Nüve Forum

Nüve Forum > kütüphane > Din ve Felsefe > Felsefe > Dogru bilginin imkansizligi:

Felsefe hakkinda Dogru bilginin imkansizligi: ile ilgili bilgiler


Dogru bilginin olamayacagini, her seye süphe ile bakmak gerektigini savunan filozoflara "septik" (süpheci), bu düsünce akimina da "septisizm" (süphecilik) denir. Septisizm bir felsefe görüsü olarak ortaya çikmadan önce bu görüse

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 06.02.07, 17:06
Çekingen
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
İletiler: 53
nadirim doğru yolda ilerliyor.
Standart Dogru bilginin imkansizligi:


Dogru bilginin olamayacagini, her seye süphe ile bakmak gerektigini savunan filozoflara "septik" (süpheci), bu düsünce akimina da "septisizm" (süphecilik) denir.

Septisizm bir felsefe görüsü olarak ortaya çikmadan önce bu görüse zemin hazirlayan filozoflar olmustur. Bu ilkçag filozoflari Parmenides, Eleali Zenon ve Demokritos'dur.

Parmenides duyum bilgisinin insani yanilttigini ve güvenilir olmadigini belirtmistir.

Parmenides'in ögrencisi Eleali Zenon'a göre çokluk ve hareket yoktur. Bu durumlar birer yanilgidir. Zenon bu iddiasini iki örnekle kanitlamaya çalismistir. (Ünlü kahraman Asil ile bir kaplumbaganin Yarisi ve yayla firlatilan bir okun hareket etmiyor olmasi)

Demokritos da süpheciligin hazirlayicisi bir filozofdur. Demokritos varligin özünü atomlarin olusturdugunu, bu çok küçük parçaciklarin duyumlanmasinin mümkün olamiyacagini, dolayisiyla duyumun yaniltici ve yetersiz oldugunu öne sürmüstür.

Dogru bilginin olamayacagini öne süren ikinci grup filozoflar ise "Sofist"lerdir. Sofistler (M.Ö. 450 dolaylarinda) Atina'da yasamis, güzel konusma sanatini ögreten kisilerdir. Ilk demokrasinin yasandigi Atinada söz söyleme sanati büyük deger kazanmisti. Iste, Sofistler bu isi ögreten filozoflardir.

Sofistler bilginin degeri konusunda "Gerçek bilgi yoktur" tezini savunmuslardir. Herse herkese göre degismektedir. Algi bilgisi kisiye görelik tasir. Oysa gerçek tek olmali ve herkes gerçegin üstünde birleebilmelidir. Bir sey birden çok gerçeklige dönüsürse, o gerçek olamaz.

Ünlü sofist filozoflar Protagoras ve Gorgias'dir.

Sofistler süpheci anlayislarini bir felsefe sistemine dönüstürememisler, yöntemsiz sistemsiz olarak süpheciligi islemislerdir.

Sofistlerden etkilenerek süpheciligi sistemli bir felsefe görüsü haline getiren filozoflar Pyron ve Timon olmustur. Diger önemli septik filozoflar Arkesilaos, Karneades, Sektus Empirikus'dur.

Bütün bu septik filozoflar dogru bilginin, güvenilir gerçegin olamiyacagini, bilgi üzerine yargida bulunulamiyacagini, bilginin kisiden kisiye göre degistiginden göreceli oldugunu kanitlamaya çalismislardir.

SOFIZM


Sofistler, herkesin üzerinde birlesebilecegi bir bilginin olamayacagini savunurlar."Gezgin ögretmenler" olarak da bilinen sofistlere göre Hakikatler ve degerler toplumlara ve hatta insanlara göre degisebilir.Çünkü bilgi olarak yalnizca duyu algilarindan olusmus zan(sani)lar vardir.Bunlar da insandan insana degisir.Dolayisiyla herkesin kabul edebilecegi genel-geçer bilgi olamaz.
NOT:Kisiden kisiye degisen bilgilere göreli bilgi;Bilginin kisiden kisiye degistigini savunan düsüncelere de görecilik (relativizm) denir.
Sofistlerin en ünlüsü Protagoras’tir.O’na göre Insan her seyin ölçüsüdür.
Diger bir sofist Gorgias’tir.O’na göre gerçek yoktur,olsaydi bilinemezdi,bilinseydi bile baskasina bildirilemezdi.



SEPTISIZM


(Duyularimiz bizi yaniltir,gerçegi bilmek mümkün degildir,yapilacak sey yargidan kaçinmaktir) Septisizm Sofizm’in sistemlestirilmis seklidir.Septisizm akiminin önde gelen isimleri Pyrron,Timon,Arkesilaos ve Karneadestir. Septisizm,insan zihninin kesin bilgiye ulasamayacagini,gerçegin özünü bilemeyecegini bu bakimdan herhangi bir konuda (ana varlik,ruh,tanri gibi konularda) olumlu ya da olumsuz yargida bulunmanin yersiz oldugunu ileri süren bir ögretidir.
Septikler gerçegi bütünüyle inkar etmez,sadece kesin yargidan kaçinirlar.
Septiklerin süphesi Descartes’in süphesinden farklidir.Septiklerde süphe amaç,Descartes’ta araçtir.Descartes süpheyi bir yöntem olarak kullanmistir.Descartes açik ve seçik olmayan hiçbir seyi dogru olarak kabul etmez.Descartes;önce tanri da dahil her seyden süphe etmistir.Bu süphesi kesinlik ifade eden bir esasa ulasincaya kadar devam etmistir.Bu esas O’na göre,DÜSÜNMEKTIR.Sadece düsündügünden süphe edemez olmustur.Böylece COGITO ERGO SUM "düsünüyorum öyleyse varim" formülüne ulasmistir.Bu formülü bulunca varligin ancak tanridan gelebilecegini düsünmüstür."Tanri da mükemmel olduguna göre aldanmaz ve aldatmazdir.Öyleyse O’nun bilgisi kesindir." Diyerek dogru bilginin temeline tanrinin yanilmazligini almistir.
O’na göre artik "Tanrinin bildirdikleri ve kendisinin düsünebildigi hakikatinin disinda her seyden süphe etmelidir. Ta ki açik seçik bilgiye ulasincaya kadar.
Bu süphecilige Bilimsel süphecilik de denir Bunda ilkçag septisizminin (dogmatizme karsi insan zihnini uyardigi için) etkisi büyüktür.
Septisizm bilimin ve teknolojinin olaganüstü basarilari sonunda varligini sürdürememistir.Çünkü "dogru bilgi mümkün müdür?" diye bir soru kalmamistir

Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 06.02.07, 17:16
Çekingen
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
İletiler: 53
nadirim doğru yolda ilerliyor.
Standart Deprasyonun farkında olmayan deprasyonlular!

Depresyon “ruhsal çöküntü” demektir ve konuyu iki ayrı kavram hâlinde incelemek mümkündür: Birincisi, hepimizin zaman zaman yaşadığımız gelip geçici bedbinlik, bezginlik, isteksizlik ve hüzünlülük, kendine güvensizlik hisleri. Bunlar çoğunlukla kendiliğinden geçen, kafayı başka bir şeye verip aldırış etmeyince düzelen ruh hâlleridir.

İkinci durum ise gerçek bir tıbbî hastalıktır ve belirtileri arasında şunlar sayılabilir: Hayattan zevk almama veya eskiden haz veren şeylerin artık pek bir şey ifâde etmemesi, kendini çökkün hissetme, konsantrasyon güçlüğü, güçsüzlük, bitkinlik, iştahsızlık (bâzen de aşırı iştahlılık), zayıflama (bâzen de şişmanlama), uykusuzluk (bâzen de aşırı uyuma), sabahları sıkıntılı ve aşırı keyifsiz kalkma, kendine güven kaybı, kıymetsizlik ve işe yaramama düşünceleri, kolay ağlama, cinsel arzu azalması, kolay sinirlenme, ölüm düşünceleri, intihar niyetleri hattâ plânları veya teşebbüs1eri... Ağır vak’alarda tabloya melânkolik özellikler de ilâve olur: Şiddetli bir isteksizlik ve keyifsizlik, sabaha karşı muazzam bir sıkıntı ve bunalmayla uyanma, terleme, el ayak titremesi ve çarpıntı gibi endişe belirtilerinin yoğun olması...

Bunlar iki hafta veya daha uzun süredir mevcutsa ve kişinin işine, gücüne, toplumsal ve ailevî hayatına anlamlı derecede olumsuz tesir ediyorsa, artık buna Majör Depresif Bozukluk denir ve tedavi görmesi gereken bir hastalıktır. Evet! Depresyon gerçekten de verem kadar, ülser kadar, bronşit kadar organik bir hastalıktır ve tıbbî tedavi gerektirir. Burada hasta olan organ beyin ve onun yönetimindeki bütün organizmadır. Bir felçten veya beyin iltihabından farkı, beyindeki ârızanın çok daha moleküler ve işlevsel düzeyde olmasından ibârettir. Ayrıca, bu “iki hafta” şartı da tamamen akademik bir husustur; teşhise varmak için ve âcilen tedavi gerektiren durumlarda bu süre şartı aranmaz. Hattâ, son senelerde yapılan araştırmaların da işaret ettiği gibi, tekrarlayan kısa depresyonlar Majör Depresif Bozukluk’tan daha yüksek oranda intihara yol açmaktadır.

Depresyonda beyin hücreleri arasında bilgi alış verişini sağlayan ve bunların hücre içi etkilerini taşıyan maddelerde bir aksama, hatalı çalışma mevcuttur. Son senelerde bu bozukluğun ne olduğu daha da iyi anlaşılmaya başlanmıştır. Depresyon insanın bağışıklık sistemini bozar, T lenfositleri denen savaşçı hücreleri zayıflatır, kanda kortizol hormonu düzeyini yükselterek bağışıklık zayıflamasına yol acar. Dolayısıyla, her türlü bulaşıcı hastalığa ve hattâ kanser gibi habis hastalıklara yakalanma riski de artar.

Depresyonun organizmada yarattığı bu zorlanma yâni stres sonucunda kan yağları artar, yıpranma ve çökme belirtileri ortaya çıkar, migrenden ülsere, astımdan hipertansiyona, alerjiden kolite kadar pek çok psikosomatik hastalık da ya ortaya çıkar ya da azar.

Ayrıca, tedavi edilmeyen depresyon vak’alarında alkol bağımlılığı, işgücü kaybı, muhtelif toplumsal ve ailevî sorunlar, cinsel problemler ortaya çıkar.

Depresyonu olup da farkında olmayanlar var mıdır?

Evet! çok eleştirici üstbenlikleri (süperegoları) olan, zayıflığa tahammül edemeyecek kadar katı, her şeyi mantık ve akılla çizmeye gayret eden, duygularını sürekli bastıran, eğer iş adamı ise işko1ik kişi1erde maskeli depresyona sık rastlanır. Bunlar, durumları çok vahimleşmedikçe, ağlayıp perişan olmazlar; sabah zor kalkmayı yorgunluğa veya uykusuzluğa yorup vitaminler içerler. Çarpıntıları, çeşitli ağrıları, bitkinlikleri ye konsantrasyon güçlüğü sorunları için “alternatif tedaviler”e yönlenir ve maalesef epey sömürülürler. Asabî, gergin ve huzursuz olmalarından etraflarını sorumlu tutup onlara daha çok yüklenir, tam bir kısır döngü içine girerler. Bunların önemli bir kısmı tamamen depresyondan ibâret problemlerini bedensel belirtilermiş gibi yaşayıp fizik tedavi, dâhiliye, nöroloji, beyin omurilik ve sinir sistemi cerrahisi, ortopedi ve benzeri dallardan uzmanlara taşınıp dururlar. Yapılan tetkiklerde ısrarla bir şey çıkmadıkça veya, daha fenâsı, ehemmiyetsiz birtakım şeyler bulunup da her şey ona bağlanınca, gereksiz bir sürü kalp, akciğer, mide, bağırsak ilâçları, ağrı kesiciler, hattâ steroidler verilip bir de bunların yan etkilerinden muzdarip olurlar. Zamanla tam bir hastalık hastası hâline gelirler.

Depresyonun Teşhis ve Tedavisinde Şunlar Yapılır:

Teşhisi ancak deneyimli bir psikiyatr koyabilir, psikologların bu aşamada bir rolleri yoktur. Bir an evvel enerjik bir şekilde tedaviye başlanmalıdır. Tedavinin “olmazsa olmaz” şartı antidepresan ilâçlar ve psikoterapi kombinasyonudur; gerçek bir Majör Depresyon’da sâdece psikoterapinin etkisi hemen hiç yoktur. Biz, tedavide, hem sebep sonuç zinciri üzerinde sonucu en kısa yoldan düzelten ilâçlar vererek depresyonu düzeltiyor, hem de duygularını ifâde etmeyi, ruhsal çatışma ve çökkünlüklerini bedensel belirtiler olarak değil, olduğu gibi yaşamayı öğretiyoruz bu insanlara. Bunun için de muhtelif psikoterapileri, gevşeme ve rahatlama yöntemlerini, uygun vak’alarda hipnoz ve benzeri alternatifleri gerektiği şekilde kullanıyoruz.

Bu gibi gizli, “maskeli” depresyonlara her geçen gün daha sık rastlamaktayız. Modern dünyanın acımasız yarışmacı akışı, zayıflığa veya hataya izin vermeyen acımasız iş dünyası bu tip depresyonlara zemin hazırlıyor. Kezâ, bağımlı, çekingen ve içe dönük yapısı olan kişilerde de maskeli depresyonlara sık rastlanıyor.

Her medenî insanin bir psikiyatrının olması esprisini bizlerin de yavaş yavaş yakalaması gerekiyor. Amerikalıların kullandığı hoş bir espri vardır: “Everybody should have a shrink and a lawyer”, yâni “herkesin bir kafa doktoru ve bir de avukatının bulunması gerekir”. Beden sağlığının temelinde ruh sağlığının yattığını artık herkesin fark etmesi gerekiyor...
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 06.02.07, 19:41
Çekingen
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
İletiler: 53
nadirim doğru yolda ilerliyor.
Standart Depresyon: Sanki İnsan Olmanın Gereği


Depresyon çağımızın hastalığıdır. Bu sözü sık sık duymuş olmalısınız. Aslında “kişinin hedeflerini gerçekleştiremediği, sahip olduğu güzellikleri koruyamadığı veya bu tür kayıp ihtimâllerini fark ettiğinde düştüğü ümitsizlik hâli” olarak tarif edilen depresyon sadece bu çağın değil, tarih boyunca tüm insanlığın derdi, hatta “kaderidir” bile denilebilir.

Zira insan yaratılış itibariyle “acizdir, fakirdir, fanidir, ölümlüdür ve hayvanın zıddına bunların farkındadır da”. Her şeyi isteyen ama hiçbir şeye gerçek anlamda sahip olamayan, her şeyden korkan, etkilenen, incinen ama hiçbirine gücü yetmeyen, en güzel zamanlarında bile fâni, geçici olduğunu, her şeyin bir gün biteceğini bilen bir insanın depresyona girmesi değil, girmemesi ilginçtir bence.

Bu da çoğunlukla gaflet sayesinde mümkün olur. Korktuğu şeyleri düşünmemeye çalışır, zahiren sahip olabildikleri ile kendini teselli eder, ölümü ve ayrılığı hatırına getirmemeye çalışır. Ama bazı “tevil edilemez” olaylar gaflet perdesini yırttığında o güne dek ertelenmiş korkular, ümitsizlikler bir sel gibi benliği sarar ve depresyon gelir.

Depresyon neredeyse insan olmanın doğal bir sonucu gibi görünmektedir. Nitekim yapılan araştırmalar depresif bulguların (uyku bozukluğu, yaygın sebepsiz fiziksel şikayetler, sık ağlama, gelecekten ümitsiz olma, kendine güven eksikliği, hâlsizlik, hayatından zevk alamama vb.) insanların %60 ında değişik düzeylerde bulunduğunu göstermektedir. Bir psikiyatrist olarak, yeni tanıştığım insanların pek çoğunun şaka yollu da olsa “aslında benim de size görünmem lâzım” demeleri, bu gerçeğin belli-belirsiz itirafı gibi gelir bana.

Peki bu denli yaygın ve umumî bir belâ olan depresyonla başa çıkmak mümkün değil midir acaba? Yok mudur bu acizlik, fakirlik, fânilik dertlerinin ilâcı? Vardır tabii, arayan bulur da, ararsa eğer. Zaten insanların en ziyade yanıldıkları, ilk anda çok rahatsız edici olan bu acizlik, fakirlik ve fâniliği çözümsüz zannedip düşünmemeye çalışmaları, yok farz etmeleridir aslında. Zira bir dert açığa çıksa hâlli mümkündür ama gözünü kapayıp kendini hayallerle avutan birisinin gerçek bir çözüm bulması tabii ki imkânsızdır. “Erkekçesine ölümün yüzüne gül, dinle bak ne ister?” ikazını dinleyen, “evet, ben acizim, fakirim, fâniyim, bunlar beni çok incitiyor. Peki ama bu dertlerin çaresi nerede olabilir?” diyebilen insan ancak çözüme yakınlaşabilir. Bu da muhakkak ki az-çok çile çekmek demektir. Ama “zahmetsiz rahmet” yoktur ki.

Başka türlü soralım: Depresyona girmiş ve “her şey boş, istediklerim olmuyor, ters giden olaylar beni yıkıyor, zaten sonunda öleceğiz, bu hayat çok anlamsız” diyen bir “hasta” mı, yoksa “boş ver bunları, kafana hiçbir şey takmayacaksın, ayağını sıcak tut başını serin, takma bir şey kafana, düşünme derin” diyen tesellici mi daha tutarlıdır acaba? Devekuşu mantığı kullanan bu kişilerin “kafaları duvara çarptığında” aynı depresyon kuyusuna yuvarlanmaları kaçınılmaz değil midir?
Aslında hepimiz “duvarları aynadan” küçücük bir odada değil miyiz? Tüm duvarlar ayna olduğundan iç içe geçmiş görüntüler bize geniş bir yerdeymişiz hissi verir ama, ufacık bir musibetin ikazı ile kafamızı çok uzak sandığımız o duvara çarptığımızda, aslında daracık bir zindanda olduğumuzu fark etmez miyiz? Hayaller uçup, uykular kaçmaz mı? En tatlı haller bile bize acı vermez mi? Kurduğumuz yalancı dünya cennetinin cilâsı her ölümle, her kayıpla, her hüzünle çatlamaz mı? Eskide bir gazetenin magazin ekinde okuduğum bir haberi hiç unutmam. Bir grup sanatçı “felekten bir gün çalalım” diye toplanıp pikniğe gitmişler. Akşama kadar süren eğlenceyi uzun uzun anlatan yazı şu cümle ile bitiyordu: “Gün bittiğinde herkes çok üzgündü, çünkü çok güzel bir gün geride kalmıştı.” Ne garip değil mi? En güzel şeyler bile sadece yaşanırken lezzet verip, bitiminde yerine elem bırakıyor. Zira “zeval-i lezzet (lezzetin kaybı) elemdir”.
Yine hatırlarım, gençliğimde sevdiğim takımın maçlarını radyodan heyecan ve zevkle dinlerken en nefret ettiğim şey, spikerin ikide bir “maçın son 15 dk.sı”, “son 10 dk.ya girdik” vb. demesiydi. O denli zevk aldığım şeyin az sonra sona ereceğini duymak acı veriyordu bana. Güzellikler daha yaşanırken bile, biteceklerini bilmek, o an alınan zevki bozuyordu. Zira “zeval-i lezzetin tasavvuru (lezzetin kaybını düşünmek) dahi elemdir.”

Belki “tamam kabul, uzatma, biliyorsan bir çare öner” diyen olabilir ama problemleri yarım yamalak dile getirip işin ciddiyetini tam kavramadan çabuk çözümler aramanın tehlikeli bir aldatmaca olduğunu unutmamalıyız. O yüzden biraz daha devam edelim bence. Ve bir genci düşünelim. Dünyalar kadar sevdiği biri var ve onunla mutlu bir gelecek hayal ediyor. Oysa fark ediyor ki “sonsuza dek beraber olacağız sevgilim” lafı tam bir yalan. Ne sonsuzu, gelecek yıla çıkacakları bile şüpheli. O denli sevdiği kişiden er veya geç bir gün ebediyen kopacak. O zamana kadar da muhtemelen hayallerine, ideallerine tam uymayan problemli, yarım yamalak bir beraberlikle yetinecek. Ve bunları görmezden gelip tüm kalbini ona bağlayıp kendini teselli etmeye çalışıyor. Nereye kadar?

Bir de anne hayal edelim. Uğruna canını bile verebileceği evladı her an bir hastalıkla, bir musibetle karşılaşabilir. Tüm gün yanında bekçilik yapsa bile bir minicik mikrop o ciğerparesini yatağa düşürebilir, sakat bırakabilir veya ebediyen elinden alabilir. Ne yapabilir bu anne? Şefkat ateşini neyle söndürebilir? Kaybetme korkusunu nasıl unutabilir? Hangi aldatmaca ile kendini teselli edebilir? Konuşsun, cevap versin prof.lar, filozoflar!

Ama yok! Onların diyeceği; “bunlar hayatın acı gerçekleridir, kabulleneceksin. Başka şeylerle meşgul ol, hobiler edin. Başarabildiklerine, sahip olabildiklerine bak, mutlu olmaya çalış, kendini gerçekleştir vs. vs.” Biz de Bediüzzaman’ın ağzıyla soruyoruz: İdama mahkûm birisi, zindanın süslenmesinden zevk alabilir mi? Ebedi bir aşk isteyen bir kalbi fâni sevgiler tatmin eder mi? Dünya kadar bir cennetle ancak tatmin olan bir ruh, suyu-elektriği bile kesilebilen uyduruk villalarla kandırılabilir mi?

Ama iman gözlüğü ile bakan bir insan için, âyetteki ifade ile “lâ havfün aleyhim ve la hüm yahzenun” geçerlidir. Onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar. Çünkü gerçek iman sahibi, sevdiğini Allah için sever. Sevgilisi Allah’ın rahmet ve cemalinin bir yansımasıdır. Ve ebedi hayatta hiç ayrılmadan sonsuz ve huzurlu bir beraberlik yaşayacakları ümidini taşır. Sevdikleri elinden alındığında “ayrılık geçicidir” diye teselli bulur. Şefkat ettiklerini “hayrul-hafizin” ve “erhamür-rahimin” olan Allah’ın rahmet ve korumasına emanet eder. Kur’an’ın dersi ile musibetleri, felaketleri, hastalıkları İlâhî birer ikaz, birer keffaret-üz zünub (günah temizleyicisi) bilir. Dünya malını, makamını kazandığında da, kaybettiğinde de “veren de O, vermeyen de” der, esas bakî mal ve mertebe olan uhrevî makamları ve ebedî sevapları hedefler. “Madem bu dünya geçici bir imtihan meydanıdır, imtihanda rahat olmaz” deyip geçici sıkıntıları, zahmetleri hoş karşılar. “Bu dünya bir karalama defteridir” der, düzeltemediği pislik ve karışıklıklarla zihnini bulaştırmaz, kendi amel defterini temiz tutmakla meşgûl olur. “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler” der, pencerelerden seyreder, içlerine girmez. Günah, gaflet ve isyana düşmüşse bile “Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez” der, daima açık olan tövbe kapısından girip yeni bir beyaz sayfa açar. Bu dünyada da hakiki huzur ve saadeti bulur.

Sadece çağımızın değil çağların hastalığı olan depresyondan kurtulmanın yolu çağlar ötesi mesaja kulak vermektir.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
bilginin, dogru, imkansizligi:

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 14:46 .