|
#1
|
|
09.09.07, 13:58
Ilk aşklar unutulmaz mı??? | Yüzyılın unutulmaz aşkları | Unutulmaz Filmler ve Müzikleri | Türk Televizyonlarında Unutulmaz Gaflar | Hatice annemizi unutulmaz kılan hizmet | Mitolojinin en unutulmaz efsaneleri Aztek Sarkilari Az bilinen kaynaklar, günümüzün bilgi çağında artık birer birer ortaya çıkıyorlar. Şimdi de, dünyanın uzak geçmişte dünyadışı canlılar veya antik astronotlar tarafından ziyaret edildiğini anlatan antik şiirler bulunduğu açıklandı. Bu şiirler bir ziyaretten çok bir yerlerden sürülmüş veya kaçmış ya da terkedilmiş bir insanlığın dramını daha çok anlatıyor gibiler. Alttaki şiir, "Canti Aztechi-Aztek Şarkıları" ndan alınma; çeviren ve derleyenler Ugo Liberatore ve Jorge Hernandez-Campos (Guanda, Perma, 1966). Birisi gerçekten dünyada yaşadı mı? Tüm zamanlarda değil, sadece bir an için, Biz sadece uyku için geldik, Sadece rüya görmek için, Bu gerçek değil, gerçek değil, Biz dünyaya yaşamak için geldik, Fakat, kalbim ne yapabilir? Eğer nafileyse, Biz dünyaya yaşamak için geldik, Boş yere mi çiçekler? Nerede kalbim? Yaşamın merkezi? Nerede benim gerçek evim? Nerede benim gerçek yaşadığım yer? Dünyada yaşamaya tahammül ediyorum, Burada gösterişli ölüm doğmuş, Tlapalla´dan alınan, Atalarımız, dünyada ulaştılar, Hangi sarkıyı söyleyeceğiz, dostlar? Ve neye sevineceğiz? Burada yanlız, şarkılarımızda yaşıyoruz, Atalarımız orada doğdu, dünyada yaşadılar, Ben dünyada yaşamaya tahammül ediyorum, O, yaşamı gizledi, Küçük bir sandıkta ve değerli bir kutuda, Ama ben onları görecek miyim? Gözlerim görecek mi? Babamım ve annemin yüzleri, Bana şarkılarını sunabilirler, Onların sözleri, neyi arayacağım? Burada kimse yok; Bizi dünyada bir yetim gibi terkettiler, Nereye gideceğim dostlar, nereye? Korkular tüm ağırlığı ile üzerimde, Belki, Tanrı´nın evine, Hangi yerden indik, göğün merkezindeki? Ya da, dünyanın kalbindeki o torunlar? Işığın yeşil yılanı, Sen göksel kuşsun, ateşin renginde, Ovaları baştanbaşa uçuyorsun, Ölümün krallığında, Savaşçı Huitzilopochtli, Onun işi yükseklerdeydi, Onun yolunu izleyenler, Bulutların arasındaki görkemli yer, Dondurucu rüzgarlar yerindeki o yer, O, ateş duvarlarını yıktı, Tüyleri topladığı yerde savaştı, Fethettiği halklarla, Savaşa istekli, Alevlenen geldi, Kızgındı, dönen tozların arasından yükseldi, Bize yardıma geldi, bu bir savaş, yakıcı, Düşmanımız Pipitlan´da, Dostlar bu iş, bizi dünyaya sürdü. Bu bir gerçek, biz dost olacağız, Bu bir gerçek, biz dünyada yaşayacağız, Fakat zaman geldiğinde, Siz dostluğumuzdan bıkacaksınız, Ölümden nefret ediyor ve katlanıyorum, Önemli değil, kıymetli taşlar gibi, Yıpranmış birlikte olduğu gibi, Önemli değil, biz bütünüz, Bir gerdanlıktaki yanyana taşlar gibi, Dostum, benim gerçek dostum, Birbirimizi sevelim, Tanrı´nın aşkı için, Bildiğin gibi, bu yüzden bende biliyorum, Biz bir zamanlarda yaşadık, Bir gün, buradan gideceğiz, Buraya sadece birbirimizi tanımaya geldik, Dünyaya geldik ama biz ödünç geldik, Burada, kederli ve mahzunuz hala, Burada, uzaklarda görülmeyi gözlüyor ve bekliyoruz. Nüve Forum » kütüphane » Kültür » Mitoloji » Efsanevi Karakterler
__________________ Mankind differs from the animals only by a little, and most people throw that away.Nuve Muzemizi gezdinizmi? sanal resim galerim Konu Unrealseptic tarafından (23.05.08 saat 22:36 ) değiştirilmiştir.. |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| ||||
| ||||
| Gezgin Batutanin hikayesi Öyle birini düşünün ki, günümüzden yaklaşık 470 yıl önce, deve kervanlarıyla, yelkenlilerle, at üstünde Asya, Afrika ve Avrupa´yı gezerek tahmini 25.000 km´li bir yol aştı. İnanılmaz olaylar anlatarak, yüzyılları aşan bir kitap yazdırdı; "Rıhle"yi... İşte size Hz. Adem´in ayak izi, kadın memesi yiyen yamyamlar, Hindistan´da taşlaşmış insanlar, Karanlık Ülke, Manisa, Birgi´ye düşen kara göktaşı ve yüzlerce yıl önce zift olarak kullanılan petrol... "Önce Esirgeyen ve Bağışlayan Allah´ın adıyla..." tüm zamanların en büyük gezginlerinden birisi olan İbni Batuta söze böyle başlıyordu. Öyle birini düşünün ki, 21 yaşında yollara düşerek, 29 yıl boyunca durup dinlenmeden iki kıtayı dolaşsın, yaklaşık 125.000 km. yol yapsın. Batuta, Marko Polo´nun üç katı daha fazla dolaştı ve günümüzdeki coğrafya ile 44 ülkeyi gezerek, bugün Paris´de Bibliotheque Nationale´da saklanan 640 yıllık el yazması ünlü kitabını yazdı. Batuta, 13 Haziran 1325 yılında doğum yeri olan Tanca´yı terkettiğinde, Mekke´ye hacı olmaya gidiyordu. Gerçek adı, Şeyh Abdullah Muhammed ibn Abdullah ibn Muhammed ibn İbrahim el Lavati´idi. Eğer bugün yolunuz Tanca´ya düşerse, stadyumun yakınında bulunan Batuta´nın yerini ziyaret edin. Tanca uzak geçmişin buhur kokularıyla buram buramdır, buradan Finikeliler, Romalılar, Vandallar, Araplar, İspanyollar gelip geçtiler, yaşadılar, ticaret yaptılar, genç Batuta, askerlerin, korsanların ve usta kaptanların arasında dolaşırken deniz çizgisinde soluklaşan uzak ufuklara açgözlülükle bakıyordu, ta ki upuzun bir deve kervanıyla Mekke´ye doğru yola çıkıncaya kadar... Kervan on ayda, Cezayir, Tunus ve Libya´yı geçerek Mısır´a İskenderiye´ye vardı. Büyük limanı ve daha o zamanlarda yokolmaya başlamış olan dünyanın 7 harikasından birisi olan dev deniz fenerini gördü. Nİl Deltası´nda Fuwa Köyü´nde dönemin tanınmış mistiği Şeyh Ebu Abdullah´ın evinde geceledi ve rüyasında geleceğini gördü;"Dev bur kuşun kanatları üzerindeydim, beni Mekke yönüne sonra da Yemen´e doğru uçurdu, sonra doğuya döndü ve çok uzun bir uçuşa başladık, aşağıda bazıları bol ışıklı, bazıları karanlık yemyeşil ülkeler vardı ve beni oraya indirdi." Ertesi gün Batuta, Şeyh´e rüyasını anlattı, Şeyh doğuya gitmesi gerektiğini söyleyerek rüyayı yorumladı. Batuta bu öneriyi reddetmeyecekti, Şeyh´in verdiği yolluğu ve gümüş paraları alarak yola düştü. Kahire´ye vardığında, ülkeyi Memlükler yönetiyordu. Batuta kitabında Kahire´nin dar sokaklarını, 12.000 su taşıyıcısını, 30.000 hamalı, 36.000 tekneyi yazacaktı. Nil´in sayısız kıvrımlarını anlattı. Sonra Kudüs´e geçti. Gerçek müslüman Türkler´le başbaşa... Batuta, Mescidi Aksa´nın altın kubbesini güneş gibi parlayan bir ışık kütlesi olarak tarif ediyordu. Sonra, Akka yolundan Beyrut´a doğru yola devam etti. Hamah´daki muhteşem orkide bahçelerini ve su değirmenlerini anlattıktan sonra Şam´da bir kervana katılarak Antakya´ya kadar gitti. Daha sonra onu 55 günlük bir kervan yolculuğunun ardından Mekke´de görüyoruz, hacı oldukan sonra yine yola düşerek Somali ve Zangibar´ı gezdi, sonra Bağdat´a ve Necef´e gitti, Şiileri tanıdıktan sonra Hz.Ali´nin mezarını ziyaret etti. Oradan aşağı inerek İran Körfezi´ni, Umman´ı ve Bahreyn´i gezdi. Orada Hintli hacılarla tanıştı ve Hintliler´in müslümanları beklediklerini öğrenince Hindistan´a arka kapısından girmeye karar verdi. Anadolu´ya yönlendi, Lazkiye´den Alanya´ya geçti, uzun uzun Türkler´in sıcak dostluğunu, misafirperverliğini anlattı. Batuta, kadın erkek ayrımı olmaksızın her ihtiyaçlarını karşıladıklarını yazarken peçesiz Türk kadınlarının yardımseverliğini özellikle belirtiyordu. Ona ekmek, ayran, et ikram ediyorlar ve din hakkında sohbet etmesini istiyorlardı. Batuta´nın sonraki durağı Mevlana´nın kenti Konya´ydı, orada danseden dervişleri izledi ve Sufizm´le tanıştı. Ona "Gel, herkes hoşgeldi, ruhunun özgürlüğü için bize katıl." Uzun nefes ekzersizleri, Allah zikirleri ve uzaklardan gelen kudüm ritmi ve ardından başlayan kozmik uykuda gezerlerin uzay ve zaman dışındaki dönüşleri. Ve beyinlerde aralıksız duyulan tek bir ses; "La İlahe il Allah"... Gezinin sonrasında Kayseri, Sivas, Erzurum, Kastamonu, Safranbolu, Bolu, Balıkesir, Bergama ve Manisa vardı. Sonra onu Sinop´da görüyoruz, oradan Kırım´a geçti, oradan Bulgaristan´a ve İstanbul´a ulaştı. Derken Özbekistan´a döndü, oradan Horasan ve Afganistan´a geçerek Hindistan´ın arka kapısına ulaştı. Süper gezgin yorulmak bilmiyor... İbni Batuta, Sind Sultanı Tuğluk Şah´ın emrine girdi ve bu arada tüccarlara borçlandı, borcunu ödeyebilmek için Delhi´de yedi yıl yargıçlık yaptı ama olmadık bir anda başı derde girecekti, Hintli bir mistiği ziyarete gittiğinde tutuklandı. Mistik idam edildikten sonra serbest bırakıldı. Bir zaman sonra Sultan değişti, yeni Sultan ise Batuta´yı Çin Elçisi atadı. Bu hiç beklemediği görev gezginin çok şaşırtmıştı. Ve 1341 yılında inanılmaz bir konvoyla yola çıktı, yanında küçük bir ordu, yüzlerce Hintli dansöz, altın şamdanlar, brokarlar, mücevherli silahlar ve incili eldivenlerden oluşan bir hazine vardı. 