iconBütün zaman ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 09:16 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » akademik » Fen Edebiyat Fakültesi » Tarih Bölümü » Ortodoks Kilisesi,Ermeni Gregoryen,Ermeni ve Süryani Katolik,Protestan,Süryani Kadim

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 15.05.08, 12:52
Standart Ortodoks Kilisesi,Ermeni Gregoryen,Ermeni ve Süryani Katolik,Protestan,Süryani Kadim

15.05.08, 12:52


Türkiye, bugünkü sınırları içinde dahi Dünya'da pek az ülkede, rastlanacak dini bir çeşitlilik gösterir. Bu Hıristiyanlık açısından özellikle böyledir. Ülkemizde var olan bütün kiliseleri (yani cemaatleri) saymaya kalkarsam, iki elin parmakları yetmez. Bu bir mübalağa değil, isterseniz sayalım; Rum Ortodoks Kilisesi, Ermeni Gregoryen, Ermeni Katolik, Ermeni Protestan, Süryani Kadim dediğimiz Süryani Ortodoks, Süryani Katolik, Kaldani eski kilisesi ve Kaldani Katolik, Nasturi Kilisesi (bizde şu sıra hemen hemen
hiç üyesi kalmadı ve Nasturiiik de bir ara üç patrikliğe ayrılmıştı). Gördüğünüz gibi iki el Bitti, kiliseler bitmedi. Bu saydıklarım, üstelik bu topraklarda doğan ve gelişen veya önemli merkezleri burada olan kiliselerdi. Roma-Katolik, Anglikan, Protestan gibi Avrupa kökenli kiliselerin Türkiye'de küçük de olsa bulunan cemaatlerini saymaya kalksak, iki elin parmakları da yetmez.
Yine aynı şey Museviler için sözkonusudur. Hem bildiğimiz Talmud-Torah geleneğini izleyen Museviler hem de Karaim dediğimiz, ayin ve gelenekleri, duaları itibariyle onlardan farklı uygulamaları olan Museviler vardır. (Sayıları epey azalmakla birlikte Karaimlerin İstanbul Hasköy'de eski bir sinagogları da vardır.)
Çok tekrarlanan ve şuursuzca söylenen bir şey de; "memleketimizin yüzde doksandokuzu Müslüman" sözüdür. Laik prensipleri yumuşatmak için ileri sürülen bu gerekçe doğru değildir. Mezheb, akide, ibadet biçimleri itibariyle renklilik ve bölümlenme Müslümanlar için de sözkonusudur. Yani Türkiye aslında sayılmayacak kadar çok dini cemaatin ülkesidir. Bu dinler buna rağmen aynı akideye; Hazreti İbrahim'in öğretisine, tek Tanrıya, aynı inanç sistemine dayanır. Yani Budizm. Konfüçyonizm vs. gibi ayrı dini kültürel çevreler sözkonusu değildir. Ama sayılamayacak kadar bölümlenmiş,
üç büyük dinin parçalarının çoğuna Türkiye'de rastlanır. Bu kadar çeşitlilik nerede olabilir?
Amerika'da plur, ama orası göçmen ülkesidir, burası ise dinlerin otokton toprağıdır. Tüm bunlara rağmen, Türkiye'de İnsanlar dinleri tanımazlar ve merak etmezler. Örneğin, İstanbul'da doğar, yaşar, ölürler, ama bir kilisenin içine girip de burada Pazar ayini nasıl yapılıyor, bunların inancı nedir, duaları nedir, bayram günleri nedir, inançları nasıl açıklanır diye merak etmezler. Hıristiyanlar da Müslümanlığı tanımazlar. Kısacası kapalı kompartımanlar halinde yaşayan bir toplumuz. Sokaktaki insandan vazgeçtik, okumuş-yazmışların da konudaki ilgisizlikleri, bürokrasiye de yansımaktadır. Bunun bence en mahzurlu örneği, hepinizin bildiği gibi, son din dersleri hikâyesidir. Türkiye gibi bir ülkede, resmen mekteplerde din dersi okutulmasının önemli sakıncaları vardır. Çoğumuz Müslümanız, Müslüman dinini öğrenelim demek yanlıştır. Çünkü dikkatlice bakılacak olursa, Müslümanların hepsinin aynı şeye itikad etmediği, mezheblerin birbirlerine, hatta bazan Hiristiyanlarla olduğundan daha fazla ters düştükleri bir gerçektir.
Bir din bilgisi dersinde öyle şey öğretebilirsiniz ki, bunu bazen Sünni Müslüman, Hıristiyan ve Musevi çocuğu kabul edebilir, ama Müslümanların bir kısmına çok ters gelebilir.
Bu gerçeği bilmek lazımdır. Yani din kültürüne karşı ilgi ve bilgilenme olayı bizim toplumumuzun üyelerine gerçekten uzaktır. Dinle ilgili, laik.bir tutum merak ve hoşgörü ciddi bilgiyle temellenmış değildir. Dinin sözü buna rağmen çok ediliyor, eksik bilgilere göre tarih yorumlanıyor. Ortodoks kilisesi ve inancı da bu havanın dışında ele alınmış değildir. Ortodoks Kilisesi aslında Türkiye topraklarında, orta çağlarda yeşeren, gelişen bir müessesedir ve elan bu dinin mühim merkezlerinden biri İstanbul'dadır.
Bunun üzerinde de çok tartışma yapılıyor. Meselâ biz lâikliği ilân ettik, 1924'te de Halifeyi attık, Patrikhaneyi niye tutuyoruz diyorlar. Bunu diyenler hem sadece belli bir görüş sahibi değil, tam ters politik görüş sahibi olanlar da aynı şeyi söyleyebiliyor.
Bilmiyorlar k i , hilâfetle, patriklik aynı şey değildir. Hilâfet bir müessesedir ve bu müessesenin her şeyden evvel siyasi erk sahibi olması gerekir. Yani Müslümanların halifesi olan kimsenin, imam olması, Müslüman cemaatinin, Dar'ül İslâm'ın yöneticisi olması gerekir. Böyle bir vasfı yoksa halifenin, zaten onun artık halifeliği de sözkonusu değildir.
Dolayısıyla 1922 ile 1924 arasındaki hilafet bu anlamda temelsiz bir müessesedir.
Tarihte halifenin yönetici olmadığı, kukla gibi bir başka yöneticinin yanında durduğu; gibi durumlar var. Moğol zamanında, Selçuklular zamanında Bağdat Halifesi bu durumdaydı.
Memlûk zamanında Mısır'da Abbasi Halifesinin durumu budur. Ama hiç olmazsa
titüler olarak ona bir yöneticilik vasfı veriliyordu. Hilafet bunun gibi bir şey olmuş bizde de kısa bir süre. Meclis ve Cumhuriyet rejiminin yanında güçsüz bir kurum olarak yaşamış. Ama hilafet aslında, yöneticilik olmadığı anda bitmiştir. Yönetici olmadığı zaman hilafet denilen müessesenin böyle bir uhrevi, ruhani bir makam gibi devamı sözkonusu değildir. Halbuki patriklik için durum böyle değildir. Patrik dünyevi makamdan ayrılarak her zaman var olabilir ve öyle de olmuştur.
Bir diğer yanlış da, Patrikhaneyi Dünya'daki bütün Ortodoksların Roma'sı gibi,
Papalık gibi düşünmektir. Bu hata çok yapılıyor. Hatta rahmetli Avcıoğlu bile bir makalesinde "yüzyirmİmilyon ortodoksun başı" diyor Fener'deki Patrikhane için ki, hele makaleyi yazdığı tarihte hiç geçerli bir. rakam değildi. Herhalde Rusya, Bulgaristan, Yunanistan vs. hesaplanarak, yüzyirmİmilyon nüfus ortaya konuluyor ve Fener de onun başı sayılıyor. Halbuki Ortodoksluk için böyle bir vahdet, böyle bir büyük kitle olmak durumu hiç bir zaman sözkonusu değildir. Biraz sonra konuya girdiğimizde göreceğiz ki, Katoliklikle Ortodoksi arasında büyük fark vardır. Hem kilisenin birliği bakımından,
(yani vahdet) hem dayandıkları kültür ortamı bakımından, hem itikad bakımından çok farklıdır; biri birisine eşitleştirilemez ve Patrik'in durumu ile Papa'nın durumu arasında; gerek iki kilisenin ruhani hiyerarşisi, dünyevi kuvvetlerle ilişkisi ve gerekse iç idarelerinde dünyevi kurumların temsili bakımından çok büyük ayrılıklar vardır.
Evvelen; Ortodoks kelimesi yanlış değildir, fakat tam doğru da değildir. Ortodoks hepinizin bildiği gibi, sapmaz inançlı adam demektir. Bu bir vasıflandırmadır. Yani siz bu dinde olan birisine; "Siz ortodoks musunuz?" dediğinizde, tabii ki, hayır demez, evet ben ortodoksum der. Ama patrikliğin adı ortodoks patrikliği değildir; belki görmüşsünüzdür, ökümenik Patriyarkadır. (universal) Kilise bütün dünyaya hükmettiği iddiasındadır. Tabii bu iddia gerçekle bağdaşmamaktadır.


» Nüve Forum » akademik » Fen Edebiyat Fakültesi » Tarih Bölümü



Konu Unrealseptic tarafından (31.05.08 saat 23:12 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 15.05.08, 12:59
Zehravî Zeytuna - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: May 2008
İletiler: 931
Ettiği Teşekkür: 112
185 tane iletisine 267 kere teşekkür edilmiş
Zehravî Zeytuna gerçekten çok iyi biri.Zehravî Zeytuna gerçekten çok iyi biri.Zehravî Zeytuna gerçekten çok iyi biri.Zehravî Zeytuna gerçekten çok iyi biri.Zehravî Zeytuna gerçekten çok iyi biri.Zehravî Zeytuna gerçekten çok iyi biri.
  Send PM
Standart Cevap: Ortodoks Kilisesi,Ermeni Gregoryen,Ermeni ve Süryani Katolik,Protestan,Süryani

Dünyada XVI. yüzyılda tutunan protestantizmi gözönünde tutmazsak, Katolik ve Ortodoks kilisesi niye ayrıdır? Niçin bir Katolisizm vardır, niye bir Ortodoksi vardır?
Bu aralarındaki ayrılık ne zaman ortaya çıkmıştır?
Tarihe baktığınız zaman, aslında Roma'daki Papa ile, İstanbul'daki Patrik'in çatışmasının aşağı yukarı Şarlman devrinde başladığını görürsünüz. Şarlman devrinin de Bizans'ta, Makedonya sülalesi dediğimiz bir Rönesans Dönemi'ne; yani Bizans'ın yeni den kuvvetlendiği, Arap'lara kaptırdığı bazı toprakları yeniden aldığı, büyük bir diplomatik
beceri ye propogandayla pagan, yani çok tanrılı Slavları Hıristiyanlaştırdığt, Bizans'ın medeniyetinin, hukuk sisteminin, isminin yeniden parladığt bir döneme rastladığını görürüz. Yani aslında Şarlman ile Makedonya sülalesi Bizansı arasında bir patlama sözkonusudur. Bu dönemde Batılıların, yani Şarlman ekolünün ve Roma'daki Papa4 lığın ileri sürdüğü bir gerekçe; İstanbul'da toplanan bir konsülün İkonaklastları, yani putkıranları reddetmesi sırasında, ortaya çıkan teolojik yorumlardır, ikonaklast hareket VIII. asırda, özellikle Anadolu'da ve Suriye'deki Hıristiyan ahalinin; aziz tasvirleri ve
İsa tasvirlerini, dinsizlik, zındıklık olarak nitelemesi dir. Aslında sorun o kadar kolay değil.
İkonları yapan ve satan manastırların da bunu satamıyacağını, bunun küfür olduğunu, ruhban sınıfının bir takım toprakları da elde tutmasının mümkün olmadığını söyleyerek isyan çıkarmalarıdır. Anadolu karışmıştır o devirde. Bizans Trakyası ise bu görüş ve harekete karşıydı. Nihayet asrın başında Bizans, karar vermiştir: İkonaklastisizm (putkırıcılık) kâfirliktir diye ve bu hareket bastırılmıştır. Oysa Batı kilisesi (Roma) bu konsülün kararını reddediyor. Şariman kendi öyle pek ikon seven biri değildir ama, aslında
bugün hepimiz biliyoruz ki, Katolik Kilisesi içinde putların, tasvirlerin bir takım
aziz kalıntılarının (relique) kutsiyeti vardır. Demek ki bu bir sebep olamaz.
Sonra IX. asrın ortasında 850Merde, Roma'daki Papa I. Nicola ile İstanbul'daki Patrik Photios (St. Photios denir, Ortodoks Kiltsesi'nin azizlerindendir) arasında bir dini tartışma ve karşılıklı aforozlaşma sözkonusudur. Papa I. Nicolas'in ileri sürdüğü gerekçeler doğrudan doğruya, Ortodoksların Roma'nın üstünlüğünü tanımamalarıdır. Yani Roma'daki papa; Aziz Peter'in ve Aziz Paul'un Roma'da çarmıha gerildiğini, dolayısıyle
Roma'daki Papa'nın onların vekili olarak kutsiyet ve öncelik kazandığını söylüyor.
Papa devamla; "Patrik bu vekaletimizi tanımıyor, dolayısıyla kiliseye ve Hıristiyanlığa karşı, Bizans ruhbanı küfür içindedir" diyor. St. Photios ise diyor ki; "Hayır biz Papayı tanırız, hatta saygı da gösteririz ona ruhban arasında birincilik de tanırız.
Fakat papanın bizim üzerimizde ruhani ve uhrevi bir üstünlüğü olamaz."
Aslında St. Photios devrinin tanınan bir hümanistidir, yani Yunan-Lâtin geleneğini bilen, kilise doktrini üzerinde etkili fikir ve yazıları olan bir rahibdir ve sonradan azizlik mertebesine çıkarılmıştır. Fakat başlayan kavga kesintilerle sürmüştür. Nihayet XI. asrın ortalarında 1054'te Roma'daki Papa, Kardinal Humbert'İ yollamıştır İstanbul'a ve Kardinal Humbert, doğrudan doğruya bir aforoz fermanını Papa adına, Ayasofya'nın
mihrabına bırakıp çıkmıştır, yani Bizans ruhbanıyla konuşmamıştır bile. Bunun
üzerine Bizans da tabii karşı vaziyet almıştır. Böylelikle iki kilise birbirlerini dinsizlikle, küfürle itham ederek, afaroz etmiş oluyorlar. Ama bütün bu olaylara rağmen, kavga geniş halk kitlelerine yayılmış değildi ve aslında iki kilisenin ilişkileri devam edegelmiştir zaman zaman. Hatta biliyorsunuz, XIII., XIV. ve XV. asırlarda iki kiliseyi birleştirme çabaları da vardır. Asıl Ortodokslarla Katoliklerin birbirleriyle kan düşmanı olmaları, geniş kitlelere nefretin yayılması bildiğimiz gibi, 1204 Haçlı Seferi'nden sonradır.
1054'teki afaroz vakasının nedeni ise; o zaman Katolik İtalyanların ticaret yapmak için Bizans'ta koloniler kurmaları, hatta İstanbul'da Galata'ya yerleşip, beraberlerinde rahipleriyle Katolik tipi bir ibaret ve liturjiyi getirmeleridir. Bu olay Patrikliğin hoşuna gitmedi ve o kiliselerdeki o tip ayinleri yasak edip kiliseleri kapattı. Sebep budur.
Fakat 1204'te Haçlılar İstanbul'u adamakıllı talan edip, ahaliyi kılıçtan geçirince, bundan sonra iki dünya, iki millet arasında elerin bir nefret başladı. Ortodokslar kendilerini o kadar ayırdı ki, Katolik olanlara komünyon ekmeği vermezler. Oysa herhangi bir Katolik kilisesine kim giderse gitsin, rahibin önüne çöktüğü zaman komünyon verirler, dinini sormazlar. Ama Ortodokslar, Ortodoks olarak vaftiz edilmemişlere vermezler.
Bu adet bu dönemden kalma, "seni İsa'nın ümmetinden saymıyoruz" görüşünün bir ifadesidir.
İki dini grup arasındaki nefretin nedenleri derindir. Bir kere Papa'nın üstünlüğü
meselesi vardır, bu hiç değişmemiştir. XII. asırda İznik yani Nikomedya piskoposu olan Niketas'ın yazdığı bir denemeye baktığımız zaman; "Roma'daki Papa kim oluyor da, kendisinde uluhiyyet görüp bizim üstümüze çıkıyor? O bizlerin kardeşi değil de, efendisi oluyor ve bizleri köle olarak addediyor" gibi birana fikir vardır. 1846 yılında Rus düşünürü, Slavyanofiİlerden ve kilisenin önemli teologlarından Aleksis Chomiakov' un bir İngiliz'e yazdığı mektuba bakarsak gene aynı fikirleri görürüz; "bütün Katolik'ler cryptopapistir, yani Tanrı'nın kulları değil, Roma'daki keşişe kulluk etmektedir ve bunlar hangi hakla Hıristiyan camiası ve Tanrı'nın insanları üzerinde bir üstünlük kuruyorlar?" diye sormaktadır.
Demek ki, iki camia arasındaki asıl mesele, Papa'nın uluhiyet iddiası ve üstünlüğüdür. Papaya hitap edildiğinde; "Eb-i mukaddes" "gat-ı kudsiyetpenahileri" gibi deyimler kullanılır. Bunu kabul etmiyor Ortodoks Kilisesi. Çünkü Ortodoks Kilisesi'ne göre, üç tane derece vardır ruhban arasında; bildiğiniz (asket) keşiş, sonra papaz, yani cemaati aydınlatan ibadeti yaptıran ve nihayet piskopos. Piskoposun ruhani bir vasfı vardır
ve rahiplerin üstünde bir yöneticidir. Patrik ise ilahi bir makam değildir, piskoposlardan bir tanesinin bir idareci-koordinatör olmasıdır. Yani Ortodoks kilesesinde aslında uluhiyet kesbetmiş tek bir yüksek ruhani yoktur.
