Türklere Göre Uzay ve İnsan 5. KUTUP YILDIZI "Derler Kutup Yıldızı, Gökteki bir kapıdan, " Aydınlatırmış bizi, nur verir üst yapıdan!..." Eski Türk Efsanesi Tanrı, dünya ile yıldızları Kutup yıldızına bağlamış: Kutup yıldızı Türk mitolojisinin uzay ile ilgili, kozmolojik düşünce düzeninin, temel noktasını meydana getirdi. "Göğün direği", "Kapısı" hep kutup yıldızından geçerdi. Bütün gezegenler de Kutup yıldızının etrafında dönerdi. Onlara göre bu düzenin bozulması demek, dünya ve kâinatın sonu demekti. Eski Türk mitolojisine göre, "Dünya da dönüyordu. Dünyanın bu dönüşü, hem kendi ve hem de kutup yıldızı ekseninde meydana geliyordu. Çünkü dünya, Kutup yıldızı ile göğe bağlı idi". Dünyanın dönüşü üzerinde, bu bölümün girişinde biraz bilgi vermiştik. Uygurlar Kutup yıldızına "Altun Kazuk", yani "Altın kazık" derlerdi. Diğer Türkler ise, ona genel olarak "Temir-Kazık" yani "Demir Kazık" demişlerdi. Böyle denmesinin sebebi de, yukarıda kısa olarak söylediğimiz ve aşağıda da geniş olarak açıklayacağımız gibi, bu yıldızın göğün direği gibi tasavvur edilmesinden ileri geliyordu. Buradaki "Kazuk" veya "Kazık" sözü, bugünkü Türkçemizdeki anlamını, az çok karşılamaktadır. Anadolu'da, eski Türk mitolojisinin Kutup Yıldızı ile ilgili izleri, hâlâ yaşamaktadır. Zaten, "Demir kazık", "Demir Direk" gibi sözlerimiz, Anadolu Türklüğünün de kutup yıldızı için kullandıkları müşterek deyimlerdir. Bu yıldıza, bazı yerlerde de "Kuluçka" da denir. Bu ad da, yıldızın hareket etmemesinden dolayı verilmiş olmalı idi. Türkçede "kazık" demek, yerinde duran kımıldamayan, tahta veya demirden yapılmış, büyük bir çividir. Buna bağlanan atlar da hayvanlar da onun etarfında döner dururlardı. Kutuh yıldızı da gezmeyen bir yıldızdır. Yine Türk mitolojisine göre, "Uzaydaki bütün yıldızlar, tıpkı bir at gibi ona bağlanmış ve onun etrafında dönerler". Aynı zamanda "Göğün göbeği" de yine Kutup yıldızı idi. İşte Türklerin, gökteki yıldızlarının düzeni hakkındaki astronomik düşüncelerini ve uzay (Macrocosmos) ile ilgili tasavvurlarını, böylece özetledikten sonra, konunun daha derinlerine inebiliriz. Kutup Yıldızı, "Parlaklık" sembolü: Türk mitoljisinde Kutup yıldızı, "Parlaklığın bir sembolü gibi idi. Ateş gibi parlayan bir şey, ateş ile değil de; "Kutup yıldızı gibi" şeklinde tarif edilirdi. Güneş, ışık ve sıcaklık saçan bir varlık idi. kutup yıldızının özelliği ise, yalnızca parlamak ve parlak olmaktı. Uygurca Oğuz-Kağan destanına göre, "Oğuz Han bir gün bir yerde Tanrıya dua ediyor ve yalvarıyormuş. Tam bu sırada, etrafı birden bir karanlık basmış ve gökten, ay'dan da, güneşten de, parlak bir ışık inmiş. Işığın içinde güzel bir kız oturuyor ve başındaki bir taç da, parıl parıl parlıyormuş. Taç o kadar parlakmış ki, parlaklığı tıpkı Kutup yıldızının, yani Altın Kazık'ı andırıyormuş". Bu konu ile ilgili tercümeleri Oğuz destanına ait bölümümüzde vermiş bulunuyoruz. Kutup Yıldızının, bir "Demir ağaç" gibi düşünülmesi: Az evvel "Kazık" deyimi üzerinde durmuş ve bunun bir "Direk" anlamına da gelip gelmeyeceğini düşünmüştük. Aşağıda vereceğimiz örnekler bize gösterecektir ki, Kutup yıldızı hem bir "Direk" ve hem de "Kazık" olarak düşünülmüştü. Türkler bu direği, biraz da bir "Demir ağaç" gibi düşünmüşler ve bunu, kendi uzay (yani kozmolojik) görüşlerine uydurmuşlardı. Ergenekon Efsanesi'ni incelerken gösterdiğimiz gibi, nasıl bir "Demir dağ" var idiyse; bunun yanında, Kutup yıldızı ile ilgili olarak, bir de "Demir ağaç" düşünülmüştü. Yalnız önemli olan nokta şu idi: Bu demir ağaçla, "Hayat ağacı"nı birbirine karıştırmamak lâzımdır. Avrupa kavimlerinde ve Cermen'lerde de, böyle bir gök direği düşünülmüştü. Avrupa mitolojisinde buna, "Universalis Columna" yani "Uzay veya kâinatın direği" veya sütunu denmişti. Ayrıca bu sütun, Kutup yıldızı ile de münasebete getirilmişti. Türkler bu sütununa daha fazla canlılık vermiş ve onu bir ağaç olarak düşünmüşlerdi. Gökteki güneşin, yıldızların ve hatta bulutların hareket etmesi, insanlara göğün bir eksen etrafında döndüğü hissini veriyor. Elbetteki dünya da bu eksene bağlı idi. Onlarla birlikte dünya da dönüyordu. Ama en önemli olan göğün dönmesi idi. Sibirya ve Ortaasya kavimleri bu fikir üzerinde birleşmişlerdi. Ama Türkler, daha ziyade Kutup yıldızına önem vermişler, göğün ve bütün âlemin onun etrafında döndüğüne inanmışlardı. Türkler bunun için Kutup yıldızına "Demir Kazık" demişler; fakat yüksek bir edebiyat ve kültüre sahip olan Uygur'lar ise, buna daha da, büyük bir önem vererek "Altun Kazuk" deyimini kullanagelmişlerdi. Öyle anlaşılıyor ki Uygurların bu deyimi, sonradan Moğollara da geçmiş ve Buryat, Kalmuk v.s. gibi Moğol kabileleri de, Kutup yıldızına böyle demeğe başlamışlardı. Uygurların Cengiz-Han ve oğulları ile, kurdukları devletler üzerine yaptıkları tesirleri iyi bilenler için, böyle bir tesir, gayet tabiî görülebilirdi. Ama Moğollar için, ezelî ve yüksek bir kültür düşünenler, ayrıca Ortaasya tarihinin ince noktalarını bilmeyenler için ise, gerçekler karanlıktır. Yakut Türkleri, "Demir Kazık" deyimine daha da mitolojik bir canlılık vermişler ve buna "Demir-ağaç" demişlerdi. Onlara göre, "Yer ile gök yaratılmağa ve yavaş yavaş büyümeğe başladığı zaman, bu demir ağaç da onlarla beraber yeşermiş ve yine onlarla beraber büyüyerek, yerle gök arasında yükselmiş idi". Türk mitolojisindeki "Demir-dağ" motifini Ergenekon efsanesi ile ilgili bölümümüzde incelemiştik. Şimdi burada bir de demir ağaç ortaya çıkmaktadır. Böylece Ortaasya Türklerinin demir kazığının yerine. Yakutlarda demir bir ağaç geçmiş bulunuyordu. Kutup yıldızı bu ağacın tepesindeydi. Gök ve bütün uzay da, bu ağacın ekseninde dönüyordu. Kutup yıldızının bir "At kazığı" gibi düşünülmesi: At ile ilgili efsaneler, Ortaasya'da yaşamış ve yaşamakta olan kavimleri, dünya mitolojilerinden ayıran, en belirli özellikler olmuşlardı. Zaten bugünkü tükçemizde de "Kazık" sözü, hareketsizliğin ve bir yere bağlanışın ifadesidir. Ortaasya Türk mitolojisi, günlük hayatta önemli yer tutan eşyaların, hayvanların ve olayların sembolü, bir söylenmesinden başka bir şey değildi. Türkler, uzaya da, kendi evleri ve yaylaları gibi düşünmüşler ve bu düşünce düzeninden hareket ederek, uzaydaki varlıklara da, böyle ad ve deyimler buluvermişlerdi. Kutup yıldızının da bir "At kazığı" şeklinde düşünülmesi, şüphesiz ki Türk mitolojisine en çok yakışan bir eğilim olmuştur. Bu konu ile ilgili örnekleri, aşağıda kısa olarak vermeğe çalışacağız: Küçükayı burcunu incelerken göstereceğimiz gibi, bu burcun kutup yıldızının en yakın olan iki yıldızı, birer at olarak tasavvur edilmişlerdi. Arkadaki dört yıldız ise, bir gök arabası idi. tabiî olarak bu atların yularları Demir-Kazık, yani Kutup yıldızına bağlanmışlardı ve onun etrafında dönüp duruyorlardı. Büyük ve Küçükayı burçları ile ilgili bölümlerimizde de söyleyeceğimiz gibi, Büyükayı burcu da, yine bu Demir-Kazık'a bağlanmış, "7 kurt" veya "vahşi köpek idiler. Yakut Türkleri de bazı masallarda Demir-Ağaç deyimi yerine, "At-Kazığı" sözünü kullanıyorlardı. Buna, "Toyon" deyimini de ilâve ederek onu kutsallaştırıyor ve bir nevi, ikinci derecede bir Tanrı olarak görüyorlardı. Yine bir Yakut efsanesi, yerle gök arasında yeşeren ve büyüyen bu Demir-Ağaç'dan söz açmakta ve ona bazı ilâveler de yapmaktadır. Bu efsaneye göre Demir-ağaca, yedi tane Ren geyiği bağlı imiş, bunlar, bağlarını koparmak ister ve bunun için de ağacın etrafında koşar, dururlarmış. Kutup yıldızına bağlı iki at, 7 kurt ve 7 köpekten sonra, bir de ortaya 7 Ren geyiği çıkarmaktadır. Yakutların yaşadığı buzlu tundralar, Ren geyiği bölgeleridir. Bu sebeple Ren geyiği burada daha öne geçmiştir. Yakut efsanelerinde at da çoktur. Öyle anlaşılıyor ki, bu örnekler içinde, Türk mitolojisine en çok yakışan motifler, Kutup yıldızına bağlı olan "Atlar" ile "7 kurt" idiler. "At kazığı" Türkler için çok önemli bir aletti: Şunu unutmamalıyız ki, "Göğün direği" veya "Demir ağaç" v.s. gibi mitolojik motiflere rağmen, "At kazığı" eski Türklerde daha önemli sayılıyordu: "Türkün çadırının veya evinin önünde, en kıymetli şeyi sayılan atını tutan ve atının emniyetini sağlayan önemli eşyalarından biri de, at kazığı idi. Türk mitolojisi temellerini mistik düşünceden almamıştı". Türkler daha ziyade, günlük hayatlarında her an beraber oldukları şeylere birer şahsiyet vererek mitolojilerini meydana getirmişlerdi. Ortaasya'da yaşayan atlı Türklerin, her birinin evinin önünde, bir at kazığı vardı: "Türkler, Tanrılarını da kendileri gibi düşünüyorlar ve onun da kutsal bir atı olduğunu, bu atın da bir kazığa bağlanmasının gerektiğini tasavvur ediyorlardı". Katanof bazı Türk hikâye ve efsanelerinde "Tanrının evi ile atını bağladığı bir kazıktan" da söz açıyor. Bu hâkayelerde sözü geçen kazığın, Kutup yıldızı olduğuna dair herhangi bir açıklamada bulunulmamıştır. Bunu misâl olarak vermekten maksadımız, böyle bir düşüncenin de var olduğunu belirtmek içindir. Türklere nazaran, çok daha ilksel bir hayat yaşayan; fakat Proto-Moğol kültürünün bozulmamış birçok özelliklerini hâlâ kendi içlerinde yaşatan Buryatlarda da, bu konu ile ilgili bir efnase vardı: "Buryatlarda, demirci ve demircilikle ilgili inanışlar, önemli bir yer tutmuşlardı. Bir efsaneye göre demircilerin baş Tanrısı Boşintoy'un 9 oğlu, insanlara da demircilik san'atını öğretmişlerdi. Bu 9 demirci, Kutup yıldızından bir at kazığı ve Altın-Deniz adı verilen denizden de, bir yarış yeri yapmışlardı". Demircilerin, Kutup yıldızından bir at kazığı yaptıklarına bakılırsa, Kutup yıldızının da demir olması gerekiyordu. Yer yer söylediğimiz gibi Buryatlarda Demircilik san'atı, pek yayılmış değildi. Onlara göre, ateşle oynayan ve bir sihirbazı benzeyen Demirciler, büyük Şamanlar olmalı idiler. Bütün yıldızların, bir bağla Kutup yıldızına bağlanmış olması, yalnız Türklere özel bir inanış değildi. Hint mitolojisinde ve Avrupalılarda da, bu düşünce düzenlerini görüyoruz. Türklerin onlardan farkı, bu düzeni at kazığı, at arabası veya 7 kurt gibi kendilerinin günlük hayatlarının birer parçası olan sembollerle ifade etmiş olmaları idi. Kutup yıldızının "Göğün kapısı" olarak düşünülmesi: Ortaasya ve Altay mitolojisine göre Kutup yıldızı, yerden göğe açılan bir kapı gibi idi. Tanrının bu kapısı herkesede açık değildi. Eğer Tanrının bu kapısı açılırsa, insanlar Tanrıya sığınabilirlerdi. Gerçi diğer yıldızlar da göğün birer deliği gibi düşünülmüşlerdi. Fakat, "Orta kapı ve Tanrı yolu, ancak Kutup yıldızı kapısı" idi. Ülker ile ilgili bölümümüzde de söylediğimiz gibi bu yıldızın deliklerinden ancak kötü ve soğuk havalar girebilirdi. Kutup yıldızı kapısı ile, Tanrı ülkelerinin başladığı, bir gedik veya geçitti. Göğe çıkan erkek Şamanlar, bu kapıya kadar çıkar ve daha ötesine gidemezlerdi. Orada kendilerini, Tanrının elçileri olan ruhlar, (Utkuçı) lar karşılar ve Şamanlarla konuşurlardı. Bundan sonra da Şamanlar, yeniden yere inerlerdi. Bundan öteye insanlar ve aşağısına da, kutsal ruhlar geçemezlerdi. Bu suretle maddî ve manevî dünya, birbirinden ayrılmış oluyordu. Fakat bazı Altay efsanelerinde, "Bu geçit bazı Şamanlar tarafından seçilmişti. Kutup yıldızı göğün 5. katında idi. 6. katında ay ve 7. katında ise güneş vardı". Tabiî olarak, göğü 7 kat olarak tasavvur eden Türk efsanelerine göre bu böyledir. Göğün 9 kat olduğu bölgelerde ise durum değişir. Türklerin Kutup yıldızı ile ilgili inançları, yerli ve köklü idi: Gerçekten Altay mitolojisinde, "Gök kapısı" düşüncesi çok yaygındı. Fakat bunların bazıları, yerli bir düşünceden meydana gelmişler ve birçokları da, dış tesirlerin altında kalınarak söylenmişlerdi. Dışarıdan gelen bu tesirler de, az çok yerli düşüncelere benzetilerek anlatıldığı için, eski yabancı şekillerini kaybetmişlerdi. Meselâ "Yıldız düşmesi inancı", bugünkü Anadolu Türklüğünde yaygındır. Avrupa ve Asya'nın bir çok milletleri de böyle bir olaya inanırlardı. Artık bu düşünce, insanlığın malı olmuştur, diyebiliriz. Fakat böyle bir inanışın yaygın olarak görülmesi, Türklerin bu inancı muhakkak olarak dışarıdan aldıklarını gösteren bir delil sayılmaz. Bir de, bu fikrin anlatılış ve ifade ediliş şekillerine bakmak lâzımdır. Tabiî olarak böyle bir düşüncenin meydana gelmesine, bazı temel tasavvurların tesirleri de olmuştur. Gökyüzü bir çadır gibi düşünülmüştür. Bunun sonucu olarak, bu çadırın delikleri de yine zihinler de birer yıldız olmuşlardı. Bu duruma göre "Yıldız düşmesi" nin nereden ve nasıl olabileceğini, aşağıdaki Yakut Türklerine ait inanışın yardımı ile daha kolay anlayabiliriz: Tanrı bir çadır kurmuş, yeryüzünü kaplamış, Gökyüzü çadır olmuş, dünyamızı saklamış. Göğü kötü ruh basmış, yere inmesin diye, Tanrı çadırı aşmış, bir koca direk ile. Bu direk dünyanın tam ortasından uzarmış, Kutup yıldızını da, tam altından tutarmış. Bu çadır dışındaki, uzay aydınlık imiş, Kubbenin içindeki yerse karanlık imiş. Dünya aydınlık olmuş, Tanrı delikler açmış, Delikler yıldız olmuş, dünyaya ışık saçmış. Göğün, yuvarlak bir çadır gibi düşünülmüş olması, yalnızca Türklerde görülen bir inanç değildir. Eski Babil metinleri de göğe, "Yeryüzünün çoban Çadırı" demişlerdi. Tevrat ise göğü, "Dünya yüzüne gerilmiş bir tül veya çadıra" benzetmişti. Bizce bu düşünceyi, hemen bir Babil veya Tevrat tesiri olarak saymak, ilmi bir hareket olmasa gerektir. Herhalde Evrasya'nın Türk ve Cermen atlı göçebelerinde çadır, Babil halkına nazaran daha önemli bir rol oynuyordu. Esasen Ortaasya ve Sibirya göçebelerinde çadır, göğün bir nevi, küçük bir sembolü gibi idi. din törenlerinde de, çadırın içine girilir ve sanki göğün katlarında geziliyormuş gibi hareket edilirdi. Çadırın zemini, yeryüzü olur ve bacası da, göğün kapısı gibi sayılırdı. Bu konu ile ilgili Altay ve Ortaasya'da yapılmış bir çok din törenleri, seyyahların kitaplarına geçmiştir. Kuzeydoğu Asya'nın, uç bölgelerinde yaşayan Çukçı ve Koryak gibi iptidaî kabilelerde, bu inanış daha da belirli bir şekil alıyordu. Bu düşünce düzeni, bu yolla Kuzey Amerika'ya da yayılır ve oranın yerlileri de, kutup yıldızının göğün yere açılan bir kapısı olduğuna inanırlardı. Bu konu ile ilgili olarak Çukçı'ların inanışları şöyle özetlenmiştir: Bütün göklere yerden, açılırmış bir kapı, Bir büyük direk dipten, olmuş kapının sapı. Derler Kutup yıldızı, gökteki bu kapıdan, Aydınlatırmış bizi, nur verir üst yapıdan. Şamanlar kartal olur, bu kapıyı aşarmış, Tanrıya yoldaş olur, şeytanları basarmış. Gökteki Kutup yıldızına paralel olarak düşünülen, Yer altı âleminin merkezi ve "Demir Kazığı" Yer altı âlemine Hanlık eden İrle-Han'ın da, gökteki düzene benzer bir dünyası vardı. Bu konuyu ilgili bölümümüzde incelemiştik. Bu efsaneye göre, "Gökte bulunan kutsal 'Dokuzdallı' ağacın bir eşi de, yer altı âleminde bulunuyordu. Kutup yıldızının bir sembolü olan Demir-Kazık'a, Tanrılar nasıl atlarını bağlıyorlarsa; yer altı Han'ı İrle Han da atını, yeraltındaki bu dokuz dallı ağaca bağlıyordu". Biz şimdiye kadar yalnızca yeryüzünün göbeği ile Kutup yıldızını birbirine bağlayan Demir-Kazık'tan söz açmıştık. Bu efsaneye göre, yalnız gökte değil; bunun aşağıda devamı olarak, yer altı âleminde de, ikinci bir kutup ve merkez düşünülüyor gibiydi. Bizce bunun da normal görülmesi lâzımdı. Çünkü Türkler 7 veya 9 kat gökten söz açarken; bunun paraleli olarak, 7 veya 9 kat yerden de bahsediyordu. 6. KÜÇÜKAYI BURCU "Ak, boz atlar çekermiş, Küçükayı burcunu, "Tanrı kazığa germiş, dizginlerin ucunu!" Eski bir Türk Efsanesi Aşağıda da söyleyeceğimiz gibi Küçükayı burcu, eski ve öz Türk mitolojisinde, "Bir arabayı çeken iki at gibi" düşünülmüştü. Anadolumuzun çoğu yerlerinde de bu burca "Koyun ağılı" da derler. Eski Türk mitolojisinde Büyükayı burcunun, "Yedi kurt" olduğu düşünülürse, Anadolu'da buna "Koyun ağılı" denmesi, herhalde boş olmasa gerekti. Bu konular üzerinde, çok geniş bir bilgiye sahip olan Ahmet Vefik Paşa'ya göre Küçükayı burcu, "Araba"dan başka bir şey değildi. Ahmet Vefik Paşa Anadolu'daki halk inanışlarına büyük bir önem verirdi. Ortaasya'daki Kırgız Türkleri, bütün burçların yıldızlarını, geyik ve "Dağ koyunları"na benzetmişlerdi. Bunun için de Küçükayı burcuna, "Altı arkar", yani "Altı dağ koyunu" adını vermişlerdi. Sibirya'ya doğru gidildikçe, yani Altayların kuzeylerinde bu burç, "İt yettegen", yani "İt yedigen"i veya yedilisi olmuştu. Fakat öyle anlaşılıyor ki, bu burç ile ilgili efsanelerin en öz ve en eski örnekleri, Güney ve Batı Türkleri arasında yaşıyordu. Büyükayı, Küçükayı'nın "Yedi bekçisi": Bilindiği üzere Küçükayı burcu, Kutup yıldızına en yakın olan bir burçtur. Türk mitolojisinde birinci derecede öneme sahip olan yıldız, hiç şüphe yok ki, Kutup yıldız idi. Diğer burçlar ise, Türklere göre onun etrafında dönerledi. Kutup yıldızı ile ilgili bölümümüzde bu konuyu geniş olarak ele almış bulunuyoruz. Zaten Kutup yıldızına "Demir-Kazık" denmesinin sebebi de budur. Küçükayı burcunun kuyruk tarafı. Kutup yıldızına en yakın olan yıldızdır. Bütün burç, bu kuyruk üzerinden, kutup yıldızının etrafında döner. İşte bu sebepten dolayı Türkler Küçükayı burcuna daha fazla önem vermişler ve Büyükayı burcunu da, adetâ onun bir peyki ve koruyucusu bazan da düşmanı olarak tasavvur etmişlerdi. Ortaasya, Tanrı dağları ve Batı Türkistan bölgelerinde, Büyükayı burcunu iyi bir gözle bakılmış ve bu burç, Küçükayı burcunun "Yedi Bekçisi" olarak adlandırılmıştır. Kırgızlar arasından toplanmış olan aşağıdaki inanış, bu konuda bize daha açık bir fikir vermektedir: Derler ki Küçükayı, yıldızlı kuyruğuyla Andırır arabayı, uzun ince okuyla. Bunu çeken atların, rekleri ak, kır imiş, Bu iki at gerçekten, çok soylu aygır imiş. Büyükayıysa meğer, atları takip eder, Bekçilik yapar imiş, kurtlar gelirse eğer. Atları gözlerlermiş, durmadan izlerlermiş, Bundan Büyükayıya, "Yedi Bekçi" derlermiş. Büyükayı, Küçükayı'nın "Yedi Düşmanı": Büyükayı ile ilgili bölümümüzde de göstereceğimiz gibi, Kuzey Asya ve Sibirya halkları, Büyükayı burcunu, iyi bir gözle bakmıyorlardı. Bu bölge halklarına göre bütün gezegenler, bu burcu kovalamakta ve ondan intikam almak istemekte idiler. Bütün bu inanışlar, Büyükayı burcunun yanında gezen, küçük yıldız (Alcor) hakkında söylenmiş efsanelerin tesiri altında meydana gelmişlerdi. Efsanelere göre bu küçük yıldız, diğer gezegenlerden çalınmıştı. Bunun için de Büyükayı burcunun yedi yıldızı birer hırsız ve birer haydut idiler. Yine efsanelere göre bunlar, haydutları koruyan, birer Tanrı idiler. İşte bu inanışların tesiri altındadır ki, kuzey bölgelerinde Büyükayı burcu, Küçükayıyı kovalayan bir düşman olarak sayılmıştır. Görülüyor ki, her iki efsane de konu itibarı ile birbirlerine yakın idiler. Aralarındaki ayrılık, daha çok motif ve inanış farkından ileri gelmekte idi: ATLARI KOVALAYAN KURTLAR Büyükayı burcu da, yedi azgın kurt imiş, Zincirlerin ucunda, gökler burca yurt imiş. Kurtlar zincirler ile, kazığa bağlanmışlar, Salınmasınlar diye, iyice sağlanmışlar. Kutup yıldızı imiş, bu sağlam demir kazık, Avları yıldız imiş, burçlaraysa çok yazık! Küçükayı burcunda, iki ak, boz at varmış, Zincirler ucundaki, kurtlara gökler darmış. Her şeyi kaparlarmış, kurtlar bir salınsaymış, Kıyamet de koparmış, düzensiz kalınsaymış. Altay ve Güney Sibirya efsanelerinde de "Yedi Köpek" den sık sık söz açılıyordu. Sembolik (Metaphorical) olarak söylenen bu deyimin, Büyükayı burcunu ifade etmesi muhtemeldi. "Cedey-Han'ın" "Yedi Köpeği", Altın Dağ'ın kapısında nöbet bekliyordu. Bu Altın dağın, göğün direği ve dolayısı ile Kutup yıldızı, yani "Demir kazık" olması muhtemeldi. Başka bir efsanede de, "Yedi Kurt bir kısrağı kovalıyorlardı". Bu efsaneleri, gerçek anlamları ile değerlendirmek için, bu sembolleri de bilmek lâzımdır. 7. BÜYÜKAYI BURCU "Büyükayı burcu da, azgın kurt imiş, "Zincirlerin ucunda, gökler burca yurt imiş!..." Eski bir Türk Efsanesi Bu burcun en eski türkçe adı, "Yediger"dir. Bu ad şimdi bile, Anadolumuzun birçok yerlerinde yaşamaktadır. Tabiî olarak Anadolu Türkleri buçok eski türkçe burc adını anlamamışlar ve onu türlü şekillere sokmuşlardı. Kimi "Yedi kör" demiş, kimisi de "Yedi ker", yani "Yedi eşek" anlamına getirmişlerdir. Böylece de Anadolu'da birçok efsaneler türemiştir. Anadolu'nun kıyı bölgelerinde, bu burca "Gemi yıldızı" denir. "Kömük" diyenler de vardır. Bu deyim de Türk kültürü bakımından ayrı bir önem taşır. Burcun en eski türkçe adı, hiç şüphe yok ki "Yediger" idi. X. yüzyıldan sonra "Yedigen", yani "Yedili" haline girdi. Meselâ Kutadgu Bilig'de şöyle deniyordu: "Yedigen götürdü, ta yukarı başına, "Başka bir ışık saçtı, parlattı her yanını!" Altaylıların kuzeyindeki Türkler bu burca, "At yettegen", yani "Yedi at", "At yedilisi" demişlerdi. Kırgız Türkleri ise, Büyükayı burcunun yıldızlarını "Yedi dağ koyunu" gibi düşünmüşler ve bunun için de ona "Yeti arkar" adını takmışlardı. Türkler, Büyükayı burcunun sağ tarafında parlayan ikili yıldız topuna da büyük kıymet vermişlerdi. Anadolu'muzda bu iki yıldıza "İki karındaş" veya "İki kardeş" de denir. Ortaasya Türkleri ise bunları, "Koş Öğüz", yani "Çift Öküz" adı ile anmışlardır. "Büyükayı", yani "Yedikardeşler" burcu hakkında, Ortaasya ve Sibirya'da söylenen efsaneleri, başlıca iki gruba ayırabiliriz: 1. Batı Sibirya halkları, Yedikardeşler burcuna, genel olarak "Geyik" adını verirlerdi. Ortaasya Sibirya ve Altay dağlarının kuzeylerine gelince, efsaneler daha da durulaşır ve bu burca, geyik denmesinin sebepleri anlaşılırdı. Meselâ Yeniseyliler, yalnızca dört köşe olarak dizilen dört yıldıza, "Geyik" adı verilirken; baştaki üç yıldıza da "Avcı" derlerdi. Bu, "Üç avcı ve dört geyik" motifi, Yedikardeş burcu ile ilgili efsanelerin en açık ve en berrak motifleri idiler. 2. Yedi yıldızı, "Yedi kardeş" olarak kabul eden efsaneler, Orta ve Batı Asya Türklerinin, inanışlarına da uygundur. Bu ikinci tür efsanelerde, yedi yıldızı, 4 ve 3 diye, ikiye ayırma pek görülmüyordu. Bunların hepsi de, "7 kardeş", "7han" veyahut da "7 hırsız" şeklinde, hep beraberce rol oynuyorlardı. Eski Türkler, Yedikardeşler burcuna, Yetigen derlerdi. Bundan da anlaşılıyor ki, onlar da bu yedi yıldızı, bir bütün olarak düşünüyorlardı. Büyükayı burcunun gezişi ve aldığı duruşlar, bir "Takvim" ve "Hava raporu" olarak da işe yaramıştı. Kuyruğunun gösterdiği yöne göre, mevsim değiştirdi: "Kuyruk doğuda ise bahar, güneyde yaz, batıda sonbahar ve kuzeye kayan kuyruk da, kışın geleceğini haber verirdi. Burcun gerilemesi ve ışıklarının azalması, don başlangıcını; daha ışıklı ve parlak olması da kar yağışı ile sıcakların artacağını gösteren alâmetlerdi". Çünkü kuzey bölgelerde, karın yağması da bir müjde idi. Ortaasya'nın eski atlı Türkleri, bu burca büyük bir önem verirlerdi. Anadolu ile Ortaasya'yı bir derviş kıyafeti ile gezen H.Vambery'nin de, bu burca verilen önem gözünden kaçmamıştı. Bu meşhur yazarın anlattığı efsaneyi özetler kısmında bulacaksınız. Ona göre, "Kırgızlar bu burca, Yedi Karaçkı, yani Yedi haydut derlerdi. En uçtaki iki yıldız, Ak-Boz at ile Kök-Boz adlı iki aygırdı. Ak-boz deyimleri, bu atların renklerini gösteriyorlardı. Ortadaki yıldızı da, bir nevi arabanın oku oluyormuş. Bu suretle bu iki at, Kutup yıldızına koşulmuş olarak gökte koşarlarmış". Vambery de, bu efsanenin su katılmamış bir Türk görüşü olduğunu söyledikten sonra, hayranlığını belirtmekten geri durmamıştı. "Yedi Han" ve Büyükayı burcu: Altay Türkleri genel olarak, Büyükayı burcunun yedi yıldızını, "Yedi Han" olarak kabul etmişlerdi. Ortaasya'da Büyükayı burcu, diğer gezegenlerin düşmanı olarak görülmüştü. Gezegenlere yaptığı savaşların sonu gelmezmiş. Bunun için de diğer gezegenler, Büyüayı burcundan intikam alma ve kan davası peşinde imişler: Göklerin "Yedi Han"ı, Yıldızların Sultanı", Büyükayı burcuymuş, fakat çokmuş düşmanı. Pek çok savaş yapmışlar, pek çok da can yakmışlar. Bunun için yıldızlar, ona kanca takmışlar. Yıldız "Erkek" ve küçük yıldız da, "Kız" olarak tasavvur edilmişti. Bu küçük yıldız (Alcor), bundan sonra vereceğimiz efsanelerin bir çoklarında yer alacaktır. Ortaasyalılara göre bu küçük yıldız, diğer gezegenlerden çalınmış bir parçadır. Bunun için de diğer gezegenler, bu küçük yıldızlarını geriye almak için, Büyükayı burcunu kovalar dururlardı. Yukarıda Altay Türklerinin söyledikleri "Yedi Han" efsanesi de, böyle bir konu üzerine kurulmuş olmalıydı. Fakat hikâyenin kısa tutulmuş olması sebebi ile, durum iyice anlaşılmaktadır. Aşağıdaki özet, Kırgızlara ait bir inanıştır: Bir gezegenin iki, çok güzel kızı varmış, Onların yokmuş eşi yıldızlar hep hayranmış. Büyükayı burcunun, yedi kardeş yıldızı, Bir de kızımız olsun, diye çalmışlar kızı. Yedi kardeşle kalmış, bu parlak küçük yıldız, Onlara neş'e salmış, Alkor da denen bu kız. Yıldızlar hep küsmüşler Yedi Hırsız demişler, Peşlerine düşmüşler, kalın kızsız demişler. Bu inanışı, Moğollar'da da görüyoruz. Tabiî olarak bu inanışın, Kırgızlardan mı Moğollar'a; yoksa Moğollardan mı onlara geçtiğini belirtmek çok güçtür: Yedi kardeş akmışlar, bir yıldız çalmışlar, Bundan dolayı onlar, "Hırsız" adı almışlar. Tanrısı hırsızların, sevgilisi kızların, Olmuşlar bunun için, düşmanı yıldızların. "Yedi aygırlar" ve Büyükayı burcu: Büyükayı burcunun yedi yildızı, bazan da "Yedi Aygır" şeklinde düşünülmüştü. Diğer inanışları tamamlamak üzere, aşağıdaki Buryat rivayetini özetlemeden geçemeyeceğiz. Bu güzel efsanenin bazı motifleri, Türk mitolojisinin umumî çizgilerine de benzerlik gösterir. Meselâ "Kuş dilinden anlama" Ortaasya masallarının bir özelliğidir. "Kargaların gelip fikir vermesi" de, Türk mitolojisine yabancı bir motif değildir. "Dağ deviren", "Deniz yutan", "Ok atan" kardeşlere, yolda rastlama motifi de Türk masallarının bir özelliğidir. Burada da küçük yıldız, yine kaçırılmış bir kız rolündedir: Fakir bir adam varmış, karga dili anlarmış, Han'ın hasta kızına, kargadan derman almış. Hastalığı gidermiş, Han'da rahata ermiş, Armağan olsun diye, atlı ak aygır vermiş. Adam yola koyulmuş, altı arkadaşbulmuş, Altı arkadaşın da, hünerleri pek bolmuş. Biri iyi koşarmış, biri deniz yutarmış, Biri ise dünyada, ne dense duyarmış. Atları paylaşmışlar, Han'la karşılaşmışlar, Han kızını verince, alıp uzaklaşmışlar. Halk kızıp hücum etmiş, öldürüp ezecekmiş, Tanrı buna üzülmüş, onları göğe çekmiş. Çin mitolojisinde de bu küçük yıldız (Alcor), önemli bir rol oynar: "Büyükayı burcunun dört yıldızının teşkil ettiği dörtgen, (Çinlilere göre), büyük bir Tanrının oturduğu, bir araba idi. Bu araba da üç yıldız tarafından çekilirdi. Burcun dirseğinde bulunan küçük yıldız ise, gökte uçan bir melek tarafından tutularak, arabadaki Tanrıya sunulmakta idi". Burada da görülüyor ki, Çinliler, bu küçük yıldızı burçtan ayrı saymışlardı. Bize göre, Buryatların Büyükayı burcu hakkındaki esas efsaneleri, daha başka türlü anlatılmıştı. Buryatlara göre bu burcun dört yıldızı, dört ölünün kafatası idiler. Onların arasında anlatılan bir efsaneye göre: "Büyük bir kahraman çıkmış ve 7 Kara-Demirci'yi öldürmüş. Onların kafataslarını boşaltarak, bunlardan dört tane şarap kâsesi yapmış. Sonra da, kafataslarından yaptığı bu kâseleri, gökte unutmuş ve aşağıya inmiş. Çünkü, bu kafataslarından o kadar çok şarap içmiş ki, artık bunları düşünümez olmuş. İşte, gökte parlayan 7 demircinin bu kafatasları, Büyükayı burcunu meydana getirmişler. Bunun için de, Büyükayı burcu, her zaman demircileri korurmuş. Demirciler de onlara, kurban verirlermiş". İşte Buryat Moğollarının, Büyükayı ile ilgili gerçek efsaneleri bu olmalıydı. Çünkü Buryatlar da, "Demirci" deyimi, sembolik olarak Şamanlara verilen bir unvandı. Kara Demirciler ise Kara-Şamanlar'dı. Demircilerle ilgili bölümümüzde bu konu üzerinde durmuştuk. Orta Sibirya ile Batıdaki efsaneler, daha çok geyik motifi üzerinde kurulmuştur. Bazılarına, meselâ Samoyed'lere göre Büyükayı burcu bir geyik idi. bir avcı olan, Kutup yıldızı tarafından kovalanıyordu. 8. TERAZİ BURCU "Terazi burcu gökte, bir yay gibi durmuş, "Avcıları da sözde, yılnız bu burç korurmuş!..." Bir Türk Efsanesi Önasya kültürlerinde "Mizân" ve "Terazi" adı verilen bu burca, eski Türkler "Ülgü" derlerdi. Öyle anlaşılıyor ki bu eski türkçe deyim de, yine "Terazi" sözünden tercüme yolu ile meydana gelmişti. Çünkü eski Türkler, teraziyi ülgü adını veriyorlardı. Eski Türkler Terazi burcuna "Karakuş" da derlerdi. Bu burca niçin Karakuş dendiğini bilmiyoruz. Fakat herhalde en eski Türk deyimi, Karakuş olsa gerekti. Ortaasya Türkleri genel olarak İran kültürlerinin tesirleri altında kalmışlar ve Anadolu'da olduğu gibi, "Terazi" veya "Tarazı" deyimini kullanmışlardı. Altay'daki Teleüt ise, Terazi burcuna "Üç Miıgak" demişlerdi. Bununla ilgili efsaneyi aşağıda anlatacağız. Anadolu'da, "Terazi burcu" deyimi çok yaygındır. Fakat bu burca, Osmanlı devletinde bile, "Beş karındaş" adı verilmişti. Köylüler arasında ise, onlara "Beş kardeşler" denir. Türk mitolojisinde, üçü ana yıldız ile, iki yan yıldız birbirinden ayrılmıştı. Üç yıldız, göğe kaçan geyikler ve iki yan yıldız ise, onları kovalayan avcı ile yayı olmuşlardı. Bu burca, yalnızca "Üç arkar", yani "Üç dağ koyunu" diyen Türkler de vardır. Hiç şüphe yok ki, bu burcun en eski türkçe adı "Karakuş" idi. Bu burcun, genel olarak doğudan doğması sebebi ile, Türkler Terazi burcuna ayrı bir önem vermişlerdi? Türk dilinin ve kültürünün sonsuz bir hazinesi olan Kutadgu Bilig, şöyle diyordu: "Doğu yönden Karakuş kopup gökte yükseldi, "Düşman ateşi gibi, gökleri ışık deldi!" "Bakagördü doğudan, Karakuş çıkıp, doğup, "Kopa gelmişti yerden, çıplak yalın teg olup!" Bu burca, Ortaasya'da "Kesil" ve Andoluda'da, "Kuyruk yıldızı" diyenler vardır. Fakat bu deyimlerin Türk mitolojisindeki yerlerini iyice belirtemiyoruz. Bu burç, Arapların "Cevza" veya "Seyf ül Cebbar" dedikleri üçlü yıldız kümedir. Avrupalılar, Arapların tesiri altında kalarak, "Orion kılıcı" deyimini de kullanmışlardı. Anadolu'da bu burçla ilgili birçok inanışlar vardır. Ünlü Gaziantepli bilgin mütercim Asım Efendi'ye göre, "Bu burçta, hırsla çomak kaldırmış ve başkasına vurmak isteyen bir adamın hayali de görülür. Ayrıca iki yıldız arasında da bir 'tavşan' vardır". Asım Efendi bu açıklamasında, eski Türk inançları ile İslâmiyetin getirdiği bilgileri, bir arada göstermeğe çalışmıştır. Ortaasya ve Sibirya efsanelerinde bu burç da, Büyük ve Küçükayı burçları ve Kutup yılıdızı ile ilgili görülmüştü: "Terazi burcunun üç yıldızı (hemen hemen bütün efsaneler de) usta bir avcı tarafından amansız bir şekilde kovalanan ve canlarını kurtarmak için kendilerini göğe atan Üç geyik gibi tasavvur edilmişlerdi". Bu efsanenin, dışına çok az yerlerde çıkılmıştır. Meselâ Yenisey vadilerinde, Terazi burcunun üç yıldızının, üç geyik kafatası olduğuna inananlar da vardır. Fakat bu gibi hikâyelere çok az rastlanır. Terazi burcu hakkındaki efsaneleri de Potanin toplamıştır. Burada özetlerini vereceğimiz inanışların çoğu, bu ünlü seyyahın kitaplarından alınmştır. Yalnız yine bu kitapta bulunan Tunguz lara ait bir efsane, diğerlerinden açık bir şekile ayrılmaktadır. Bu sebeple bu efsaneye, daha başlangıçta özel bir önem vermeği doğru buluyoruz. Bütün efsanelerde, "Üç geyik ile bir avcı" motifi, genel olarak görülen bir özelliktir. Fakat Tunguz efsanesindeki bu avcının, "Başı insan ve gövdesi de at" idi. Bu, eski Yunan mitolojisinin "Kentaur"undan başka bir şey değildi. Bu motif, Sibirya'daki Tunguzlara nasıl gelmiş ve nasıl girmişti? Yoksa bu yerli, bir motif mi idi? bu mesele şimdilik karanlıktır. Kentaur şeklindeki bu avcının attığı oklar da, diğer efsanelerde olduğu gibi, birer yıldız olmuşlardı. Bu yıldızlar için de, aynı efsaneyi anlatan Tunguzlar, onlara "Ateşli yıldızlar" adını verirlermiş. Terazi yıldızı Çin'de zaman ölçme ve takvim bakımından çok önemli görülmüştü. Bu sebeple Çin tesiri altında kalan bazı Ortaasya kabileleri, terazi burcuna bu bakımdan da önem vermişlerdi. Bununla beraber Bektaşîler yarı şaka da olsa, burçları ele alıp bazı şiirler düzmemiş değillerdir. Meselâ Azmî Baba, Terazi (Oron) burcu için şöyle diyor: "Mizân iki göz terazi yaptın, "Bakkal mısın, yoksa dükkâncı mısın? Tabiî olarak bu şiir de İslâmî düşünceye göre söylenmişti. Eski Türkler Terazi burcuna Kara-kuş derlerdi. Bunun için de herhalde ayrı bir efsane vardı. Üç geyiğin bir avcı tarafından kovalanması ve bu geyiklerin göğe çıkarak, Terazi burcunun üç yıldızını meydana getirmeleri ile ilgili efsaneler, Ortaasya kavimlerinde çok yaygındır. Teleüt Türklerine ait inanışları, aşağıda özetlemekle işe başlıyoruz: Görmüş üç ay geyiği, Kuguldey adlı biri, Tutamamış onları, ne ölü, ne diri. Geyikler koşuşmuşlar, iyice yorulmuşlar, Bakmışlar olmayacak, kalkıp göğe uçmuşlar. Avcı arkadan bakmış, iki ok göğe atmış, Tıpkı yıldızlar gibi, okları göğe çıkmış. Geyikler gökte kalmış, her yana ışık salmış, Avcıyı bekler gibi, üçlüce sıra almış. İki ok gökte gezmiş, biri geyiği delmiş, "Kanlı Yıldız" demişler, fakat parlak güzelmiş. Öbür ok bir ak yıldız, atı bir parlak yıldız, Avcının kendisi de olmuş bir şakrak yıldız. Ortaasya'nın daha güney bölgelerinde anlatılan aşağıdaki efsane, yukarıdaki Teteüt efsanesinin biraz daha kısaltılmış ve oldukça da bozulmuş bir şeklidir. Öyle anlaşılıyor ki, gökteki bazı yıldızlara da aç köpeği, av doğanı gibi adlar veriliyordu. Bu adlar da, böyle bir ef |