|
#1
|
|
14.09.08, 23:25
Millî Mücadele'de Türk Kadınının Fedakârlıkları | Türk Kadınının Sahne Aldığı İlk Oyun | Türk kadınının tasarımı anlaması biraz zaman aldı | Tarihsel Süreç İçerisinde Türk Kadını ve Atatürk | Türk Toplumunun Sosyal Yapısı ve Assubaylar | Tarihsel Süreçte Türk Kadınının Sosyal Statüsü (Eski Türk Toplumlarından Atatürk'ün Ölümüne Kadar) İM. Bölüm 2.c. Türk-İslam Toplumlarında Kadının Statüsü: Orta Asya'daki Türk kadınının üyesi olduğu ailenin durumu hiçbir zaman ataerkil olmamıştır. Ancak İslamiyet'e girişleriyle birlikte Türkler, bir taraftan kendi örf ve adetlerini muhafaza etmeye çalışırken, Arap ve istila ettikleri yerlerdeki Fars, Bizans ve Avrupa ülkelerinin kültürünün de etkisi altında kalmışlar ve zamanla Türk aile yapısı da ataerkil bir hale dönüşmüştür. Bu kültür karışımı içerisinde elbette ki Türk kadınının statüsünde de değişmeler olmuştur. Daha sonra Anadolu'da doğan tarikatlar da Türk kadınının statüsünü etkiler olmuştur. Bunlar arasında özellikle Yesevilik-Alevilik-Bektaşilik ve Mevlevilik sayılabilir.'191 İlk Türk-İslam mutasavvıfı olan Ahmet Yesevi (1103-11661, XII. yüzyılda Türk aydınlarının Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde ilk defa Türkçe şiirler söyleyen bir Türk büyüğüdür. Ahmet Yesevi ve öğrencileri, henüz büyük kısmı Müslüman olmamış, olanları da yeteri kadar dini bilmeyen Türklere İslamiyet'i anlatmak gayreti içinde, Horasan'a, Deşti Kıpçak diye adlandırılan Kuzey Türklük bölgelerine, Diyar-ı Rum diye adlandırılan Anadolu'ya ve Avrupa Türklüğüne hikmet sunmuşlardır. Ahmet Yesevi nin Anadolu'ya gönderdiği Hacı Bektaş-ı Veli (Bektaşilik tarikatının kurucusu1, Osmanlı ordusunun belkemiği olan Yeniçeriliğin manevi öğretmeni, yine, Ahmet Ysevi'nin Hacı Bektaşa yardımcı olarak gönderdiği Sarı Saltuk, Balkanlarda Müslümanlığı kökleştiren kişi olmuştur. Böylece Türk'e özgü İslam kültürü ortaya çıkmıştır...20 Ahmet Yesevi ve onun devamı Alevi-Bektaşi geleneğinde kadın-erkek her alanda eşit tutulduğu gibi ibadette de kadın-erkek beraberdir. Yeseviliğe göre ibadetler ruhanidir, ibadethanede nefsani duygulara yer yoktur, orası er meydanı değil, "er-bacı" meydanıdır. "Kadın-erkek birlikte ibadet olur mu?" diyenlere, Ahmet Yesevi bir hokka içine pamukla ateş koyup göndererek, ruhsal olgunluktan nasibini alamamış ham insanlara şu mesajı vermek istemiştir,-"Kamil insanların meclisinde, kadınlarla-erkekler bir arada bulunsa bile onlar, her türlü nefsani arzu ve isteklerden arınmış olduklarından, bir arada olmalarının sakıncası yoktur." Hacı Bektaş-ı Veli de, 'erkeğin aslanı aslan da, dişisi aslan değil midir?' diye sorar. Şu dörtlük de Hacı Bektaşın ka-dın-erkek eşitliği görüşünü kanıtlamaktadır: "Erkeklik dişilik sorulmaz muhabbetin dilinde Hakk'ın yarattığı her şey yerli yerinde Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde" (Hacı Bektaş Veli).'211 Yesevilik-Bektaşilik-Alevilik geleneğinin etkisi altında olmasına rağmen, Anadolu Selçukluları döneminde kadının sosyal statüsü olumsuz yönde hayli değişikliğe uğrar. Bununla beraber kadın, erkekten yine de kopmamıştır. Sanat ve kültür hareketleriyle ilgilidir. Kadınlar adına medrese, hastane ve kütüphaneler yapılır. İran'ın Kirman şehrinde Kutlu Türkan Hastanesi (1271), Kayseri'de bugün adına Tıp Fakültesi kurulan Cevher Nesibe Şifahanesi (1206) gibi.(191 Anadolu Selçukluları Dönemi'nde Konya'ya yerleşen büyük mutasavvıf Mevlana Celaleddin-i Rumi (1207-1273), felsefesiyle Anadolu Türkleri üzerine önemli bir şekilde tesir etmiştir. Mevlana için kadın, öncelikle insandır. O, kadını yaşamın içerisine almaya gayret etmiş ve insanlığın ancak kadınla bir bütün olabileceğini hissetmiştir. (22) Mevlananın kadında Yaratıcı'nın vasıflarını gördüğünü Mesnevide yer alan şu sözlerinden anlıyoruz: "Kadın, sadece bir sevgili değildir, kadın Hakk'ın ışığıdır, nurudur. Sanki o, mahluk (yaratılmış) değildir de Halık (Yaratıcı) tır." (Mesnevi Cilt I, 2437. beyit),.(23) Mevlana'nın, oğlu Sultan Veled'i 10 yıl birlikte sohbet ettikleri Selahaddini Zerku-bi'nin kızı Fatma Hatun ile evlendirdikten sonra oğluna verdiği öğüt ise O'nun kadına verdiği kıymetin değişik bir yönüdür: "Bugün sen oğlumuzun nikahında, sana, seni denemek üzere teslim edilen gönül ve gözümüzün aydınlığı, Fatma Hatun'un gözetilmesi için şunu vasiyet ediyorum: Umulur ki oğlumuz ona haksızlık etmez. Bir an bile kadının gönlüne,- Babamın ölümünden sonra vefasızlık ediyorlar diye bir düşünce girmez. O öyle bir kadındır ki cevherinin temizliğinden ötürü şikayette bulunmaz sabreder. Fatma hatunu aziz tuta-sın, her gün ve geceyi bayram günü ve gecesi bilsin."1221 Osmanlılarda, özellikle İmparatorluğun ilk dönemlerinde medreselerin ve tarikatların etkisiyle, kadına sosyal hayatta önemli bir yer tanınmış ise de bu durum gitgide kaybolmuştur. Osmanlı toplumunda "harem" uygulamasının İstanbul'un alınışından sonra, Osmanlıların köleci Bizans devlet yapısından etkilenmesiyle başladığı sanılmaktadır. Harem, kadınların kendi aralarında ve yalnızca ailelerinde erkeklerle temas halinde yaşadıkları ve kadının temel toplumsal işlevini çocuk doğurmak, yetiştirmek ve erkeklere hizmet ve cariyelik olarak belirleyen bir kurum olarak bilinmekte-dir.(19) Haremin kadının bir odaya kapatılması ve sosyal hayatın dışına sürülmesi olarak algılanmasına karşın, Osmanlı padişahlarının harem hayatı süren validelerinin, başta siyaset olmak üzere yaşadıkları döneme damgal arını vuracak kadar sosyal hayatın içinde yer aldıkları unutulmamalı-dır.(24) Ayrıca harem, yalnızca kentsel alanda geçerli bir kurum olup, Osmanlı toplumunda kırsal kesim kadınının üretimde yer aldığı görülmektedir. Kanuni Sultan Süleyman ve Üçüncü Selim dönemlerinde kırsal kesimden kimi kadınların çalışma yaşamına girdikleri bilinmektedir. Örneğin, bu dönemlere ait kadınların pratik hekimlik yaptıklarına ilişkin belgeler bulunmuş olup, evden eve dolaşarak küçük ölçekli ticaret yapan bohçacı kadınlar mevcuttur. Buna karşılık Osmanlı döneminde, Tanzimat Fer-manı'nın ilanına kadar kadınlara çeşitli kısıtlamalar getiren fermanlar çıkarılmıştır.'191 Bu dönemde, kadının toplumdaki statüsü tamamıyla değişmiştir, evlilik ve boşanma konularındaki dini kurallar kadının aleyhine dönüşmüş ve miras ve mahkemede tanıklık alanlarındaki geleneksel hakları ise hemen hemen ortadan kaldırılmıştır. Ka -dınların refakatsiz olarak sokağa çıkmaları yasaklanmış, kadınlar vücutlarını tamamıyla örten ve "çarşaf" denilen bir manto giymek ve yüzlerini örten "peçe" takmak zorunda bırakılmışlardı. Kadınlar nüfus sayımlarına da dahil edilmemekteydi ve erkeklerle birlikte sosyal hayata katılamazlardı. Tiyatrolarda ve toplu taşıma araçlarında kadınlar için ayrı yerler ayrılmıştı. Qenel-likle kadınlar, sadece dua öğrenmek için ye-di-sekiz yaşlarına kadar okula gidebilmekteydi, ondan sonra herhangi bir eğitim hakları olmadığı için, hemen hemen tüm meslekler onlara kapalıydı.'251 Tanzimat'la (1839) başlayan çağdaşlaşma hareketi çerçevesinde Türk kadını gerek düşünce alanında, gerekse doğrudan doğruya siyasi ve toplumsal haklar yönünde ciddi adımlar atabilmiştir. Bu dönemin "batıcı" aydınları (Çenç Türkler =Jön Türkler) tarafından toplumsal gerilemenin nedeni olarak kadınların cehaleti ve geri kalmışlığı görülmüş olup, kızların ilkokul ve ortaokul eğitimine 1858'de başlanmıştır. Meslek okulu olarak, 1842'de Askeri Tıbbiye'ye bağlı olarak ilk "Ebe Okulu", 1869'da İnan Sanayi Mektebi (Kız Sanat Okulu), 1870'de "Darülmuallimat" (Kız Öğretmen Okulu) açılmıştır. 19. yüzyılın sonlarında dokuz kız ilkokulu ve dokuz kız öğretmen okulu bulunmaktaydı. Kuşkusuz bu modern kurumlardan yararlanabilenler üst tabakalara mensup ve büyük kentlerde yaşayan kadınlardı. Bu okur-yazar kadınlar, yine de 19. yüzyıl sonlarında gazetelerde kadın sayfalarının yer almasına ve hatta kadınlar için, yazarları da kadın olan gazete ve dergilerin yayınlanmasına zemin oluşturmuşlardır (Mukadderat, Şukufezar, Haı nımlara Mahsus Çazete) gibi. İlk kadın yazarımız Fatma Aliye (1862-1936) idi. Şinasi (1826-1871), Namık Kemal (18401888), Şemseddin Sami (1850-1904), Abdülhak Hamit Tahran (1852-1937), Tevfik Fikret (1867-1915), Ziya Çökalp (1876-1924) ve Hüseyin Rahmi (18641944) gibi bazı Türk yazar ve düşünürleri, kadının aile içindeki görevleri dışında, sosyal yaşamdaki hakkı olan yerini alması gerektiği görüşünü savunmaktaydı. Bu düşünürler, kadın ve erkek arasında eşitliği savunmakta ve çok eşliliğe karşı gelmekteydi. II. Meşrutiyet'ten (1908) sonra aydın kadınlar, kadın statüsünün değerlendirilmesi amacıyla Teali-i Nisvan, Müdafaa-i Hukuku Nisvan, Asri Kadınlar Cemiyeti gibi dernekler kurmuşlardır. Bu dönemde kadınları ilgilendirip de gündeme gelen tek konu "evlilik statüsü"dür. 1917'de çıkarılan bir kararname, evliliği yasal bir çerçeveye bağlarken, kadınlara boşanma hakkını verir. Çok karılı evliliği karının rızasına bağlayarak sınırlandırır.(19,25) Kadına karşı yasaklayıcı anlayışın Osmanlılarda ortaya çıkışının temelinde, gerçek İslamiyet'in ve onun Türkler tarafından tarih boyunca yaşatılışının olmadığı aşikardır. Burada temel nedenin İslamiyet'in yo-rumlanışından kaynaklandığı bilinmelidir. Necdet Sevinç, "Türklerde Kadın ve Aile" isimli kitabında, Sünni olan Türklerin iti-kadde kabul ettikleri akla önem veren Ma-turidilik mezhebi (Kurucusu:İmam Ebu Mansur el-Matüridi (?-944)) yerine, Yavuz Sultan Selim (1470-1520) döneminde hilafetin Osmanlılara geçmesinden sonra (1517) akıldan çok nakli savunan Eşariyye mezhebinin (Kurucusu: İmam Ebul-Hasan el-Eş'ari (873 veya 874-914 veya 915)) benimsenmesi ile kadın haklarının kısıtlandığını savunmaktadır. Bu eserde konuyla ilgili şunlar yazmaktadır: "Yavuz Sultan Selim zamanına kadar Osmanlı medreselerine Türkistanlı bilim adamları hakimdiler. Yavuz, Mısır seferinden dönerken -muhtemelen Türkiye'ye karşı bir muhalefet hareketinin başlamasını önlemek için- iki bin kadar Mısır seçkinini de birlikte getirdi. Mısır ulemasının ve onların öğrencilerinin, Osmanlı medreselerinde ders vermeye başlamalarıyla Türk gençlerinin Türk kültürü ile ilgileri kesildi! Mısır'dan gelenler, müspet ilimleri de ilahi ilim olarak kabul eden ve aslen de Semer-kantlı bir Türk olan Maturidi'yi medrese müfredatından çıkardılar, yerine aklı değil, nakli savunan Eşari'yi koydular.".(3) Osmanlı'da ortaya çıkan kadına karşı yasakçı anlayışın yok edilmesi için mücadele Tanzimat sonrasında başladıysa da sorunun "dinin kendisinde değil, yorumlanışında" olduğunu gören Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet'in ilanından sonra Diyanet İşleri Başkanlığını kurdurmuş (Kuruluş tarihi: 3.3.1924) ve Maturi-dilik'in yeniden ön plana çıkarılması gerektiğini savunmuştur.(26) » Nüve Forum » akademik » Fen Edebiyat Fakültesi » Tarih Bölümü » |
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| ||||
| ||||
| 3. Cumhuriyet Döneminde (Atatürk Türkiye'sinde) Kadının Statüsü: Türk Kurtuluş Savaşı (1919-1922), Türk kadınının binlerce yıllık Türk geleneğine uygun bir biçimde erkeğin yanında olduğu ve savaştığı bir dönemdir. Atatürk, Kurt u-luş Savaşı sırasında, kadınlara erkeklerin yanı başında savaşma olanağını tanıyan dünyadaki ilk general olmuştur. Kadınların bu savaşta oynadığı rolü her zaman vurgulamış ve onlara daima minnettarlığını ifade etmiştir.(25) Atatürk'ün 23 Mart 1923'te Konya'da söylediği şu sözler önemlidir: "Son senelerin inkılap hayatında hummalı fedakarlıklarla mahmul mücadele hayatında, milleti ölümden kurtararak hulasa ve istiklale götüren, azm-ü faaliyet hayatında her ferdi milletin mesaisi, gayreti, himmeti, fedakarlığı sebkeylemiştir. Bu meyanda en ziyade tebcil ile yâd ve daima şükran ile tekrar edilmek lazım gelen bir himmet vardır ki, o da Anadolu kadınının ibraz etmiş olduğu çok ulvi, çok yüksek, çok kıymetli fedakarlıktır... Kimse inkar edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin kabiliyeti hapyatiyetisini tutan hep kadınla-rımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, mahsullatı pazara götürerek paraya kalbeden, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber, sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip, cephenin mühümmatını taşıyan hep onlar, hep o ulvi, o fedakar, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur." (19) Cumhuriyet'in ilanından (1923) sonra, kadın haklarının tanınması, Atatürk tarafından gerçekleştirilen en önemli inkılaplardan biriydi. O'na göre diğer tüm inkılapların başarısı, büyük ölçüde bunun başarısına bağlıydı. Böylece bu inkılapla, Türk kadınlarının toplumdaki yeri tümden ve kökten bir değişikliğe uğramış oldu. Bu inkılabın gerçekleştirilmesinde Atatürk'ün dünya görüşünün ve karizmatik bir önder olmasının belirleyici bir rol oynadığını vurgulamak gerekir. Gerçekte Atatürk'ün dünya görüşünün oluşumunda Tanzimat'la birlikte yaşanan batılılaşma çabaları etkili olmakla birlikte, Atatürk'ün yalnızca yakın çevresinden gelen etkileyici faktörlerin yanısıra, dünya klasiklerine olan yakın ilgisi ve yoğun okuma tutkusunun çok daha fazla yönlendirici olduğu söylenebilir. Kadın haklarının tanınmasında, bu inkılabı gerçekleştiren Atatürk ve yönetici kadronun etkisi kadar, madalyonun diğer yüzü olan Türk halkı ve Türk kadınının da etkisi vardır. Yüz lerce yıldır ihmal edilmişliğine rağmen Türk kadınının, kadın hakları inkılabına muhalefeti çok fazla olmamıştı. Kadınların değişik siyasal ve ekonomik alanlara profesyonel olarak katılmaları, erkekler tarafından da bir rekabet unsuru olarak görülmemişti. Köylerde dahi kadın hakları hareketi, olumsuz bir tepkiyle karşılaşmamıştı.(19,25) Bunda Türk kültürünün binlerce yıllık köklerinde yatan ve İslamiyet'in Anadolu yorumunda varolan kadına hürmet ve saygının canlanışının yattığı düşünülebilir. Atatürk'ün, Ocak 1923'te, İzmir'de yaptığı bir konuşmada özellikle kadın ve erkeğin kalkınmada birlikte yer almaları gerektiği konusundaki düşüncelerini dile getirdiği şu sözler kadın hakları inkılabının özeti sayılabilir: "Şuna inanmak gerekir ki, yeryüzünde her şey kadınlar tarafından yapılmıştır. Bir toplum onu oluşturanlardan yalnız birinin ihtiyaçlarının kazanılması ile yetinirse, o toplum yarıdan çok güçsüzlük içinde kalır... Bir millet ilerlemek ve uygarlaşmak isterse, özellikle bu noktayı temel alarak benimsemek zorundadır. Kadınlarımız da bilgili olacak ve erkeklerin geçtiği tüm öğretim derecelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar, toplumsal hayatta erkeklerle birlikte yürüyerek birbirlerinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır. Memleketimizde cahillik varsa bu yaygındır. Yalnız kadınlarımızı değil, erkeklerimizi de kapsamaktadır... Son olarak diyorum ki, bizi analarımızın adam etmesi gerekirdi. Onlar edebilecekleri kadar etmişlerdir. Ancak bu günkü seviyemiz, bu günün gerektirdiği zorunluluk ve ihtiyaçlara yeter değildir. Başka zihniyette, başka olgunlukta adamlara ihtiyacımız var. Bunları yetiştirecek olanlarda bundan sonraki annelerdir."(19) Bu ortam içerisinde kadın hakları ile ilgili mevzuat şöyle oluşturuldu: 3 Mart 1924 - Tevhid-i Tedrisat Kanunu: Bu kanun ile her iki cinsin eğitim olanaklarından eşit bir biçimde yararlanması sağlandı. 4 Nisan 1926- Türk Medeni Kanunu:Bu kanun ile erkek ve kadın yasa önünde eşit sayıldı. Türk kadını, erkeklerle eşit miras hakkını, boşanma ve kocanın izni olmaksızın mal sahibi olma haklarını elde etmiş oldu. Ayrıca, tanıklık konusunda da kadın, erkekle aynı hakka sahip kılındı. Dini evlilik yerini resmi evliliğe bıraktı. Tek eşlilik kabul edildi. Küçük yaşlarda evlilikleri önlemek için, evlilikte kadın ve erkeğe yaş sınırlaması getirildi. Temsilci yoluyla evlenme yasaklandı. Boşanmada kadının ve çocuğun haklarını daha iyi koruyucu hükümler kabul edildi. 3 Nisan 1930 - Belediye Kanunu: Türk kadınına ilk kez belediye seçimlerine katılma, seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. 26 Ekim 1933 - Köy Kanunu: Kadınlara Köy İhtiyar Heyeti ve Muhtarlık seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. 5Aralık 1934 - Teşkilat-ı Esasiye Kanunu: Bu kanunun 10. maddesi ile 22 yaşını bitiren kadın-erkek her Türk, mebus seçme hakkına sahip olmuştur. Kanun'un 11. maddesine göre de 30 yaşını bitiren kadın-erkek her Türk, mebus seçilebilme hakkını kazanmıştır. Böylece 1935 yılında meclise 18 kadın milletvekili (Toplam milletvekillerinin %4.5'i) seçilmiştir (Daha sonraki seçimlerin hiçbirisinde kadın milletvekillerinin oranı bu kadar yüksek olamamıştır. Bu durum, Türkiye için düşündürücü sayılmalıdır. Buna karşılık, kadınlara aynı haklar gelişmiş birçok ülkede Türkiye'den sonra verilmiştir. Örneğin,Fransa'da ilk kadın bakan 1936'da atanmıştı. İtalya'da Mec-lis'te kadınlar ilk kez 1948 yılında temsil edilmişti. Japonya'da kadınlar bu hakkı 1950'de, İsviçre'de ise ancak 1971'de elde etmişlerdir.). Bunların dışında şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925) ile erkekler gibi kadınlar için de Batılı giyim tarzı benimsendi. Atatürk 1925'de kadınların kıyafetleri konusunda şunları söylemişti: "Kadınlarımızın yüzlerini dünyaya göstermelerine izin verelim ve dünyayı daha yakından görüp tanıyabilmeleri için, gözlerini açmalarını sağlayalım! Bunda korkulacak hiçbir şey yoktur. Bu önüne geçilemeyecek bir gelişmedir. Bu yolda atılacak olumlu adımlar, ulusumuz için daha tatmin edici ve başarılı sonuçlar almamızı sağlayacaktır." Daha önceleri yalnızca Müslüman olmayan kadınlar sahneye çıkabilirken, Cumhu-riyet'ten sonra Müslüman kadınlar da tiyatro sahnelerinde gözükmeye başladı. Atatürk'ün desteğiyle manevi kızlarından biri olan Sabiha Çökçen (1913-2001), Türkiye'nin ilk kadın pilotu oldu. 1932'de Türkiye'de ilk güzellik yarışması yapıldı ve Türkiye Çüzeli olan Keriman Halis (1913) 31 Temmuz 1932'de Dünya Çüzeli seçildi ve Atatürk tarafından kendisine "Ece" soyadı verildi. Atatürk'ün girişimiyle 18 Nisan 1935'de, İstanbul'da kadın hakları konusunda ilk Uluslararası Kongre toplandı/19, 255 27 288 29) 4. » Nüve Forum » akademik » Fen Edebiyat Fakültesi » Tarih Bölümü » |
|
#3
| ||||
| ||||
| Sonuç: Türk kadının statüsü, Türk milletinin İslamiyet öncesi binlerce yıllık tarihinde hep yüksek olmuştur. Türkler günümüzden yaklaşık 1300 yıl kadar önce kabul ettikleri İslam dinini kendi kültürleriyle sentezleme-yi bilmişler ve İslamiyet'in Türk yorumunda da kadının statüsü yüksek olmuştur. Zamanla çeşitli kültürlerin ve İslamiyet'in farklı yorumlarının etkisi altında Türk kadını sosyal yaşamdan uzaklaştırılmıştır. Cumhuriyet'in ilanından sonra Atatürk'ün önderliğinde Türk kadınına verilmiş olan hakları(Türk kadının kendi kazanmış olduğu haklar değil!), birçok gelişmiş ülkenin kadınları, vermiş oldukları mücadele ile çok sonraları kazanabilmiştir. » Nüve Forum » akademik » Fen Edebiyat Fakültesi » Tarih Bölümü » KaynakPDF |
| Ayşe Dürdane Erduran kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
CiwCiw (15.09.08) | ||
| Sponsorlar |
| |
![]() |
| Tags |
| kadınının, sosyal, statüsü, süreçte, tarihsel, türk |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|