Tanrı´ya dua etti ve kadının kendisini terk ettiğini söyledi. Bunun üzerine Tanrı üç meleğini, Lilith´i geri getirmeleri için görevlendirdi ve eğer Lilith Adem´e geri dönmeyi kabul etmezse, her gün yüz çocuğunun öleceğini söylemelerini emretti. Melekler Tanrı´nın yanından ayrılarak Lilith´i izlediler ve onu Mısırlılar´ın intihar etmek için kullandıkları suyun ortasındaki adacıkta bulup, Tanrı´nın sözlerini tekrarladılar ama Lilith geri dönmek istemedi, bu kez melekler onu suya batırıp, boğacaklarını söylediler. Lilith cevap verdi; "Beni rahat bırakın, sadece hastalıklı bebekler doğuruyorum; eğer erkek bir bebek olursa doğumdan sonra 8 gün, kız bebek olursa 20 gün onun kölesi olacağım." dedi. Melekler ısrar etmeye devam ettiler ama Lilith Tanrı´nın adına yemin ederek meleklere; "Ne zaman isimlerinizi veya şekillerinizi bir muskanın üzerinde görürsem, onu takan bebeğe yaşam vermeyeceğim." dedi ve her gün yüz çocuğunun ölmesini kabul etti. Anlatılana göre her gün yüz şeytan aynı nedenden öldü ve bizler o günden bu yana, o meleklerin isimlerini küçük çocukların boyunlarına asılı muskalara yazdık. Lilith meleklerin isimlerini her gördüğünde yeminini hatırlar ve çocukları korur." Ben Sira´nın Kral´a anlattıkları bu kadar ama efsanenin bir diğer versiyonu daha var; Batılı bir çok insan için Tanrı insanı ve kadını kendi suretinde Yaradılış´ın Altıncı Günü´nde yaratmış. sonra ona dünyayı vermiştir ama o anda aslında Havva henüz yoktur. Tanrı, Adem adını verdiği ilk insana yaşayan her canlının adını öğretir ve dişi, erkek olarak iki ayrı cins olduklarını gösterir. Adem´in o sıralarda 20 yaşlarında olduğuna inanılır ve Adem sonunda hepsi birer çift olan canlıların birbirlerine duydukları aşkı kıskanmaya başladı. Her dişi canlı ile beraber olmaya çalıştı ama tatmin olmayınca haykırdı; "Hepsi canlı ama ben uygun eş değilim." ve Tanrı´ya bu haksızlığı gidermesi için dua etti. [Kaynak 1]

Öteki anlatı ve Lilith´in laneti

iVe Tanrı ilk kadını Lilith´i yaptı, onu da Adem gibi oluşturdu ama bu kez saf toprak yerine Adem´den kalan tortuları kullanmıştı. Adem´in artıklarından Naamah ve Asmodeus başta olmak üzere sayısız cin türemişti ve bunlar insanlığın başına nesiller boyu dert olacaklardı. Hatta bin yıllar sonra Lilith ve Naamah, cinlere hükmeden Peygamber Kral Süleyman´ın Kudüs´de fahişeleri yargılamasına çağrıldılar. [Kaynak 2] Adem ve Lilith asla barış içinde olmadılar, Adem ne zaman Lilith´le yatmak istediyse reddedildi; Lilith yere uzunmak istemiyor ve; "Niçin seninle yatmalıyım?" diyor ve soruyordu; "Ben de topraktan yapıldım ve seninle eşitim." Adem onu zorladı ve güç kullandı ama Lilith öfkeyle karşı koyarak, Tanrı´nın sihirli adını kullanarak göğe yükseldi ve onu terk etti. Adem Tanrı´ya şikayet etti; Tanrı ilk olarak meleklerinden Senoy, Sansenoy ve Semangelof´u yollayarak, Lilith´i geri getirmelerini emretti. Melekler Lilith´i, Kızıl Deniz yakınında buldular; orası şehvet şeytanlarının yeriydi. Melekler Lilith´e gecikmeden Adem´e geri dönmesini aksi halde onu boğacaklarını söylediler. Lilith cevap verdi; "Burada kaldıktan sonra Adem´e namuslu bir ev kadanı olarak nasıl geri dönebilirim?" Melekler ısrar edince Lilith cevap verdi; "Tanrı beni yeni doğmuş çocuklara yaşam vermekle görevlendirdi. Erkek çocuklar yaşamın sekizinci gününde sünnet olduklarında, kızlar ise yirminci günde ölecekler. eğer ben sizin isimlerinizi veya görüntülerinizi yeni doğmuş bir bebeğe takılı bir madalyonun üstünde görürsem, yemin ederim onları esirgeyeceğim." Lilith´in sözü kabul edildi ama Tanrı onu cezalandırdı ve her gün onun cin bebeklerinden yüz tanesi öldü [Kaynak 3]. Lililth insan bebekleri öldüremedi çünkü hepsinde melek muskaları takılıydı ve kendi sözüne karşı gelemedi [Kaynak 4].

Bazı kaynaklara göre Lilith, Saba Melikesi´ne karşı Zmargad´ın kraliçesi oldu ve cinlerine Job´un oğullarını öldürttü [Kaynak 5]. Ama Adem´in laneti sürüyordu, Adem Cennet´den düşüşe kadar Lilith´e lanet etmeyi sürdürdü. Lilith ve melek Naamah intikam olarak insan bebekleri boğup öldüremediler ama erkeklerin rüyalarına ayartıcı olarak girdiler ve yanlız uyuyanların bazıları onların kurbanı oldular [Kaynak 6].

Kaynaklar: [1] Yaradılış mitleri arasında yani Genesis I ve II´de ayrılıklar vardır. Birisinde Lilith´in Adem´in ilk eşi olduğu tahminidir ama çok eski bir Judea dokumasında ve ağızdan gelen kutsal söylencelerde Lilith´in adı geçer. İkincisi daha eski olan malum kaburga kemiği yaklaşımıdır. Lilith antik Canaan yazıtlarında bir Anaath kadını olarak geçer ve nikahsız, çok kişiyle cinsel ilişkiye girmiş biri olarak tanımlanır. Zaman içersinde peygamberler İsraille kadınları irşad ederken, Lilith öyküsünü kullandılar ama öykünün bu arada değişime uğradığı da düşünüldü. Antik yazmalarda Lilith´in su cinleri tarafından kaçırılarak işkence gördüğü ve küçük Nil adasına sığındığı şeklinde farklı bir diğer öyküye daha raslanır. Adem´in artıklarından doğan cin Asmodeus, Tevrat´da Sarah´ın altı kocasını boğan ve Tobias´ın kalbini yakıp, karaciğerini evlilik gününde balıklara yediren kötü cin olarak geçer.

[2] Lilith´in meleklerle anlaşması bin yıllar öncesinden beri çeşitli Musevi komünlerinde bir törenle canlardırılmıştır. Yeni doğan özellikle erkek çocukların Lilith´e karşı korunmaları sünnetle simgelenir, sodyum karbonat veya kömürle doğum odalarının duvarlarına bir daire çizilir ve duvara "Adem ve Havva; Lilith dışarı" yazılırdı. Ayrıca kapıya üç meleğin Senoy, Sansenoy ve Semangelof (Anlamı doğal olmayandır) adları da yazılırdı. Eğer Lilith başarısız olursa, bebek uykusunda gülümser, tehlike varsa bir bilge kişi bebeğin dudaklarına bir parmağıyla hafifçe vurarak, Lilith´in dışarı kaçmasını sağlardı.

[3] Lilith sözcüğü Babil-Asurca "Lilitu"dan gelir. Anlamı dişi cin veya rüzgar ruhudur. Babil büyülerinde sık raslanan bir isimdir. En eski kaynak MÖ 2000´den kalan ve Ur kentinde bulunan bir Sümer tabletidir. Burada isim "Lillake"dir ve Gılgamış´ın Söğüt Ağacı öyküsünde geçer. Lillake bir dişi cindir, bir söğüt ağacının gövdesinde yaşar, Tanrıça Inanna´ya (Anath) bağlıdır ve Fırat kıyılarında bulunur. Popüler İbrani etimolojisinde Lilith sözcüğünün kökeni, "layil," yani "Gece"den gelir ve uzun saçlı bir gece canavarı olarak tasvir edilir. Aynı tanım, Arap folklöründe de vardır. Kral Süleyman, Saba Melikesi´nin Lilith olduğundan kuşkulanır çünkü Melike´nin bacakları kıllıdır.

[4] Lilith´in çocuklarına "Lilim" denir. Tevrat´ta tanrı tüm yaradılmışların Lilim´den korunması için Tanrı´ya dua edilir "Sayılar VI:26" 4. Yüzyıl yorumcularından Hieronymous Lilith´i Baştanrı Zeus tarafından terk edilen Libya kraliçesi Lamia ile özdeşleştirir. Zeus´un karısı Hera, Lamia´nın çocuklarının çaldığı için, o da başkalarının çocuklarını çalar.

[5] Lamia uyuyan erkekleri ayartır, kanlarını yalar, etlerini yer. Lilith ve yanındaki cinler "Empusae", "Korkutan Kurtlar" veya "Hekate´nin Çocukları" olarak Grek mitolojisinde yer alırlar. Bir Hellen rölyefinde çıplak Lamia´nın uyuyan bir gezginin sırtında oturduğu görülür. Temelde kadının erkeğin tahakkümüne direnmesi vardır; kadının bir mal olarak görülmesine ve daima yatarak erkeğin üzerine yatmasına karşı çıkması yönünden Lilith bir simge ve belki de ilk feminist düşüncedir. Eski Grek Witch yani Cadıcılık törenlerinde Hekate´ye tapılırken kadının seks sırasında üstte olma pozisyonuna önem verilirdi, erken Sümer resimlerinde de, Hititler kadar olmasa da bu olaya önem verilir. Malinowski, Malezyalı kızların seks sırasında sırtüstü yatmayı saçma bulduklarını, bu durumda pasif kalarak hareket edemediklerini söylediklerini yazar. Bunu onlara öğreten misyonerlerin yüzünden, bu tür seks yapmak literatürde "Misyoner Pozisyonu" adıyla yer alır.

[6] Naamah, hoş, latif demektir ve cinlerin tapınırken söyledikleri hoş şarkılar anlamına da gelir. Lilith´in kraliçe olduğuna inanılan Zmargad veya Smaragdos kenti yarı akuamarin taşından yapılmıştır ve su altındadır. İsmini Homeros´un epigramlarına göre Smaragos adlı bir cinden alır.
Tevrat/Isaiah-İşaya 34:14

"Vahşi kediler orada çakallar ile buluşacak, keçi-şeytanlar orada birbirlerini çağıracak; Lilith orada rahat edecek ve dinleneceği yeri bulacak. Orada baykuş yuva yapacak ve yumurtalarından kendi gölgesinde yavrular çıkacak. Ve kiteler eşleriyle orada toplanacaklar."

Not: Baykuş Lilith efsanesinde kutsaldır, bir rölyefte Lilith yanında baykuşlar, arkasında ise çöl aslanlarıyla görülür, iki elinde ise Mısır´ın ölümsüzlük simgesi olan Ankh´ın Sümer versiyonlarını tutmaktadır. Kite leş yiyici kuş anlamındadır, akbaba olabilir.

Lilith ve Ölü Deniz Yazmaları

Aslında İşaya Ayeti temel olarak yeterlidir ama iki ilginç yön var; Görülür ki, İşaya 34/14´de çöl hayvanları şeytansı varlıklar olarak tanımlanırlar. ikincisi Garcia Martinez´in Ölü Deniz Yazmaları Tefsiri´ne göre Lilith çoğul bir sözcüktür. Yani Yazmalar´da Lilith çoğul anlamdadır, bir değil, birkaç demonik varlığı simgeleyerek, Tevrat´ı destekler. Tefsir şöyledir; "En büyüğün parlaklığını, ihtişamını ilan ederim; onun emriyle korkunç ve kötü tüm ruhlar, yok edici melekler, yurtsuz ruhlar, cinler, Lilith´ler, baykuşlar ve çakallar bilginin ruhunun bir vuruşuyla küle dönüşsünler..."

Aleister Crowley´in "De Arte Magica"sından (Bölüm XIII)

"İbraniler arasında Kabbala kökenli öğretilerde Zraa veya Semen´in yaratıcı gücünün doğal olarak gelişemeyeceği belirtilir. Anlatılara göre, Havva yaratılmadan önce Adem´in rüyaları Lilith´i yaratmıştır; Lilith dişi bir cindir ve kötü ırklarla mensuptur. Aslında Lilith dinsel dogmaları simgeler. Burada anlatılmak istenen evlilikle ilgili sınırlamalardır. Kutsal bir akit istenir ama törende önce yıkanılacak ve dua edilecektir. Tüm şehvani düşünceler zapt edilmelidir. Amaç sadece ve saf olarak yeni bir canlıyı yaratmak yani döllenmek için olmaladır. Tanrı´nın kutsaması cidden estinmeli ve çocuk onun korumasına verilmelidir. Öte yandan bu kurama göre Aşk Anlaşması´nın nedeni Eter veya Akaşa´da yani ruhsal plandaki majikal bir karışıklığın sonucudur ve böyle bir doğal çekim ölü insan ruhları yaratır. Bütün seksüel anlaşmalar Semen´in yayılmasından, gelişmesinden ve öteki ruhları çekmesidir ve burada kötülük vardır. Geceye ait kirlenmeler yani orgazmik boşalmalar kötü varlıkların işidir ve özünde vampirize etkiler vardır. Fakat istemli steril anlaşmalar da cinleri yaratır veya majikal çalışmalar ve konsantrasyonlarla cinlerin amaca uygun kullanılmaları mümkündür, bu bir aşıdır ve aşının tutması için bir kadının bir erkekle çiftleşirken yaydığı enerji gereklidir. Bizler şimdilerde bu metodları adapte ettik, ruhsal ekstaziyi seksüel anlamda elde ediyor ve Erotocomatose Lucidity adını veriyoruz. Lilith bunun simgesi ve yolu olan enerji yolu veya astral kanaldır...
__________________
Mankind differs from the animals only by a little, and most people throw that away.

Nuve Muzemizi gezdinizmi?
sanal resim galerim
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Sponsorlar
  #12  
Alt 09.09.07, 15:10
Jeli - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Genel Yönetici
Üyelik tarihi: Oct 2006
İletiler: 6.122
Ettiği Teşekkür: 1.328
2.246 tane iletisine 4.395 kere teşekkür edilmiş
Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: Mitolojinin en unutulmaz efsaneleri

Mahabharata
Dünyadaki en eski destan

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı "Mesnevi"den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, "stanza" denen yüzbin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan "Bhagavad-Gita"dır.
19. Yüzyıl´da doğubilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi. Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´da sahneye koydukları "Mahabharata" adlı oyundur, oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor, 16 ulusa mensup 25 oyuncu sahneye çıkıyordu. Carrier, üç yıl süren sahnelemenin sonucunda, farklı bir etkinin oluştuğunu vurguluyordu; "...bu etki dünyanın üzerine çöken bir tehdit miydi? Yoksa doğru eylemin gerçek anlamının inatçı araştırması mıydı? Alın yazısıyla oynanan ince ve kimi zaman acımasız bir oyun mu?... (Can Yayınları/Mahabharata-1991)" Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de tv dizisi haline getirmeyi başardı. Ama biz Türkiye´de bunları göremedik; aklı evvel film ithalatcılarımızla, tv yöneticilerimiz hayatlarında duymadıkları evrensel bir kültürü elbette ki algılayamadılar. Onların düzeyini "Yalan Rüzgarı" ile "Şaban" belirlemekte; yani bilinçsiz servetle, bilinçli cehaletin buluştuğu nokta...

Dünyalılarla uzaylılar mı savaştı?

Sanskritçe´de "maha" büyük ve herşeyin toplamı anlamına gelir; "bharata" ise komünyel bir isimdir veya bir bilgeliğin tanımıdır. Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün "insan" anlamında olduğu da söylenir; bu bağlamda "İnsanlığın Öyküsü" yazılmıştır. Destanda anlatılan dev savaş öncelikle klanlar arası bir çatışma gibi görünse de, aslında tüm gezegenin egemenliği yolunda bir kavgadır ama sonunda öyle bir savaş başlar ki, tüm evren yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Savaşta kullanılan silahlar hem dünyasal (ok, balta, kılıç, mızrak gibi) hem de tanrısaldır (ışınlar, atomik silahlar, uçan araçlar gibi) Bir bakışa göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneğidir ve zeki canlılar arasındaki bir anlaşmazlığı, bir savaşı ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanıldığını anlatır. Örneğin bir bölümde içinde destanın kahramanlarından Krisnha´nın da bulunduğu Vrishni´ler, Salva adlı lideri bir güçle kuşatırlar. Bunun üzerine zalim Salva, heryere gidebildiği Saubha adlı arabasına binerek "yükselir" ve sayısız cesur Vrishni genciyle beraber tüm bir kenti harabeye çevirir. Saubha adlı araç daha önceki bölümlerde anlatıldığına göre savaşın yönetildiği bayrak gemisidir ve Salva´nın kentinde bulunmaktadır yani oradan kalkıp, savaş alanına getirilmiştir. Buna karşın Vrishni savaşçılarının da benzer silahları vardır; Pradyumna adlı kahraman özel bir silah kullanır, bu silah en yüksekteki tanrıları dahi durdurmaktadır; silah için "savaş alanındaki hiçbir insan onun oklarından kurtulamaz" tanımı yapılır ve Salva Krisnha´ya doğru düşer, Krisnha gökte Salva´yı izlemeye başlar fakat Saubha adlı araç göklere özgün tanımla adeta yapışmıştır. Krisnha tüm silahlarını durmaksızın fırlatır; roketler, misiller, mızraklar, çiviler, savaş baltaları, üç yüzlü oklar, alev püskürtücüler vb... Gökte yüzlerce güneş ve ay belirir, yüzlerce yıldız doğar. Ne gece ne de gündüz vardır, zaman anlaşılamaz.

Radyoaktif ölümün reddedilmez tarifi;

Krishna´nın Salva´nın saldırılarını savuşturmak için kullandığı silahların seslerinin anlatımı, aynen günümüzdeki anti-balistik roketlere benzemektedir; "Onları savuşturdum, bir hayal gibiydiler. Hızla vuran sütünları yolladığımda, gökler parladı ve parçalara ayrıldılar. gökte büyük gürültüler oldu." Ve sonra Saubha´nın görünmez olduğu anlatılır sanki Krisnha hedefi hiç şaşırmayan akıllı bombalar kullanmaktadır. Bu arada atılan bir okun "roketin" sesiyle savaşçılar ölürler, Salva´nın askerleri "Danavalar" acı çığlıklar atarak yerlere düşerler, onları güneşe benzer parlaklığı olan okların sesi öldürür. Sauba kaçmak için saldırıya kalkışır, o zaman Krisnha "özel ateş silahı"nı kullanır bu silah güneş şeklinde halesi olan bir disk şeklindedir. Ve disk Saubha´yı ikiye böler, "kent" gökten yere düşer ve Salva ölür. Bu olay, Mahabharata´nın sonudur. En garip silahlardan birisi Pradyumna´nın kullandığı özel oktur, bu okun öldürücü gücünden hiç kimse tanrılar dahi kurtulamaz. Agneya´nın kullandığı silah ise, alevli ama dumansız ateş okudur "Yoksa artık ok yerine , ışın mı demeliyiz." Derken savaş alanına birden bir karanlık yayılır, kimse çevreyi göremez ama gece olmamıştır, vahşi bir rüzgar başlar, bulutlar kükrer, toz ve çakıl taşları yağmaktadır, doğa dengesini yitirir, güneş gökte sallanmakta, dünya titremekte, korkunç silahtan yayılan kavurucu sıcaklık, herşeyi yakmaktadır. Filler alevler içinde, çılgın gibi oradan oraya koşuştururken, diğer canlılar buruşarak yere düşmektedir, vahşi ışınlar gökten yağmur gibi yağmaktadır. Ve ateş fırtınasının yanısıra Gurkha´nın silahının sesini duyanlar da ölürler. Bütün bunlar sanki nükleer bir patlamanın yanısıra radyoaktif çöküntünün birebir tarifi gibidirler. Gurkha´nın çok hızlı ve güçlü bir Vimana´sı vardır; Vrishni´lerin ve Andhaka´ların üç kentine uçar ve saldırır, evrenin tüm gücünü taşımaktadır. Duman ve ateş sütunları fışkırtır, on binlerce güneş parlaklığında ışınlar yayarak yükselir. Vimana´nın "demir şimşek" diye tanımlanan süper bir silahı vardır, her iki aşiretten sayısız insanı ve kentlerini küle dönüştürür. Cesetler tanınmayacak kadar yanarlar, ölmeyenlerin saçları ve tırnakları dökülür, çanaklar, çömlekler kendi kendilerine kırılırlar, yiyecekler zehirlenir. Kaçmaya çalışan savaşçılar ve eşyaları küllerle yıkanmaktadırlar.

Nedir bu silahlar? Başka hiçbir mitolojide böyle bir tanım yoktur, yıldırımlar, şimşekler vardır ama ötesi yoktur. Bunu anlamak şu anda mümkün değil; umudumuz zamanla öğrenmek. Destan´da anlatılan olaylar gerçek midir yani fiziksel midir? Yoksa metafizikçilerin yaklaşımıyla simgesel midir? 1944 yılında Paris Üniversitesi Hint Uygarlığı Enstitüsü´den Emil Senart´ın özgün çevirisi olan "La Bhagavad-Gita" böyledir (Ruh ve Madde Yayınları-1995). Türkçe çevirinin önsözünde Ergün Arıkdal şöyle der; "... o halde insan kendisiyle, maddenin hakimiyeti ile savaşa hep devam etmelidir." Galiba ikisi de doğrudur yani Mahabharata hem çok uzak geçmişte kaybolmuş bir uygarlığı ve belki de yaşanmış en büyük savaşı anlatmakta, hem de dev bir ruhsal öğretiyi içermektedir; bu öğreti Senart´ın tanımıyla "Rabb´in Ezgisi"dir.