1000 atlı konvoya eşlik ediyordu ve yeni Büyükelçi Hint Okyanusu´na doğru yola çıktı. Yolda isyancıların saldırısına uğradı ve soyuldu, esaretten güç kurtarıldı. Yine yola düştü, güneye inerek Maldive Adaları´na ve Seylan´a kadar gitti. Seylan´da amacı Adem Peygamber´in ayak izini ziyaret ederek hacı olmaktı. Zirvelere tırmanarak, kutsal ayak izini gördü, iz 12 karış büyüklüğündeydi, Budist rahipler, Zen hocaları ve Hindular İnsanlığın Atası için hep beraber dua ediyorlardı. Orada geçirdiği huzur dolu günlerden sonra Batuta´yı Java ve Sumatra Adaları´nda görüyoruz, orada yaşayan müslümanlara din hocalığı yaptı. Bir süre sonra yine yollara düşen Batuta nihayet Çin kıyılarına çıkıyordu, Taiwan´ın karşı kıyısındaki Cathay´a ulaştı, orada gördüğü şey onu çok şaşırttı. Karşısında pagoda benzeri bir cami vardı, cami 350 yıllıktı ve orada dua etti. Bugün oraya gidenlere Batuta´nın dua ettiği yer gösteriliyor. Çin´in içinde 9 ay yolculuk ettikten sonra, dünyada en güvenilir yolculuğun Çin´de yapıldığını yazdı. Pekin´e kadar gitti. Yaşadıkları onun için inanılmazdı, artık geri dönmeye kararlıydı. Sumatra, Kalkütta, Hürmüz, Bağdat üzerinden giderek üç yıl sonra Mekke´ye tekrar ulaştı. Fas´a geldiğinde yorgundu ve annesi sadece 9 ay önce ölmüştü. Sultan´a çıkarak, gezilerini uzun uzun anlattı. Bir zaman sonra yine seyahat güdüsü depreşti, İspanya´ya geçerek Malaga ve Granada´yı ziyaret etti, Fas´a dönerek ülkesinin içlerini gezdi, "Mezarınız dünyada değildir" Uzak Doğu´dan dönüşünden üç yıl sonra yine bir kervanla Büyük Sahra´ya yollandı. 2500 km yol alarak Sahra´yı aştı ve Mali´ye kadar geldi, Nijer´i gördü, Timbuktu´yu gezdi sonra geriye Fas´a döndü. Sultan´ın hizmetine girerek üç yıl çalıştı ve inanılmaz kitabı "Rıhle-Seyahatname"yi tamamladı. Bazı kaynaklara göre ise, son yıllarında yargıçlık yaptı ve 1369 yılında 63 yaşında öldü. Mezarının yeri bilinmiyor, Tanca´da küçük bir yer onun anısına yapılmış. Onun için Mevlana gibi; "Öldüğümüz zaman, mezarımızı dünyada aramayalım, yerimiz insanların kalbinde olmalıdır." deniyor. Yüzyıllar öncesinde, ulaşımın hemen hemen imkansız hatta ölümcül olduğu bir çağda dünyanın hemen yarısını gezen muhteşem İbni Batuta´nın önünde saygıyla eğilmek gerekiyor. Rihle yani Seyahatname aslında Batuta´nın kaleminden çıkmış değildir, anlattıkları İslam bilgini İbn Cücey el-Kelbi tarafından yazılmıştır. Kitaba bazı eklentiler yapmış, dönemin bazı ünlü bilgin ve şairlerinden alıntılar yapmıştır. Hatta, bazı alıntıların başka gezginlerden alındığı da söylenir. İç Anadolu hakkında yazdıkları pek yeterli görünmese de, Afrika hakkında anlattıkları tam anlamıyla coğrafi bir keşiftir, Volga bölgesi için yazılanlar arkeolojik araştırmalara kaynak olmuştur. Hindistan tarihi ile ilgili önemli bilgiler verir. Büyük ulaşım yollarını kara ve deniz olarak anlatır, ülkelerin folklörik, yeme, içme adetlerini, ticaret merkezlerini, sınai ve zirai kaynakları, o dönemin ithalat ve ihracatını, dönemin İslam dünyasını ve İslami mezheplerin yaşam biçimlerini uzun uzun anlatarak, olağandışı bir kaynak oluşturmuştur. Kitap bu güne kadar altı dile çevrilmiş ve ilk kez 1800 sonlarında Türkçe yayınlanmıştır. Ve yaşadığı çağın gereği olarak fantastik bir dille yazdıklarından birkaç örneği görmek gerek... Piramitler hakkında; "Tufan´dan önce malum olan bütün ilimler Yukarı Mısır´da Sad bölgesinde oturan Hunuh denen Hermes´dan alınmıştır. Astronomik hareketleri ve ilahi cevherleri ilk anlatan odur, bilimin ve üretimin kaybolmasından korkarak piramitleri yapmış ve üzerlerine tüm araçları resmeden yine Hermes´dir... Piramitin kapıları yoktur ve neden yapıldığı bilinmemektedir... Bir söylentiye göre tufanlardan korkan bir firavun bilimin, hükümdar eşyalarının ve cesetlerinin kaybolmaması için yaptırılmıştır. İçinde bunlar saklıdır..." Meryem ve Hz.İsa´nın mezarları: Kudüs´de Cehennem Vadisi denen yerde bulunan kiliseye Hz.Meryem´in mezarı deniyor... yine orada bir başka kiliseye de Hz.İsa´nın mezarı deniyor ve ziyaret ediliyor ama safi yalandır... Garip bir olay: Bir defa Dehli´ye beş günlük mesafede bulunan Afkanbur´daydım... Bir grup derviş gelerek bir gece kalma istediler, bunlara Haydari deniyordu... reisleri zenciydi, bana gelerek etrafında raks etmek için ateş yakacağını söyleyerek odun istedi... ateşi yaktılar ve yatsı namazından sonra kor haline gelmiş ateşin içine girip raksederek yuvarlanmaya başladılar. Reisleri benden gömleğimi istedi ve ateşin içine girerek gömlekle alevleri söndürdü... gömleği bana getirdiğinde ateşin asla etkilememiş olduğunu gördüm. Petrol hakkında: Dicle civarında Kıyare denen bir yer vardır, burada bulunan siyah bir yerde zift kaynakları vardır, ziftin toplanması için havuzlar yapılmıştır. Zift zemin üzerinde pek siyah, parlak, yumuşak, hoş kokulu çamura benzer. Kaynakların çevresinde oluşan siyah gölün üzerinde inca bir yosun olup, onu kenara atınca zift olur. Zift çıkarmak istendikçe kaynakta ateş yakılır, ateş rutubeti buharlaştırır sonra zift parçaları ayrılarak çıkarılır. Kufe ve Basra arasında da böyle kaynakların bulunduğu söylenir. Anadolu hakkında: Alanya´ya ulaştık... bu ülke dünyanın en güzel memleketidir, Allah diğer ülkelere tek tek bahşettiği güzellikleri burada bir araya getirmiştir. Ahalisi güzel ve temizdir... bunlar için "bolluk, bereket Şam´da, şefkat ise Anadolu´da dır"denmiştir... Bu ülkede bir eve indiğimizde kadın, erkek durumumuzu soruştururlardı. Burada kadınlar erkeklerden kaçmazlar, ayrılacağımız zaman sanki akrabaymış gibi bizimle vedalaşırlar ve gözyaşı dökerlerdi... Alanya büyük bir şehirdir ve ahalisi Türkmen´dir... Bir göktaşı: Birgi Sultanı Aydınoğlu Mehmet Bey´in konuğuydum... Sultan bana gökten düşmüş taş görüp görmediğimi sordu. Ben de, ne gördüm, ne işittim dedim. Birgi dışına böyle bir taşın düştüğünü söyleyerek adamlarına taşı getirtti. Sert, parlak ve simsiyah bir taş getirildi... taşçılar çağrıldı... taşı parçalamaları emredildi... dört usta çekiçlerle taşa vurdukları halde taş üzerinde zerre kadar iz meydana gelmedi... sonra Sultan taşı eski yerine göndertti. Karanlık Ülke: Bulgar şehrinden geçerek Karanlık Ülke´ye gitmek istedim, kırk günlük yol vardı... vazgeçtim... orası buz deryasıydı... yolcular bu ülkede kırk gün giderler ve Karanlık Ülke´nin yanında kamp