Halbuki Roma Kilisesi'nde Papa'ya bu uluhiyet verilmektedir. Hele XIX. yüzyılda Papanın yanılmazlığı da kabul edilmiştir ve hükümleri tartışılmaz. Ortodoks kilisesinde piskoposlar (metropolit) bekâr olmak zorundadır. Papazlar evlenebilir. Katolik kilisesi ruhbanı ise toptan bekârdır ve rahip olmayan manastır üyeleri dahi evlenemezler. Tabii ikinci önemli sorun kültür ve dil meselesidir. Yani İtalya'da merkezleşen, Lâtin diline ve kültürüne dayanan ve o iklimin havasıyla yeşeren bir din; Doğu Akdeniz
için yabancıdır. Yani Doğu kilisesi her zaman için Yunancayı kullanmaktadır veya Süryaniler gibi Aramcayı, ölü dillerden birini kullanmaktadır. Dil farkı önemlidir. Gerçi Bizans'da Justinianus devrinde Latince üstün bir dildir, justinianus hatta (Institutiones) denen Roma hukukunun teorik bölümünü Latince tertip ettirmişti. Kanunları Yunanca derlettiği için çok üzgündür. Mamafih bu Latin etkisi çabuk silinmiştir. VIII. asırda meselâ, imparator III. Mikhael'in nazarında; Latince İskitlerin konuştuğu bir Barbar dilidir. Yine XI. asrın çok alim ve çok fazıl ve çok derin yazan bir başka Bizanslısı Psellus ise Latince bildiğini de iddia ediyor, ancak Cicero ile Caesar'ı birbirine karıştıracak
kadar bu dünyanın kültüründen habersizdir. Dolayısıyla Latin diliyle ibadet eden, Latince yazan, bütün doğmaları Latince tartışan bir dünya; doğu kilisesi için çok uzaktı. İnsanların arasında dialog kuracak bir araç olmayınca, ayrılık da kaçınılmazdır. Sonra kuşkusuz siyasi nüfuz sözkonusudur. IX. asrın başında Şarlman İmparatorluğu ortaya çıkmış Batı Avrupa'da; Doğu'da da Bizans var. Bunlar artık iki ayrı kuvvetti ve maruz kaldıkları tehlike aynı değildi. Bizans Araplarla mücadele halindeydi.
Şariman ise tam tersine Araplarla iyi geçinmekteydi. Bunların misyoner faaliyetleri de birbirleriyle çatışmaktaydı. Papalık Bulgarları ve Rusları kendine bağlama çabasındaydı Bizans da aynı şeyin peşindeydi ve başardı. Pagan dünya üzerindeki nüfuz mücadelesi başka kavgaları da kaçınılmaz kıldı.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 15.05.08, 13:08
Zehravî Zeytuna - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: May 2008
İletiler: 931
Ettiği Teşekkür: 112
185 tane iletisine 267 kere teşekkür edilmiş
Zehravî Zeytuna gerçekten çok iyi biri.Zehravî Zeytuna gerçekten çok iyi biri.Zehravî Zeytuna gerçekten çok iyi biri.Zehravî Zeytuna gerçekten çok iyi biri.Zehravî Zeytuna gerçekten çok iyi biri.Zehravî Zeytuna gerçekten çok iyi biri.
  Send PM
Standart Cevap: Ortodoks Kilisesi,Ermeni Gregoryen,Ermeni ve Süryani Katolik,Protestan,Süryani

Tabii bütün bu deruni kavganın da filozofik, dogmatik bir görünümü vardı ki, "filioque" diye ifade edilebilir. Ortodoksi ve katolisizmin günümüzde dahi birleşmesi sözkonusu olduğunda bu terim ortaya çıkıyor. Bu "filioque ve oğludan" anlamına gelir ve VIII. asırdan beri büyük tartışma konusudur. Aslında tam tartışılacak bir şey de değil, gayet basit bir olay. Daha ziyade dediğim gibi, iki kilisenin artık çoktan parçalanmışlığını ifade eden bir deyim. Ulühiyyet-i selâse (trinite) Baba, Oğul, Ruh'ül Kudüsü ifade eder. Katolik ve Ortodoks herkes için bu aynı şeydir. Fakat Ortodokslar için Oğul, Babanın uluhiyyetini alan onun bir parçası olarak vardır. Katolik kilisesi ise Babadan Oğuldan (filioque) sözettiği için; bu terim yüzünden Ortodokslarca Tann'ya ortak koşmak, Tanrı'yı ikiye eşitlemekle küfürle suçlanıyor. Gerçi bu filioque'nin de sadece bir yanlış tercüme ile ortaya çıktığı söyleniyor. V. yüzyıldaki konsül kararlarının Yunancadan Latinceye yanlış tercümesi olmalıymış. Hulâsa kılı kırk yaran ve niteliği karanlık bu teolog kavgası iki kilisenin dogma ayrılığı gibi görünüyor. Hulâsa "filique" sorunu iki kilise arasında çatışma kadar, birleşme de sözkonusu olunca ortaya çıkmaktadır.
Bütün bu görünümün ve ayrımın dışında; Katolik kilisesi büyük bir dünyevi kuvvettir.
Roma'daki Papa'nın yanında en güçtü rahip-Kardinal olan bir devlet sekreteri vardır. Aynı zamanda Dış İşleri Bakanıdır. Vatikan'ın her yerdeki temsilciliklerini görü%yoruz. Bunlara ambassadeur değil, "nunciatur apostolicus" denir. Kordiplomatiğin başında yer alırlar. Bütün dünyada yatırımları olan, bankaları ve bütün dünyada emlâki olan, hayır kurumları, propoganda misyonları, sağlık kurumları vs. olan bir teşkilâttır Vatikan. Kiliseye renk renk insanlar bağlı. Conclau (Kardinal meclisi) toplandığında Afrika zencisinden, Hintli kardinalden, Çinli ve Japondan Güney Afrikalıya, Amerikalı'ya kadar, hepsi oradadır ve bu bir bütün dünyadır aslında. Buradaki hiyerarşi belirlidir.
Bu hiyerarşinin içinde insanların dereceleri belirlidir ve bu bütün kalabalığın yaptığı her iş Vatikan'ın denetimindedir; kaç kuruş alırlar, kaç kuruş sarf ederler, nerede ne işe yatırım yaparlar, nasıl hayır yaparlar bunların hepsi Vatikan'ın bilgisi dahilindedir ve bütün dünyada muazzam bir misyon teşkilâtı vardır, bu da Vatikan'ın bilgisi ve yönetimi altındadır.
XV. asırdan, XVI. asırdan beri bütün dünyanın dillerini öğrenen ilk büyük filologlar Katolik rahipleridir; nereye hangi dili bilen adam yetiştirilecek bu planlanır. Meselâ Strasbourg civarında bir Benedicten manastırı vardır, içindeki her bir rahip birinci sınıf filologtur; nadir Kafkas dillerinden, Çinçeye kadar bilen insanlardır.
Katolisizmde bir özerk yapı var gibi görünür. Yanıltıcıdır. Bakarsak Afrİka'daki kilisede yerel adetlerin, tam tam çalmak gibi, yerel eski pagan adetlerin güya ayine sokulduğunu görüyorsunuz. Ama hiçbir şekilde o bir otonomi değildir; itikatta ve duada, her şey Vatikan'ın bilgisi, müsaadesi, anlayışı nisbetinde olmaktadır. Düşünün ki, II . Dünya Savaşı sonrasına kadar bu kilisede her yerde Latince ibadet ediliyordu; ister Şanghay'da, ister Bavyera'da, ister İspanya'da bir kiliseye gidilsin, Latince, aynı dilden ibadet ediliyordu. Ancak 19601 larda milli dillere müsaade ettiler. İstisnası bunun, Şark Katolikleriydi, yani Ermeni-Katolik, Süryani-Katolik, Maruni, Kobt-Katolik gibi daha çok Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Katolik Kiliselerine, Roma'daki Papa, kendi dillerini kullanma müsaadesini daha evvelden vermişti, onlar kendi dillerinde ibadet ederlerdi,beğendikleri adamı da Patrik olarak Roma'nın tasdikine sunarlardı, orası da tasdik ederdi.
Ama bunun dışında Roma her şeyi kontrol ederdi, halen de öyledir. Güya milli dillerle ibadet ediliyor ve yerel dini Önderlere itimat ve saygı gösteriliyor, artık hiç bir zaman Krakov Başpiskoposluğuma bir İtalyan tayin edilmiyor, böyle bir şey sözkonusu değil, ama gene her şey o dünyanın içindedir ve bu monolitik büyük bir müessesedir. Halbuki Ortodoks Kilisesi için böyle bir renklilik ve güç sözkonusu değildir. Ortodoksinin yayıldığı alanlarda göreceğiz ki, idari yönden de, itikat yönünden de, dil yönünden de, hiyerarşi yönünden de çok büyük farklılıklar vardır. Bugünkü Ortodoks Kilisesi'nde belki bir tek standart unsur vardır, bir tek renk vardır, o da Hellenizmdir.
Yani bu kilisenin, bu itikata sahip olanların bir bölümünde Yunanlılık ve Yunan dili hakimdir.
Bu bir gerçektir. Görünüşte Ortodoks kilisesi dünyevi iktidarla, siyasetle katoliklerden daha fazla uğraşıyor gibidir. Görünüşte diyorum; Katolikler siyasetle daha az uğraşmıyorlar, ama onu örtüyorlar, daha kozmopolit bir görünümleri vardır. Halbuki Ortodokside bir Hellenizm, bir Helen ulusçuluğu, Helen rengi sözkonusudur. Ama bu konuda da aslında yine büyük farklılıklar olduğunu göreceğiz. Herhangi bir Ortodoks din adamına rastladığınız zaman; isterse dağdaki manastırın basit bir keşişi olsun, isterse bir metropolit olsun, biraz konuştuğunuz zaman, Katolikleri; Kryptopopist, yalancı, Papa'nın zayıf imanlı mensupları olarak itham eder.
Dahası var; "bütün bu Hıristiyanlık'taki bölünmeler, bu saçmalıklar, Amerika'da çıkan mezhepler, bu Yehova Şehitleri gibi budalalar, Katolisizmtn günahıdır, bölünme bu katoliklikle başlamıştır ve devam etmektedir, sebebi Katolisizmdir" der. "Ortodoksluk ise, hiç bir zaman bölünmeyen, güçlü tek kilisedir, itikatdır" der size. Fakat tabii bu aslında ortodoksi için hiç doğru olmayan bir görüştür.
Bir kere itikat yönünden alalım, Hıristiyanlığın ilk büyük konsülü (Nicea) İznik'te oldu (325 yılı). Orada bir bölünme başlamıştır. Rahip Arius çıkmıştır; Arius'un fikirleri ve ilahi teslis üzerindeki çok maddeci görüşleri kabul edilmemiştir ve afaroz edilmiştir ve Arianizm böylece Kuzey'deki barbar kabileler arasına itilmiştir.
431'de Efes konsülünde, monophysism kavgası çıkmıştır. Antakya ve İskenderiye patrikleri, isa'daki uluhiyetle, Tanrı'daki uluhiyetin
ayrılamayacağını, ikisinin bir olduğunu ileri sürmüşlerdir; yani görünen İsa düpedüz Tann'nın kendisidir. Bu görüşü ve inancı o zamanki Ermenistan Kilisesi ve İskenderiye Kilisesi kabul ettiği için, konsülün reddetmesine rağmen tutunmuştur. Bu ayrılıktan, bildiğiniz gibi, Ermeni-Grégorien Kilisesi yani Ortodoks Ermenistan Kilisesi ve Mısır'daki Kobt Kilisesi oraya çıkmıştır (veya Kıbti Kilisesi, bizdeki kıbti kelimesi yanlış kullanılıyor, Çingeneler için diyoruz).
Kıbtiler aslında Şark dillerinde Mısır'daki Hıristiyanların önemli bir kısmıdır ve bunlara bugünkü bir Ortodoks rahip, bir Yunanlı veya Rus rahip monophysist diye küçümseyerek bakar. Hem kilisenin resmi doktrininde hem de halk arasında bu monofisizme ve monofisist kiliselere karşı bir yabancılaşma vardır. Yani kilise teşkilatları, adetleri itibariyle Ermeni-Gregoryenin, Rum Ortodoksun, Mısır Kobtlarının arasında bir yakınlık var gibi görünüyorsa da bir ayrılık ve aralarında didişme de var. Sonra Mısır Kobtlanndan da Habeşistan Kobt kilisesi ayrıldı ve Habeş kilisesi 1960'tan beri müstakildir. Birbirlerini gördükleri yerde de kavga ederler. Mesela Kudüs'teki mukaddes yerleri nasıl paylaşacaklarını bilemiyorlar. Araya İsrail'i koyuyorlar. İsrail hem Habeşlerie iyi, hem Mısır'la iyi şimdi; o da ne yapacağını bilemiyor. Kamame kilisesinin damına manastır kurmuş Habeşler, içinde yer alamayınca büyük kilisenin. Sonra tabii Süryani dediğimiz kilisenin ayrılığı sözkonusudur ve nihayet 461 Kadıköy Konsülü'nden beri Nasturiler de yine İsa'nın uluhiyet-i selasedeki yerine yönelik bir münakaşayla İstanbul patrikin'den ayrılmışlardır.
Demek ki, Ortodoks Kilisesi itikat bakımından bir birlik içinde değil ve Katolisizm'le Protestantizmden çok evvel bölünmelere uğramış bir kilisedir.
İkincisi, bu kilise doğrudan doğruya dil ve hiyerarşi bakımından bölünmüştür.
Bugün dünyadaki Ortodoks kilisesinin durumuna baktığımız zaman bunu görürüz.
Şimdi normal olarak Hıristiyanlığın başından beri beş tane Patrik vardır. Patrik
dediğimiz aslında yalnız bölge piskoposları arasında önde gelenleridir. Bunlar Roma, istanbul, Antakya, Kudüs ve İskenderiye patrikleridir. Roma dediğim gibi bu beş patrik içinde protokolde önde geleniydi, imparator Justinien de bunu böyle tanırdı o zaman. Öbürleri de yine büyük patriklerdi. Bu en büyük beş piskoposun içinde İstanbul hariç, diğerleri, yani Roma, Antakya, Kudüs ve İskenderiye; Hıristiyanlığın neşet ettiği, St. Paul'un ve St. Pierre'in kiliseler kurduğu, İlk cemaatleri kurduğu, apostolik piskoposluklardır; yani havarilere ait episkopal makamlardır.
Bunların içinde sadece İstanbul'un bu vasfı yoktur. Çünkü İstanbul bildiğiniz gibi, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kilise kurulan St. Paui'un veya St. Pierre'in gelip cemaat kurup, vaaz verip, mektup yazdığı bir yer değildir. Bu çok ilginçtir. Yani Ankara meselâ mukaddes bir yerdir; çünkü St. Paul burada Galatyalılara hitaben vaaz verdi ve yeni ahdin, yani İncil'in bir bölümünde, Galatyalılara mektup diye bir epistula yer alır. Ankara Hıristiyanlık akaidinin, inancının vaaz edildiği bölümlerden, yerlerden biridir. Korinth böyledir, Selanik böyledir, Efes böyledir, Antakya böyledir, ama İstanbul için bu sözkonusu değildir. İstanbul doğrudan doğruya Konstantin devrinde, Büyük Roma İmparatorluğu'nun ve artık Hıristiyanlığın resmen tanındığı ve teodosius'tan beri de resmen din olduğu, bir imparatorluğun başkenti olduğu için oradaki piskoposa da patriklik izafe edilmiştir.
Bu patriklerin içinde, Roma Kilisesi önce geliyor, bir tür "primas inter pares".
Roma ayrıldığına göre, bugün geride dört tane patrik var. Ortodoks Kilisesi de bu esasa göre bölünmüştür. Antakya Patrikliği sözkonusudur, Kudüs Patrikliği sözkonusudur, İstanbul Patrikliği sözkonusudur, dördüncü İskenderiye. Fakat bu İskenderiye'deki patriklik, biraz önce sözünü ettiğim Kobt Kilisesi değildir, Kobt'luğa, yani monofisizme geçmeyen, Grek-Ortodoks inanca sadık kalan, Mısır'daki çok az sayıdaki Yunanca konuşanın bağlı olduğu bir Patrikhanedir; elan vardır. Demek ki, bu dört patriklik vardır, bunlar birbirinden müstakildir görünüşte. Aslında ilişkilerine Ortodoks inancın ve Hellenliliğin getirdiği bir bağ egemendir. Bu dört patrikliğin daireleri bellidir. Antakya aşağı yukarı bugünkü bütün doğu Arap dünyası yani (Maşrık'ı) kapsıyor. İskenderiye Patrikliği ise güya bütün Afrika'yı içeriyor. Kudüs Filistin'le ilgilidir, sadece Filistin, yani İsrail ve Ürdün'ün Batı'sıyla sınırlı bir dairedir ve İstanbul Patrikliği dediğimiz zaman da güya dünyanın diğer bölgeleri üzerindeki bir ruhani örgüt sözkonusudur. Tabii bu geniş alan için "güya" deyimini kullanmak gerekir.
Fakat bu patrikliklerin dışında autocephal dediğimiz özerk kiliseler vardır. Bunlar Kıbrıs, Yunanistan, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Çekya, Polonya, Rusya, Rusya'nın içinde Gürcistan ve Sina kiliseleridir. Sina dediğimiz yer bir coğrafi mekan değildir; sadece dağın eteğindeki St. Catherine manastırıdır, bu ayrı bir cumhuriyet gibidir ve autocephal bir kilisedir. Bunların üzerinde durmak gerekir.



devamı için
Kaynak PDF

Konu Unrealseptic tarafından (31.05.08 saat 23:13 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
Cevapla

Tags
suryani katolik, roma katolik, protestan, primas inter pares, museviler, monofisizm, masrik, kaldani, iskenderiye, grek ortodoks, ermeni protestan, ermeni katolik, autocephal, anglikan, suryani ortodoks, talmud torah

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may post new threads
You may post replies
You may post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz