iconBütün zaman ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 09:45 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Din ve Felsefe » Felsefe » farkındalık üzerine

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 16.08.07, 00:00
Standart farkındalık üzerine

nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
Send PM

16.08.07, 00:00


POST MODERN FARKINDALIK
Doç. Dr. Haluk Berkmen
“Modern dönem”olarak kabul görmüş olan Aydınlanma Düşünce sisteminde doğanın akıl ve mantık yoluyla anlaşılıp açıklanabileceği inancı vardı. Post modern düşünce ise bu yaklaşımı sorguluyor. İnsanın doğayı ve çevresinde gelişen olayları açıklamak yerine yorumladığını iddia ediyor.Post modernizm mutlak prensipler ve genele uygulanan ilkeler yerine kişisel tecrübelere önem veriyor. Kişisel olarak açıklanan ve yaşanan tecrübeler elbetteki görelilik ve değişkenlik içerirler. Bu gerçek de 20’nci yüzyılın bilimsel bakış açısı ile tam olarak örtüşüyor. “Modern”adı verilmiş olan, fakat günümüzde klasikleşmiş olan bilim döneminde doğa ile insan kopuk ve birbirlerinden bağımsız olduklarından, doğada herhangi bir anlam bulunmadığı inancı vardı. Çünkü nesnel doğada şuur (bilinç) yok olduğu sanılıyordu. Oysa ki post modern bakış anlamsızlık yerine, anlamsız gibi görünen olgularda gizli olan anlamı ortaya çıkarabilmek gayreti içindedir.Modern bilim kuramları, Kuantum Kuramı ile Özel ve Genel Görelilik Kuramları ve en son Karmaşa Kuramı anlam arayışına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bu kuramlar klasik fizik görüşlerini alt üst etmiş durumdalar. Şu halde elimizde malzeme hazır. Post modern bakış bilimsel açıdan klasikleşmiş olan fakat günümüzde geçerli düşünce tarzı olmaya devam eden kavramları ve varsayımları sorguluyor.
Bunlardan Yerellik, Süreklilik ve Özdeşlikvarsayımları bizim olaylara bakışımızı şekillendirmektedir. Bu varsayımlar düşüncemizi belli bir miktarda kısıtlamakta, ikili ya-veya mantığına adeta mahkûm etmektedir.
Önce, Fransız felsefeci Jacques Derrida’nın meşhur ettiği “Yapı bozumculuğu” (decontruction) kavramına bakalım. Yapı bozumu yıkım değildir, nihilizm ile de ilgili değildir, analiz hiç değildir. Daha çok batı düşünce sisteminin aşkın durumları açıklamakta karşılaştığı zorlukları çözebilmek için başvurulan bir bakış, bir yaklaşımdır. Yapı bozumu yaklaşımının iki temel dayanağı vardır. 1. Politik ve 2. Felsefi-Bilimsel dayanak.
Politik dayanak ikinci dünya savaşı öncesi ve süresinde Avrupa’ya hakim olmuş olan Faşist ve Nazi görüşün hatalı yönleridir. Bu iki politik yaklaşım insanları aynı potada eriterek bireyselliği yok etmeğe çalışmış, kendi gibi düşünmeyenleri dışlayarak düşman ilan etmiştir. Jean Francois Lyotard 1959 yılında yayınladığı “Post modern durum adlı kitabında Faşizmi ve Nazizmi güçlü bir şekilde tenkit etmiştir.
Post modern bakışın felsefi dayanağı ise ikili kavramların kısıtlayıcı oluşları ve bilimsel bir açıklamada kullanılan terimlerin anlamlarının yeni açıklamalarla genişletilmeleri gerektiğidir. Bu iki nokta Post modern yapı bozumculuğunun önemli çıkış nedenleridir. Fakat yapı bozumunun bir de bilimsel dayanağı vardır ki, bu modern fizik kuramları olan Görelilik ve Kuantum kuramlarıdır. Zira her felsefi akım, döneminin biliminden etkilenmiş ve bilimin ürettiği yeni kavramlardan yararlanmıştır.
Örneğin, “Gerçek nedir?” sorusu post modern düşünürler tarafından yeniden ele alınmış ve tartışılmıştır. Jean Baudillard’a göre “Gerçek var olma özelliğini yitirmiştir. Baudrillard’ın sorgulaması Leipnitz’in sorgulamasından farklıdır. Leipnitz: Neden varlık vardır ?” şeklinde soru yöneltir. Baudrillard ise: Acaba yokluk var mıdır? şeklinde sorar.
Bu sorgulamadan kasıt varlık-yokluk ikileminin özüne inmek ve bu ikili bakışın getirdiği birtakım sonuçların yapısını bozmaktır. Varlık-yokluk ikilemi olduğu sürece "ben ve öteki" ayırımı da bulunmaktadır. Ben-Öteki ikilemini aştığımızda, yani bu ikili yapıyı bozduğumuzda, ben ile öteki yakınlaşmakta, biri diğerini kabul eder duruma gelerek bütünleşmektedir. Ancak yapı bozumculuğu kesin çizgilerle tanımlanabilen bir yöntem değildir. Kendini sürekli yenileyen Yaşayan bir felsefe modeli olarak tanımlanabilir. Yaşayan Felsefe, tanımını ilk olarak ileri sürmüş olan düşünür, Jaques Derrida’dır.