Bilim ve Vimanalar

* "Asya ve Güney Asya kaynaklı çeşitli metinlerde uçan araçların veya göksel cihazlardan söz edilir. Hint ve Çin halk öykülerinde ve sanatçıların çizimlerinde göklerde seyahat etmek için yapılmış araçlar yer almaktadır. Kaynaklardaki farklılıklar dikkat çekecek kadar büyüktür, anlaşılmaz aygıtlar olduğu gibi, temel uçuş prensiplerine göre yapılmış ahşap araçlar da vardır. Taoist masallar sık sık göklerde uçan ölümsüzleri anlatırlar. Xian adlı bu araçlar yöneten ölümsüzlerin özgün ilahi güçleri vardır. Onlar tüylüydüler, Tao rahipleri onlara ´Tüylü Rahipler-Yu Ke" diyorlardı; "fei tian" yani uçan ölümsüzler Çin mitolojisinin sayısız yerinde raslanır. Uçan araçlar belki de bir tür teknolojik araçlardırlar ama yönetenler acaba insan mıdırlar? İkinci Yüzyıl´da yazılmış, bir şiirde uçan dragonların yönettiği gök arabalarından açıkça söz edilmektedir. Elimizde uçan araçların yapımlarını ve gelişimini anlatan sayısız öykü vardır. Bunlardan yola çıkarak olası kaynaklara giden ilginç ipuçlarına ulaşabiliriz. İşte bir araştırma sonucu; 11. Yüzyıl´da Brihat Kath Alokasamgraha adlı bir marangozun uçan bir araç yapmaya çalıştığını biliyoruz. Benzer bir öykü Eski Yunan´da vardır; 7. Yüzyıl´dan kalma bir Yunan metninde, mahkumları toplayan ve konuşabilen uçan bir araçtan söz edilir, bu araç mekaniktir ve havada durabilmektedir. Bu bilgileri Clive Hart´ın 1985´de Berkeley Üniversitesi´nde yayınlanan ´The Prehistory of Flight´ adlı kitabının ´çeşitli batı kaynaklarına göre uçan makinelerin kronolojik listesi´ bölümünde buluyoruz. Uçmakla ilgili bilimsel onaylı en eski kaynaklar oluşturulurken, insan yapısı kanatların gelişimi temel disiplin olarak izlenmiştir ama bu doğru değildir; Vimanalar bir yana antik Çin, Kore ve Hint kaynaklarında insan taşıyan çok daha karmaşık gök araçlarından söz edilmektedir." - Dr. Benjamin B. Olshin, "Mechanical Mythology: Private Descriptions of Flying Machines as Found in Early Chinese, Korean, Indian, and Other Texts"

* "Rama İmparatorluğu olarak tanımlanan devletin, Kuzey Hindistan ve Pakistan´daki geçmişi en azından 15.000 yıllıktır. Bu uygarlık çok büyük bir nüfusa sahipti, kültür düzeyi yüksekti, kalıntılarına Pakistan´daki, Kuzey ve Batı Hindistan´ın çöllerinde raslanmaktadır. Rama, "Aydınlanmış Rahip Kral" bu kentleri yönetiyordu. Rama´nın 7 büyük kenti, klasik Hindu metinlerinde "7 Rishi Kenti" olarak geçer, antik Hint metinlerinde uçan araçlara "Vimanalar" denmektedir. Destanlara göre, Vimanalar iki katlıdır, daire biçimindedirler, kubbelerinde bir giriş tüneli vardır yani tam anlamıyla bir uçan daireye benzerler. Rüzgar hızıyla uçarlar ve melodik bir ses çıkarırlar, Vimanalar´ın dört türü vardır, inanılmaz ama bazıları tabak şeklinde, bazıları ise uzun silindir şeklindedirler yani sigar gibidirler... Vedalar, antik Hindu şiirlerdir; bilinen en eski Hindu metinler olarak tanımlanırlar. Vimanalar çeşitli şekil ve boyutlarda iki tür olarak anlatılır; ´Ahnihotra-vimana´nın iki motoru veya sistemi vardır, ´Elephant-vimana" ise daha gelişmiş bir araçtır. Ayrıca, "Kral balıkçı", "İbis" adlı ve başka hayvan adlarının da verildiği Vimana türleri de anlatılır. Göründüğü kadarıyla Mahabharata, bir atom savaşını bize anlatıyor! Kaynaklarda bir izolasyon veya tahrifat yoktur; savaşlarda fantastik silahlar, uçan araçlar kullanılmıştır. Bunlara epik Hint destanlarında çok sık raslanır. Hatta Ay´daki bir savaşta yer alan "vimana-Vailix"den söz edilir. Kısacası atomik bir patlamanın tüm etkileri ve özellikle de insanları öldüren radyoaktif etki Mahabharata´da çok belirgindir; Mohenjo-Daro´daki Rishi kentini geçen yaz kazan arkeologlar, caddelerde yatan iskeletler buldular, bazılarının yumrukları sıkılıydı sanki bir anda ölmüşlerdi, en azından bir kıyametin yaşandığı kesindi. Ve iskeletlerde tesbit edilen radyoaktivite, en azından Hiroshima ve Nagasaki düzeyindeydi. Daha ötede Mohenjo-Daro, ızgara biçiminde planlanmış mükemmel bir kenttir; su sistemi bugün Hindistan ve Pakistan´da kullanılan düzeydedir. Antik kentin caddelerinde kalıntı olarak siyah cam kümeler bulunmuştur. Bunların cam küreler olduğu sanılmaktadır ve bulunan kil çömleklerin çok yüksek ısıyla eritildiği keşfedilmiştir. Mahabarata´nın bir bölümü olan Dronaparva´da ve Ramayana´da özelikle belirtilen küre şeklinde bir Vimana vardır. İnanılmaz bir hıza ulaşmakta ve ardında büyük bir hava akımı bırakmaktadır. Hareketleri bir UFO gibidir, her yöne gidebilir, yön değiştirmesi ani çok hızlıdır, son hızla giderken aniden durup, yine aynı hızla ters yöne gidebilir. ´Samar´ adlı başka bir Hint destanında Vimanalar; demir makineler olarak tanımlanırlar ama yumuşaktırlar ve örgü gibi yüzeyleri vardır; cıva ile şarj olurlar ve arkalarından kükreyen bir alev püskürür. Daha da ilginci ´Samaranganasutradhara´ adlı antik metinde Vimanalar´ın nasıl yapıldığı anlatılır ama uygulanması için yeterli çözümleme henüz yapılamamıştır; Cıva ile itici güç sağlanması olasıdır ve denenmektedir, günümüzde Sovyet döneminin bilim adamları tarafından Türkistan´da ve Gobi Çölü´nde kozmik yön-bulucu araçların keşfedildiği söylenmiştir. Küresel olan bu araçlar, cam ve porselenden yapılmıştır, konik uçlarının içinde bir damla cıvanın bulunduğu belirlenmiştir." - D. Hatcher Childress, "Ancient Indian Aircraft Technology-Anti-Gravity Handbook"

Ufoloji ve Vimanalar

* "Hindistan´ın Vedik edebiyatında Vimana olarak tanımlanan uçan araçlarla ilgili tanımlamalar vardır. Bunlar ikiye ayrılırlar; 1)İnsan yapısı olan ve kuş benzeri kanatlarla uçan araçlar 2) Alışılmadık şekilleri olan ve insanlar tarafından yapılmamış olan araçlar. İlk gruba giren araçlar orta çağ tarzında, Sanskrit dünyanın mimarisine uygun otomatif askeri kuşatma araçları ve diğer mekanik aygıtlarla eş düzeydedirler. İkinci gruba giren araçlar ise, Rig Veda, Mahabharata, Ramayana ve Purana´larda tanımlanan UFO´ları anımsatan araçlardırlar. Vedik Evren Maya´nın ürünü veya bir hayaldir ya da evrensel bir sanal gerçeklik olarak düşünülebilir. Ana bilgisayarın görevi, "pradhana" adlı geleneksel enerjiyi sağlamaktır. Bu enerji Maha-Vişnu olarak bilinen ve sürekli genişleyip yayılan İlahi Güç tarafından harekete geçirilir yani Maha-Vişnu bir evrensel programcıdır. Aktif pradhana, enerjinin özel bir formu olarak oluşur ve kaba maddeye dönüştürülür. Şiva´nın eşi Uma (aynı zamanda Maya Devi olarak da bilinir), sanal enerjinin tanrıçası veya "yükleyici"sidir. Uma, Ana Tanrıça olarak da bilinir, kocası Şiva ise Hayallerin ve Teknoloji´nin Efendisi´dir, Şiva ile Mahabharata´da adı geçen Salva arasında doğal bir ilişki vardır, bu ilişkinin kökeninde Salva´nın bir Vimana´ya sahip olma gayreti ve Maya Danava´ya sahip olma arzusu vardır. O zaman, Hayallerin Efendisi olacak ve enerjiyi o üretecektir." - Richard L. Thompson, "Alien Identities"

* "Vimanalar´ın yapısı akla UFO´ların sürekli değişen günlük doğasını getirmektedir, yetenekleri geleneksel fizik yasalarının ötesindedir. Carl Jung´un yorumunda UFO´ların niteliği bir rüya alanındadır; bir yerde, parlak ışıkları gözlemlemenin tam ortasında ve zaman kavramı yitirildiğinde objektif ve sübjektif bilinç arasında suçluluk başlar ve bozulma görülür. Araştırmalarım UFO ilişkileriyle, dinler, metafizik mistizm, folklör, şamanik trans, migren ve hatta yaratıcı imajinasyonlar arasında yakın bir ilişkinin ve benzerliğin bulunduğunu gösteriyor. Benzerliğin içinde, sabit imajlar, olayların ardıllığındaki tutarlılık ve genelde görülen alışılmadık "zirve deneyimi" niteliği bulunur. Kaçırılma raporlarında da, bu fenomenin paralelinde yer alan olaylara raslanır. Örneğin, nahoş ama inanılmaz "bedensel parçalanma" olayında olduğu gibi; bazen raporlarda kaçırılanların anlattıkları, şamanların "ölüm-yeniden doğum" trans deneylerine çok benzemektedir." - Alvin H. Lawson

* "Birkaç on yıl evvel batılılar tarafından Güney Hindistan´daki bir tapınakta bulunan antik Sanskrit metinlere göre, Vimanalar uçan tüm araçların en üst noktasıydılar. İtalyan bilimci Dr. Roberto Pinotti 12 Ekim 1988´de Bangalore´da yapılan Dünya Uzay Konferansı´nda yaptığı konuşmada, Hindu antik metinlerinde tanrılarla, kahramanlar arasında yapılan bir savaşın anlatıldığını belirtti. Pinotti, metinlere bir destan olarak bakılmamasını istiyor ve göklerde pilotların kullandığı silahlı uçan araçlarla yapılmış bir savaşın açıkça anlatıldığına dikkat çekiyordu. Kullanılan silahlar, savunma ve saldırı amaçlıydılar; yedi ayrı tipte mercek ve aynı sistemlerini içermekteydiler. Örneğin pilotları ´kötü ışınlar´dan koruyan ´Pinjula Mirror´ bir ´Görsel Ayna´ idi; ´Marika´ adlı silahla düşman araçları vuruluyordu. Sonuçta Dr. Pinotti bu antik silahların bugün kullandığımız laser teknolojisinden çok farklı olmadıklarını iddia ediyor ve; "Araçlarda ´Somaka, Soundalike and Mourthwika´ adları verilen özel ısı emici metaller kullanılmış olmalı." diyordu. Pinotti´ye göre, tanımlanan itici güç prensibi, elektriksel ve kimyasal olmalıydı ama güneş enerjisinin kullanımı da çok ileri düzeydeydi. Diğer bilimciler Pinotti´nin kuramını daha ileriye götürerek, araçların bir tür ´cıva iyonlu itici güç sistemi´ ile çalıştığını varsaydılar. Pinotti, Vimanalar´ın binlerce yıl önce varolduklarını belirtirken, modern UFO´larla olan benzerliğe de dikkat çekiyordu ama Hindistan´da unutulmuş bir uygarlık vardı. Bu araştırmanın ve tartışmaların ışığında Hindu kökenli Sankritçe metinler daha iyi gözden geçirilmeli ve tanımlanan Vimana modelleri daha bilimsel bir incelemeye tabi tutulmalıdırlar." - Nick Humphries, "UFO Guide"

* "Hindistan, Mysore´da bulunan Uluslararası Sanskrit Araştırma Akademisi´nin direktörü olan G.R. Josyer, 25 Eylül 1952´de yaptığı bir açıklamada, 7.000 yıllık yazmalarda çeşitli tiplerde uçan araçların yapımlarının anlatıldığını söylemişti. Bu özel yazma üç tip Vimana vardı; ´Rukma, Sundara ve Shakuna´; yaklaşık 500 stanzada (dörtlük), karışık detaylar veriliyor, metallerin seçimi ve hazırlanması anlatılıyordu. Ayrıca yazmada, çeşitli Vimana türlerinin parçaları tanımlanıyordu. Yazma 8 bölümdü ve bir hava aracının yapım planlarının yanısıra su altında da gidebilen veya bir duba gibi su yüzeyinde durabilen Vimana planlarını da içeriyordu, bazı stanzalarda ise pilotların nitelikleri ve eğitimleri anlatılıyordu." - Brad Steiger, "Worlds Before Our Own"

Mahabharata ve Vimanalar

* "Puspaku adlı araç güneşe benziyordu ve kardeşime aitti, onu güçlü Ravan´dan almıştı, uçuyordu ve mükemmeldi, istenilen her yere gidiyordu, Lanka kentinin göklerinde uçarken parlak bir buluta benziyordu." - Ramayana Destanı

* "Salva´nın uçan aracı çok gizemliydi, gökte bazen görünüyor, bazen de kayboluyordu. Yani görünmeme yeteneği vardı; Yadu Hanedanı´nın savaşçıları bu garip aracı bir türlü tam olarak algılayamadılar; bazen yerde, bazen gökte beliriyor sonra birden bir tepeye veya bir ırmağın kıyısına konmuş olarak ortaya çıkıyordu. Bu uçan harikulade araç, gökte bir ateş fırıldağı gibi dönüyor ve bir an bile yerinde durmuyordu." - Bhaktivedanta, Swami Prabhupada, Krsna

* "Kralım; uçan araç mükemmeldi, şeytan Maya tarafından yapılmış ve bir savaş için gereken tüm silahlarla donatılmıştı. Hayal edilemesi ve anlatılması imkansız bir araçtı; görünmezlik özelliğine sahipti. Oturulan yerde koruyucu bir şemsiye ve serinletici güç vardı. Mihrace Bai´nin çevresinde kaptanları ve kumandanları bulunuyordu; geceleyin gökte yükselen bir ay gibi görünüyor, her yönü aydınlatıyordu." - Swami Prabhupada Bhaktivedanta, Srimad Bhagavatam

* "Pushpaka bir gök arabasıydı, insanları Ayodhya kentine taşıyordu. Gök bu harika uçan araçlarla doluydu, gece karanlığında yaydıkları sarımtırak göz kamaştırıcı ışık göğü aydınlatıyordu." - Mahavira of Bhavabhuti (8. Yüzyıl´dan kalma bir Jain yazması)

* "Vata´nın arabası ne görkemli; gök gürültüsü gibi ses çıkarıyor, göklere dokunuyor; parlak bir ışığı var; kırmızı göz kamaştırıcı ve alev gibi; bir girdap gibi dönerken, dünyanın tozunu kaldırıyor." - Rig-Veda (Vata bir Aryan rüzgar tanrısıdır.)

* "Bir zamanlar Kral Citaketu, kendisine Tanrı Vişnu tarafından verilen parlak ve ihtişamlı bir uçan araçla dış uzaya yolculuk yapar ve Tanrı Şiva´yı görür... Oklar "ışınlar" Şiva tarafından yollanır. Işınlar güneş benzeri bir küreden fışkırır ve içinde yaşanan üç gök aracını kaplar ve o araçlar bir daha görülmezler." - Srimad Bhagasvatam, VI. Canto, Bölüm 3

İndus Uygarlığı

İndus uygarlığı dünyanın en eski ve en büyük uygarlığı kabul edilmektedir; Güney Asya´nın en uzun nehri olan İndus Irmağı çevresinde MÖ 3000-2500 arasında varolduğu belirlenmiştir ama bu tarih sadece uygarlığın varolduğu bir dönemin göstergesidir, İndus uygarlığının başlangıc dönemi bilinmemektedir. Yaklaşık 100 kent, kasaba ve köy kalıntısı bulunmuştur, kentlerin planlaması olağanüstüdür, hatta günümüz kent planlamacılığından daha düzgün olduğu söylenebilir. Ana binalar kentin ortasında bulunmakta, kanalizasyon sistemleri, büyük hamamlar ve su depoları en küçük köyde dahi görülmektedir. Kent merkezlerinden eş sayıda düzenli bir dağılımla yayılan evler ve cadde kenarlarındaki dükkanlar, blok taşlarla döşeli çok düzgün caddelerle eşit olarak bölünmüştür. Tüm İndus kentlerindeki evlerin yapımında kullanılan tuğlaların eşit olarak üretilmiş olması bir diğer inanılması güç inşaat kültürünün göstergesidir. Harappa ve Mohenjo-Daro uygarlığın bilinen ana kentleridirler; Mohenjo-daro ırmağın batı kıyısında, Harappa ise Mohenjo-Daro´nun 640 km. kuzeydoğusundadır. Daha doğuda ise bir diğer önemli kent olan Kalibangan vardır. Ve tüm bölgede yüzün üstünde, ticaret merkezi, küçük limanlar ve balıkçı köyleri yer alır. Tüm yerleşim merkezlerinde aynı standart planın uygulanmış olduğunu görmek bir diğer şaşırtıcı olaydır; araştırmalar sonucunda İndus insanlarının pirinç, buğday ve yulaf ektikleri ve kümes hayvanları, buffalo, domuz, at, deve, fil kambur öküz ve köpek yetiştirdikleri belirlenmiştir. Bulunan resimli plakalarda, ayrıca gergedan, boğa, fil ve bilinmeyen üç başlı bir hayvan figürleri dikkat çeker, bu buluntuların üzerlerinde görülen diğer simgelerin anlamları şu ana kadar çözülememiştir. Ana tanrı büyük olasılıkla tüm vahşi hayvanların tanrısı olan Şiva (Pasupati)´dir. Araştırmalar, İndus inançlarının erken-Hinduizm şeklinde olduğunu göstermektedir. Bu büyük uygarlığın MÖ 2. Yüzyıl´da çöktüğü sanılmaktadır ama nedenler belirsizdir; büyük savaşların olduğunu, doğal afetlerin yaşandığını gösteren bazı ipuçları bulunmuşsa da yeterli değildir ama en ilginci bölgede ve hatta Kuzey Hindistan´ın İndus dışındaki bazı başka yerlerinde kent kalıntılarının çok yüksek bir ısı altında erimiş gibi göründüğüdür. Fotoğraflarda gördüğünüz insan iskeletlerinin durumu (biri kadın, diğeri erkek), ölümün çok ani geldiğini kanıtlamaktadır; kadın elindeki eşyayı dahi hala tutmaktadır. Acaba binlerce yıl evvel ne olmuştu? Bu cevap şu anda yok, belki gelecekte öğreneceğiz...
__________________
Mankind differs from the animals only by a little, and most people throw that away.

Nuve Muzemizi gezdinizmi?
sanal resim galerim
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
  #13  
Alt 09.09.07, 15:13
Jeli - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Genel Yönetici
Üyelik tarihi: Oct 2006
İletiler: 6.122
Ettiği Teşekkür: 1.328
2.246 tane iletisine 4.395 kere teşekkür edilmiş
Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: Mitolojinin en unutulmaz efsaneleri

Kayip Mezarlar

İnsanlık tarihine damgasını vurmuş büyük liderlerin çoğunun mezarlarının yeri belli değildir. Perikles´in, Sokrat´ın, Sezar´ın, Cengiz Han´ın, bazı önemli Mısır firavunlarının, Hz. İsa´nın, Kleopatra´nın ve daha sayısız tarihi ismin nereye gömüldükleri belli değildir veya özellikle gizlenmiştir. Anadolu´da da böyle gizli mezarlar var; en önemlilerinden birisi ise Nemrut Dağı´nda saklı; Commegene Kralı I. Antioch´un mezarı bulunamıyor ve Avrupa fatihi Büyük Attila´nın mezarı da bulunamıyor.

Başkent Ankara´nın 400 km. güneydoğusunda, Anti-Torosların ucunda, 2.500 m. yüksekliğinde koni biçiminde, volkanik bir dağ vardır. Dağın adı Nemrud Dağı veya Nemrud´un Dağı´dır. Dağ göründüğü kadar konuksever değildir, kapalı bir bölgede, çelişkili bir iklimdedir. Gündüz sıcaklığının 40 dereceyi aştığı bir günün gecesinde, soğuktan donabilirsiniz. Nemrud´da gölge verecek bir ağaç ve bir su kaynağı yoktur, zirve bazen çok sert rüzgarlı, bazen sağnak yağmurlu, bazen kör edici bir toz fırtınası altında ya da karlı ve buzludur. Bunlara karşın, son yıllarda, ülke turizminin odak noktalarından birisi haline gelen Nemrud Dağı´nda belki dünyanın en güzel gündoğumu ve günbatımı izlenebilir, doğanın inanılmaz renklerle süslü mega-showlarından birisi oradadır...
Dev anıt-mezar...

2000 yıl önce yaşayan, Commanege Kralı I. Antioch´un yükselişi, Büyük İskender´e benzetilebilir hatta ondan daha öteye geçerek, İskender´in yapamadığını yapmış ve üçer metre yüksekliğinde heykellerin çevrelediği dev bir mezar-anıtı yaptırmıştır. Antioch, kralın özel adlarından biridir, MÖ 1.Yüzyıl´da Antioch´un krallığı düzenli ama önemsizdi. Commanege Krallığı, Batıda Roma İmparatorluğu´nun, doğuda Part Krallığı´nın arasında tampon bir bölgeydi. Roma generali Pompei, uzun barış görüşmeleri sonucunda, ancak MÖ 64´de Antioch´la bir anlaşma yapabildi. Kısacası, Antioch ve Commanege Krallığı´nın tarihteki yeri ve ünü, Nemrud Dağı tapınağı kadar önemli olamamış ve tanınamamıştır. Antioch´un mimarları ve işçileri dev kaya kütlelerini yontarak kuzeye, doğuya ve batıya bakan üç büyük avlu veya teras inşa ettiler. Teraslara 7-8 m. boyunda dev heykeller konuldu, Antioch kendisi ve yakınları için bir tanrılar galerisi yani Panteon yaptırmıştı. Tanrı heykellerinin bulunduğu terasların çevrelediği zirve göksel tahtın simgesiydi yani büyük tanrı Zeus´un ve Kral Antioch, Nemrud´un tepesinde kendi krallığını, tanrıların ülkesi biçiminde ölümsüzleştirmeyi amaçlamış ve başarmıştı.

Herşey yerinde ama Kral nerede?

Kaçınılmaz olarak, yüzyıllar geçerken heykeller yıkıldılar, bazıları yok oldu, bazıları ise tanınmaz hale geldiler, yerde duran heykel-tanrı başları bugün durmaktadır. Buna rağmen, arkeologları mutlu edecek kadar kalıntı durmaktadır ve bu şekilde tapınağın genel planı çizilebilmiştir. Doğu terasında, Pers stili görkemli bir ateş-sunağı vardır, ortada tanrıların babası Zeus´un yeri, onun sağında bereket tanrıçası, solunda kendisinin de tanrı olduğuna inanan sakallı Antioch vardır, yanlarında ise Apollo-Mitra ile Herkül-Artagne´nin heykelleri yer alır. Diğer teraslarda da, çeşitli Yunan ve Pers tanrıları görülür, Antioch´un rahipleri teraslarda her ay ayinler yaparlar, kurbanlar keserler, şarkılar söylenir, dans edilirdi. Batı terasındaki tanrı heykellerinin arasında yine Antioch vardır ama bu kez sakalsız olarak. Buraya kadar herşey normal ve tapınak orada duruyor ama Antioch nerede? Commenege Kralı I. Antioch´un anıt-mezarı nerede? Tüm Nemrut Dağı, onun için yapıldığı halde Kral´ın kutsal mezarı nereye saklı?

Yirmi yıl süren çaba...

Bazı arkeologlar yaşamlarını mezarı bulmaya adadılar, New York´lu arkeolog Theresa Goell, Dr. Friedrich Doerner ile beraber 1953-1973 arasında 20 yıl süreyle Nemrut´da kazılar yaptı. Goell´in çizimleri hala bütünüyle yayınlanmış değildir ama hemen tüm tapınağın orjinal halini resimlemeyi başarmış, yazıtları deşifre etmiş, heykelleri tanımlamış ve bir Yunan horoskopunu (Astrolojik gök haritası) tanımlamıştı. Ve horoskopta 7 Temmuz MÖ 62 veya 63 yılı tarihlenmişti. Ama, Theresa Goell ve ekibi tüm çabalarına rağmen Antioch´un mezarının girişini bulmayı başaramadılar ve arkeolog 1985´de 84 yaşında öldüğünde hayal kırıklığı içindeydi. Dağı tümülüsünün sert kaya çekirdeği kazılırken Goell, kuşkuluydu ama girişin buradan olacağına inanıyordu ama höyüğün altına doğru yapılan tüm tünel kazma çabaları boşa gitti. Küçük taşlardan oluşan çığlar, uğursuzca peşpeşe geliyor ve tünel kazılamıyordu. Höyük yumurta büyüklüğünde milyonlarca taştan oluşmuştu ve içine girmeye çalışmak dev bir kum tepesini kürekle boşaltma çabasına benziyordu. Sonunda pes edildi ve Antioch´un gizemi çözülemedi.

Mezar bir gün bulunacak!

Yeni bir maceraya henüz girilmedi, Theresa Goell gerekeni yapmış ve tüm enerjisini doğu terasına harcamıştı ama acaba tercihi doğru muydu? Geride daha iki teras vardı, mezar onların birisinde olamaz mıydı? Antik dünyada, güneşe ibadet ritüelinin kökeninde, doğunun aksine batı ölümle simgelenir, bütünleştirilirdi. Alışıldığı gibi, bir kentin batı kapısı gömü oluşumunun girişi olmalıydı. Öyleyse Antioch, batı yönüne mi gömüldü? Hangisi olursa olsun, ortada şeytani bir yanıltmanın izleri görülüyor. Fakat, henüz teknolojinin son ürünleri Nemrut´a ulaşmış değil ve uygun gün geldiğinde süper teknoloji Nemrud Dağı´nın ters yüz ederek sakladığı gizemi ortaya çıkaracak ama o güne kadar da mezarı ve Antioch´u göründüğü kadarıyla kimse rahatsız edemeyecek.

Attila´nın mezarı da bilinmiyor;

İkinci kayıp mezar Büyük Hun İmparatoru Attila´ya ait. Evet, Attila´dan, 5. Yüzyıl´ın başlarında tüm Avrupa´yı titreten Attila´dan söz ediyoruz. Attila, beraberindeki Asyalılar ve Slavlardan oluşan dev bir ordu ile, Roma İmparatorluğu parçalamayı başardı, dev imparatorluğu öylesine hırpalamıştı ki, ardından gelen Alaric zayıflayan Roma´yı fazla zorlanmadan yıktı. Yirmi yıl boyunca Attila, Orta Avrupa´da oturarak Hazar Denizi´nden başlayıp, Ren Nehri´nde biten dev bir imparatorluğu yönetti. MS 451´de Attila, Tuna´dan, Galya´ya uzanan bir harekata başladı. İçlerinde batılı Hıristiyanların, Balkan uluslarının ve hatta Batı Anadolu´dan gelenlerin bulunduğu birleşik ordular oluşturdu. Attila, eğitimli bir asker veya bir general değildi ama doğal kurnazlığın doruğunda usta bir taktisyendi. Nitekim, Galya´da ummadığı bir direnişle karşılaşınca kendisini ve ordularını hiç zorlamadı, bu işi sonraya bırakarak yavaş yavaş geri çekildi ve bir yıl bekledikten sonra İtalya´ya yöneldi. Kuzey İtalya´ya bir kasırga gibi girerek, Padua, Verona ve Milano başta olmak sayısız yerleşim merkezini neredeyse haritadan sildi. Venedik´e ulaştığında, halk kenti terketmişti ve Attila´dan çok önce kurulmuş olan antik Venedik tarihten silinmek üzereydi ve sıra Roma´ya gelecekti. Ama nedeni hala bilinmiyor Attila son anda durdu ve ordusunu Po Ovası´na yayarak Papa ile görüşmeyi kabul etti. Tarihin en önemli görüşmelerinden birisi, Po Irmağı kıyısında sıcak bir yaz günü yapıldı, iki adam buluştuklarında Papa´nın yanında sadece ilahi söyleyen birkaç rahipten başka kimse yoktu. Neler konuşuldu, birbirlerine neler söylediler? Bunu kimse bilmiyor ve bilemeyecek ama Attila´nın tavrını değiştirmesi etkilendiğinin kanıtı. Vatikan kaynaklarına göre, Papa Attila´ya, Roma´yı yok ettiği takdirde ruhunun ölümsüz olamayacağını söylemişti. Belki de, Papa bu dev birleşik ordunun daima ona bağlı kalmayacağını söyledi. Şu veya bu, sonuçta Attila ertesi gün karargahını topladı ve hızla geri çekilirken rivayete göre; "Tanrı´nın Annesi´ni barış içinde bırakıyorum." dedi.

Roma Elçisi, cenazenin tanığı oldu;

Attila poligamdı, sayısız karısı vardı ve sonraki kışın başında yeni bir evliliğe karar verdi. Gelin, başdöndürücü bir güzelliği olan İldico adlı bir Alman kızıydı. Düğün törenini, ordularını yöneten komutanları toplayıp baharda çıkacakları savaşın kampanyasına rastlattı. Düğün gecesi tam bir safahat yaşandı, Attila o kadar çok içmişti ki, birkaç kez burun kanaması geçirdi ve sabaha karşı gelinin çığlıklarına koşanlar Attila´yı ölü buldular; büyük bir olasılıkla kanamadan boğularak ölmüştü. Roma kroniklerinde yazdığına göre Meryem Ana, Roma´yı kurtararak Attila´yı cehenneme yollamıştı, Roma´da bayram ilan edildi, günlerce kutlamalar yapıldı. Attila´nın cesedi geleneksel yas dönemi sırasındı cenaze hazırlıkları yapılıyordu. Sonrasını Roma elçisi Priscus´un ağzından dinleyelim;

" Geleneklerine göre, Attila´nın saçlarının bir kısmını kestiler, korkunç savaş yaralarıyla dolu yüzünü örttüler. Bütün büyük komutanlar ağlıyordu ama bu ağlayış kadınca bir sızlanma ve gözyaşı değildi, acımasız ama mert olan bu korkunç savaşçılar kendi kanlarını akıtarak yas tutuyorlardı... Ovanın ortasında dev bir ipek çadır yürüyordu, çadır sayısız arabanın üzerine kuruluydu ve Attila´nın cesedi çadırın önüne yatıyordu, cansız yatarken bile saygı duyuluyor, korku veriyordu. Seçkin Hun süvarileri çevresindeydiler sanki Roma hipodromunda yapılan muhteşem bir araba yarışındaydık ama burada hiç insan sesi yoktu. Koca ovada kimse konuşmuyordu, sadece tekerlek gıcırtıları, nal sesleri, at kişnemeleri, silah şakırtıları ve perde perde yükselen yas ilahileri, cenaze şarkıları duyuluyordu, yüzbinlerce insanın liderlerine böylesine bir saygı gösterdiği hiç görülmemişti. Yas töreninin ardından "Strava" adı verilen sızlanma ve inleme töreni yapıldı. Irk, inanç ve dil farklılıklarına sahip bu kadar çok insanın çeşitli duygular içinde olmalarına rağmen tek bir noktaya böylesine odaklanması inanılmazdı. Hun geleneklerine göre sonra, eğlence başladı; ölümü eğlenerek kutluyorlardı ve eğlence sırasında gömü yapılacaktı. Aslında eğlence, gömüyü saklamanın bir yoluydu, geceyarısı Attila önce altın bir tabuta kondu, altın tabut gümüş bir tabuta, ikisi birden sonunda demir bir tabuta kondu. Bu uygulama ancak çok büyük krallar için yapılırdı, demir kralın fethettiği ülkeleri, altın ve gümüş ise onun şerefini, gücünü ve imparatorluklarını simgeliyordu. Attila´nın düşmanlarından alınan silahlar, sayısız mücevher ve takı tabutun yanına kondu, bir kral için gereken herşey ona sunuldu. Artık sıra onu insanların merakından uzak tutmaktaydı. Tüm bu hazırlığı yapanlar ve tabutla, eşyaları mezara taşıyanlar boğazlandılar, çalışmalarının karşılığı mezarın gizli kalması için hayatları alınarak ödenmişti. Sadece hemen ölmeleri için çabuk davranıldı..."

Priscus bu kadar yazıyor; bilindiği kadarıyla tarihte çok az kral veya imparator bu kadar zenginlikle beraber gömüldü. Başka kaynaklara göre, tüm Avrupa´yı yağmalayan Hunlar´ın elindeki zenginliği ölçmek bugün dahi mümkün değil. Tabutu ve hazineleri mezara götürüp, gömenlerin öldürülmesi çok eski bir Asya geleneğiydi. Gerek Türk-Moğol İmparatoru Cengiz Han, gerekse de Çin İmparatoru Qin Shi Huang Di bilinen iki örnektir, her ikisi de böyle gömüldüler, Çin İmparatoru´nun mezarı bir raslantıyla bulundu, çevresi ölülerle doluydu, Cengiz Han´ın mezarı da Attila´nın ki gibi bulunmuş değil. Aradan 15 yüzyıl geçti ve Attila hala bir yerde yatıyor ve keşfedilmeyi bekliyor. Nerede olabilir?

Gizli mezar, Macaristan´da mı?

Şimdi soruları sıraya dizelim; öncelikle Attila´nın son karargahının nerede olduğunu bilmemiz gerekiyor. Düğün acaba orada mı yapıldı? Eğer öyleyse ölümden sonra nereye gidildi, ne kadar yol alındı, gömü eğlencesine kadar süren yas dönemi kaç gün sürdü? Ve nerede durulup, eğlenceye ve gömü törenine geçildi? Elçi Priscus, cenazeyi ziyaret ettiğini yazıyor, orada bulunan basit bir ahşap yapıdan da söz ediyor, ama nerede? Hiçbir iz kalmadı mı? Priscus´un yazılarında bir tek ipucu var; Romalı elçi, Tigas, Tiphesas ve Drekon nehirlerini geçtiklerinden söz ediyor ama nereden geçtiler? Birçok tarihçi, Priscus´un geçtiği ana ırmağın Macaristan´daki Tisza Irmağı veya Theiss olduğu düşüncesinde ve Attila´nın karargahının Körös´un kuzeyindeki stepte olabileceğini ve Tisza oradan geçiyor. Burası bugünkü Budapeşte´nin doğu bölgesinde yer alıyor. Priscus´dan yapılan sonraki alıntılarda isimlerin hatalı kopya edildiği de düşünülüyor. Ortak görüş Budapeşte bölgesinde ama bu yetersiz çünkü orası çok büyük bir yer...

Bugüne kadar Attila´nın mezarını bulmak için hiç resmi bir araştırma bilindiği kadarıyla organize edilmedi. Ama bunu yapmak zaten imkansız gibi, ot tarlasında bir toplu iğneyi aramaya benziyor. Demirperde döneminde bu hiç düşünülemezdi, şimdi daha kolay ama nasıl ve kim tarafından aranacak? Nazi Almanyası egemenliğinde, gizemli konuları araştırmakla görevli bir SS grubunun, Attila´nın mezarı başta olmak üzere, bazı gizemleri araştırdığı söylentileri savaştan sonra duyulmuştu ama hiçbir kanıt ele geçirilemedi. Hepsi bu kadar; göründüğü kadarıyla kazara bulunmadığı takdirde Attila´nın ölümlü kalıntısı ve hazineleri yerinde kalacaklar. Bir minik olasılık daha var; gizli hazine avcılarının mezarı bulup, soymuş olmaları ve Attila´nın tabutunun ve de hazinelerinin şu anda bilinmeyen bir antika tutkunu milyarderin gizli yerinde saklı olmaları... Attila´nın mezarı için bunu düşünebiliriz ama Nemrut Dağı´ndaki Antioch´un mezarının en azından Cumhuriyet döneminde soyulmadığını biliyor gibiyiz... Ama, yine de aklımıza getirmeden edemiyoruz... Acaba? Diğer kayıp yerlerde yine buluşacağız...
__________________
Mankind differs from the animals only by a little, and most people throw that away.

Nuve Muzemizi gezdinizmi?
sanal resim galerim

Konu Jeli tarafından (09.09.07 saat 15:29 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
  #14  
Alt 09.09.07, 15:34
Jeli - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Genel Yönetici
Üyelik tarihi: Oct 2006
İletiler: 6.122
Ettiği Teşekkür: 1.328
2.246 tane iletisine 4.395 kere teşekkür edilmiş
Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!Jeli öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: Mitolojinin en unutulmaz efsaneleri

Ölüm ötesi

Bilinen tüm eski uygarlıkların içinde Eski Mısır´ın önemi ve ayrıcalığı vardır. Çok uzak geçmişin içinden birdenbire fışkıran Mısırlılar, belki de ölüm ve ötesiyle ilgili kendilerinden sonraki tüm inançların kaynağı oldular. Hatta bir dönem, tek bir Allah´a inanan tek ulustular. İnançlarıyla, yaşamlarıyla, lanetleriyle Mısır´ın gizemi hala çözülemiyor.

Düşünce evreninin beşiği kabul edilen Yunanlılar, Thales ya da Euclid´e rağmen yine de zaman ve saat matematiğini yeterince çözümleyememişlerdi, çok daha farklı bir kültürel konumda bulunan Mısırlılar´ın pratik çözümü şaşırtıcıdır. Gerçekten de Mısır´ın Yunan´da olduğu gibi bir matematik felsefesi, düşünürleri yoktu. Astronomik tüm bilgileri dinsel törenlerle kısıtlıydı ama Mısırlılar MÖ 3000 civarında, güneşin doğuşunu ve batışını hesaplayarak bir dikilitaşın neresinin günün hangi saatinde ışık alacağını, bir tapınağın bir yerindeki penceresinden içeri girecek olan güneş ışığı ile bir yazı şifrelemeyi biliyorlardı. Güneşin dışında, Eski Mısırlılar, gökyüzününün en parlak cisimlerinden Sirius´un da, yılda bir kez sabah saatinde güneşle aynı konuma geldiğini de keşfetmişlerdi. Bu astronomik konum, Nil´in taşmasıyla ilgili olarak Nil yılının başlangıcıydı, Mısırlılar için bu günler Mısır tanrıları Osiris, Horus, Seth, İsis ve Neftis´in doğum günleriydi. Nil yılı daha da doğrusu Nil Nehri´nin varlığı Mısırlılar için öylesine önemlidir ki, ölüm ötesiyle ilgili inançları da doğurmuştur.

Firavun bir Tanrı´ydı...

Fransız Moret´e göre, Nil Nehri Mısır´ı Akdeniz ve Afrika Mısır´ı diye ikiye ayırır, gerçekten de bu coğrafi konum bin yıllarca Mısır´ı Yukarı ve Aşağı Mısır ya da Krallık olarak jeo-politik olarak böldü. Bu bölünme ve temeldeki krallık kavgaları Mısır´ın tek kralının yani Firavun´un varlığını da böldüğünden önemlidir, zira tüm eski uygarlıkların içinde kendisinin tanrı olduğunu ileri süren tek kral, Firavundur. Gerek Mezopotamya´da, diğer Orta Doğulular´da daima krallar tanrıların seçtiği temsilcilerdiler, ancak ölümlerinden sonra tanrılaştılar ama Mısır´da Firavun, tanrı demekti. Yaşarken Horus, öldüğünde ise Osiris´di, işte bu inanç topyekün Mısır mitolojisi ile, krallığın doğrudan ilişkisi demekti. Mısırlıların mumyalama ve mumyalama ile ilgili mitler, uygulanan ritüeller hep bu temelin üzerindeydi. Ölüm ve ölüm ötesi yaşama böylesine bir takıntı sadece Firavun´un ölümsüzlüğü ve tanrılığı nedenine bağlıdır. Ama Mısır´da Osiris kültünün hemen yanında kökeni çok daha eskilere giden bir de Ra kültü yani Güneş-Tanrı veya dini vardı, ikisinin kokteyli ve yaşamın kökeni olan Nil inançları Mısır dinini oluşturuyordu. Çok kısa olarak Osiris´i tanımamız da yarar var

Bilim kurgu romanına benzeyen bir mitoloji,

Osiris bitkiler evreninin tanrısıdır, ölür ve yeniden dirilir ama aynı zamanda da yeraltı dünyasının da hakimidir, ruhların yazgısına karar veren kurulun başıdır ve balt bu yönüyle mumyalama ritüellerinin kaynağı olur. Osiris´in erkek kardeşi Seth ile olan kavgası ise Yukarı-Aşağı Mısır ayrımının simgesidir. Böylece Osiris´in sosyal, dinsel ve siyasal üç kimliği ortaya çıkar. İsis, Osiris´in kızkardeşi ve aynı zamanda da karısıdır, kayınbiraderleri olan Seth ve Typhon 72 ihtilalciyle beraber iyi Kral Osiris´i bir sandığa koyup Nil´e atarlar (Nil´e içindeki kutsal kişiyle birlikte atılan sandık veya sepetin değişik versionlarına Hz Musa´da ve hatta bazı Hint destanlarında da raslarız.) İsis, Osiris´i bulacak, Seth´in dağıttığı parçaları bulacak ve kızkardeşi Neftis´in yardımıyla yeniden yaşama döndürecektir. Osiris, bundan sonra yeraltı ülkesinde yaşayacak ve oğlu Horus öcünü alacaktır. Horus daima şahinle simgelendi ve firavunların başlarında şahin arması bulunurdu. Ama firavun aynı zamanda da Mısır´ın ilk kralı ve dünyanın yaratıcısı olan olan Ra´nın da oğluydu. Osiris ve Ra kültlerinin karışımı burada açıkça görülür. Bir bilim kurgu öyküsüne benzeyen kısa ama temel girişten sonra Mısır´ın ölüm ve ölüm ötesiyle ilgili inançlarını daha iyi anlayabiliriz. Tam bir arap saçına benzeyen tanım ve ilişkileriyle Mısır tanrılar ve mitolojisiyle ilgili bir yazımızı gelecek sayılarımızda okuyacaksınız. Şimdi ölüme doğru yol alalım...

"Ölüler Kitabı" ve ötesi...

Eski Mısır´da ölüm ve ötesyle ilgili kaynaklar Piramit ve Tabut yazıtlarıdır, bütün bunlar "Ölüler Kitabı" denen ölüm, ölüme geçiş ve ölümden sonra yaşamla ilgili kuralları ve düzeni anlatan bütün bir bilgi veya inanç sisteminin parçalarıdırlar. Mısırlılar ölümden sonra yeniden dirileceklerine inanırlardı, Osiris´in yeniden doğması ve onun kişiliğinde simgelenen kış ve bahar örneklerindeki gibi. İnsan beden ve ruhtan oluşuyordu, her ikisi de ölümden sonra ebedi olarak kalabilirdi, yeter ki ölümden sonra insan Osiris´in önünde günahlarını bağışlatsın ve saf olarak cennette kalabilsin. Osiris, insanın kalbini bir tüy ile tartarak samimiyetini ölçerdi, eğer ölü insan bu ölçümde başarısız olursa aç, susuz ve güneşsiz olarak ebediyen mezarında kalırdı. Osiris´in sınavlarından başarıyla geçebilmek için bazı yöntemler uygulanırdı, örneğin mezarlara yiyecek ve tanrıları sevindirecek tılsımlar konurdu. Ayrıca, balık, yılan, hamamböceği gibi böcekler rahipler tarafından kutsanarak ölüye yardımcı olurlardı. Ama en önemlisi, "Ölüler Kitabı" nın satın alınıp mezara konmasıydı. "Ölüler Kitabı" ölüm rahiplerinin yazdıkları dua ve yöntemlerle, Osiris´i sakinleştirecek ve hatta aldatacak önerilerle doluydu. "Ölüler Kitabı" örneklerinden yüzlercesi papirüs rulolar halinde mezarlardan çıkarılmıştır ve en eskileri Piramitler Dönemi´ne aittir yani MÖ 2500´lere. Mısır inançlarına göre tüm bilgiler veya bilim bilge tanrı ve yazman Toth tarafından yazılmıştır. Bugün dahi bazı mistik-pagan çevreler Tarot Kartları´nın kökeninin Toth kültünden kaynaklandığına inanırlar.

Tek Tanrı´nın peşindeki Kral,

Tüm bu yöntemlerin sonucunda ölen bir insan, öteki dünyada yaşamak için hak kazanabilir, günahlarını affettirebilir, istenilen yaşama kavuşurdu. İlginçtir tüm Eski Mısır ölüm inançlarında ahlaki öğütlere pek raslanmaz, rahipler halkın dinsel törenleriyle uğraşırlar ama genelde onların ahlaki düzeyi ile uğraşmazlardı. Ölüler Kitabı´nda eğer rahipler çözüm getirdiyse, iyi ve ahlaklı biri olmanın pek üzerinde durulmaz. Sihir ve büyü Mısır inançlarında çok etkin ve yaygındır, Firavun´un özel büyücü ve sihirbaz danışmanları vardı, özetle Mısır dini tüm zengin öğelerine rağmen, ahlaki bir öğreti içermediği veya ruhsal eğitmeyi içeren bir yaklaşımda bulunmadığı için kutsal bir kitaba sahip değildir, bilindiği kadarıyla dinsal metin olarak ortada sadece "Ölüler Kitabı" nın bölümleri vardır. Ama "Ölüler Kitabı" ndan örnekleri görmeden önce bir dönem Mısır´ı etkileyen dinsel reformu unutmamak gerekir. Reformun babası MÖ 14.Yüzyıl´da yaşayan IV.Amenofis´di, bu Firavun monoist bir temeli olan ve yaratıcı ilah Aton´un dışında tüm tanrıları reddeden yani bir dini kurdu. IV.Amenofis, tahta geçtiğinde rahip sınıfının gücünün krallıktan fazla olduğunu ve yönetimi ellerinde tuttuklarını farketti, bundan kurtulmak istemişti, bir başka kaynağa göre ise Firavun, bir güneş rahibi olan amcasının etkisindeydi. Önce başkenti Orta Mısır´a Amarna´ya taşıdı, Amarna´ya "Aton´un Ufku" anlamına gelen "Aknet-Aton" adı verildi, sonra Amon´un büyük rahipliği makamını kaldırdı ardından Teb´de isyan çıktı ama ordu bastırdı, IV.Amenofis kararlıydı. Yeni dinin esaslarını belirledi ve mistik şiirler yazdırdı, inancın temelinde yalana karşı gelerek gerçeğe ulaşma düsturu vardı ve Tek Tanrı´ya olan sevgi derin duygularla anlatılıyordu; mezar taşlarında "Ey, biricik Allah senden başkası yoktur." yazıları bulunmuştur.

Bin yıllar dinleri bağlıyor mu?

IV.Amenofis, büyü ve sihiri yasakladı, ölümden sonra da tek hakimin Aton olduğuna inanıldı. Yeni dine inanan, Aton´un büyüklüğü ve tekliğine iman eden kişi, öte dünyada da mutlu olacaktı. Buna rağmen, IV.Amenofis tanrı oğulluğu sıfatını reddetmedi ve yüzyıllar sonraki Hz İsa´yı anımsatan bir tür peygamberlik yaklaşımı içindeydi. Ama önemli bir yön daha vardı, kişi Tanrı´ya asla bir ihtiyacını karşılamak için hitap etmezdi, aksine doğanın güzelliğine ve Yaratıcı´nın iyiliğine heyecan ve aşk duyan biri olmalıydı, gökten akan ve yaşamın kaynağı olan Nur´a tapılırdı, eşit olarak yayıılan aydınlık adalet kavramını simgelerdi ve bu Nur Gerçeklik Ülkesi´ne bağlıydı, burada da Anadolu Tasavvufu´nun bazı çizgileri ister istemez akla gelir. Bir yazıtta şöyle denir;"Ey yaşamın başlangıcı olan Aton, yeryüzünü güzellikle doldurursun, ışığın yarattığın herşeyi aydınlatır ve herşey senin aşkının bağlarıyla bağlanır, her göz kendi üstünde seni görür, Ey Sen ki, tek ilahsın ve hiçbir benzerin yoktur, sen dünyayı kalbinin istediği gibi yarattın..." Anlaşılıyor ki, IV.Amenofis Tek Tanrı düşüncesinin simgesi olarak güneşi ve ışınlarını seçmişti. tapılan bir heykel veya put yoktu. Bu yeni din, yuvarlak kırmızı bir güneş ve ondan çıkarak yere inen ve uçlarında el şekilleri bulunan ışınlar olarak simgelendi. Buradan çıkan bir sonuç var...

Simgeler bilinmeyen gerçeği saklıyor,

Tarihçi ve araştırmacı Arthur Weigall´ a göre, Hz Musa´nın kavmiyle beraber Mısır´ı terketmesi MÖ 1346´da Firavun Tutankamon döneminde olmalıdır. Özgün adıyla "Manethon" yani Musa, tarihi bir kişiliktir, IV.Amenofis´in din reformu döneminde yaşamış ve bu düşüncelerden yola çıkmıştır. Buna karşın, IV.Amenofis´in din reformu Mısır´da kökleşmemiş, yirmi yıl sürmüş ve ölümünden sonra eski inançlara dönülmüştür ama Tek Tanrı inancı farklı bir yerde, Filistin´de kökleşecek ve başka bir dinin temeli olacaktır. Biz yine "Ölüler Kitabı" na dönelim; Birçok çağdaş uzmana göre "Ölüler Kitabı" çok büyük ve çok derin bir sırdır. 1758´de Fransız Cyprianus, derinliğine zor varılan gerçek kutsallığı bu kitapla tanıdığını belirtirken, bir diğer uzman Lucien;"Mısır dini bilmecelerle doludur, konuyu iyice bilmeden ve hatta mistik deneylerden geçmeden asla alay etmemeli veya küçük görmemeliyiz, tanrıların gerçekten tanrı, köpekbaşlıların ne olduğunu bilmek için bu sırları tanımak gerekiyor" diyordu.

Ölüm ötesine geçiş...

"Ölüler Kitabı"nın anlamını iyi bilen ruh, Evrenin Büyükleri´ne meydan okuyabilirler ve hakimlerin karşısına korkmadan çıkabilirler. Her ölünün ruhunun tartılışı adlı korkunç sınavda savunma yapabilecekler, Osiris´in önünde yeri öptükten sonra ruhlarını pisliklerden koruyacaklar. Çünkü ruh hem bir kadının karnından çıkarken, hem de yaşamı süresince kapıldığı tutkular yüzünden kirlenmiştir ve ruh bedeninin kirlendiğini hisseder. Ancak "Ölüler Kitabı"ndaki dua ve formüller sayesinde ruh Ra´nın ateşinde tutuşmadan, 42 hakimin önüne çıkmaktan korkmayacaktır. 42 Hakimin her birisi Mısır´ın bir bölgesini ve 42 günahtan birisini temsil ederken ölüyü sorgularlar, ölü o anda Thot´uh önünde yanlışları itiraf etmelidir, Thot gizlilerin sahibidir, bilinmeyen bir nedenle bir şebek olarak resmedilir. Peki ölü ne diyecektir veya nasıl olmalıdır? Thot ve çakal kafalı tanrı Anubis teraziyi dikkatle izlerlerken ölü, insanlara karşı günah işlemediğini, mevkilere saygılı olduğunu, tanrıları kızdıracak birşey yapmadığını, öldürmediğini ve öldürmek için emir vermediğini, kimseye acı çektirmediğini, tapınaklardan birşey çalmadığını, kimsenin toprağını çalmadığını, hileli tartı kullanmadığını, tanrıların kuşlarını ve kutsal göllerin balıklarını çalmadığını doğru olarak söyleyecek ve kendini temize çıkaracak.

Cennette yaşam,

Tanrıların yazıcısı olan Thot ve mezarlıkları koruyan Anubis, ölüyü dinledikten sonra teraziye bakacaklar ve eğer Thot terazinin iki kefesinin dengede olduğunu yazabilirse, kefenin birisinde ölünen vicdanının ve iradesinin simgesi olan kalbi, diğerinde ise Maat´ın yani gerçeğin tüyü vardır, yani gerçek tüy kadar hafiftir. O zaman ibis kuşu kafalı Thot, ölüler tanrısı Osiris´e dönecek ve ölünün kalbinin doğru olduğunu ve kalbin tüyden ağır olmadığını söyleyecektir. İşte o zaman ölü, ebediyen istediği yerlere gidebilir, canlıların arasına, yerin altına, Samanyolu´nun derinliklerine... Artık o bir ölü değildir, ölümsüzlerle beraberdir, bulunduğu yerde yiyecek tarlaları vardır. İncir ağaçlarının gölgesinde serinliği tadacaktır ve tanrıçaların sütünden içecektir. Bu arada kötülerin yerini de görecektir, orada kendi iç organlarını yiyen krallar, işkenceci tanrılar, kafaları kesik ama vücutları olan belleksiz ruhlar vardır. Ama o onlardan uzaktır ve ışık ruhların arasında, ebediyen yükselmiştir, İncil´de yazdığı gibi; "..onlar cennette ışık saçan yıldızlar gibi olacaklar"dır.
"Ölüm geceye benzer"

"Ölüler Kitabı"ından bazı bölümlerdi bunlar, aslında tümü Mısır´ın gizeminden ancak birkaç damlası. Böylesine garip bir uygarlığın bir diğer örneği tarihte yoktur. Yunan uygarlığının temelinde Mısır yatar, tarihte bu kadar etkin iki kültür aktarımı daha vardır ama sonraki yüzyıllarda, bunlar Yunan biliminin İslam Dünyası´na, İslam kültürünün ise Batı Avrupa´ya aktarımıdır. Başta söz edildiği gibi, Mısırlıların matematik bilgisinin incelenmesi hayal kırıklığı yaratmıştır çünkü günümüze kadar ulaşabilen dev yapıtlar inşa edebilmişlerdi fakat buna karşın tıp bilgileri şaşırtıcı düzeydedir. Öte yandan Eski Mısır´da Mezopotamya´da olduğu gibi, Astroloji yoktur, yerinde Astroaltri yani gök cisimlerinin tanrı kabul edilmesi vardır. Onlar, gök olaylarını dinsel bir çerçeve içinde görüyorlardı. Ayrıca, göklerde şaşmaz bir düzenin bulunduğuna, görünümler değişse bile temelde bir kararlılığın bulunduğu inancındaydılar. Ama bu inanç mitoloji ve masallarla örülüydü ve bu yüzden Mısır astronomisi ayinlerle, dinsel törenlerle içiçeydi. Çok dindardılar, din işlerinin aksamaması için çok özen gösteriyorlar, zamanın akışına anlam veriyorlardı. Onlara göre zaman bitimsiz olduğu için, daima yeniden, yeni baştan yaşanıyordu. Günleri uğurlu veya uğursuz diye ikiye ayırırlardı, her zaman dilimi için sihir formülleri vardı, hareketlerini buna göre yönlendiriyorlardı. Geceye benzettikleri ölüm sonrasında, ruhların kendilerini düşmanlarından koruyabilmeleri ve davranışlarını düzenleyebilmeleri için dünyasal görevlerini doğru zamanlarda yerine getiriyorlardı. Salt bu yüzden mezarlarda lahit kapaklarının içlerini köşegensel yıldız saatleri resimleriyle süslediler.

Mısır ünlü bir gezginin söylediği gibi anlatılması değil, gezilip görülmesi ve hatta yaşanması gereken bir yerdir. Giza Piramitleri´ni, Teb´i, Karnak ve Lüksor´u ve de müzelerdeki göz kamaştırıcı eserleri yakından görmeden günümüzden binlerce yıl önce yaşamış olan bu insanları anlamak mümkün olmaz. Belki de böyle bir görsel aşamadan sonra, Mısır´ın gizemi, "Ölüler Kitabı" nın içyüzü ve diğer bilinmeyenler aydınlanabilir...

Mumyalama Sanatı

Mısır inançlarında, ölümden sonra bedenin bozulmadan kalması çok önemlidir, en büyük korkuları cesetlerin çürümesiydi. Bu nedenle cesetlerin mumyalanması her Mısırlı için ölüm kadar önemli bir gerçekti, mumyalanamadan çürüyüp bozulan bir ceset durumuna düşmektense milyon kere ölmeye razıydılar, aksi halde yaşama döndüklerinde bedensiz kalacaklar ve ruhları sonsuza kadar kaybolacaktı. Eski Mısır´ın tüm yaşamında mumyalama son derece önemli bir sosyal olaydır ve parasal düzeye göre çeşitli mumyalama ekonomisi görülür. Ölümden sonra ceset 70 gün süreyle sodyum hidro karbonat ve zift karışımında yatırılıyor ve bozulması önleniyordu. Bu süre firavun gibi önemli kişiler için bir yılı dahi bulabiliyordu. Cesedin tüm kılları traş ediliyor, özel cerrahi araçlarla burun deliklerinden girilerek beyni parça parça çıkarılıyordu. Karın bölgesi açılıyor, iç organlar boşaltılıyor sonra yarık dikiliyor veya balmumu ya da metal bir kapakla örtülüyordu. Metal kapağın üzerinde kutsal simgeler ve koruyucu olarak Horus´un Gözü vardı, iç organların konduğu dört kavanoz veya kabı Horus´un Gözü koruyordu. Kalp, "Ölüler Kitabı´nda "Gerçek kalbin seninle beraberdir" yazdığı için yerinde bırakılıyordu. Vücudun içi şarapla yıkanıyor, damarlara özel sıvılar enjekte ediliyor, karnın içine balmumu, antiseptik yağlar, tarçın, lotüs çiçeği tohumları, sedir yağına batırılmış tamponlar gibi birçok madde dolduruluyordu. Gözbebeklerinin yerine porselen gözbebekleri konuyor, eller, ayaklar ve yüz katranlı keten şeritlerle sıkı sıkı sarılıyordu. Bu arada kavanozlarda duran iç organlar hatta bazen erkek cinsel organları da, ilaçlanıyordu. Şeritleri sarmadan önce, ölüye makyaj yapılarak dudaklar, göz kapakları, tırnaklar, avuçlar ve ayak tabanları boyanıyor, burun delikleri tıkanıyordu. Keten şeritlerin aralarına muskalar, çeşitli çiçekler konduktan sonra vücudun şeklinin bozulmaması için boşluklara tamponlar doldurularak metrelerce uzunlukta şeritlerle ceset çok sıkı olarak sarılıyordu. Keten şeritlerin aralarına özel bir zamk sürülüyordu. İşlemler bitince, üzerinde dünyayı görmesi için göz resmi bulunan bir mask takılıyor ve cenaze yatağına yatırılarak tabutların yapımı bekleniyordu.

Lanet gerçekten var mı?

Büyük Firavun Tutankamon dünyayı terk ettikten 3500 yıl sonra, 12 Şubat 1924´de iki İngiliz Lord Carnarvon ve Arkeolog Dr Howard Carter onun kutsal mezarına girerek bir anlamda mezarı bilimsel olarak talan ettiler. Elbette ki, bizlerin gözleri önüne serilen güzellikleri görebilmemizin tek yolu da buydu ama rahatı kaçan Firavun aynı fikirde değildi. Önce Lord Carnarvon durup dururken öldü, komada firavunun adını sayıklıyordu. Ardından ona bakan hemşire ve ekipten Albay Herbert, Carter´in sekreteri, Westbury Lordu´nun oğlu, bir başka uzman olan Prof. La Fleur, hafriyatçı Arthur Mace peşpeşe öldüler. Mezara ilk girenlerden Dr. White bir iki gün sonra kendini astı, radyograf Archibald Ree aniden ölürken, bir Mısırlı resmi görevli de onu izledi. Bu kadarla bitmiyor; mumyayı ilk kez açan Derry, firavunun eşyalarından birisini elleyen Davis, Lady Carnarvon, Prof.Breastead, Sir Alan Gardner, Woolf, Winlock ve diğerleri... Tam 17 kişi mezarın açılmasından sonraki bir iki ayın içinde yaşamlarını yitirdiler. Zehirler hakkında geniş bilgileri olan Mısırlılar özel bir zehir mi kullanmışlardı? Bu zehir, bin yıllara rağmen etkisini yitirmeyecek kadar güçlü müydü? ABD´de Oakridge Atom Merkezi´nde çalışan birkaç bilgin inanılmaz bir iddiada bulundular; Mısırlılar atom enerjisini biliyorlardı ve mumyanın içinde radyoaktif maddeler vardı. Olabilir mi? Büyülerin, ilaçların ve sihirin Tanrıçası İsis´in laneti bu muydu? İlginç ama 17 kişinin raslantı dışı ölümlerine rağmen ekibin başı Dr. Howard Carter uzun yıllar yaşadı...

Güneş Kral Akhen-Aton´un Tanrı Aton için yazdığı şiir

"Göklerin ufkunda belirmen ne kadar güzeldir,

Ey! hayatın temelinde yaşayan Aton,

Sen doğu göğünün ufkunda doğduğunda,

Tüm memleketi güzelliğinle doldurursun,

Uzaklaşsan da, ışınların dünya üzerindedir,

Ne kadar yüksek olursan ol,

Senin adımlarının izleri gündüzdür,

Sen, ışınlarını dağıttığın zaman,

Mısır´ın her iki ülkesi de bayram eder,

Hepsi uyanık ve ayaklarının üzerindedir,

Çünkü Sen, onları uyandırmışsındır,

Onlar tüm organlarını sende yıkarlar,

Ve kollarını kaldırıp, Sen´i şafakta selamlarlar,

Sonra tüm dünyada herkes kendi işini yapar,

Hayvanlar otlardan zevk alırlar,

Ağaçlar ve bitkiler çiçeklenirler,

Kuşlar, kanatları sana doğru ibadet edercesine kalkık,

Bataklıklarda uçarlar,

Sen üzerlerinde oldukça onlar yaşarlar,

Kadında çocuğu Sen yaratırsın,

Ananın karnında çocuğa Sen hayat verirsin,

Sen ana rahminde dahi çocuğu besleyensin,

Ne zaman civciv kabuğu içinde bağırsa,

Sen ona hayat vermek için nefes verirsin,

Ey Tanrım, Senin ne kadar çok eserlerin vardır,

Sen! Ebediyetin hakimi! Senin isteklerin hep iyidir,

Sen yaşamın ta kendisisin ve yaşam Sen´de yaşar.

Tanrım Sen yaşamsın ve Yaşam ancak Sen´de görülür."



Ω - ANANA PAPİRÜSU - Ω

Ey insanoğlu; bu parşömende yazılı olanları iyi oku. Oku; burada varolmadığın günleri bulacaksın, eğer tanrıların bahşettiği bilgeliğe sahipsen...

Oku çocuğum; çok uzaklardan sana henüz ulaşan geçmişin ve geleceğin sırlarını oku...

İnsanoğlu ebediyetten bu güne; sadece burada yaşamadı; birçok yerde, birçok zamanda, birçok dünyada yaşadı; herbirinin arasında karanlıklar perdesi vardı;

Ve şimdi kapılar açılacak ve başlangıçtan beri varolan tüm karanlık tüneller aydınlanıp, görünecekler; İnancımız bize sonsuz yaşamı öğretti; şimdi ebediyeti, sonun ve başlangıcın olmadığını anladık;

Bu bir sonsuz daire... Bu nedenle; çember yasasına göre; eğer bir tek şey doğruysa öteki herşey doğrudur; Öyle ki; bizler daima yaşadık...

Yaratıcı, insanoğlunun gözlerine birçok yüzünü, çeşitli ahidlerle gösterdi; aslında O birdir; O istedi ki; tek bir tanrı olarak bilinsin; çünkü henüz herşey yanlıştı, herşeyin doğru olması için...

Özümüz; ki o bizim ruhsal benimizdir; kendisini bize çeşitli yollarla gösterir... Bilginin perdesi sonsuzluktan gelir; ve bu perde herkesde gizlidir; mucizelerin gücü ile bize gerçeğin bir an için görünmesi özellikle yapılanmıştır ...

Mısırlılar arasında bilinen kara böcek tanrı değildir, sadece o´nun sembolüdür. Çünkü o böcek ayaklarıyla çamurları yuvarlar ve yumurtalarını yaptığı topların içine koyar; aynen Yaratıcı´nın dünyaları yuvarlayıp üzerine yaşamı koyduğu gibi...

Bütün tanrılar; bir olarak sevgi ödülünü dünyaya verdiler; hiçbir kesinti, duraklama olmaksızın... İnançlar bize açıkça öğretti, belki sizlere de; yaşam ölümle son bulmuyor ve bilin ki, sevgi tüm yaşamın ruhudur. sonsuzluk boyunca sürdürülmelidir.

Görünmeyen zamanların kudreti, ruhların tümünü bağlayacak; dünya öldüğünde; sona gelindiğinde ve bu arada bütün ayrı geçmişler onlara açıklanmış olacak..

" ANANA ;Firavun Leti II ´´nin Başyazmanı ve arkadaşı " MÖ .3500
__________________
Mankind differs from the animals only by a little, and most people throw that away.

Nuve Muzemizi gezdinizmi?
sanal resim galerim
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
  #15  
Alt 09.09.07, 15:39
Jeli - ait kullanıcı resmi (Avatar)