kurarlar, getirdikleri malları sınıra bırakıp geri dönerler... ertesi gün geldiklerinde mallarının alınmış olduğunu, yerlerine samur, sincap veya rakun kürklerinin bırakılmış olduğunu görürler. Alışverişleri budur... Oraya gidenler kiminle alışveriş yaptıklarını, bunların in mi cin mi olduğunu bilmezler... Taş insanlar: Hindistan´da Laheri şehri dışında Tarna denen yere vardığımızda, insan ve hayvan şeklinde sayısız taşlar gördüm. Bunların çoğu kırılmış, bir baş veya bir uzuv kalmıştı. .. bir sur ile ev duvarlarının izleri vardı... bir ev kalıntısının içinde taş bir peyke üzerinde elleri arkasına bağlı gisi duran taş bir insan vardı... Kalıntılar arasındaki çukurlar pis kokulu sularla doluydu... Bir duvarda Hintçe bir kitabe vardı... yanımda bulunan arkadaşım şöyle dedi; "Tarihçilerin söylediğine göre, burada eskiden çok büyük bir şehir vardı, şehir sakinleri büyük rezaletler işlediklerinden hepsi taş kesildiler. Hintçe kitabede bu insanların 1000 yıl önce uğradıkları felaket anlatılır." Cukiler: Bu garip insanlar Hindistan´da Perven şehrinde yaşarlar... aylarca birşey yemez içmezler, çukurlar kazılır, bir tek hava deliği bırakılır ve orada aylarca kalırlar, bir sene kalanını bile işittim... halkın inancına göre bu adamlar bir hap yapıp onu yerler ve uzun zaman acıkmazlar... bunlar gelecekten de haber verirler... kimisi bakışıyla adam öldürür... bir gün Sultan beni yanına çağırdı yanında iki Cuki vardı, onlara benim bir yabancı olduğumu, görmediğim şeyleri göstermelerini emretti... birisi bağdaş kurarak yerden havaya yükselince ben korkudan düşüp bayıldım... bir ilaçla ayıltmışlar... sonra ötekisi heybesinden bir nalın çıkardı, yere vurdu ve nalın mendi kendine havaya yükselip, boşlukta duranın ensesine gidip vurunca adam yere indi... Sultan aklıma zarar geleceğinden korktuğu için daha büyük şeyer yaptırmadığını söyledi Adem Peygamber´in ayak izi: Dünyanın en yüksek dağlarından birisi Seylan´da Serendip Dağı´dır, çıkınca bulutlardan aşağısını göremezsiniz... orada Hz. Adem´in ayak izi siyah ve yüksek bir kayanın içinde bulunur. Ayak kayaya gömülerek iz bırakmıştır, boyu 12 karıştır... eskiden Çinliler gelerek kayadaki ayak izinin baş ve yanındaki parmakların izini kırarak oradaki bir tapınağa koymuşlar... Yamyamlar: Timbuktu´da müslüman olmayan zenciler insan eti yerler ama beyazların etini yemezler, onlara göre beyaz insan eti gerektiği gibi gelişmemiştir, zenci eti tam kıvamındadır... bir gün bunlardan bir grup Sultan Mensa´yı ziyaret etti, Sultan bunlara ikram olsun diye bir hizmetçi kadını verdi, kadını boğazlayıp yedikten sonra kanını ellerine ve yüzlerine sürdüler... kadın etinin en lezzetli yerleri ey ayasıyla, memesiymiş.. Kitabın sonu: İbni Cüzey der ki; "Akıl sahibi hiçbir insan İbni Batuta´nın yüzyılın gezgini olduğunu takdir edememezlikten gelemez. Onun için bu milletin gezginidir denilirse abartılmış olunmaz. Benim İbni Batuta´dan yaptığım özet burada son buldu. Bu eserin yazılışı Şubat 1536´da dır..." Günümüzden 460 yıl önce yazılan bu eser gerçekten inanılmazdır. Ama daha inanılmazı İbni Batuta´nın o dönemin dünyasının hemen hemen üçte ikisini sağ salim gezmiş olmasıdır. Anlattıkları benzeri gezginlerin anlatılarının çoğunun üzerinde ve çok daha zengindir.
__________________ Mankind differs from the animals only by a little, and most people throw that away.Nuve Muzemizi gezdinizmi? sanal resim galerim |
|
#3
| ||||
| ||||
| Noelbaba Efsanesi Noel Baba, yaşayan bir efsane olmasının yanısıra dünyada en çok tanınan on isimden birisi. Onun hayal kişiliğinin çevresinde oluşan öyküler, ister istemez bazı araştırmacıları harekete geçirdi ve hatta bilimsel analizler yapıldı. Bazı araştırmacılar Noel Baba´nın pedagojik açıdan bir dert olduğu görüşündeler. Klasik görünümünde Noel Baba, yerçekimine meydan okur, göksel geyiklerin çektiği kızağı ile sonik sesler çıkararak atmosferde koşturur. Milyonlarca çocuk Noel sabahında uyandıklarında onun getireceği hediyelerin umudunu paylaşırlar. Çağdaş çizgide Noel Baba, Batman, Süpermen veya Örümcek Adam gibi bir süper-kahramandır. Göklerde uçması, Kutupda yaşaması, oyuncak fabrikası bir yana milyarlarca evi ziyaret etmesi, bacalardan içeri girip, çoraplara hediyeler doldurması veya Noel ağaçlarının altına paketler koyması süper gücünün tanımı anlamına gelir. Spy Dergisi tarafından yayınlanan bir araştırmada dünyada 18 yaşın altında, iki milyar çocuğun Noel Baba´ya inandığı belirtilmektedir. Noel Baba, Süpermen´den hızlıdır Noel Baba Müslüman, Hindu, Musevi ve Budist geleneklerinde yoktur yani bu dinlerin çocukları ona inanmayarak büyürler. Buna karşın ABD´de 378 milyonluk nüfusun % 15´i olan çocuk nüfusu, yaklaşık 91.8 milyon evde yaşamaktadır. Geleneksel olarak her bir evde bir tane iyi çocuk varsa (Çünkü Noel Baba iyi çocuklara hediye getirir.), Noel Baba´nın 31 saatlik Noel süresi içinde işinin ne kadar zor olduğu anlaşılır. Bu saat hesabı doğudan, batıya saat farkları çıkarılarak belirlenir. Sonuç olarak Noel Baba, saniyede 822.6 evi ziyaret eder ve bunun için ortalama 128 milyon kilometrelik bir yolculuk yapar ve saniyede 110.000 km´lik bir hızla ses hızını 3000 kez aşar. İnsanoğlunun ürettiği en hızlı araç olan Ulysses uydusunun hızı saniyede 50 km´dir. Bu arada Noel Baba´nın kızağında taşıdığı hediyeler, ortalama 320 tonun üzerindedir, bilimsel araştırma dedik ya; uzay bilimcilere göre Noel Baba´nın kızağının atmosferdeki hızı sonucunda, 14.3 quintilyon jül biriminde enerji yakmaktadır (Bir quintilyon 18 sıfırla yazılır). Böyle bir enerji tüm dünya atmosferini yakabilir veya alevlerle doldurur, ayrıca oluşacak olan sonik patlama sonucunda herkes sağır olacaktır. Bilim adamları Noel eğlencesine devam ederek, Noel Baba´nın kızağının oluşturduğu çekim alanının, dünyamızın çekim gücünden 17 milyon kez daha fazla olduğunu bile hesaplamışlar. Peki ama kim bu Noel Baba? Fantastik yaklaşımlar bir yana Noel Baba aslında gerçekten yaşamış birisi; Noel Baba ya da gerçek adıyla Aziz Nikola, Antalya yakınındaki Demre´de yaşadı. ![]() Aziz Nikola 3. yüzyılda Patara´da doğdu ve orada dini eğitim alıp, rahip olduktan sonra MS 345 veya 351 tarihinde bir Cuma gününde 6 Aralık´da Demre de öldüğü görüşü ilgili tarihçiler tarafından artık kabul edilmektedir. Yaşadığı dönemde iyilik severliği, çocuk sevgisi, batı-doğu ayrımına karşı düşünceleri ve denizcilerin de kurtarıcısı olmasıyla tanınıyordu. Aziz Nikola´nın 325 yılında yapılan İznik Konsül´üne Myra Başpiskoposu olarak katılıp, Ariusçular´la tartışması ve tavır alması onun daha çok tanınmasına neden olmuştu. Hıristiyanlık yüzyıllar boyunca, Tanrı, oğul ve kutsal ruh (Teslis) tartışmalarını yaşadı. Bu konuda, ilk tartışma İznik Konsül´ünde yapılmıştı ve konsülde Ariusçular´a, Aziz Nikola Tanrı, oğul ve kutsal ruhun birlikte olabileceğini idda eder ve bir tuğlayı örnek gösterir. "Ateş, toprak ve su nasıl bir tuğlada toplanmış ise, Tanrı bir ve üç özellikli olabilir" der. Bunlar azize duyulan ilginin artmasına neden olur. Ünü ölümünden sonra da devam etti. Reklamların dayanılmaz gücü ![]() ![]() Ortodoks kilisesi Aziz Nikola´nın mucizelerini tanıdığı için büyük saygınlık kazandırmıştı. Onun onuruna, Rusya´nın en eski kilisesi kuruldu. Roma Katolik Kilisesi, Aziz Nikola´yı çocukların ve denizcilerin azizi ilan ederek, 6 Aralık gününü ona adadı. Kuzey Almanyalı Protestanlar, ona "Weinachtsmann" adını verirken, İngilizler "Father Christmas" dediler. Efsanenin ABD´ye Hollandalı göçmenler tarafından taşındığı ve adının "Santa Claus"a dönüştüğü biliniyor. Kuzey Amerika edebiyatında ve resimlerinde Santa Claus´un beyaz sakal, kırmızı ceket ve ponponlu beyaz külahla tanımlandığı görülüyor. Daha sonralarda, Noel gecesinde sekiz geyiğin çektiği bir kızakla dolaşarak, bacalardan evlere girdiği ve şöminelerin önüne çocukların astığı çorapların içine hediyeler koyduğuna inanıldı. Çocuklar onun nereden geldiğini, nerede yaşadığını ve hediyelerini nasıl yaptığını merak ediyorlardı. Bu merağın sonunda, Santa Claus´un Kuzey Kutbu´nda yaşadığı ve oradaki atölyesinde yardımcıları olan cinlere oyuncaklarını yaptırdığı inancı doğdu. 1925´de basın yeni bir söylence geliştirdi; Santa Claus Kuzey Kutbu´nda değil, Finlandiya´da Lapland´da "Markus Amca" adıyla yaşıyordu. 1927 yılında bir Fin radyosunda "Çocukların Saati" programında Santa´nın Lapland´daki Korvatunturi´de bulunan "Kulak Dağı"nda yaşadığı anlatıldı. Bu dağ, Finlandiya´nın doğu sınırındaydı ve şekli bir kulağa benziyordu çünkü Santa bu şekilde tüm dünya çocuklarının sesini duyabiliyordu. Yanında bir grup elf yani elemental doğa cini çalışıyordu. Tüm efsanenin kökeninde İskandinav Mitolojisi´nin etkileri açıkça görülüyordu. Santa Claus yani Noel Baba zamansız ve ölümsüz olduğu için, çocuklara hediye dağıtma işini insanlık varoldukça sürdürecek. 1985´de Napapiiri adlı Fin kentinde bir Santa Claus Bürosu kuruldu, Santa burada dünyanın her yerinden gelen çocuklarla konuşuyor ve onların isteklerini dinliyor. Ayrıca burada bulunan Santa Claus köyünün postanesi onun posta merkezidir ve her yılbaşı öncesinde buraya milyonlarca çocuğun mektupları gelir. Yeni Çağcılar´a göre Santa Claus enerjisi Noel Ruhçuluğu kuantum kuramıyla yakından ilgilidir. Noel fenomeni bir enerji bütünlüğüdür veya Santalar bütünlüğü; standard enerjinin uzay-zaman ortamına dönüşmesi şeklinde düşünülebilir. Bu şekilde onun uçan geyiklerinin olanaksız hızı anlaşılabilir; böylece bir gecede dünyayı dolaşmaktadır. Santalar, genelde ruhsal oluşumlardır; onlara Elf denir. Elfler, tüm canlıların civarında yaşayan iyi huylu ve yardımcı canlılardırlar. Santalar, genelde neşeli, coşkulu ve mutludurlar. Biraraya gelen Elf kitleleri büyük bir enerji oluşturarak, bu enerjiyi dönüştürebilirler, Elf´lerin konsantrasyonu sonucunda dev bir Santa yani Noel Baba enerji alanı oluşur. İşte efsanelerimizin kökeni budur; soğuk ve kısa kış günlerinde küçük çocukların büyülenmişcesine beklemeleri Elfler´in etkileri nedeniyledir. Tabii ki, bu kuram Batı´nın kültürel efsaneleriyle sınırlı değildir. Benzer sayısız efsane vardır ve gezegensel etkiler içerir. Santa Claus öyküsü bir peri masalı değildir ve kuantumla açıklanabilecek bir olaydır. En iyi kanıt, Noel ve Yılbaşı´nda Elfler´in oluşturduğu barış ve huzur ortamıdır zira Efler barışçı, sevecen ve yardımseverdirler. Noel´in ve Santa Claus´un en önemli ve yararlı yanı, bir hafta boyunca çok güçlü bir şekilde oluşan, sevgi, ilgi ve barış ortamıdır...
__________________ Mankind differs from the animals only by a little, and most people throw that away.Nuve Muzemizi gezdinizmi? sanal resim galerim |
| Jeli kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
ghostgirl (18.11.08) | ||
|
#4
| ||||
| ||||
| Yaradilis Paradoksu Mitoloji bizlere yaratıldığımızı anlatıyor, dünyanın her yerindeki mitlere, efsanelere, masallara, söylentilere baktığımızda evreni, dünyayı ve insanları birisinin veya birilerinin yarattığını görüyoruz. Mitoloji neyi anlatıyor? Anlatılanlar çok uzaklardaki bilinmeyen bir zamanda yaşanan olayların kalıntıları mı? Mit bilimcileri geçmişte yaşananların sosyo-psikolojik nedenlere dayanan gerçek olaylar olabileceklerini belirtiyor ve bozulma nedeni olarak da insanın doğasında mit yaratma güdüsünün bulunmasını gösteriyorlar. Mitlerin üzerine gelen mitler asıl gerçeği artık bulunamaz hale getiriyor. Oysa, insanlığın belki de en önemli görevi kendi kimliğini bilen bir varlık haline gelebilmesidir... Gerekli mi? Elbette çünkü Yaradılış´ın amacı bu olabilir... Esrik ve kendinden geçmiş bir oluş varsayın, bu öyle bir güç olsun ki, doğasında varolan ve herşeyi içeren kudretiyle tüm bilineni ve henüz bilinmeyeni varetmiş olsun. Varoluş veya varetme Yaratıcı´nın ya da Tanrıların dışsal rapsodisidir; görülen eylemin ihtişamı ve buna karşın insanların şükran şarkısıyla gizem dolu bir mantıkötesi üstünlük kavramı benimsenmiştir. Varoluşun görülen işareti ebediliğin içinde sabitlenmiştir, evrensel yasaların geçerliliğinin ve muktedir, ehil değiştirme gücünün fakir duyularımız karşısındaki geçerliliği tartışılmazdır. Hangi ölümlü tanrıların yaptıklarını yapmak istemez ki ve acaba tanrılar insanlarla hiç konuştular mı? Epeydir mitlerin, efsanelerin ve masalların geçerli tanımlarının yapıldığı öne sürülüyor, gerçeğe aykırı ya da çok uzak görünen öyküler ve söylentiler en azından gerçekçi tanımlamalarla ayrılabiliyorlar. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, mitlerin sembolik giysileri geleneksel veya temel gerçeklerden yapılmıştır ya da kozmik güçlerin oluşum içinde maksatlı olarak ´takdim tehiri" yani yer değiştirmesidir. Bazılarına göre, mitsel kişilikler normal insanların ilahlaştırılması yani kimliği belirsiz tarihi kişiliklerin tanrı veya tanrısal düzeyine çıkarılmasıyla ortaya çıkmıştır. Olayların nedenselliklerinin ya da kişiliklerin bozulmuş gerçeği tarafsızlığını yitirirken işlevlerini de kaybetmiştir. Aynı projeksiyonla bakıldığında, bazı mitlerde de psikolojik sorunların veya anlaşmazlıkların bulunduğu görülür. Böylesine büyük bir araştırmanın önemi ve mitlerin kaynağını veya nedenini bulma görevini üstlenmek tahminlerin ve ilk bakışta görülen duyarsızlığın çok ötelerindedir, öncelikle kendimizi anlamamız sağlanacaktır. Bir laboratuar ortamında çalışılmakta, yeni mitlerin nasıl oluştuğu izlenmekte ve eski mitlerin yerini nasıl aldıkları veya nasıl bir değişim bütünleşmesi oluşturdukları gözlemlenmektedir. Bu yaklaşım, ilk bakışta mitlerin yokoluşunu yani saçmalığını alaycı bir ifadeyle destekliyor olabilir. Ama buna karşın, kuramlar bilimsel çevrelerden uzaklaştırılınca ve açıklanma noktasından kanıtsız olarak ayrılınca üzerlerindeki bulanıklık kalkar ve kendileri doğal gerçek olarak düşünülebilirler. Burada artık eleştiri yapılamaz, sosyal inançlar üzerine yerleşirler, gelişirler ve plastik bir imaja bürünürler, önemlerini aşarlarken referans kimliğine dönüşürler ve aşırı kesin orient bir tavır ortaya koyarlar. Ve bu yaklaşım noktasında fışkıran imajları, antik mitlerin avatarlarında görebiliriz, onlar yöresel, coğrafi ve sosyal etkiler altında değişirler, aslında bu bir gerekliliktir ve zamanın arzusudur. Sistematik yaşamsal gerilim bir toplumu bir imaja dönüştürebilir ama bu düşünce yerini tam olarak bulmazsa yani ifade sertleşerek bir meydan okumaya ve cevap vermeye dönüşürse o zaman herşeye bir açıklama bulunamaz. Bu bir gereklilik olarak zaman içinde tüm kültürlerde, toplumlarda ve bireylerde görülür ama bir bellek vardır, bir tarihi birikim görülür ve temelinde yaşanmış bir dünyanın yorumu yer alır. Kısacası gerçek yorumlanmıştır... Toplumların korkuları geleceğin imajları olabilirler! Yorum, bizler için görüntünün ne şekilde olduğunun ve dıştan birşeyin varolduğunun anlaşılmasıdır; yaşamsal gerilimin renkleri bize tarihi bir an verir veya gerilimler öylesine uzun zamanlar süresince etkin olmuştur ki, artık bugünün gerçeği yorumlanabilir tasarının bir parçası haline gelmiştir. Ne zaman temel bir tarihi gerilimi yansıtan bir toplumu keşfedersek, önce onların ideallerini, anlayışlarını ve umutlarını görmezliğe geliriz. Onların ufkunda varolan idealler bize soğuk gelir ama görülen dinamik imajlar vardır ve de bizler bu imajların ya arkasına dolanır veya bir diğer yöne iteriz yani gerçekten uzaklaştırırız. Ve tabii ki, doğal idealler diğerlerine yani yapay ideallere göre daha kolay kabul edilirler, hele eğer sorulardaki görüntüyle veya amaçla daha yakın bir ilişki içindeyseler. Bu tür idealler gerçeğin garantisi gibidirler, üstelik deneyimlidirler, aşk ve nefret gibi... Çünkü içgüdüsel deneyim bize onların sorgulanamayacağını ima eder. Özetle anlaşılır ki, kendi yaşadığımız çağın idealleri ve deneyimleri, geçmişin ideallerinin ve anlayışının daima önüne geçer ve bilimsel platformda dahi algılanmasını engeller. Bazen toplumların korkuları, mitik geleceğin imajlarıdır ve o zaman herşey dönüşür; tanrılar, gökler, gökkuşakları, yokolan kentler, binalar, nefes alınamayan kirli bir hava, zehirli sular gibi... Dünya evrensel dengeye karşı sorumludur ama üzerindeki tüm canlılarla beraber ölecektir. Kriz anlarında bu tip toplumlar gerilimlerini kirliliğe ve tükenime yönelik rahatsız edici imajlara dönüştürürler. Bu tanımlama, şu an içinde bulunduğumuz kıyamet gerilimine benzetilebilir. Büyük mitler geçmiş toplumların düşüş dersleridir... Bununla beraber, karşıt benzer imajlar veya toplumlar da vardır, bunlar yukardakileri iterler ve hatta çoğu zaman daha bir bütünlük gösterirler. Başka toplumlar acı veren kimliklerin ve ´kayıp cennet´in dışındadırlar; bilginin merkezine ulaşmak için daha kolay yolu seçtiklerini sanırlar veya tercih ederler; bazıları kendi tanrılarını öldürmekle suçlanabilirler, vizyonları çok yönlüdür ve değişmektedir "Rus Çarlığı-SSCB-Rusya veya Prusya-III. Reich-Batı/Doğu Almanya-Birleşik Almanya gibi...". Fakat bu toplumların içinden bazıları, kendilerini kurtarırlar ve hatta eyleme geçerek. kalıcı ve üstün bir gerçeğin arayışını ötekilerine yansıtabilirler. Tüm bu gözlemlerle İnsanlığın olağanüstü başarılarını görmezlikten gelip, körlükle itham etmiyoruz. Tüm arzulanan alışılmış saygın mitlerin ve kökenlerindeki psikolojik nedenlerin genişletilmiş araştırılmasıdır. Bugün farklı kültürler gittikçe azalıyor ve onlarla beraber mitolojik miras da yok oluyor. Dünyadaki tüm toplumların bireylerinde görülen derin değişim sadece bilgi ve teknoloji etkilerinden kaynaklanmamaktadır, güncel moda, gelenekler, değerler, imajlar ve davranışlar kökenimize duyduğumuz saygıyı küçültmekte ve ezmektedir. Ama bu değişim, bizi kederli, umutsuz, çözümsüz yapmıyor; çünkü bilimsel kuramlar ve formüller içeriklerinde mitleri taşıyorlar, günümüzde antik ve bilinmeyen bir dünyanın vatandaşlarıyız. Büyük mitlere yaklaşırken, toplumların değerlerinin nasıl düştüğünü öğrenirken, onların temeldeki inançlarını da idrak edebiliyoruz. Buraya kadar, mitlerin görkemli öykülerine yaklaşmadık; Kendimizi mitlerle sınırlayınca, çekirdekte tanrıları farkediyor ve en ilginci de tüm komplolarda en önemli rolü insanın oynadığını izliyoruz. Eğer mümkünse, tapma olgusunu işin içine karıştırmamalıyız. Pratik ve günlük din kavramı, şiirsel mitolojinin plastik imajını karıştırabilir. Öte yandan, mitolojinin orjinal metinlerini ele geçirmeye çalışıyoruz. Girit ve Miken´in zengin uygarlıklarını sadece genel bir sınıflandırmanın içine alabiliyoruz, Yunan-Roma mitleri tüm parlaklıklarına rağmen, kendi kültürlerinden kalan orjinal metinlerden yoksunlar. Aynı oluşum Afrika, Okyanusya ve doğal olarak da Amerika mitleri için de geçerli. Bununla beraber, antropologların ve uzmanların karşılaştırılabilir mitoloji çalışmalarının ilerlemesi geleceğin keşifleri yönünden bizi umutlandırıyor. Mitlerin tümünün tek kaynağı; "Yaradılış" Mitlerin kökenlerinde yine mitler var; toplumlardan toplumlara geçiyorlar, merkezi ortak bir söylevi sürdürüyorlar. Karakterlerin isimleri zaman içinde değişiyor hatta yaptıkları da farklılaşıyor. Ortak söylevde, çekirdeği kavramaya çalışırken tasavvur edebiliyoruz, değişimler görülebiliyor ama tüm ilerleme çok ama çok yavaş adımlarla yürüyor. Bu, biraz da sistemin kendi yapısal hantallığından kaynaklanıyor veya daha da doğrusu bilimsel geleneklerin kısıtlamalarından; Bir diğer iddia daha var; bu arayışın sürdürülmesinin bir anlamı yok zira mitlerin kökeni ya da tarihçesi asla belirlenemez. Arayıcıların klasik tarih zamanlarıyla yapmaya çalıştıkları tarihleme çabaları acaba bizi mitlerin kökenine götürecek midir? Ama aradaki farklılık, boşluk ve kanıtsızlık nasıl aşılabilir ve aranan gerçek zamana ulaşılabiliriz? Peki ama şu ana kadar neler yaptık? Mitlerin yapısında tek bir yazarın değil, nesiller boyu süregelen yazarların olduğu görülüyor ve yorumcular bu dengesiz ama dinamik temelin üzerinde çalışıyorlar. Arkeoloji, antropoloji ve filoloji alanlarındaki buluşlar bizi doğal mitlere götürüyorlar, kültürün kökeni göz önüne aldığımızda gerçekten de eski kültürlerin ve hatta çağdaş kültürlerin birbirlerinden etkilendiklerini açıkça görebiliyoruz. Belki de, mitleri kronolojik bir sıralamaya sokma tutkumuzdan vazgeçmeli ve onları doğal kültürleri içindeki önemleriyle organize etmeliyiz. Kültürel bağlamların ve geçişlerin anlamlarındaki çeşitlilik mitlerin bir kültür içindeki doğuş anlarını ifade ediyor ve buralarda psiko-sosyal nedenler de anlaşılıyor. Doğal mitler, ayrı yerlerde önemli benzerlikler göstererek izleniyorlar. Ama aralarındaki tarihsel uçurum şaşırtıcı oluyor. Örneğin Amerika kıtasının kültürleri Asya´ya çok uzak görünse de benzerlikler çok fazla. Bunu 20.000 önce Bering Boğazı üzerinden yapılan göçlere bağlayanlar var. Asya halkları henüz kendi mitlerini oluşturamadan, göçerler daha karakterize olmuş olabilirler. Geçmişlerini mit öncesi dönemin anıları olarak ortaya koyarlarken benzerlik ortaya çıkmıştır çünkü göçmenler yerleşiklerden daha fazla geçmişe özlem duyarlar. Benzersizlikler ise, gelişen farklı kültür birikimlerinden ve korunan bazı genel sosyal modellerden gelebilir. Ama tüm bunlar birer prematüre hipotezdir. Bize mitlerin kökenini göstermezler sadece doğal kültürün önemini anlatırlar. Ve bizi asıl ilgilendiren yön mitlerin ilki, ilk anı yani "Yaradılış"dır; Şöyle bir sınıflama ve özetleme yapabiliriz Asur-Babil Mitleri - Enuma Elish (Yaradılış Şiiri) "Gök yüksek ve adsızdı; yer alçaktı ve bir adı yoktu; Uçurum´un suları coskusuz ve karışıktı; Tanrılar, bataklıklar, sazlar yoktu; Kaos iki yılan varetti ve yılanlar çok yavaş büyüyerek denizin ve dünyanın ufkunda yükseldiler. Buradan büyük tanrılar doğdu ve farklı yerleri aldılar. İlahi varolma devam etti; Kaos rahatsız oldu ve sonra Sonsuz Apsu karısı okyanusların annesi Tiamat´a giderek; "Tanrıların yaptıkları bana iğrenç geliyor, onların eğlencesine razı değilim, gürültülerinden uyuyamıyorum, biz bir kader belirleyemiyoruz." dedi... Çok kızgındı ama tanrılardan biri olan Ea yoketme planını öğrenmişti; suların üzerine kalıplar yaptı; Ve sonra Apsu´yu uyku dökerek uyuttu ve zincirledi; köleleştirdi ve bedenini ev yaptı; Ea ve karısı Damkina oraya yerleştiler, beraberliklerinden Marduk doğdu; Ea´nın kalbi oğlunun güzelliğinden sevinç doldu; ona iki tanrı başı bağışladı; sesi çok güçlü ve yakıcıydı; dört gözü ve dört kulağıyla herşeyi duyuyor ve görüyordu; dev vücudu ve anlaşılmaz organları vardı; son derece korkunçtu ve üzerinde parlak şimşekler ve ışıklar çakıyordu... Öç almak isteyen Tiamat tanrılar için silahlar yaptı; öfkeliydi; canavar-yılanlar, zehirli pençeler, canavar fırtınalar, insan-akrepler, aslan-şeytanlar, at-insanlar ve uçan ejderhalar yarattı... Sonra Marduk Tiamat´a tuzak kurdu ve onun vücudunu alevlerle doldurdu. dört rüzgar yolladı ve kaçışını engelledi... Tiamat´ın bedenine gitti; kafatasını ezdi; kanını akıttı; ikiye böldü; yarısını balıklara, öteki yarısını da göklere attı; göğü mühürledi ve suların başına bir gardiyan koydu; sonra tüm boşlukları aşarak uçurumun ortasına evini yaptı; gökleri ve yeri ölçüsüyle yarattı; sonra tanrılar için evler yaptı ve yıldızlarla aydınlattı; yılı yarattı; Tiamat 12 ayda yokolmuştu sonra aylara böldü ve günleri sabitledi; günü gece ve gündüz diye ikiye ayırdı sonra yayını herkes görsün diye göğe parlak bir cisim olarak astı sonra Ay´a her ayın sonunda taç olmasını emretti; kuzey ve güney diye ikiye ayırdı; sonra yine Tiamat´a giderek tükürüklerini aldı ve göğe bulut olarak serpti; başından ormanları yaptı; gözlerinden Fırat ve Dicle nehirlerini akıttı; memelerinden dağları yaptı, deliklerinden suları akıttı; sonra yeri yarattı ve üzerine ihtişamlı evini yaptı; orada tanrıları kabul etti ve toplanarak dünyanın kaderini belirledi; oraya "Büyük Tanrıların Evi" anlamına gelen "Babil" adını verdi.... Herşey bittikten sonra büyük Tanrı tanrıları topladı ve konuştu; "Buraya kan ve kemik yığacağım; bunlardan insan doğacak; o tanrılara tapacak ve onlar onun yükünü hafifletecek; tanrıların yolunu akıllıca değiştireceğim." Ea ona cevap verdi; tanrılara yardım etmek istiyordu; "İzin ver, onların kardeşleri olsun; yanlız ölecektir ve insanlık olmalı; izin ver ve büyük tanrılar buradalar; izin ver suç olsun ve sınansınlar." Marduk isyancı Kingu´nun kanını döktü ve onun kanından İnsanlık kalıbını yaptı; sonra tanrılara dağıttı ve İnsanlığı yarattı ve yine tanrılara dağıttı; görev bitmişti sonra Yüce Marduk tanrıları gönderdi ve böldü; üçyüzünü yukarıya, üçyüzünü aşağıya yollayarak dünyaya bekçiler yaptı... Sonra Marduk´a 50 isim verildi; yıldızlar parladı ve tüm canlılar tanrıların sevincinden yaratıldı; İnsanlık da sevindi; sonra tüm olanların hatırlanmasına izin verildi; babalar oğullarına öğrettiler; efsanelerde ´Marduk´un Şarkısı"nın anlamı ve Tiamat´ı yenmesi ve tahtı ele geçirmesi anlatıldı. Güney Amerika Miti; Popol Vuh "Kayıp Tarih" Popol Vuh denizin öte yanından karanlıklardan geldi; yaşam vardı; kitap ilk kitaptı ve uzun zaman önce tasvir edildi; ama yüzü onu görenden saklandı; o, düşünendi, karar verdi ve tüm gökle yeri nasıl anlatacağına; tümünü dörde böldü ve işaretledi sonra göğü, yeri ve yeraltını işaretledi; şekillendirici vardı ve varedenle şekillendirici çalışırken görmek istediler ve o zaman ışık varoldu; yapıcılar varolan tarafından isimlerinin söylenmesini istediler; yemeli, içmeli ve nefes almalıydı; suyu, havayı, bitkileri ve hayvanları uygun biçimde yarattılar ve hayvanlara; "Konuşun ve bizi övün!" dediler ama hayvanlar insan gibi konuşamadı; o zaman yaratıcı ve şekillendirici memnun olmayarak hayvanların yiyecek olmasına karar verdiler; sonra dünya balçığından insan etini yaptılar ama o kalıp yumuşaktı, parçalandı, hareket edemedi, güçsüzdü ve eridi; bu defa ağaçtan insan yaptılar; insan gibi konuştu, baktı ama ruhu yoktu, yaratıcıyı ve şekillendiriciyi hatırlamadı; kanı yoktu ve kupkuruydu; o da yok edildi; sonra hayvan-insan yapıldı ve onlar birbirlerini yediler; ağaçlarda yaşadılar; mağaralara girmek istediler; onlar da yok edildi, geriye örnek olarak sadece insana benzeyen maymunlar kaldı; sonra Yaratıcı ve Şekillendirici insana benzer mısır-insanı yarattılar; insana benzedi; konuştu, kanı vardı, yürüdü, güzeldi ve akıllıydı, herşeyi bilmek, görmek istedi; sonra yaratıcılara teşekkür etti; sonra dünyanın dört yanına dört kemer yaptı ama Yaratıcı ve Şekillendirici bunu beğenmediler; "Bu nasıl yaratık, dünyanın küçük bir yerinde yaşıyor ama herşeyi biliyor; ya çoğalırsa? Tanrı mı olmak istiyor?" dediler; sonra tüm bilgiyi ve ırkın kökenini sildiler; sonra güneş ayın ardına saklandı; Guacamayo kalan insanları alıp bilinmeyen yerlere gitti; soğuktan uzaklaşarak yiyecek aradı; ateşi buldu; sonra kabileler oldu ve ormanı, ırmakları, volkanları buldular; Vodooo Yaradılış Miti "Damballah yılan şeklindeydi ve 7000 halkası vardı; tüm suları yarattı sonra dağlara, vadilere şekil verdi; yıldızları ve gezegenleri göğe yerleştirdi; metalleri döverek şimşekler çıkardı ve kayalara şekil verdi; sonra güneşte derisini çıkardı; sular aktı ve gökkuşağı oluştu; Damballah onu çok sevdi ve karısı yaptı sonra Batı Afrika´da Ife şehrini kurdu; orada ruhsal güç vardı." Eski Mısır Yaradılış Miti; Ptah ve Yaradılış "Sadece sonsuz deniz vardı; yaşamsız ve mutlak sessiz; sonra sonsuz buşluktan Ptah geldi; yanlızdı; görmek, duymak, koklamak ve kalbinde anlamak istedi; ama önce neyi anlayacağını düşündü; Atum´u varetti ve onun menisini yuttu; rüzgarı ve nemi doğurdu sonra ağzından göğü yani Nut´u, dünyayı yani Geb´i çıkardı; Atum yaratılmamıştı, o Ptah´ın görünümü, izharıydı; Ptah´dan evvel evrenin tüm formları bütündü ve Ptah kendinin yaratılmadığını düşündü ve kavradı; ve sonra sözcükle yarattı; herşey onun ağzından çıktı ve sonra dinlendi; ve sen zamanın sonuna kadar onu çağırıp, yalvaracaksın; ölümsüz Ptah dünyanın bereket ruhuydu; tanrıların formları Ptah gibiydi, tapmaya sadece insan uygundu; insan taptı, isimleri değiştirdi ve eski tanrıların yerine yenilerini koydu; Ptah buna göz yumdu; göğü yönetici olarak yarattı ve yeri denizle çevirdi ve ölümü sakinleştirmek için öteki dünyayı yarattı; sonra göğü ufuktan ufka geçen Ra´yı sabitledi ve zamanı insana vererek köleleştirdi ve aynı şeyi firavuna da yaptı; Ra tanrıları sakinleştirdi sonra sevgisini hayvanlara verdi ve yaratmayı sevdi." Türk Miti; "Altı Yarıq Tigin" "Kozmik dünya hükmündeki Işık, vahiy oldu... Uzay gemisine gün ışığı hızı veren liderin kendisine vahiy oldu... Tüm düyünme yeteneklerinin yaradılışı için BİR vahiy oldu... Nurların nurlu kalabilmesi için BİR nuru vahiy oldu... " (1907´de Macar Türkolog Aurel Stein tarafından İç Türkistan´da Miran´da bulunan ve yapım özelliği hala anlaşılamayan üç yapraklık Türkçe metinden-Çeviri: Kazım Mirşan) "Yaradılış modeli, Evrim´den daha bilimseldir..." Sizlere örnek olarak üç ayrı Yaradılış miti verdik ama bunların arasındaki benzerlikler ve benzersizlikler yeterli değildir; çünkü bugün için gözlenebilir bir ilk yaratılış olayı yoktur; çok eskilerde birşeyler olmuştur ve bu olaya şimdi bilimsel yolla ulaşmak mümkün değildir. Öyleyse bir kez daha sormak gerekir Evrim mi yoksa Yaradılış mı? San Diego Yaradılışı Araştırma Enstitüsü Müdürü olan Henry M. Morris belki de bu konuda en önemli araştırmacıdır; onun 22 önemli uzmanla beraber hazırladığı "Yaradılış Modeli" adlı çalışmasına bir göz atalım; "Gerçek şu ki; insan hayvandan farklı olarak ahlak, estetik, idealizm ve inanç kavramlarına sahiptir. Bunları ya evrimle ya da yaradılışla kazanmıştır. İki yaklaşım zıt görünse de aslında birer inançtırlar yani evrim ateizm inancıdır. Daha uygunu, yaradılışcıların evrime itirazlarının ardında, evrimin ahlaki değerleri olan özel bir inanç olarak sunulması vardır ve bu bir şartlandırmadır. Evrimci Julian Huxley´e göre, insan bir doğaüstü güç veya güçlerin kontrolu altında olmayan kendi iradesine sahip bir varlıktır; bu bir inançtır ve kimse birşey diyemez ama bunu bilim olarak doktrine etmek doğru değildir. Gerçi Yaradılış da bir inançtır ama bilimsel kabul için en azından evrim kadar etkili sir bilgiye sahiptir. Yani evrim bir düşünceyse, yaradılış da bir düşüncedir ve ikisi de eşit olarak değerlendirilmelidir. En adil yol, bu iki modelin karşılaştırmalı temellere dayanarak sunulmasıdır. Yine bir evrimci olan Dewey, evrim yoluyla hayvansal şuursuzluğun, insan şuurluluğuna dönüşmüş olduğunu savunmaktadır ama buradaki boşluk korkunçtur; böylesine karmaşık bir yapısal dönüşüm olabilir mi? deneme yanılma yoluyla bu mümkün mü? Rastgele hareket eden partiküllerin zamanla şuurlu, istekli, heyecanlı, ahlaklı ve inançlı olabildiklerini nasıl olur da bilim olarak kabul edebiliriz? Yaradılış Modeli, insanın da içinde bulunduğu bir bütünün sonsuz güçte bir kaynak tarafından yaratıldığını kabul eder, evrimden farklı olarak bilimsel bir kavramı yani neden-etki olayını ortaya koyar. Yaratıcı ilk nedendir ve insanı zeki, ahlaklı, bir amacı olan ve inanma ihtiyacı bulunan bir varlık olarak yaratmıştır. Yaradılış Modeli, gözlemlenebilen tüm gerçeklerle uyum içindedir. Geçmiş gözlemlenemez ve tekrar yaşanamaz, yani ne kanıtlanabilir ne de reddedilebilir. Sonuçta isteyen evrime, isteyen yaradılışa inanabilir ama bunlar önemli kararlardır çünkü her birey hem kendine hem de yaratıcısına karşı sorumludur kısacası bu konuda karar vermek için yeterli gerçeklere sahip olmak ve çok geniş bir bilgiyi edinmek gerekli ve elzemdir..." İnsanlığın en yüce zaferi! Peki acaba Morris gibi bir uzmanın ve benzerlerinin işlerinin bu olduğunu düşünürsek, Yaradılış´ı bilmenin veya araştırmanın bir anlamı veya yararı var mıdır? Bu sorunun cevabını Isaac Asimov veriyor; "İnsanlığı daima harekete geçiren merakı ve evrende bizlerden başka birilerinin bulunup bulunmadığı sorusunun cevabına duyduğumuz ilgi ve bilgiyi bir kenara koysak dahi, sonuçta kârlı çıkacağız. Hepimizin selameti yönünden sonu gelmez ve bizi intihara götüren çekişmelerimizi terk edelim ve bizi bekleyen gerçek görev için birlik olalım; yeni bir bilgi düzeyine girmek, öğrenmek ve kurtulmak için; Gelin bizi bekleyen evreni miras almak için çabalayalım..." Asimov haklıdır. Geçmişte nelerin olduğunu öğrenmemiz ve hatta anlamamız, çok öte bir bir dünyadışı müdahalenin olması dışında olası değildir. Mitolojik ipuçları kaotik bir görünüm içinde temel bir düzeni gösteriyorlar ama simgeler bize birşey ifade etmiyor. Anlatılar, binlerce yıllık birikimleri ve eskilikleri nedeniyle artık uzak geçmişte gerçekten olanlarla tekrar birleşemeyeceklerdir. "Herşey suydu, hiçbirşey yoktu ve suyun ötesinden geldi..." şeklindeki ilk anı anlatan ortak mit temasının, yaşamın sularda başladığını mı yoksa Big Bang öncesindeki evreni mi anlattığını asla bilemeyeceğiz. Tek umut bir mucize... Nereden gelirse gelsin yeter ki gelsin ve merak içgüdümüzü yitirmeden aramayı sürdürmeliyiz. Son söz sakat bir bedenin içinde yaşamı inatla sürdüren dev bir beynin ürünü olsun; Stephen Hawking diyor ki "Günün birinde eksiksiz bir bileşik kuram bulursak bu, yalnızca birkaç bilimci tarafından değil herkes tarafından anlaşılır olmalıdır. O zaman, hepimiz düşünürler, bilimciler ve sokaktakiler ´biz ve evren neden varız?´ sorusunu tartışabileceğiz. Hele bir de cevap verebilirsek, bu insan zekasının en yüce zaferi olacak; çünkü o zaman Tanrı´nın aklından neler geçtiğini bileceğiz..."
__________________ Mankind differs from the animals only by a little, and most people throw that away.Nuve Muzemizi gezdinizmi? sanal resim galerim |
|
#5
| ||||
| ||||
| Kehanetmi yoksa zaman yolculugumu? Gerçek Cyrano´nun kimliği Jules Verne´in çok tanınmasına ve ileri görüşlülüğü dillerden düşmemesine karşılık ondan çok daha ötede olan fakat ne hikmetse unutulan bir yazar daha var; Cyrano de Bergerac, Savinien. Cyrano sadece unutulmakla kalmamış, bıraktıkları yeterince değerlendirilmeyerek haksızlık da yapılmıştır. Yurdumuzda Cyrano bazı sinema, tiyatro ve edebiyat meraklıları tarafından Fransız edebiyatçı Edmond Rostand´ın oyunu ile tanınır. Ayrıca Cyrano filmlerini biliriz, bunların sonuncusunda günümüzün ünlü Fransız aktörü Gerard Depardieu, Cyrano´yu oynamıştı. Sinemadaki Cyrano´lar Edmond Rostand´ın oyunu üzerine kurulmuşlardı. Genelde tümünde kulanılan sinema tekniği ve bazı kurgusal detay farkları dışında birbirinin aynıydı. Ve en kötüsü tümü gerçek Cyrano´dan oldukça uzaktılar. Rostand´ın oyununda Cyrano, usta bir silahşör, son derece romantik bir aşık, bir ozan ve uzun burnundan dolayı aşağılık kompleksleri içinde kıvranan bir adamdı. Gerçek Cyrano´yu ele almadan önce Rostand´ın eserini özet olarak görelim. Önce düellocu sonra bilim kurgu yazarı Cyrano uzun burnundan dolayı kompleks duyan, yanında burundan bahseden, hapşıran veya mendil çıkartan herkesi düelloya davet edip, yaralayan veya öldüren bir silahşördür. Burnundan dolayı, sevdiği kız olan Roxanne´a aşkını söyleyemez ve başka bir erkeğin onu elde etmesi için kendi şiirleri ile yardımcı olur. Buradaki tipleme sadece gururu için yaşamaya çalışan, komplekslerini bir türlü yatıştıramadığı için sevgilisine ölene kadar açılamayan, aptal aşık, serseri silahşör ve ozan tiplemesidir. Buna karşın gerçek Cyrano ise. 6 Mart 1619´da Paris´te doğdu. 7 yaşına geldiği zaman eğitim için bir köy rahibine verildi. Cyrano rahibin bütün derslerinden nefret ettiği için hiç bir şey öırenemdi. Bunun üzerine babası onu Paris´te bir koleje gönderdi. Cyrano Paris´te 1637 yılına kadar başıboş bir serseri hayatı yaşadı. Durumu dostlarına korku veriyordu. Sonunda bir dostu onu kendisi ile birlikte Casteljaloux´a gitmeye razı etti. O dönemlerde insanların kendilerini saydırtmak ve ün sağlamak için başvurdukları en kesin yol düelloydu. Cyrano da korkulan usta bir düellocu olmuş ve döneminin cesaret sembolü halini almıştı. Sonunda bir gün boğazından tehlikeli şekilde yaralandı. İyileştikten sonra kılıcını bırakıp, Paris´e döndü. Silahşör hayatı sona erdiğinde henüz 21 yaşındaydı. Cyrano Paris´e dönüşünden sonra silaha sarıldığı hırsla kendisini okumaya verdi. Döneminin en tanınmış yazar ve bilim adamları ile dostluklar kurdu. O dönemlerde çok faal olan Gül Haç Okült Order´ına (Orta Çağ´da kurulan ve günümüzde hala faaliyetini sürdüren Rosecroix adlı gizem örgütü) katıldı. Bu örgütün, üzerindeki derin etkileri eserlerinin çoğunda belli olmaktadır. Cyrano´nun eserleri arasında, "Büyücüler için", "Büyücülere karşı", "Agrippina´nın ölümü", "Fizikten bir bölüm", "Mektuplar", "Ay´a Yolculuk", "Güneş İmparatorluğu ve Devletlerinin Tarihi", "Kuşların Tarihi" adlı kitaplar sayılabilir. 1655 yılında bir çatıdan başına düşen bir direk Cyrano´nun ölümüne sebep oldu. Bunun bir kaza mı yoksa cinayetmi olduğu anlaşılamadı. Öldüğü zaman henüz 36 yaşındaydı. Termodinamiğin yasalarını nereden biliyordu? Hemen hemen hiç bir yazar Cyrano kadar şaşırtıcı olamaz. Jules Verne´den 200 yıl önce doğan Cyrano uzay yolculuğu ve diğer bir çok şeye Jules Verne´den çok daha gerçekçi yaklaşmıştı. En tipik eserleri olan "Ay´a Yolculuk" ve "Güneş´e Yolculuk"a yazar çok eğlenceli bölümlerle dolu oldukları için "Komik kitaplar" adını vermişti. Gerçekten de o dönemde Ay´a veya Güneş´e yolculuk gibi şeylerden bahsetmek son derece gülünç şeylerdi. Bu komik hikayeler günümüzün bakış açısıyla incelendikleri zamansa modern bilimin bir çok buluşunu ve Evren hakkında ancak günümüzde düşünülen bazı şeyleri anlattıkları görülür. Mesela Cyrano´dan 200 yıl sonra yetişen ünlü fizikçi Carnot´nun kurduğu, Termodinamiğin temel prensiplerinin benzerleri Cyrano´nun "Güneş´e Yolculuk" isimli kitabında vardır. Cyrano bu kitabında, hayatın sıcakla soğuğun çatışması sonucunda meydana geldiğini, Bu çatışmada soğuğun daha üstün olduğunu ve gereken enerjinin ısı farklılığından doğduğunu belirtir. Kitabının bir yerinde eskilerin, "Ateşli Lambalar" dedikleri lambalardan bahseder. Sıcak ve soğuk farkından doğan bu lambalar, ünlü kişilerin mezarlarına asılırlardı. Cyrano şöyle devam eder "Yeni çağ insanları yaptıkları kazılarda bu lambalara rastladılar fakat bilgisizlikleri yüzünden saydam zarlar ardında parlayan ateşi bulmak için bu lambaları parçaladılar." Bu satırların anlamı oldukça açıktır. Bazı mezarlarda, hiç bir yakacak kullanılmadan, daima yanan lambalar bulunmaktadır ve saydam tabakalar ardından ışık verirler, tabakalar kırılınca da lamba söner. Cyrano bu lambalara ışık veren gücün, yıldırımı oluşturan güçle aynı olduğunu da belirtir ve "Eskiler bu lambaları işletmesini biliyorlardı" der. Cyrano, ses kaydeden makineyi anlatıyor Cyrano´ya göre, dünyaya bağlı kalmaktan kurtulmak, yani uzaya gidebilmek için roketler gerekir. Üç katlı roketlerden bahseder. Kat kelimesini aynen kullanmıştır. Bu katların herbirinin içinde kendi yakıtı vardır. Üç katın da yakıtı yanıp, bitince taşıyıcı parçalar ayrılıp yere düşerler. İçinde uzay adamlarının bulunduğu kısım ise, uzayda uçuşuna devam eder. Cyrano, Dünya ve Ay arasındaki, çekimin sıfır olduğu noktaya gelinince, yer çekiminin yön değiştirdiğini de belirtir. Bütün bunlar da o dönem için son derece komik şeylerdi. Cyrano´nun en şaşırtıcı anlatılarından birisi de Ay´ gittiği zaman gördüğü şeylerdir. Bir Ay yaratığı tarafından kendisine bir hediye verilir. Bu hediye iki tane kitaptır. Cyrano hediyesini özet olarak şöyle anlatır; "Bu hediyeler kitaptı fakat gerçek bir kitaba benzemiyorlardı. Ne sayfaları vardı ne de yazısı. Kitapların birisi bir kutu içindeydi, diğeri ikiye ayrılıp, ezilmiş kocaman bir inci biçimindeydi. Kutuyu açınca içinde bizim saatlerimize benzeyen, madenden yapılmış olan bazı yaylar ve ince makinelere rastladım. Bu kitap yazısız olduğundan, okumak için göze değil kulağa ihtiyaç vardı. Bir takım ince ipliklerle birbirine bağlanmış olan bu makineyi dinlemek isteyen kişi , insan sesleri ya da müzik aletlerinden çıkan çeşitli sesler duyuyordu." Kehanet mi, zaman yolculuğu mu yoksa yine uzaylılar mı? Cyrano de Bergerac´ın dönemine göre komik fantaziler sayılan bu anlatıları bize göre çok farklı ama gerçek olan şeyler. Şimdi gene Jules Verne ile Cyrano´yu karşılaştıralım. Verne, Ay´a yolculuk için romanında, dev bir top yaptırtıp, bunu toprağa dikine gömdürür. İçine yüzlerce fıçı barut doldurulur. Mermi çekirdeğinin içi oyuktur ve burada insanlar vardır. Top Ay´ karşı ateşlenir ve uzay yolculuğuna çıkılır. Cyrano ise günümüzün roketlerini aynen anlatır. Yani herbiri kendi yakıtını taşıyan üç katlı roketleri. Jules Verne hayali geniş bir romancıyken Cyrano tıpkı gördüklerini yazan bir yolcu gibidir. Cyrano´nun bilgileri hayali olarak uydurmayıp bir yerlerden aldığı tek kesin şeydir. Acaba bilgi nereden geliyor? İlk akla gelen şey Cyrano´nun uzaylılar tarafından, bir uzay yolculuıuna çıkartıldığıdır. Fakat anlattıkları günümüz teknolojisinden çok ileri şeyler değildir. Halbuki dünyaya kadar gelip, Cyrano´yu geziye çıkartan uzaylıların teknolojileri günümüz dünyasından dahi ileri olmak zorundadır. Belki de öyledir fakat Cyrano bir çok şey kendi bilgi seviyesinin dışında kaldığı için anlayamamış ve anlatamamıştır. İkinci akla gelen Cyrano´nun geleceği gören bir medyum olmasıdır ki, bu daha akla yakın gelmektedir. Bundan sonra düşünülecek şeyler ise Gül Haç Örgütü´nden bazı kişilerin bunları Cyrano´ya anlatmış olmaları ve Cyrano´nun da bunları mizah kitabı haline getirmesidir.Kendisine bilgi verenler ise gerçek uzay yolcuları, geleceği gören medyumlar veya bu gibi kişilerin anlatılarını nakleden kişiler olabilirler. Bunların hangisinin doğru olduıunu ancak Cyrano´nun kendisi bilmekteydi. Bizim anlayabileceğimiz tek gerçek ise XVII. Yüzyılda birisinin nasıl olduysa uzay yolculuğundan, Satürn roketlerinden, radyo ve teyp cihazlarından, elektirik ampüllerinden ve termodinamik kanunlarından bahsettiğidir. Siz ne dersiniz? Cyrano de Bergerac, Savinien bir uzay gezgini mi yoksa bir medyum muydu?
__________________ Mankind differs from the animals only by a little, and most people throw that away.Nuve Muzemizi gezdinizmi? sanal resim galerim |
|
#6
| ||||
| ||||
| Misir piramitlerindeki gizem Keops un kapisi Mısır´dan gelen son haberler Daniken´in bazı buluntuların saklandığı yolundaki iddiarını destekliyor gibi... Gerçekten de ortada birşeyler dönüyor ama henüz nedeni ve niçini anlaşılmış değil... Erich von Daniken, son açıklamasında dünyadışı astronotların genetik mutasyon yoluyla insan zekasına yarattıklarını ve kanıtların piramitlerde bulunduğunu söyledi. Dünyada 28 dilde, 55 milyon kitap satan Daniken ayrıca dar kafalı bilimciler yüzünden toplumun bu muhteşem olayın farkına tam olarak varamadığını da ekliyor. Gerçekten de, son olarak BBC, Daniken´e karşı bir belgesel yayınlayarak ciddi bir kuşku yaratarak, yazarın popülaritesini zedeledi. Fakat Daniken, pes etmiş değil ve İngiliz gazeteci Sarah Moran´la yaptığı röpörtajda daha kesin ve daha cesur açıklamalarda bulundu. Örneğin, Büyük Piramit´in içinde ve çevresinde yeni buluşların yapıldığını, kimsenin bunları yadsıyamayacağını, eninde sonunda dış kaynaklı zekaların yapay mutasyon yöntemiyle insanı yarattığının ve yine geleceklerinin kabul edileceğini söylüyor. Daniken´in de yakın arkadaşı olan mühendis Rudolph Gantenbrink´in 1993 Ağustos´unda Büyük Piramit´te gerçekleştirdiği buluştan geçen sayılarımızda söz etmiştik. Mühendis, 37 cm uzunluğundaki bir robot kullanarak bugüne kadar hiç bilinmeyen 60 metrelik bir tünel bulmuştu. Gantenbrink, iki haftalık bir çalışmadan sonra 4500 yıllık metal bir kapıya ulaştığını söylüyor ve bu kapının bilinmeyen bir alana açıldığını iddia ediyordu. Sonrası malum, araştırma durduruldu, tartışmalar sürüyor vs... Bir video bant gerçekten var mı? Daniken, bu olayın insanlık tarihinin en önemli olayı olduğunu söylüyor ve diyor ki; "Kapı açılmıştır; Mısırlı araştırmacılar kapıyı açtıklarında iki metrelik bir koridorla karşılaştılar, bu 20X20 boyutunda bir koridordu. Sonra bir duvar vardı ve geçmek için bu duvarı yıktılar ve işte orada Tufan öncesinden kalma yazıtlar buldular. Bu yazıtlar beni destekliyor, dünyadışı canlılar buradaydılar. Orada dünyadışı canlıların genetik çalışmalarından bahsediliyor. Ama bunu örtbas etmek istiyorlar oysa ben Gantenbrink´in video çekimlerini izledim. Evet, Mısırlılar piramitler inşa ettiler, Sakkara´daki gibi. Ama bu ilkel düzeyden 80 yıl sonra Büyük Piramit ve Sfenks gibi oloğanüstü yapıtları onlar değil, dünyadışı canlılar yaptılar." Daniken´e göre, bir diğer aleni kanıt Mısır sanatında görülebilir; yani resimlerdeki deforme olmuş kafataslarından söz ediyor ve bunlar mutasyonun gösterisidir, diyor. Sonra ekliyor; "Atalarımızın genetik yapısıyla ilgilendiler |