Yaşayan felsefe içinde yapı bozumculuğu, Heidegger ve Nietze tarafından ileri sürülmüş olan “yıkım” veya “tersine çevirme” kavramlarından daha az negatif bir yaklaşımdır. Ancak, yapı bozumculuğunun kesin olarak tanımlanmaması felsefe ile uğraşanları rahatsız etmektedir. Çünkü, felsefe kesin kavramlarla çalışmak zorundadır. Bir bakıma felsefeye “Kavram matematiği” de denebilir. Dolayısıyla, açık ve kesin tanımlı olmayan kavramlar felsefenin ilgi alanının dışındadır, şeklinde bir görüş bulunmaktadır.
Ancak, felsefi kavramlar ortamın ve kültürün ürünü olmak zorundadırlar. Her dönemde ortaya atılmış olan kavramlar hem o dönemin bilimsel görüşlerinden etkilenmiş hem de o dönemin varsayımları üzerine inşa edilmiştir. Şu halde, 20. yüzyılda ileri sürülen bilimsel kavramlarla post modern görüşün örtüşmesi hem doğal hem de gereklidir.
Einstein’ın Görelilik kuramı mutlak uzay ve mutlak zaman kavramlarını geçersiz kılmıştır. Hem uzam hem de zaman nesnelerin hızına göre değişmektedir. Burada durağanlık değil hareket önem kazanmıştır. Uzam, nesnelerden bağımsız bir sahne olmaktan çıkmıştır. Şu halde nesnelerin bulunmadığı bir boşluk kavramı da tartışma konusudur. Uzayda karanlık bir bölge bulunması o bölgede hiçbir nesne bulunmaması anlamına gelmez. Örneğin, kara delik denen gök cisimleri öyle kuvvetli bir çekim gücüne sahiptirler ki kara delik içine düşen ışık dahi dışarı çıkamaz. Yani, karanlık yokluk demek değildir.
Yokluk bölgesi veya uzay boşluğu bölgesi bizim bir varsayımımız olmaktadır. Çünkü boş olduğunu sandığımız bölgede dahi arkazemin radyasyonudenen ve yaklaşık +4 derece Kelvin (-270 derece Santigrat) olarak saptanmış olan bir elektromağnetik radyasyon (ışıma) bulunmaktadır. Şu halde “varlık” her bölgede vardır ve “yokluk” kavramı sadece metafizik olarak düşünülmelidir.
Post modern yaklaşım insanı ve insanın sezgisel yönünü de içerdiğinden sadece fizik ile bağlantılı olmayıp güncel metafizik kavramların ortaya çıkışına da yardımcı olmuştur. Batıda görülen yeni mistik akımların kaynağını 1968 sonrası yayınlanan post modern kitaplarda bulabiliriz. Günümüzün Post modern tüketici toplumu her türlü ürünlerin yaygınlaştığı ve bir bakıma sığlaştığı bir Pazar yeri gibidir. Toplumda her şey metalaştırılmıştır ve maneviyattan maddiyata sürekli değişen moda akımları halinde sahte bir gerçeklik yaratılmıştır. Yeni bir "yaşam tarzı" olarak reklamlar ve “simülakr” görüntüler bizi kuşatmıştır. İçinde yaşadığımız çağ bir bakıma karmaşa ve dönüşümçağıdır. Çünkü her karmaşık durum sonuçta yeni bir oluşuma yol açar ve sonuçta dönüşüm gerçekleşir. Böylesi bir durumda insan kendini yeniden kurma, oluşturma ve dönüştürme zorundadır. Post modern terimi böylesi bir “kalıplar içine sıkıştırma” olgusuna baş kaldırma ve onunla hesaplaşama gayreti olarak görülebilir. Bu hesaplaşmada merkezi bir yer işgal eden “nesnel gerçeklik” kavramı üzerinde biraz duralım.
Kant’a göre nesnelerin “kendiliği” bilinemez. Bu ifade ancak gözlem için doğrudur. Gözlem yaparak, yani 5 duyu yoluyla, nesnelerin kendiliğini bilemeyiz. Çünkü, gözlem yapmak için önce bir gözleyen bir de gözlenen bulunmalıdır. Bu da iki ayrı kavram gerektirir. Gözleyen ile gözleneni bir bütün olarak kabul ederseniz “öteki” kavramı ortadan kalkar ve bütünsel teklik ortaya çıkar. Bu durum oluştuğunda, nesnelerin ve “öteki” olarak tanımlanmış olan dışımızdakinin kendiliği bilinebilir. Bu bilgi türüne “iç görü” de denebilir.
İşte size Mevlana’nın iç görü ile ilgili bir dörtlüğü:
Bir kimse ki hem içte görür, hem dışta,
Bir başka görür, çılgınlardan başka,
Bambaşka o göz, nasıl görür? Bak, iyi bak
Kimdir o gören? Gözden sıyrılmış da.

Yani gören göz kişinin kendi midir? Yoksa kendi benliğini aşan bir “ilk varlık”, bir töz mı görüyor? Burada tam bir birlik söz konusudur. Kendi içinde bir başka varlık olduğunu söylemiyor. Gözden sıyrılmış, bir bütünlükten söz ediyor. Dönüşen insanların dönemi olan içinde yaşadığımız zaman aralığında, kadim bilgelik ile post modern bakış büyük çapta örtüşüyor ve bizleri ya-veya mantığını aşmaya davet ediyor.

Konu lolipop tarafından (21.02.08 saat 12:03 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
puskullupabuc (17.09.07)
Sponsorlar
  #2  
Alt 16.08.07, 00:00
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: farkındalık üzerine

FARKINDALIĞIN NE KADAR FARKINDAYIZ?
Doç. Dr. Haluk Berkmen

Farkındalık ve Günlük Yaşam
Her canlı varlıkta bir miktar farkındalık vardır. Bitkilerde bile, yapılan deneylere göre, değişik düzeyde farkındalık bulunduğu görülmüştür.
Yapraklarını gece ve gündüze göre yönlendirirler. Çiçeklerini ışığa göre açıp kaparlar, su durumuna göre kendilerini değiştirirler, hatta insanların onlara ne şekilde davrandıklarını bile farkına varırlar. Eğer güzel müzik çalınırsa veya güzel söz söylenirse bitkinin reaksiyonu farklı, bağırılırsa farklı olduğu deneysel olarak saptanmıştır.
Hayvanların farkındalığı bitkilerden daha fazla, insanlarınki daha da fazladır. Hatta makineleri bile farkında yapmak mümkündür. İnsan yaklaşınca fotosel ile çalışan açılan kapılar basit bir farkındalık örneği oluştururlar. Fakat bu tür farkındalık etki tepki farkındalığıdır. Belli bir etki vardır ve bu etkiye göre otomatik bir tepki oluşur.
Newton fiziğinin ikinci yasası
“Her etkiye eşit ve ters yönde bir tepki oluşur” der. Bu türden bir etki-tepki ilişkisi şuur gerektirmez. Adeta doğanın kendi programı olarak her durumda ortaya çıkar. Buna “var olma içgüdüsü” de diyebiliriz. Sadece canlılar değil cansız dediğimiz varlıklar da bu tepkiyi gösterirler. Çünkü bir nesneyi yok etmeye çalışırsanız o size karşı direnecektir. Örneğin suyu düşünün. Su her girdiği kabın şeklini alır. Fakat suyu sıkıştırdığınız zaman direnir. Belli bir hacmin altına suyu sıkıştırmak son derece zordur. Suyun ısısını alıp buz haline getirdiğinizde hacmi küçülmez artar. Yani buz, sudan daha fazla hacim olarak varlık gösterir. Kaybettiği ısı enerjisine karşı gösterdiği tepki daha fazla yer kaplamaktır. İnsanların çoğu da aynı etki-tepki mekanizması içinde yaşamlarını sürdürürler. Örneğin, yemeyen çocuğunuza siz zorla yemek yedirmeye çalışırsanız o size daha fazla direnecek, yememek için türlü bahaneler bulacaktır. Bu tür etki-tepki mekanizması kendini ispatlamak, varlığını ortaya koymak veya varlığını korumak durumlarında ortaya çıkar. Zayıf hisseden varlığın kendini koruma içgüdüsü ile ilişkili bir mekanizmadır bu. Bu mekanizmada şuur yani uyanıklık durumu yoktur veya çok azdır.
Otomobil kullanmayı düşünün. Başlangıçta her hareketin şuurundayız. Yani farkında olarak otomobili süreriz. Vites değiştirmek, frene basmak bir istek sonucu şuurlu bir çaba gerektirir. Oysa ki ustalaşıp otomobille bütünleştiğimizde bu şuur durumu ortadan kalkar. Bir yandan konuşur veya farklı şeyler düşünürken diğer yandan arabayı sürebiliriz. Artık farkında olmaya gerek kalmamıştır. Hareketlerimiz otomatik hale gelmişlerdir. Bu durum her ne kadar daha az yorucu olsa da elbette ki mahsurları da vardır.
Faydası, otomobili kullanmayı otomatik pilota bağlamakla dikkatimizi yola daha fazla yönlendirebiliriz. Zararı da farkındalığımızı tümüyle kaybedersek, bu sefer de yoldaki tehlikeleri küçümseriz. Birçok kaza bu yüzden olmaktadır.
Peki farkındalığı güne daha doğrusu anlara indirmek mümkün müdür? Yoksa bu hiç başarılamayacak bir ütopya mıdır derseniz? Elbette mümkündür deriz. Birkaç sade metodu izleyerek, her insan kendi farkındalığını bir başkasına ihtiyaç duymadan yükseltebilir ve yeni algılamalar, yeni hissedişler, yeni bir bakış hissedebilir, bu yeni bir pencereden yaşama bakmak gibidir ve başarı duygusu getirir. Günümüzün zor şartlarında, biraz başarıya ve minik mucizelere ne kadar çok ihtiyacımız var değil mi?
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 16.08.07, 00:00
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: farkındalık üzerine

FARKINDALIK VE ANDA YAŞAMAK
Doç. Dr. Haluk Berkmen
Gündelik konuşmalarımızda da çoğu zaman sözümüzün etkisinin farkında olmayız. Öylesine, gelişi güzel fikir beyan eder ve sözümüzün karşımızdaki kişiyi ne şekilde etkilediği, onu rencide edip etmediği konusunu düşünmeyiz bile. Sürekli konuşup hiçbir şey söylemeyen birçok insan vardır sizin de gözlemlediğiniz gibi. Konuşmuş olmak için konuşurlar. Bu durumlarının da farkında bile değildirler.
Aslında insanların çoğu farkında olmaktan korktukları için çok konuşurlar veya sürekli bir işle meşgul olmaya çalışırlar. Hiçbir işleri yoksa da ya televizyon seyrederler veya müzik dinlerler. Bu tür davranışların altında hep kendisi ile baş başa kalma korkusu yatar. Çünkü kendi ile baş başa kalmak, kendinin farkına varmak demektir ve bu durum pek çok insanın hoşuna gitmez.

Neden insanlar kendileri ile baş başa kalmaktan hoşlanmazlar hiç düşündünüz mü? Çünkü kendi ile baş başa kalan insan o anın farkına vararak yalnız olmanın derinliğini yaşar. İnsanlar an’da değil zamanda var olmayı tercih ederler. Zaman geçmiş ve geleceği içerirken, an ikisini de dışlar. Geçmişte hatıralarımız, gelecekte ise ümitlerimiz ve beklentilerimiz vardır. Yani geçmiş ve gelecek çokluktur. An ise tekliktir. Geçmiş ve geleceğin çokluğunda kendimizin dışında birçok insanı ve olayda vardır.
Oysa ki şimdiki an içinde biz ve dikkatimizi gerektiren konudan başka hiçbir varlık yoktur. Farkında olmak da bizim konumuzla bütünleşmemiz demektir. Yani, ikilik yerini tekliğe bırakmış demektir.
Şimdiki anda korkutucu bir yalnızlık vardır. Çoklukta huzur ve güven buluruz. Çokluk oldu mu bizi koruyan, bize sahip çıkan ve seven varlıklar vardır. Ama an içinde teklik(birlik) vardır ve bu durum pek çok insanı huzursuz yapar. Zaman içinde yaşayan insan büyüme gereği duymaz. Sürekli onu koruyan ve seven varlıklarla sarılı olduğundan sürekli bir çocuk olarak yaşamını sürdürebilir. Zaman bizim güven duygumuzu besler ve bizim farkında olmamızı engeller.Farkında olmak demek an içinde yaşamak, yani şuurlu ve uyanık olmak demektir.
Yaşam koçunuz sizsiniz!
Bunun için de insanın kendi ile baş başa kalıp yüzleşmesi gerekir. Bir diğer ifadesi, insanın kendini tanıması gerekir. Oysa kendini tanımak ve kendisiyle yüzleşmek, bazı duygu ve düşünceleri bilinçaltına bastırıp sonra nedeni anlaşılmayan, sıkıntılar, korkular, karamsarlıklar yaşamaktan çok daha iyidir. Üstelik bu modern çağda her insana kendi tarzına uygun şekilde ona destek verecek, terapi yapacak ya da yaşam koçu olarak rahat yürümesini sağlayacak pek çok imkan varken, sıkıntıyla yaşamayı seçmek zaman kaybı değildir de nedir? Aslında en iyi yaşam koçu insanın kendisidir ama zaman zaman dış destek almakta çok yararlı olabilir…
Asrın başında yaşamış olan büyük mistik Gurdjieff hep “Kendinihatırla”derdi. Bu sözle “kendi varlığının farkında ol”demek isterdi. Hareketlerinin farkında ol, sözlerinin farkında ol, hatta mimiklerinin farkında ol. Farkındalığın ilk adımı hareketlerinin farkında olmaktır. Bunun için Gurdjieff ‘Stop’ oyununu icat etmişti. Etrafındaki öğrencilerine hiç beklemedikleri bir anda ‘stop’ der ve onların o anda heykel gibi hareketsiz kalmalarını isterdi. Bu çok zor bir oyundu. Örneğin tam çay içerken çay bardağı dudağınıza değdiği anda stop dendiğini düşünün. Çayı içemezsiniz.
Bardağı geri koyamazsınız. Elinizi oynatamazsınız. Ne kadar zor bir durum değil mi? Ama Gurdjieff ‘Tamam’ diyene kadar o durumda kalmak zorundasınız. Gurdjieff bu oyunu farkındalığı arttırmak için icat etmişti. Çünkü biliyordu ki farkındalığın ilk adımı bedensel ve fiziksel farkındalıktır. Ondan sonra konuşma ve nihayet var olma farkındalığı gelecekti. Var olma farkındalığı en ileri derecede şuur hali gerektirir. Varlığın farkındalığı etki-tepki mekanizmalarının ötesine geçmeyi gerektirir. Sizin neden var olduğunuzu ve hangi amaca hizmet ettiğinizi farkına varmanız gerekir. Bu şuur hali de en zor olanıdır.

İnsanlar bu dünyada doğarlar yaşarlar ve ölürler. Fakat pek çoğu neden bu dünyaya geldiğini ve hangi amaca hizmet ettiğini veya hangi ideolojinin oyuncağı olduğunu düşünmez bile. Yani kendine soru sormak ihtiyacı duymadan yaşar sonra çekip gider bu güzel mavi gezegenden… Bu tip insanların yaşamları bir hay-huy, bir etki-tepki mücadelesi içinde sürüp gider. Çalışırlar, evlenirler, çocuk yaparlar, çocuk büyütürler, yaşlanıp emekli olurlar ama bir gün olsun “benim budünyada var olmamın amacı nedir acaba?”diye sormazlar. Çünkü bu sorunun cevabını vermek için kendileri ile yüzleşmeleri, yani baş başa kalmaları gerekir. Ne geçmişin hatıraları ne de geleceğin hayallerinden etkilenmeden, objektif ve çıplak gözlerle kendini görebilmek öyle önemlidir ki, bu bakış, bu duruş bir kere elde edildikten, gerçeğin tadına bir kere varıldıktan sonra da vazgeçmek mümkün olmaz. Anda veya anında durumun şuurunda olmak yani uyanık olmak, keskin bir şuur halidir ve kendine göre doyulmaz bir tadı vardır. Ve aslında da hiç korkutucu değildir. Karşılaştığınız her duruma anında hakim olmak, onu hemen toparlayıp, gerekeni yapmak sonra da o duygudan ya da o şuur halinden çekip yeni bir hale gitmek istemez misiniz? Ama etki ve tepkinin ötesinde durumun şuurunda olabilmek için beklenti ve saplantılardan kurtulmuş olmak gerekir. Hepimizi zorlayan da budur, saplantı ve beklenti yani geçmiş ve gelecek…
Beklentiler gelecekle, saplantılar ise geçmişle ilgilidir. Tıpkı süregelen ince uzun bir yol gibi, her şeyi ardı ardına eklemekten öyle hoşlanıyoruz ki ya da bu tip düşünmeye öyle alıştık ki! Oysaki an’da yaşayınca ne geçmişin takıntıları ne de geleceğin beklentileri etkindir. An’ın farkına vararak yaşamak demek tercihli olmayan değerler üretmek demektir. Hiçbirinin diğerlerine göre daha önemli olmadığı güçler, erdemler ve bilgiler. Yani bir bakıma kendi egomuzu (nefsimizi) ön plandan geri çekip, arka plana çekebilmeye benzer bu durum. Etki-tepki mekanizması içinde olan egomuzdur. Egomuz yani nefsimiz bizim ne kadar önemli bir varlık olduğumuzu hep tekrarlayıp durur. Egomuz sürekli bizi korumaya çalışan bir kalkan gibidir. Devamlı bu ego kalkanının arkasına sığınarak kendimizi güvende hissederiz. Bu korunma mekanizmasını da çoğu zaman “haysiyet, izzeti nefis,gurur, haklılık”gibi kavramların arkasına gizleyerek kendimizi haklı göstermeye çalışırız.
Anda Yaşamak
Oysa ki an’da yaşayıp farkında olmak kendi ile her an karşılaşmak, durumu olduğu gibi görmek demektir. Yani bize daha çok zarar verecek, gereksiz bir yansıma veya odak bozukluğu oluşturmadan, durumu görmek, anlamak, gerekeni yapmak ve bundan mümkün olduğunca az etkilenmek… Hiç mi derin etkilenmeyeceğiz de diyebilirsiniz. Derin etkilenmek de çok iyidir ama burada amaç ne olursa olsun konuyu fazla uzatmadan, akmakta olan diğer anlara geçebilmek ve yaşama anlar içinde, kare kare çekilmiş fotoğraflar gibi yetişmektir. Bunu başarabilmek için de hiçbir değerin diğer bir değere göre daha tercihli durumda olmaması gerekir. Örneğin, “Ben ailemi her şeye tercih ederim. Önce eşim ve çocuklarım gelir. (Veya işim de diyebilirsiniz, sonuç fark etmeyecektir) Sonra diğer insanlar” dediğimiz vakit olayları tarafsız bir gözle inceleyemeyiz. Eğer çocuğumuz okulda kavga etmişse mutlaka kavga eden diğer çocuk suçludur. Eğer çocuğumuz derslerde kötü not almışsa mutlaka öğretmen kötüdür. Ya kötü ders anlatmıştır veya çocuğumuza bir garezi bir takıntısı vardır. İşimiz için de aynı örnekleri vermek mümkündür. Bu gibi örnekleri arttırabiliriz.
Tercihli değerler içinde yaşayan insanlar için daima kendileri haklı, karşılarında duran da haksızdır. Bunu gündelik yaşamda gördüğümüz gibi, politikada ülkeler arası ilişkilerde de görüyoruz. Kendini tehdit eden bir hayali düşman yaratarak varlıklarını sürdüren ülkeler, aslında en fazla korku içinde yaşayanlardır. Bu korkuyu da alet olarak kullanırlar. Korku sayesinde ülke halkı istenileni daha kolay kabul eder. Korku, insanın bağımsız düşünmesini engeller. Korku insanın büyümesini engeller. Sürekli çocuk kalan insan ise daha kolay alet olur. Oyuncak haline gelir ve hiçbir zaman şuurlu bir varlığa dönüşemez.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 16.08.07, 00:00
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: farkındalık üzerine

FARKINDALIK VE DİYALEKTİK MANTIK
Doç. Dr. Haluk Berkmen
Gündelik yaşamda farkında olmak demek, diyalektik mantığı da aşmak demektir. Diyalektik mantıktan kasıt ikili karşıtları içeren düşünce sistemidir. Örnek olarak, karanlık-aydınlık, iyi-kötü, doğru-yanlış, büyük-küçük, güzel-çirkin, canlı-cansız gibi karşıt kavramlar.
Karanlık-aydınlık örneğini ele alalım. Karanlık ışığın olmadığı durumdur. Aslında tam ışık enerjisinin bulunmadığı uzay parçası olamaz. Çünkü ışık bir enerji dalgasıdır ve bu dalgaya elektromanyetik enerji denir. Elektromanyetik enerjinin geniş bir spektrumu (tayfı) vardır. Bu tayf görünen ışıkla sınırlı değildir. Görünmeyen kırmızı altı ve mor ötesi ışık, radyo dalgaları, TV dalgaları, x-ışınları yani röntgen dalgaları, radar dalgaları ve radyoaktif çekirdeklerin saldığı gamma ışınları da bu tayfın içinde bulunurlar. Yani, her biri ışık sayılır. Şu halde, karanlık sandığımız uzay bölgesinde tüm bu görünmeyen dalgaların varlığından haberdar isek, artık karanlık kavramı bizim için farklı bir anlam taşımaya başlar. Farkında olmakla aydınlık-karanlık ikilemini de aşmış oluruz.

Bunun gibi iyi-kötü, güzel-çirkin ikilemleri mutlak olmayan göreceli kavramlardır. Bize göre iyi olan bir diğerine kötü sonuç verebilir. Bizim için güzel olan da bir başkasına çirkin görünebilir.
Diyalektik (ikilemci) düşünce insanı kısıtlayan, onun geniş düşünmesini engelleyen düşünce sistemidir. Daha eski yunandan itibaren Aristo mantığı olarak bilinen düşünce sisteminde diyalektik mantık vardır. Bu düşünceye göre varlık hem kendisi hem de karşıtı olamaz. Yani, karanlık aydınlık olamaz. Oysa ki, biraz önce açıkladığımız gibi, karanlık ve aydınlık kavramları bizim algılama gücümüzün sınırlı oluşundan ortaya çıkmış pratik kavramlardır.

Diyalektik Mantık Günümüzün düşünce tarzı büyük çapta var-yok ikilemi üzerine kurulu olduğundan özellikle batıda bilim ve teknik büyük gelişme göstermiştir. Çünkü teknik geliştirmek için nesneleri tanımlamak ve onları çevrelerinden yalıtmak, etiketleyip isimlendirmek ve dolayısıyla diyalektik mantık kullanmak gereklidir. Bu sayede yeni aletler ve metotlar geliştirilir. Bu sayede teknoloji geliştirilir. Diyalektik mantık öylesine yaygındır ki, tüm dünya bu mantık etrafında dönmektedir diyebiliriz.
İnsanlığın bugünkü durumundan hem başarısından hem de başarısızlığından diyalektik mantık sorumludur dersek pek yanlış olmaz.
Diyalektik mantık ya-veya mantığıdır. Klasik bilim tümüyle ya-veya mantığı üzerine kuruludur. Makineler ya-veya mantığı ile çalışırlar. Bir elektrik devresi ya açıktır veya kapalı. Bir musluk ya açıktır veya kapalı. Klasik ya veya mantığına göre bir nesne ya dalgadır veya parçacık. Hem dalga hem parçacık olmaz. Oysa ki Kuantum kuramına göre her nesne hem dalgadır hem parçacık. Şu halde karşımıza yeni bir mantık çıkmaktadır. Bu da hem-hem mantığıdır. Ve kuantum fiziğinin kullandığı mantık sistemini içerir.

Hem-Hem Mantığı
Hem-hem mantığına göre karşıtlar mevcut değildir. Yani, bir kavram hem kendisidir hem de karşıtı. Arada kesin bir ayırım yoktur. Örneğin, canlı-cansız ayırımı tamamen bizim zihnimizde olan bir ayırımdır. Öyle varlıklar vardır ki hem canlı hem de cansız sınıfına dahil olur. Virüsler bu türden canlılardır. Uygun şartlarda yaşayıp çoğalırlar. Uygun olmayan şartlarda kristal şekline dönüşüp beklemeye geçerler. Yani virüs bir bardak veya bir kuartz kristali gibi etrafından herhangi bir besin almadan yaşamını sürdürebilir. Yaşamını sürdürebilir, diyorum çünkü şartlar uygun olunca yeniden canlanıp çoğalmaya başlar. Fakat akla şu soru geliyor: “Virüs kristal halinde iken şartların uygun olduğunu nereden biliyor?” Eğer bir cam bardak gibi olsa çevresinin önemi olmaması gerekir.
Cam bardak için çevre önemli değildir. Fakat virüs çevresinden haberdar oluyor. Demek ki kristal halinde dahi farkındalığı sürüyor. Farkındalığı olduğu sürece yaşamına devam ediyor.
Öte yandan, en başta dedik ki cansızlar da etkilere tepki ile karşı koyduklarına göre onlarda da bir miktar farkındalık vardır. Eğer her türlü farkındalık canlılık alameti (ölçüsü) ise o zaman cansız varlık olmaması gerekir. Her varlık belli bir ölçüde canlıdır. Maddeyi oluşturan atomlar dahi canlı sayılır. Elektronlar yörüngelerinde dönmekte, atomun çekirdeği titreşip hareket etmektedir. Atom da elektrik ve manyetik kuvvetlere tepki gösterir. Demek ki, basit anlamda farkındalık her nesnede olduğuna göre her nesne belli bir ölçüde canlıdır.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 16.08.07, 00:01
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: farkındalık üzerine

FARKINDALIKTA ZEN BUDİZM VE SUFİZM ETKİLERİ
Doç. Dr. Haluk Berkmen
Yaşamı tanımlamak gerekirse “Evrenin bize en büyük armağanı ve en büyük mucizesi olan yaşamın doğru algılanarak yaşandığının veya içgüdülerle otomatik davranılarak ona gerçek değerinin verilmediğinin tek ölçüsü farkındalıktır” denilebilir.
Farkındalığın ilkel düzeydeki mantığı
‘ya-veya’mantığı, ileri düzeydeki mantığı ise ‘hem-hem’ mantığıdır. Hem-hem mantığını mistik okulların öğretilerinde bulmak mümkündür. Çin mistik okullarında hoca öğrencisine ‘kung-an’ denilen sorular sorar. Japon Zen Budizminde bu sorulara ‘Koan’ adı verilir. Koan’lar bir çeşit bilmece gibidirler. Fakat bu bilmeceleri ya-veya mantığı ile çözmek mümkün değildir.
Örnek olarak, “Tek elin sesi nedir?”sorusu bir koandır. Ses çıkarmak için iki elin birbirine çarpması gerekir. Yani ikilik varlık oluşturur. Bu varlık ses de olabilir başka bir şey de. Tek elin sesi olabilir mi? Şeklindeki bir soru “Teklikten varlık oluşabilir mi?” veya “Teklikten çokluk oluşabilir mi?” sorusuna eşdeğerdir. Etrafımızda çokluk görüyoruz. Ancak hepsinin özü aynıdır. Teklikten hem çokluk oluşur hem de çoklukta teklik vardır. Bu durum sanki iki karşıt kavramın sentezi, birleşimidir. İşte bu birleşimi sağlayan da hem-hem mantığıdır. Zen hocasının da istediği öğrencisinin bu hem-hem mantığını kavrayabilmesidir.
Hoca öğrencisine bu koanı sorduğunda ikilikten kurtulup hem-hem mantığı yardımıyla birliğe ve bütünselliğe ulaşmasını arzular. Bu mantığın yardımıyla daha geniş ve kapsayıcı farkındalık gelişir. İşte tüm mistik okulların amacı da bu türden farkındalığın artmasını sağlamaktır.
Bir diğer Koanda hoca öğrencisine şu soruyu sormuştur:
“Köpekte Buda özelliği var mıdır?”Öğrenci vardır dese hoca onu kovar. Yoktur dese gene kovar. Öğrenci ya-veya mantığı içinde bocalarken sonunda “Hem vardır hem de yoktur” yanıtını bulduğunda Koanı çözmüş demektir.
Muhiddin İbn-i Arabinin Vahdet-i Vücut felsefesinde bu yaklaşıma önce “Tenzih” (ret etme) sonra da “Teşbih” (benzetme) yapılarak ulaşılır. Önce Allah’ı tanımlayacak her kavram red edilir. Ret etmekle yaratıcının ikilemci kavramlarla tanımlanamayacağı ve dar kalıplar içine sığmayacağı ifade edilir. Böylece tenzih metoduyla yokluğa ulaşılır. Fakat o yoklukta kalınmaz ve teşbih yapılarak Allah’ın 99 sıfata sahip olduğu ifade edilir. Fakat bu sıfatların sadece birer teşbih, benzetme, olduklarının şuuruna varmak gerekir. Demek ki çokluğu anlamak için yokluktan geçmek şarttır. Önce sıfıra (yokluğa) ulaşmak ve o noktadan sonsuzu bulmak gereklidir. İşte bu yüzdendir ki tüm mistik okullarında uzun süreli oruç tutmak ve inzivaya çekilip çile çekmek önemli bir yer tutmaktadır.Yokluğa ulaşmayı nefsin her türlü oyunundan kurtulup, nefsini yenmek yani ‘Ölmeden önce ölmek’ hali olarak da tanımlayabiliriz.
Nefis Kontrolü
Günümüzde yokluk büyük bir korku kaynağıdır ve yokluğa düşmemek için her türlü tedbir alınır. Oysa ki sonsuza yokluk sayesinde ulaşılır. Yokluğu sadece materyel, nesnel anlamda işaret etmek pek doğru bir yaklaşım olmaz. Yani, para mal-mülk yokluğundan söz edilmiyor sufi felsefesinde. Benlik yokluğundan, ego yokluğundan söz ediliyor ki tüm tasavvuf felsefelerinin özünde saklı olan temel bilgi de budur; Egoyu yenmek, daha doğrusu farkındalıkla kontrol altına almak için binlerce yıldır, yine binlerce ve milyonlarca insan bu metotları uygulayarak kendilerine yeni yollar açmışlardır.
Nefsini kontrol altına alıp egosundan kurtulmuş insan gerçek anlamda farkında olan insandır. Fakat yokluk içinde kalmamak gerekir. Eskiden Melamilik okuluna bağlı olanlar sadece yoklukta yaşarlardı. Bunu hem maddi hem de manevi boyutlara yaymışlardı. Oysa ki yokluğun farkında olup çokluğu da yaşamak mümkündür. Bunun yolu da hem-hem mantığını anlayıp sahiplenmekle olur.
Hem-hem mantığına göre varlık hem vardır hem de yoktur. Varlık vardır, çünkü yaşanabilir ve hissedilebilir. Fakat varlık yoktur çünkü varlığı sözle anlatmak mümkün değildir. Yani varlık kavramlara sığmaz.

13. yüzyılda Çin’de yaşamış olan Zen Budhizm hocası WuMen ne diyor: “Tüm Zen okulunun anahtarı bu küçük ‘Değil’sözünde gizlidir. Değil, sözünü boşluk veya hiçlik olarak algılamayın. Bu sözü varlığın karşıtı olan ‘yokluk’ olarak da anlamayın. Bu sözü kızgın bir demir topu yutar gibi yutmanız gerekir. Bugüne kadar bildiğiniz tüm bilgileri yırtıp atmanız gerekir. Kendinizi yavaşça olgunlaşmaya terk edin ve göreceksiniz ki içinizle dışınız bir olacaktır. Rüyanızdan uyanacaksınız ama onu hiç kimseye anlatamayacaksınız.”
WuMen “Kendinizi yavaşça olgunlaşmaya terk edin”diyor. Bu terk etme durumuna ‘teslimiyet’ diyebiliriz. Günümüzün düşünce tarzında ‘teslimiyet’ yanlış bir anlam kazanmıştır. İnsanın sanki esir olması, kendi iradesinden vazgeçip başkasının iradesini kabullenmesi gibi anlaşılıyor. Oysa ki teslimiyet demek istek ve ihtiraslarını, takıntılarını kontrol etmek, hayatta daha kabullenici olmak anlamını taşır. İnsana değil, RUHSALLIĞIN TEMEL İŞLEYİŞ PRENSİPLERİNE teslim olun yani Rab’binizi bilin anlamını taşır gerçek teslimiyet kavramı. Çünkü kendini Bilen Rab’bini bilir.
Teslimiyet, kendi egomuzu frenleyerek sözle anlatılamayan var olmayı yani görünenin ardındaki görünmeyeni anlamaya çalışmak demektir.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 16.08.07, 00:01
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: farkındalık üzerine

FARKINDALIKTA KATILIMCI ANLAMA
Doç. Dr. Haluk Berkmen
Kuantum Düşünme Yaşanan fakat sözle anlatılamayan varlığı anlamak mümkün müdür? Çünkü anlamak için kavramlara gereksinim vardır ve kavramlar da sözlerle aktarılır. Gerçek anlamda anlamak katılımla olur. Gözlem yaparak da anlarız fakat o analitik (ayırımcı) anlama şeklidir. Yani, diyalektik (ikilemli) mantık kullanılarak anlama metodudur. Bu tür anlama insanı yüceltmez. Onun benliğinde değişiklik yapmaz.
Oysa ki, katılımcı anlama metodunda kavramlar kesin çizgilerle ayrılmış değillerdir. Her kavram bütünün bir parçasıdır ve karşıtı ile iç içe geçmiş durumdadır. Katılımcı anlamanın metodu sentetiktir (bütüncüldür), mantığı da hem-hem mantığıdır. Sentetik anlama metodu tamamen öznel olup her şahsın kendi kapasitesi ve yeteneği oranında olur. Herkesin katılabilme kapasitesi farklıdır. Bu bakımdan herkesin anlama düzeyi de farklı olmaktadır. Tam olarak anlayabilmek için 3 farklı düzeyde gelişmiş olmak gerekir.

1. Birinci düzey bilgi düzeyidir. Anlayabilmek için öncelikle bilgi sahibi olmak gerekir. Bilgi dıştan elde edilir ve gözleme dayanır. Okulda öğrendiklerimiz, ailemizin bize öğrettikleri ve genel olarak hayatta okuyup veya dinleyip öğrendiklerimiz gözlemleyerek elde ettiğimiz bilgi sınıfına girer. Bilginin getirdiği anlayış akıl ve diyalektik mantık yardımıyla olur.
2.İkinci düzey sezgi düzeyidir. Bu düzeyde anlayış içten gelir ve katılımcı olmayı gerektirir. Sezgisel anlayışta hisler ve duygular büyük rol oynar. Bu tür anlayış için akıl ve mantık gerekli değildir. Hatta hiç mantığa gerek yoktur. İnsan sezgisel olarak bir anlayışa varır ama bu sezgileri sözle ifade etmek mümkündür.3. Üçüncü anlayış türü farkındalıkla olur. Bu tür anlayış ani ve kapsayıcı olur. Yani dıştan gelmez. Sezgi gibi içten gelir fakat sözle ifade edilemez. Sözler bu anlayışı aktarmakta yetersiz kalır. Çünkü bu anlayışta nesne değil özne önem kazanmaktadır. Öznenin ise düşünmeye gereksinimi yoktur. Fakat düşüncesiz bir farkındalık da sadece etki-tepki mekanizmasını çalıştırmaktan ileri gidemez.
Birinci tür anlayış sahibi insanlara sürekli her yerde rastlıyoruz. Örneğin, tıp doktoru bize bir tedavi metodu önerdiği vakit bilgisini baz alır ve daha önce benzer haller gözlemlediği için bize de uygun bir tedavi olacağını düşünür. Onun anlayışı bilgi düzeyindedir.
İkinci tür anlayış sahibi insanlara örnek olarak her türlü kehaneti örnek verebiliriz. Kehanet, öngörü veya duru görü medyomlarının aracılığıyla sezgisel olarak bize birtakım olaylar veya durumlar aktarılabilir. Geçmişten ve gelecekten söz ederler. Ama gelecek henüz gelmemiştir. Bu bakımdan sezgilerinin doğru olup olmadığını da anında tespit etmek mümkün değildir. Sadece sezgi ile gelen anlayış da yeterli olamaz.
Asıl ileri düzeyde anlayış üçüncü tür olup ilk iki anlayışı içerdiği gibi fazladan farkındalığı da kapsar. Bu durumda hem bilgi hem de sezgi vardır. Fazladan da olayı anında kavrayıp gerekli çareyi veya tedbiri almak da vardır. O anda katılımcı olarak gerekli davranış tarzını uygulayan kimse hem etki-tepki mekanizmasını çalıştırmış olur hem de anında etki-tepki mekanizmasının dışına çıkmayı bilir. Olaya çok hızlı tepki verişi etki-tepki mekanizması içinde olduğu intibaını verir. Oysa ki anında o oyunu terk etmesini de çok iyi bilir. İşte
ileri düzeyde farkındalık’budur.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 16.08.07, 00:03
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: farkındalık üzerine

İLERİ DÜZEYDE FARKINDALIKTA KUANTUM ETKİLER
Doç. Dr. Haluk Berkmen
Etki-tepki mekanizmasının dışına çıkabilmek, "İleri DüzeydeFarkındalık" demektir. Bunun en güzel ve çarpıcı örneğini Kung-Fu (bireysel savaş sanatı) yapan Zen ustalarında görürüz. Kendisine saldıracak olursanız anında gerekli müdafaa hareketini yaparak etkiye en hızlı bir şekilde tepki gösterir. Fakat tehlikeyi savuşturunca da anında durup selam verir. Demek ki olay o anda başlamış ve o anda bitmiştir. Olaya katılmıştır ama olayın kendisini sürüklemesine izin vermemiştir. Kızgınlığı ve hırsı yoktur. Ne kendini ispatlamak ne de karşındakini cezalandırmak gereğini duymaktadır. Çünkü egosuna tam olarak hakimdir. Eğer saldırı geldiğinde düşünmeye vakit ayırsa gerekli savunmayı yapamaz. Ama akıl ve mantığı da onu hiçbir an terk etmez. Onun hem bilgisi, hem sezgisi hem de farkındalığı tamdır.
Bir diğer örnek öğrencisine çözmesi için Koan (kung-an) sunan Zen ustasının durumudur. Öğrencisine en uygun koanı seçerken hem bilgisini kullanır hem de sezgisini. Zen ustası öğrencisi karşısında bir gözlemci değil, bir katılımcıdır. Bir batılı öğretmen gibi ona bilgi aktarmak amacında değildir. Onun amacı öğrencinin farkındalığını arttırmak ve onun bütüncül düşünmesini sağlamaktır.
Her verilen koan öğrencinin anlayış düzeyine göre seçilir.
Bir gün öğrencinin biri Zen hocasına şu soruyu sormuş: “Bana verdiğiniz koanı daha önce başkaları çözmüştü. Bu eski koanı bana neden veriyorsunuz?” Hocanın yanıtı şu olmuştur: “Eski koanlar her sorulduklarında kendilerini yenilerler.” Yani, koanlar ölmezler ve her sorulduklarında yeni bir ortam bulup canlanabilirler. Bu ortam da koanın sorulduğu kişinin şuurudur. Canlanma derecesi de o kişinin şuur seviyesine göre değişir. Koan’ı seçen hoca öğrencinin şuur seviyesini ve psikolojik durumunu çok iyi tarttıktan sonra böyle bir sorumluluk almıştır. Bizim içinde bulunduğumuz yeni şuur durumu gözleyen ve gözlenenin yeni bir şuur halindeki katılımcılığıyla canlılığını, aktivitesini ve yaşam yolumuza desteğini hep sürdürür.
Ruhsal Bütünleşme
Şuur seviyesi ileri olan kimse sorumluluk almaktan kaçınmaz. Çünkü böyle bir insanın kendisi için fazla bir beklentisi yoktur. Önemli olan şartların gerektirdiği şekilde davranmak ve bu davranışını ertelemeden anında uygulamaya koymaktır. Bu duruma ‘Ruhsal bütünleşme’de diyebiliriz. Ruhsal bütünleşme ortak bir farkındalık alanının oluşması demektir. Aynı duyguları ve düşünceleri paylaşan insanlar bu türden bir ruhsal bütünlük alanı oluştururlar. O bütünlüğe ulaştıktan sonra her duruma ve her olaya sadece akıl ve mantıkla değil, aynı zamanda ruhumuzla yaklaşmayı başarabiliriz.
Tasavvufta ve Sufizmde bu duruma
“Kalp gözünü açmak” veya “Gönül gözünüaçmak” da diyebiliriz. Bir olaya gönül gözünü açarak yaklaştığımızda sadece zihinsel farkındalık oluşmakla kalmaz, aynı zamanda duygusal farkındalık da oluşur. Yani o anda aniden duygularımız keskinleşir ve mutluluk, coşku, sevinç gibi duygular duyarız. Basit bir örnekle şöyle açıklamaya çalışalım; diyelim ki otobüse binmek için otobüs durağına doğru ilerliyorsunuz. Tam durağa vardığınızda karşınıza sizin istediğiniz otobüs geliveriyor. O anda bir mutluluk, bir coşku hissi sizi kaplıyorsa farkındasınız demektir. “Ne tesadüf, tam da benim istediğim otobüs geldi” diyorsanız, farkında değilsiniz.
Farkındalık ve mucize Demek ki, tesadüfe inanmak farkında olmamak demektir. Her olayın hiçbir amaca dayanmadan öylesine tesadüfen oluştuğuna inananlar olaylar arasında ilişki olduğunu göremezler. Oysa ki evrende hiçbir olay tümüyle tesadüf eseri ortaya çıkmaz. Ancak bunun şuuruna varmak gerekir. İşte tesadüflerin ardındaki asıl nedenleri görebilenler farkındalık sahibi kişilerdir. Farkında olan insan için yaşam mucize doludur. Mucizelerin farkına varmak da hem coşku hem de tevazu yaratır.
Evrenin kendisi bir mucizedir. Sonsuz büyük ve sonsuz uzak mesafelerin varlığından yeni yeni haberdar oluyoruz. Bu sonsuzluk içinde dünyamız o kadar ufak ve anlamsız kalıyor ki bizim bu küçücük dünyada yaşamamız bir mucizedir. Bu mucizenin farkına varmak da insanı mütevazı yapar. Şu koskoca, uçsuz bucaksız, evrende biz neyiz ki? Kendimizi önemli görmemiz için hiçbir neden yok. Ama bizim var olmamız da bir mucize. İnsan vücudu öylesine mükemmel bir sistem ki hayran kalmamak mümkün değil. Bu mucize karşısında da tesadüflerin bulunmadığını görmek, yani insanın da bir küçük evren olduğunun farkındalığına ulaşmak gerekir. Mikro ve makro düzeydeki farkındalığımızın artması, işleyişin mükemmelliği karşısında tevazu sahibi olmayı kolaylaştırır.
Kuantuma göre gözleyen ve gözlenen farkındalığı
Her yeni gözlem yeni bir farkındalık yaratabilir. Kesin olarak “Yaratır”demek pek mümkün değil çünkü gözlemi nasıl yorumladığımız çok önemlidir. Eğer “Önemli değil, sadece bir tesadüftür” derseniz olayı o seviyede kesip daha derine inme gereği duymazsınız. Ama “Bu olayın altında bir neden olmalı” şeklinde düşünüp sorgulamaya devam ederseniz derine inmiş olursunuz ve farkındalığınız da artar.
Bizler olayları gözlemlerken aynı zamanda kendimizi de gözlemlemiş oluruz. O olayın bizim başımıza neden geldiğini sorgularken kendimize tarafsız bir gözle bakıp, dıştan gözlemlememiz gerekir. Yani kendi dışımıza çıkıp kendimizi bir nesne gibi gözlememiz gerekir. Demek ki, hem
gözleyen hem de gözlenen biz olmalıyız. Kuantum kuramı der ki; “Gözleyen ve gözlenen bir bütün oluştururlar ve birbirlerini etkilerler.” Eğer biz kendimizi gözlersek kendimizi etkilemiş de oluruz. Bu etkileşmenin sonucu değişimdir. İnsan kendini tarafsız bir gözle gözlerse kendini değiştirebilir. Yani farkında olmakla kendimizi değiştiririz. Tersi de doğrudur. Değişmiş olan insan farkında olmuş insandır.
Değişimin dıştan değil içten gelmesi gerekir. Başkalarına bakıp değişmeye çalışmak boşuna bir uğraştır. Doğal olanı kovarsanız o koşa koşa geri gelecektir. Doğal olmak başkalarından öğrenilmez. Doğal davranış içten gelir. Akıl ve mantıkla oluşturulamaz. Doğal olmak için içe bakmak yeterlidir. İçe bakıldığında öylesine bir ışık belirir ki tüm şüpheler, tereddütler, kısaca karanlık noktalar ortadan kalkar. Olayların birer tesadüf olmadığını da bu şekilde algılayabiliriz.
Olayların ardındaki gerçek nedenleri bu şekilde görebiliriz. Yani, daha üst düzeyde bir bakış açısına ulaşmış oluruz. Bu üst düzey bakış açısına varmak için tek tek olaylar hakkında düşünmek yerine, olaylar arasındaki tümel ilişkiye bakmak gerekir. Böylece daha derine inmiş ve merkezden çevreyi izlemiş oluruz. Çevrede sürekli çalkantı, itiş kakış, dalgalanma vardır. Merkez ise tüm bu çalkantılardan uzak sakin ve durağandır. Merkezde benliğin istekleri yerine sessiz bir kabul, bir tevekkül, bir tatmin vardır.

Tatmin olmuş olan benlik kendiyle uğraşmaz. Merkezden bakar fakat ben-merkezci değildir. Bu söz bir çelişki gibi gelebilir fakat daha önce sözünü ettiğimiz hem-hem yaklaşımı ve mantığı uygulandığında hiçbir çelişki kalmamaktadır. Tatmin olmuş olan benlik hem ben-merkezcidir hem değildir.
Yani, hem kendi hayrına hem de bütünün hayrına çalışır. Biri diğerinin önüne geçmez. Daima farkındalıkla etrafında olanlara katılır. Farkındalıkla etrafta olup bitenlere katıldığınızda sufizmde anlatılan cazibe alanları meydana gelir. İçinizden dışa doğru yayılan bir enerji alanı oluşur ve bu alan çevrenizdeki insanları etkilemeye başlar. Yani cezp edilenken cezp eden olmaya başlarsınız.

"Kendi yaşamlarını ve içinde yaşadıkları dünyayı etkileyip değiştirmiş olanlar farkındalıkları yüksek insanlardır
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
puskullupabuc (17.09.07)
Sponsorlar
Cevapla

Tags
farkindalik

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz