Nüve Forum

Nüve Forum > akademik > Fen Edebiyat Fakültesi > Tarih Bölümü > Osmanlı Dönemi Kıbrıs Türk Tababet Tarihine Giriş

Tarih Bölümü hakkinda Osmanlı Dönemi Kıbrıs Türk Tababet Tarihine Giriş ile ilgili bilgiler


[coverattach=1]Aslen Sultan II. Mahmut Kütüphanesi (Lefkoşa) envanterinde kayıtlı olup, son zamanlarda K.K.T.C. Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi'nin (Girne) yerleşkesi içerisinde özel olarak inşa edilmiş bir mekana taşınmış bulunan eserler, Osmanlı

Like Tree9Likes
  • 1 Post By İlhan Hoca
  • 1 Post By İlhan Hoca
  • 1 Post By İlhan Hoca
  • 1 Post By İlhan Hoca
  • 1 Post By İlhan Hoca
  • 1 Post By İlhan Hoca
  • 2 Post By İlhan Hoca
  • 1 Post By İlhan Hoca

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 21.05.09, 07:25
Profesör
 
Üyelik tarihi: May 2008
İletiler: 5.648
İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.
Standart Osmanlı Dönemi Kıbrıs Türk Tababet Tarihine Giriş

[coverattach=1]Aslen Sultan II. Mahmut Kütüphanesi (Lefkoşa) envanterinde kayıtlı olup, son zamanlarda K.K.T.C. Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi'nin (Girne) yerleşkesi içerisinde özel olarak inşa edilmiş bir mekana taşınmış bulunan eserler, Osmanlı dönemi Kıbrıs Türk siyaset, toplum ve kültür tarihi açısından gayet önemli ve zengin kaynaklar oluşturmaktadır. Tespitlerimize göre bunlar arasında tıpla ilgili olanlar da vardır. Bu eserler incelendiğinde Kıbrıs Türk tababetinin mahiyeti ve tarihî gelişimini, başka bir deyişle Kıbrıs Türk insanın bir zamanlar taşımış olduğu tıbbî geleneğin dayandığı esasları belirlemek ve tarihî süreç içerisinde hangi kültürel çevrelerden ve kaynaklardan nasıl beslendiğini, etkilendiğini veya geliştiğini anlamak mümkün gözükmektedir. Bu çalışmanın asıl amacı belirtilen konuda bir tahlil denemesinde bulunmaktır. Bununla da Kıbrıs Türk tababetine yalnızca bir giriş yapılmış olacaktır.

The manuscripts and printed books of medicine in the collection of the Library of Sultan Mahmud II (Sultan Mahmud II Kütüphanesi) which had been recently taken to a special section of the National Archive and Research Office of TRNC (K.K.T.C. Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi / Girne) and some other related ones found in the National Archive (Girne) make it possible to a substantial extent to determine the nature and follow the historical development of the Cypriot Turks' medical understandings and traditions from the conquest to the first half of the twenteeth century. An attempt to realize an analysis on such a process constitutes the subject of this paper.

Kıbrıs Türkleri bugün olduğu gibi, dün de tıbba önem vermişler ve bu konuda bir geleneğe sahip olmuşlardır. Bu çalışmamızda söz konusu geleneğin ne kadar köklü olduğunu göstermek istedik. Bu çerçevede yaptığımız araştırmalar sonucu elde ettiğimiz tespitlere göre, Kıbrıs Türkleri birçok değerleri gibi, tıbbî anlayış ve geleneklerini de on altıncı yüzyılda Anadolu'dan Kıbrıs adasına taşımışlardır. Dolayısı ile sahip oldukları tababet anlayışının esasları, bütün imparatorluk genelinde hâkim olan Osmanlı tababet felsefesi ve uygulamalarından kaynaklan¬mıştır. Osmanlı tababeti, Anadolu Selçuklu ve Büyük Selçuklu tababetine, onlarınki de İslâm, eski Yunan ve Hint tababetine dayanmaktaydı (1,2).
Söz konusu etkileşim ve oluşum süreci aşağıda basamak basamak ele alınacaktır. Ondan sonra da, bu araştırmanın arşiv kaynakları olup, hâlen Milli Arşiv'de korunmakta olan değişik dönemlere âit tıbbî eserler tanıtılıp, değerlendirmeye tâbi tutulacaktır. Önce Büyük Selçuklu tababetine değinilecektir.

Kaynak
Nuri ÇEVİKEL
Doç.Dr., Doğu Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, KKTC

Eklenmiş Resim
Dosya tipi: jpg pic6nl6.jpg (54,1 KB (Kilobyte), 828x kez indirilmiştir)
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 21.05.09, 07:26
Profesör
 
Üyelik tarihi: May 2008
İletiler: 5.648
İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.
Standart Osmanlı Dönemi Kıbrıs Türk Tababet Tarihine Giriş

I. Büyük Selçuklular Dönemi
Türklerin, kökleri Uygur Türklerine kadar u¬zanan zengin bir tıp geleneğine sahip olduğu bi¬linmektedir. Büyük Selçuklular döneminin de ge¬nel Türk tıp tarihinde ayrı bir yeri vardır. Büyük Selçuklu tıbbı Orta Asya Türk kültüründen gelen unsurlar, batı tıbbı ve İslâm tıbbının bir sentezini ifâde eder.
Özellikle İslâm tıbbının Büyük Selçuklu tıb-bında etkisi büyüktür. İslâm tıbbı da genel olarak dört kaynaktan beslenerek oluşmuştur:
1. Arap, Acem ve Türk halklarının 5000 yıl¬lık tıbbî geleneği
2. Orta-Asya Türk, Hint ve Çin'den gelen tıbbî bilgiler
3. Süryaniceye ve Arapçaya çevrilen eski Grek tıbbî metinleri
4. Halk tababeti bilgileri
İslâmiyette, tıbbî faâliyetlerin en önemli fikrî temelleri olan insanlara yardım etmek ve temizlik gibi işler yüce bir görev, bir ibadet olarak görül¬mektedir. Bu konuda Kur'ân'da birçok âyet ve İslâm Peygamberi'nin de yol gösterici hadîsleri vardır ki, bunlar Tıbb-ı Nebevî denilen İslâm taba¬betinin temellerini oluşturmuştur (3). İslâm'ın in¬san sağlığı ile ilgili ortaya koyduğu esaslar ve tav¬siyeler, Türk insanının benliğinde önemli etki yapmıştır. İslâm tıbbı, ortaçağda köklü bir Türk tababet geleneğinin oluşmasında, bu geleneğin çeşitli ve muntazam sıhhî müesseseler şeklinde tezahür etmesinde ve bilhassa Haçlı Seferleri neti¬cesinde batı kültürünü etkileyebilecek bir seviyeye ulaşmasında önemli rol oynamıştır (4).
Büyük Selçuklu tababetinin esas çerçevesi, miladî onuncu ve on birinci asırlarda, ülkede özel¬likle İbn Sînâ ve çağdaşı diğer büyük müslüman hekimlerin eserlerinin okunması, şerhlerinin ya¬pılması ve tahşiye, yani dipnotlar düşerek ekleme¬lerde bulunulması gibi tıbbî faâliyetler yoluyla oluşturulmuştu (5).
Bir taraftan fikrî ve ilmî alt yapı oluşturulur¬ken, bir taraftan da Büyük Selçuklu Türkleri hâkim oldukları topraklar üzerinde bugün bile sayıları tam tespit edilemeyen bimâristân, dârüşşifâ, bunlara bağlı tıp medreseleri ve kütüphaneler, kaplıca, ılıca, hamam, imaret vb. şifâ kurumları tesis etmiş¬lerdi (4).
Büyük Selçuklu ülkesi, Hazar Denizi'nin gü¬neyi ile Basra Körfezi arasında kalan, doğu ile batıyı birbirine bağlayan ve "Demirkapı" diye de bilinen geçidi de kapsayacak şekilde Ön Asya, kısmen Küçük Asya ve Yakın Doğu topraklarından oluşuyordu. Bu nedenle doğu-batı yönünde olan birçok kervan yolu Selçuklu topraklarından geçmekte ve dolayısıyla çeşitli sârî hastalıkların ülke¬ye girmesi, büyük felâketlere yol açması tehlikesiyle karşı karşıya kalınmaktaydı (6). Bu da hem karantina ve hıfzıssıha kurallarına riâyeti, hem de hastalıkların istilâları anında mümkün olabilen sıhhî yardımların kolaylıkla yapılabilmesi için şifâ müesseselerinin ve yeterli sayıda hekimin hazır bulundurulmasını zaruret hâline getiriyordu. Tabiî bunda, girişilen şavaşların etkisini de unutmamak gerekir.
Bütün bu şartlar altında hızla gelişen Selçuklu tababeti gerçekten aynı devir batı tababetine göre çok ileri bir mahiyete sahipti. Vakıf sistemi yoluyla kurulan ve idare edilen hastahaneler ve onlara bitişik olarak inşa edilen tıp medreseleri gibi önemli sağlık merkezleri kurulmuş, buralarda usta-çırak usulü ile, hem teorik, hem de hasta başında uygulamalı dersler içeren tıbbî tedrisat ile işinde uzman hekimler yetiştirilmişti (7). Tarihçi Justin McCarthy (1997) eserinde Selçuklu medreselerine değinirken, bu kurumlarda hoca ve öğrencilere kalacak, yiyip içecek ve ibadet edecek hususi mekanların bulunduğunu, hocalara düzenli maaş ve¬rildiğini, birçok öğrenciye burs temin edildiğini ve bu şekliyle söz konusu medreselerin bugünkü modern üniversitelere benzediğini belirtmektedir.
Selçuklu şifâ kurumlarına bitişik olarak çok zengin kütüphaneler de kurulmuştu. Günümüzde uzman doktorların biraraya gelip yaptıkları akademik toplantılar anlamına gelen tıbbî müşavereye önem verilmişti. Çevre müslüman ülkelerden uzman hekimler davet edilmiş ve Selçuklu hastahanelerinde çalışmaları sağlanmıştı (6). Hekimler daima tıbbî müşahadeye itimat etmişler ve hatta hastaların sadece tedavisi ile yetinmeyip, onların rahatsızlıklarından dolayı bozulmuş olan morallerini de dikkate alarak ona göre çeşitli psikolojik telkinlerde bulunmuşlardı. Mesane ve katarakt ameliyatları, key gibi cerrahî müdahaleler yapılmakta, idrar muayenesi, kalbin işleyişi ile ilgili olarak el ile hastanın nabzının yoklanması ve ateşin olup olmadığını belirlemek için alnına yapılan temaslar vb. tıbbî muayeneler ihmal edilmemekteydi. Ayrıca ameliyatlardan önce gerekirse hasta uyuşturulmakta ve bu iş için de ibtâl-i his, yani uyuşturucu olarak deliceotu kullanılmaktaydı (8).
Devlet ülkedeki bütün tıbbî faaliyetlerin en büyük destekçisi ve hâmisiydi. Hatta devlet sıhhiyeciliği ve askerî tababet Selçuklular devrinde başlamıştır. Büyük Selçuklu hükümdarlarından Celâleddin Melikşah'ın (1072-1093) ordusunda gayet büyük (40 devenin taşıyabileceği kadar) "seyyar hastahane" vardı (6,8). Buraya kadar değinilen hususlar Büyük Selçuklu tababetinin mahiyeti hakkında önemli derecede ışık tutacak niteliktedir.
Türklerin bu devirden itibaren sahip olmaya başladığı gayet gelişmiş ve zengin tababet geleneği Selçuklular dönemine münhasır kalmayacaktı. Aynı seviyede olmasa da bu geleneğin Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri dönemlerinde de yaşatıldığı bir gerçektir.

Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 21.05.09, 07:27
Profesör
 
Üyelik tarihi: May 2008
İletiler: 5.648
İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.
Standart Osmanlı Dönemi Kıbrıs Türk Tababet Tarihine Giriş

II. Anadolu Selçuklu Devleti Dönemi
Anadolu Selçukluları (1077-1308), Büyük Selçukluların bir dalı idi. Bütün kurumları ile onla¬rın varisleriydiler. Bu devirde de Türk tababetinin bir ölçüde parlak devri devam etmişti. Büyük Sel¬çuklularda olduğu gibi, Anadolu Selçuklu hâkimi¬yetinin uzandığı Anadolu'nun her köşesinde sıhhî müesseseler kurulmaya devam edilmiştir.
Bu devirde Anadolu'da tesis edilmiş olan tıbbî kurumların en önemlilerinden bazıları şunlardı: Kayseri'de Gevher Nesîbe hastahanesi ve Gıyasiyye tıp mektebi (H.602 / M.1205), Sivas'ta Anadolu'nun en büyük hem hastahanesi, hem de tıp medresesi olan I. Keykavus hastahanesi (H. 614 / M. 1217) ve bir dârürrâha (H. 687 / M. 1288), Divrik'te Mengüçlerden Prenses Turan Melik
hastahanesi (H. 626 / M. 1228), Konya'da birisi Alâeddin Keykubad'a âit olan (H. 616-634 / M.
1217-1236) dârüşşifâlar, Çankırı'da Selçuk emirle¬rinden Atabey Ferruh hastahanesi (H. 633 / M. 1235), Kastomonu'da Selçuk vezirlerinden Ali
Pervâne hastahanesi (H. 671 / M. 1272),
İsfehan/Kirman sahasında Karahata Türklerinden
Kutluğ Türkan hastahanesi (H. 670-680 / M. 1271¬1281), Mısır'da Seyfeddin Kalavun hastahanesi (H. 638 / M. 1284), on üçüncü asra âit (Konya) Aksaray'da dârüşşifâ, Tokat'ta Pervâne Bey dârüşşifâsı (H. 674 / M. 1288), yine on üçüncü asra âit Akşehir'de dârüşşifâ, Mardin'de Necmeddîn İlgazî biraderi Eminüddîn dârüşşifâsı, İlhânîler devrinde Amasya'da Abdullah hastahanesi (H. 708 / M. 1308) (2,6).
İsimleri verilen bu kurumlar günümüze kadar izleri uluşabilmiş olanların önemlilerinden bazıla¬rıdır. Bunlardan başka, sıhhî menfaat açısından Anadolu Selçukluları kaplıcalara ve ılıcalara da önem vermişlerdir. Onlardan bazıları ülke çapında üne kavuşmuştur. Meselâ; Ilgın, Seydişehir, Yon¬calı, Erzurum'un Ova kazasında, Hasankale, Hamidiye, Çermiği, Terzili vb. gibi. Bu kaplıca ve ılıcaların bulundukları yerlere hemen hamamlar yapılmış ve halkın istifadesine sunulmuştur.
Anadolu Selçuklu tababeti de civar memleket¬lerdeki tababetlerden geri değildi. Anadolu'da kurulan hastahanelerde de (dârüşşifâ veya maristân) tıbbî tedrisat usta-çırak usulünde umumî ve nazarî dersler verilerek gerçekleştirilmiş ve böylece bu kurumlara gerçek birer tıp okulu mâhi¬yeti kazandırılmıştı (9).
Söz konusu tıp medreselerinde usta-çırak usu¬lü ile önemli hekimler yetiştirilmiştir. Buralarda yetiştirilen yerli hekimlerden başka ayrıca, çevre İslâm memleketlerinden işinin ehli, ünlü mütehassı hekimler davet edilmiş ve bu hastahane-medreselerde tıbbî bilgilerinden istifade edilmiştir. Bu hekimlerden bazıları ise şunlardır: Musullu Şemsüddîn ibn-i Hibl, Tiflisli Ebulfadl, Cerrâh Fasil, Muvaffakuddîn bini'l-Matran, Bağdadlı Muvaffakuddîn Abdullâtif, Ebu'l-Ferec-i Nasrânî, Efzalüddîn Huncî, Ebu'l-Fereci'l-Malatî, Ebu Sâlim ibn-i Kürâbâ, Tabîb Kutbüddîn, Hasnun Errevâhî, Kemâlüddîn Karatay, Takiyüddîn Re'sî, Emîr Tabîb Mehmed, Şücâüddîn Ali bin Tâhir (6).
Anadolu Selçukluları da Büyük Selçuklular gibi dil olarak Farsça'yı ve ilim dili olarak da A¬rapça'yı kullanmışlardır (8,10-12). Anadolu'da Türkçe'nin yazı dili olarak kullanılmaya ve yay¬gınlık kazanmaya başlaması on üçüncü yüzyılın sonlarında, ilmî eserlerin Türkçe olarak yazılmaya başlaması ise ancak on dördüncü yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşmiştir (10). Bu konuda Anadolu Selçuklu Devleti Moğol hegemonyası altına girdik¬ten sonra Anadolu'da kurulan Türk Emirlikleri, ya da beylikleri dönemi çok önemlidir ki, aşağıda bu dönemin Türk tababetinin gelişimi açısından husu¬siyetleri ele alınacaktır.
III. Anadolu Türk Beylikleri Dönemi
On üçüncü yüzyılın ikinci yarısından itibaren Moğol istilâsı karşısında Anadolu Selçukluları dayanamayıp yıkıldıktan sonra, Anadolu'da Moğol idaresi kurulmuş ve Anadolu iki Moğol vâlisinin emrine verilmişti. Fakat 1308 yılından itibaren, Anadolu'nun farklı bölgelerinde, İlhânî (Moğol) idaresinin gevşekliğinden ve müsamahasından faydalanarak birçok Türk aşiretinin başları, ya da beyleri bazen isyan ederek, bazen de boyun eğerek kendi beyliklerini kurmayı başarmışlardı. Meselâ, Karaman'da Karamanoğulları, Kütahya civarında Germiyanoğulları, İyonya'da Aydınoğulları, Lid-ya'da Saruhanoğulları, Misiya'da Karasioğulları, Paflagonya'da Candaroğulları beylikleri kurulmuş¬tur (1).
Bu beylikler Anadolu Selçuklularının vatanın imarı ve halk sağlığı alanında yaptıklarının yanında yenilerini gerçekleştirmişler ve Türk tababet gele¬neğini devam ettirmişlerdir. Meselâ, Dülkadiroğul-ları Kayseri'de cüzzâmhâneler, Saruhan oğulları da Manisa'da körhâneler kurmuşlardır.
Anadolu Türk Beylikleri döneminin en önemli hususiyeti, artık bu devirde ilk Türkçe tıbbî eserle¬rin görülmeye başlanmış olmasıdır. Bunun en te¬mel sebebi, Anadolu'da kendi idarelerini kuran Türk beylerin kendi ana dilleri olan Türkçe'den başka dil bilmemeleriydi. Fakat onlar da, Anadolu Selçuklu idarecilerinin gittiği yoldan giderek, ilme, hususen tıbba ilgi göstermiş ve desteklemiş olduk¬larından, kendilerine bu konuda birçok Türkçe'ye çevrilmiş eser ithâf edilmiştir (8). Bu devir hekim¬leri, zamanın en seçkin tıbbî eserlerini Türkçe'ye çevirme çalışmalarının yanında, takrirlerini de Türkçe yazmaya devam etmişlerdir. Bu takrirlerde "şu şu ilaçları al" anlamında kullanılan Arapça
"huz" sözcüğü yerine Türkçe "alasun" sözcüğünü kullanmaya başlamışlardır.
Anadolu'da kurulan Türk beyliklerinin reisle¬rinin isteği üzerine dönemin hekimleri Arapça ve Farsça olarak kaleme alınmış birçok tıbbî eseri Türkçe'ye çevirmiş oldukları için Anadolu'da tıbbî çalışmalar tercümelerle yoluyla başlamıştı. Türkçe tıbbî eserlerin telifi için Osmanlılar dönemine ka¬dar beklemek gerekecekti. Anadolu Türk Beylikle¬ri dönemini Türk tababetinin gelişimi açısından genel olarak değerlendirdiğimizde, bu dönemin Anadolu Selçukluları ile Osmanlılar arasında kısa bir geçiş dönemi oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 21.05.09, 07:27
Profesör
 
Üyelik tarihi: May 2008
İletiler: 5.648
İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.
Standart Osmanlı Dönemi Kıbrıs Türk Tababet Tarihine Giriş

IV. Osmanlı Dönemi (XIV.-XVI. Yüzyıllar)
Osmanlılar ondördüncü yüzyılın başından iti¬baren bir buçuk yüzyıl müddetinde Rumeli'nden sonra Anadolu'da da merkeziyetçi idarelerini kur¬muşlar ve böylece Küçük Asya'da Anadolu Sel¬çuklularının vârisleri olmuşlardır. Diğer bütün kurumlarının yanında, Anadolu Selçuklularının tababeti bütün unsurlarıyla birlikte Osmanlı taba¬betine mal olmuştur. Anadolu Selçuklu sıhhî mü¬esseseleri vakfiyeleri Osmanlı kadıları, yani hâ¬kimleri tarafından tasdik olunmuş ve Anadolu Sel¬çuklu vakıflarından birkısmı on dokuzuncu yüzyıla kadar faâliyetlerine devam etmiştir (Ünver 1943: 108). Böylece Osmanlı tababeti Selçuklu tababeti¬nin bir devamı olarak gelişimine devam etmiş ve onun doğulu, İslâmî ve klâsik karakterini on yedin¬ci yüzyılın başına kadar tamamen muhafaza etmiş¬tir (10). Batı ile ciddi temaslar bu zamanda başla¬makla beraber, Osmanlı tababeti doğu ile alakasını on dokuzuncu yüzyıla kadar devam ettirmiştir (8).
Osmanlı tababetinin on yedinci yüzyılın başı¬na kadar batı tababeti ile olan münasebeti, tıbbın fizik, teşrîh veya diyognastik gibi ana unsurlarında değil, Türk hekimleri ile İstanbul-Galata'da, bil¬hassa İtalya'dan gelip bir koloni kuran batılı tabibler arasında yapılan farmakodinami, yani ilaç mübadelesinden ibaretti. Osmanlı tababetinde batı¬nın esas tesiri, on yedinci yüzyılın başından itiba¬ren batılı hekimlerin eserlerinin Türkçe'ye tercüme edilmeye başlaması ile görülmeye başlamıştır. Fakat, burada şu nokta da belirtilmelidir ki, Anado¬lu Türklüğünde "müspet ilim zihniyeti" batı ile olan temaslar neticesinde doğmamıştır. Çünkü, daha on beşinci asırda Amasyalı bir Türk hekimi ve cerrâhı olan Sabuncuoğlu Şerefeddîn meşhur ve özgün eserlerini (13) telif ederken, birçok ilacın, meselâ yılan zehirinin panzehirinin yapımında önce fare ve horoz üzerinde denemeler yapmış, sonra kendisini yılana sokturmuş ve geliştirdiği ilacı kullanmıştır. Burada gözlem, hipotez ve de¬ney gibi modern bilim anlayışının dayandığı temel esasları görmek mümkündür.
Ömrünü beyliğinin kuruluşuna vakfeden Os¬man Bey'den başka, beyliğin devlete dönüşümü ile birlikte devletin başına geçen ilk Osmanlı sultanla¬rı ilme büyük önem vermiş ve çeşitli ilmî, hususan tıbbî müesseselerin kurulmasında en büyük teşvik edici olmuşlardır. Osmanlılar ekseriya yeni fethet¬tikleri ve önceden beri Selçuklu hâkimiyeti hari¬cinde kalmış olan sahil şehirlerinde yeni hasatahaneler yaparlarken, Selçuklu sıhhî müesse¬selerinin bulunduğu yerlerde ayrıca yenilerini yapmayı gerek görmemişlerdi.
Osmanlılar devrinde kurulan ilk sağlık kurumu 1399 yılında Bursa'da Yıldırım Bayazid tarafından "dârü't-tıbb" adı ile kurulmuştu. Galip Ata (10) bu kurumun "ilk Türk tıp mektebi" ve ilk mualliminin de Hüsni Efendi (Hoca Tabîb) olduğunu kaydet¬mektedir. Bu kurumdan sonra sıra ile on dördüncü asırda Murad II (1421-1451) tarafından Edirne'de bir leprozorisi, yani miskinler yurdu, İstanbul'da Fâtih dârüşşifâsı (1470), Fâtih'in oğlu Bayazid II tarafından kurulan Edirne dârüşşifâsı (1485), Karacaahmed miskinler yurdu (1514), Hasekî bimârhânesi (1539), Manisa bimârhânesi (1539), Süleymaniye dârüşşifâsı ve tıp medresesi (1555), Topbaşı bimârhânesi (1583) takip etmiştir (5,14).
Osmanlı'da tababetin eski devirlere nazaran daha hızlı gelişmesinde aslında on beşinci (1467) ve on altıncı yüzyıllarda (1539, 1573, 1576...), bilhassa İstanbul'da meydana gelen veba (tâun) salgınlarının büyük etkisi olmuştur (8). Bu hızlı tıbbî gelişmenin en önemli sebeplerinden başka birisi de Osmanlı sultanlarının (Mehmed I, Murad II, Mehmed II ve özellikle Süleyman I) ilme ver¬dikleri yüksek ehemmiyettir. Bunlar güçlü şekilde ilmi teşvik ve ilim adamlarını muhafaza etmişler¬dir. Onların hususî kütüphaneleri ve onların dev¬rinde kurulan umumî kütüphaneler meşhurdur. Sadece Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul'da devrin en büyük üniversitesinden (külliye) başka, bunun fakültelerine (medreseler) bağlı 14 kütüphane kurmuştur. Murad II'den itibaren dârüşşifâların idaresi ve denetimi için, bugünün sağlık bakanlığı mesabesinde olan "re'îsü'l-etibbâ"lık, yani hekimbaşılık müessesesi ihdas edilmiştir.
On dördüncü yüzyılda Osmanlı Türkleri dö¬neminde ilk Türkçe tıbbî kitaplar telif edilmeye başlanmıştır. Yine bu devirde, bilhassa on beşinci yüzyılda birçok yabancı dilden tıp da dahil olmak üzere dinî, naklî ve aklî konularda Türkçe'ye ter¬cümeler yapılmıştır. Telif ve tercümelerde çok sade bir Türkçe'nin kullanılmış olması dikkat çeki¬cidir.
Osmanlı klâsik devri hekimlerinin çoğunluğu Anadolu, İstanbul, Edirne, Suriye ve Mısır'daki tıp medrese ve dârüşşifâlarında yetişmişlerdi. Birkısmı da doğudaki İslâm memleketlerinden ya kendileri gelmiş, ya da davet edilmişlerdi. Bunlardan başka Osmanlı ülkesine batıdan, özellikle İtalya Padova tıp merkezinden birçok Musevî hekim gelmişti. Bunların birkısmı şahsî olarak hekimlik yaparken, birkısmı da Saray'da görev alabilmişti (5). Fakat bu batılı hekimlerin Osmanlı dönemi hekimliğine önemli ölçüde katkı yaptıkları söylenemez. Zirâ ne bir ilmî eser telif etmişler, ne de tercüme çalışmalarında bulunmuşlardır.
Fâtih devrine kadar Osmanlı tabiplerinin hepsi doğulu tıp üstadlarının meydana getirmiş olduğu klâsik doktrinleri benimsemişti. Dolayısıyla onların tıbbî faâliyetleri de klâsik eserlerin tercümesi, şerhleri ve tahşiyelerinden (dipnot düşme) oluşmaktaydı. Fakat nâdir de olsa Türkçe tıbbî eser telif edildiği görülmüştü. Fâtih'le başlayan dönemde ise, zamanına göre gayet yüksek bir Türk tababeti zuhur etmişti. Türkçe ile gayet özgün eserler meydana getirilmekte ve tecrübe-müşahade (deney-gözlem) esasına önem verilmekteydi (15).
Fâtih ve Kanunî tarafından kurulan külliyelerin dârüşşifâ ve tıp medreselerinde (2) zamanın ünlü hekimleri, cerrâhları ve kehhâlleri (göz uzmanı) vazife yapmış, tatbikî ve teorik dersler vererek, usta-çırak usulünde zamanın büyük hekimlerini yetiştirmişlerdi. Bu iki külliye Osmanlı Devleti'nin on dokuzuncu yüzyıla kadar hekim ihtiyacını karşılamış kurumlardı (16). Bu külliyelerin dârüşşifâlarına müracaat eden hastalar muayene ve ayakta veya yatakta tedavi edilip, kendilerine ücretsiz ilaç verilmiştir. Tebrizli Kutbüddin gibi büyük hekimbaşılar nezaretinde bu hastahane-tıp okullarında akademik toplantılar (müşavere) yapılmıştır. Bu devrin çalışkan hekimlerinin gayretleri ile ve Fâtih Sultan Mehmed'in de samimî desteği ile Osmanlı tababeti zamanın en yüksek mertebesine ulaşmışken, aynı dönemde batıda henüz yeni yeni eski eserlerden eski Arap ve Yunan tıbbı öğrenilmeye çalışılıyordu
(17).
İmparatorluk çapında bütün sıhhî müesseseler, merkezde oturan ve günümüzün sağlık bakanı durumunda olan hekimbaşının nezaretinde muntazam bir teşkilata kavuşturulmuş ve denetim altında tutulmuş, her türlü şarlatanlığın önü alınmaya çalışılmıştı. Hatta Selim II devrinde hekimbaşı Garrâszâde Muhyiddîn'in verdiği bir takrirle, hekimlerin imtihana tâbi tutulmaları teklif edilmiş, Padişah da bir buyruğu ile hekimler için bir çeşit "devlet imtihanı" ihdas etmişti (15). Memleketin her yerinde, sıhhî müesseselerden başka, hamamlar, çeşmeler, kaplıcalar vb. toplum yararına olan her çeşit tesis ve kaynağa önem verilmiştir. Şehirlerde temizliğe çok dikkat edilmiş, yol ve sokakların, yani çevrenin temizliği için çeşitli tedbirler alınmıştır. Hatta yollara rastgele atılmış tükrük ve balgamların üzerine kül dökülmesi maksadıyla vakıf bile kurulmuştur. Çevre temizliği konusunda 1539 yılında Padişah, Edirne şehri subaşısına verilmek üzere bir çeşit "çevre temizliği nizamnamesi" oluşturacak maddeleri içerir bir nişân-ı hümâyûn yayımlamıştır (18).
Süheyl Ünver'e (5) göre, klâsik dönem Osmanlı tababetinin bir hususiyeti de, Kanunî'nin kurdurduğu külliyeye bağlı tıp medresesinde anotomi ilmi de gösterilmiş olmasıdır. Ayrıca, dârdüşşifâda mesaneden taş almak gibi çeşitli ameliyatlar yapılmakta ve ameliyat yapılmadan önce hastadan yazılı veya sözlü muvafakatı alınmakla yetinilmeyip, ameliyat neticesinde ortaya çıkabilecek her türlü anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak için, bu muvafakatın mahkeme tarafından teyidi istenmiştir (19). Bu durum, bize on altıncı yüzyıl Osmanlı tababeti hakkında bazı bilgiler vermekle birlikte, aynı zamanda tıbbî hukuk ve şahsî hukukun o dönemdeki durumu hakkında da bir ip ucu sağlamaktadır.
Bu çalışmanın buraya kadar olan kısmında, çeşitli yönlerden ana hatları ile Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Anadolu Beylikleri ve kuruluşundan klâsik devrin sonuna kadar olan -on altıncı yüzyıl sonu- Osmanlı tababeti genel olarak değerlendirilmeye çalışılmıştır. Gerek bu değerlendirme sonucunda elde edilen tespitler, gerekse Anadolu Selçuklu tabiplerinin ve on altıncı yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı hekimlerinin üretmiş olduğu, fakat bizim araştırmalarımız esnasında tespit edip de bu çalışmanın sınırları el vermediği için burada yer veremediğimiz sayıları elliye yakın tıbbın değişik alanları ile ilgili gayet önemli ve özgün eserler ve onların içerikleri göz önünde bulundurulduğunda, bir özet ve sonuç olarak, konunun ilk uzmanlarından olan Şevki Uludağ'ın (20) Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına rastlayan bir dönemde "on senelik bir çalışmanın neticesinde ulaşabildiği ilmî hakikatların ışığı altında telif etmiş olduğunu" belirttiği eserinin başlarında, Selçuklular döneminden hicrî onuncu, miladî on yedinci yüzyıla kadarki Türk tababeti hakkında yapmış olduğu şu tespiti aktarmak uygun gözükmektedir:
Hicrî onuncu asra kadar tababetimiz zamanın en ilmî esaslarına istinâd etmiştir, yoksa iddiâ edildiği gibi "ot ve kök tababeti" veya "safsata ve kocakarı hekimliği" değildir. Böyle diyenler koskoca ilmî bir medeniyetimizi pek câhilce inkâr etmiş oluyorlar.

Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 21.05.09, 07:28
Profesör
 
Üyelik tarihi: May 2008
İletiler: 5.648
İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.
Standart Osmanlı Dönemi Kıbrıs Türk Tababet Tarihine Giriş

V. Kıbrıs'a Türk Tababet Geleneğinin Taşınması
Zamanın hâkim şartlarının bir neticesi olarak Osmanlı Devleti, dönemin en büyük hadiselerinden birisini, yani Venedik Cumhuriyeti'nin askerî ve ekonomik bir kolonisi durumunda olan ve feodalizmle idare edilen Kıbrıs adasının fethini, birçok alanda olduğu gibi tababet alanında da en parlak devrin yaşandığı on altıncı yüzyılda (1571) gerçekleştirmişti.
Fetihten hemen sonra adaya en kısa sürede ve kapsamlı bir şekilde büyük çoğunluğu Anadolu'dan olmak üzere Müslüman Türk unsuru sevk ve uygun şekilde iskân edilecekti. Adaya Türk insanın yerleştirilmesi Osmanlı Devleti'nin orasını bir sömürge değil, gerçek bir yurt yapmak isteğinin en önemli göstergesiydi. Kıbrıs'ta Venedik'in feodal düzeni içerisinde toprağa bağlı köle, yani serf durumunda olan ve fetihle birlikte her türlü özgürlüklerine kavuşturularak devletin normal bir tebaası durumuna getirilen yerli gayrimüslim halkla yan yana yaşamak üzere, her yönden kendi kendine yeterli bir Müslüman Türk toplumunun oluşturulması için gerekli olan bütün idarî, askerî, malî, beledî, sosyal ve kültürel düzenlemeler en kısa sürede hayata geçirilmişti
(21).
1572 yılında çıkarılan "sürgün hükmü" gereği bir kısmı gönüllü, bir kısmı da gönülsüz olarak devletin zorlaması ile Anadolu'daki yerlerini yurtlarını geride bırakarak yeni bir yaşam elde etme ümidiyle yola çıkan ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Kıbrıs adasına ulaştırılan ve adada "karşı taraf"ta sahip oldukları mesleklerine göre yerleştirilen Türkler, yanlarında sadece taşıyabilecekleri kadar olan eşyalarını değil, fakat hayat anlayışlarını, ümitlerini, kültür sistemlerini oluşturan bütün değerlerini, geleneklerini ve kurumlarını da adaya taşımışlardı.
Türklerin adaya taşıdığı değerler arasında tıbbî gelenekleri de vardı. Çünkü hayat varsa hayatı her zaman tehdit eden ve bir zaman sonra da sona ermesine neden olan hastalıklar, dertler de vardı. Hayatın devam etmesi için bir şekilde önce sağlığın korunması, hasbelkader bir derde düçar olunmuşsa da onun devasının aranması gerekirdi ve bu aynı zamanda, benimsemiş oldukları İslâm inancının da bir emriydi. Bu konuda her yeni fethedilen yerde olduğu gibi devleti de kendilerine yardımcı bulmuşlardı. Devlet, en kısa sürede, adanın merkezi (Paşa Sancağı) olan Lefkoşa'da ve Mağusa, Girne ve Baf kazalarında her türlü ilmin tedris edildiği eğitim müesseseleri (medrese) ve onlara bağlı olarak zamanın en önemli eğitim araçları olan kitapların temin edilebileceği kütüphaneler kurmuştu. Bu arada halkı her konuda irşad edecek, eğitecek ve yol gösterecek eğitimli kişiler de adaya gönderilmişti.
Adaya yerleştirilen Türk insanının tababet anlayışını belirleyen ve yön veren en önemli unsurlardan birisini Anadolu'da ve İslâm âleminin ilim merkezlerinde üretilen ve bir şekilde adaya da taşınmış olan büyük tıbbî eserler olacaktı. Bu duruma, araştırmalarımız sonucunda K.K.T.C. Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi'nde (Girne) tespit edebildiğimiz tıbbî eserler ve Kıbrıslı müslüman kullanıcılar tarafından onların değişik yerlerine yüzyıllar içerisinde düşülmüş olan özel notlar, ya da izler en iyi şâhitlerdir.


Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 21.05.09, 07:28
Profesör
 
Üyelik tarihi: May 2008
İletiler: 5.648
İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.
Standart Osmanlı Dönemi Kıbrıs Türk Tababet Tarihine Giriş

VI. Kıbrıs Türk Tababetine Dair Kaynaklar
K.K.T.C. Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi'nde (Girne) Kıbrıs Türklerinin sahip olduğu tıp anlayışı ve geleneğinin mahiyeti hakkında önemli ölçüde ışık tutabilecek nitelikte çalışmalar bulunmaktadır. Bunlardan özellikle en karakteristik olan iki tanesi tarafımızdan tespit edilmiş ve incelenmiştir. Bu eserler ayrıca 1995 yılında yayımlanan Kıbrıs İslâm Yazmaları Katalogu'nda da kayıtlıdır. Söz konusu tıbbî eserler şunlardır:
1. Kâmili's-Sanâ 'ati't-Tıbbiyye el-ma 'rûf bi'l-mülükî (İslâm Yazmaları 1995: Sağ baştan s. 525).
2. Tıbba Dâ'ir Bir Kitâbdan Bir Bâb (İslâm Yazmaları 1995: Sol baştan s.13).
1. Kâmili's-Sanâ'ati't-Tıbbiyye el-ma'rûf bi'l-mülükî
A. Eser Hakkında Tespitler:
Eser, KKTC Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi, El Yazmaları Kataloğu: A 2136 (1-18)'de kayıtlı bir tıp kitabıdır. Katologda eser hakkında aynen şu bilgiler yer almaktadır (22):
Eser Adı: Kâmil el-sanâ'at el-tabiyet el-ma'rûf bil-mülkî
Yazarı: Ali b. Abbas el-Mecûsî (27) Konusu: Kitâb-ı Şetta Cinsi: El yazması
Ebadı: 170 mm x 255 mm (140 mm x 210 mm)
Cilt Sayısı: el-Cüzi's-sânî Arşiv Sıra No: 1459 Yazı Çeşidi: Talik Satır Sayısı: 25 Yaprak Sayısı: 281 Arşiv Kutu No: 441 Katalog No: 981
Eserin sırtında ortada bir etiket üzerinde ise rik'a ile kaleme alınmış şu bilgiler bulunmaktadır:
Tıb
Kâmil's-Sanâ'a 659
Nümoro
1121
Vâkıf Ömer Ali
Eser üzerinde, özellikle iç kapak ve son safya üzerindeki incelemeler sonucunda elde edilen tes¬pitler ise şöyledir:
Eserin dili: Arapça
Eser adı: El-cildi's-sânî min kitâb-i Kâmili's-Sanâ'ati't-Tıbbiyyeti'l- mülükiyye (el-ma'rûf bi'l-mülükî)
Müellifi: 'Ali bini'l-'Abbâsi'l-mütetayyib (15)
Telif tarihi: Bilinmiyor (7)
Müstensihi: Muhammed bin Asîli'l-hâzin
İstinsah tarihi: 'İşrîn min Cemâde'l-ûlâ es-sene
sitte ve semânîn ve sitte (?) mi'e (H. 686 / M.
1287)
Kitabın iç kapağında (Varak 1a) birkısmı oku¬namayan Arapça birçok temellük kaydı bulunmak¬tadır. Okunabilenlerden birkaçı şöyledir:
El-hamdüli'l-lâh Tâli'a fîhi ve tedebbere ma'ânihi El-fakîri'l-muhtâc li-mevlâhi'l-ğanî Muhammed bin Sa'di'l-Gülşenî 'afa'l-lâhu 'anhi sene 1033 (M. 1623/1624)
Hüve'l-hakk
Min kütbi'l-fakîr ila'l-lâh
Muhammed bin 'Alî eş-Şerîfi'l-Ba'dâdî
'afâ 'anhümâ
iştereytüh bi-dâri'l-'Abbâsî (...?) fî sene erba'a ve 'ışrîn ve tis'a mi'e (H. 924 /
M. 1518)
ve kütibe fî (...?) mühür
Sağ ön kapağın iç kısmında hepsi Farisî olarak kaleme alınmış mısra ve dörtlüklerden oluşan ve aşka dair olduğu tahmin edilen ve bütün sayfayı kaplayan şiirler bulunmaktadır.
Arapça ve ta'lik yazısı ile kaleme alınmış olan bu tıp kitabı hakkında tespit edebildiğimiz başka hususlar da bulunmaktadır. Kitap ciltlidir. Ama formaları birbirine bağlayan ipler koptuğu için sayfaların düzeni bozulmuştur. Kitabın birçok ye¬rinde kurtların neden olduğu delikler vardır. Sayfa¬ların uçları yıpranmıştır.Yıpranan kısımların za¬manla tamir edildiği, yani yama yapıldığı görül¬mektedir. Sayfaların dört tarafı da kenarda 2 cm'lik marjın aralığı bırakacak şekilde ince çift çizgilerle çevrilmiştir. Kitap genelde siyah mürekkeple, konu başlıkları (bâb) ve rakamları başta olmak üzere bazı sözcük ve cümleler kırmızı mürekkeple ya¬zılmıştır. Yazı genelde okunaklıdır. Rutubet izleri, çürükler ve kurt delikleri bazı yerlerde yazıya zarar vermiştir. Varaklar düzenli olarak numaralandırıl-mamıştır.
Kitabın son sayfasından hicrî yedinci, miladî on üçüncü yüzyılda istinsah edildiği anlaşılan kita¬bın yüzyıllar içerisinde birçok defa el değiştirdiği ve kendisinden istifade edildiğini kitabın genel durumu göstermektedir. Bu durumu ayrıca, eserin değişik yerlerinde, genelde sayfaların üst marjın boşluğunda Kıbrıslı müslüman Türkler tarafından Türkçe ve Arapça olarak düşülmüş kayıtlar da göstermektedir. Bunlardan bazıları şunlardır:
İşbu kitâb-ı tıbb Kâmili's-Sanâ'a ismiyle müsem-mâ (...?) min medîne-i Lefkoşa'da merhûm 'Ömer Efendî'den müntakil olan vakf kitablardan olub (Varak 1b)
Şeyhü's-seb'aların sâkin olduğu konağın kütüphâne-sine meşrûta üzre mevkûfdır ğaflet olınmamak içün şerh virilmişdir fî vakt El-fakîrü'l-hakîr Şeyhü's-seb'a-i Kıbrıs 25 b [Receb] 1032 [Miladî 1623] mü¬hür (Mührün okunuşu: Es-seyyîd Ca'fer 1030 dîvân¬ı umûr) (Varak 2a)
Bir başka örnek de "El-makâleti's-sâmine mi-ne'l-cüz'i's-sânî mine'l-kitâb", yani kitabın ikinci cüzünün sekizinci makalesinin başlangıç sayfasının üst kısmında bulunmaktadır:
Hazâ kitâb-ı tıbb vukife fî 'Ömer Efendî el-merhûm fî râviyetih Şeyhü's-seb'a der cezîre-i Kıbrıs medîne-i Lefkoşa mahalle-i Ayasofya
Eserde dikkat çeken daha başka önemli hususlar da bulunmaktadır. Bunlardan kayda değer olan birisini, eserin değişik yerlerinde faydalanılan kaynaklara atıfta bulunulması oluşturmaktadır. Meselâ, Varak 4b'de sporun sağlıktaki yeri ele alınırken, Câlînûs'un, yani M.Ö. 131-210 yılları arasında yaşamış ve Hipokrat ile beraber Yunanlıların ilkçağlarda yetiştirdiği en büyük hekim olan (23) Galen'in (Galenos) eserinde beslenme ile ilgili olarak sporun alınan gıdaların hazmını kolaylaştırdığını yazdığı belirtilmekte ve okuyucular sağlıklı yaşam için spora teşvik edilmektedir.
Eserin en son sayfasının son kısımında müstensihin ismini ve istinsah tarihini gösteren şu şekilde bir kayıt vardır:
Tenmîkahu fakîru'z-za'îf Muhammed bin Asîli'l-hâzin 'işrîn min Cemâde'l-ûlâ es-sene sitte ve semânîn ve sitte mi'e (H. 686 / M. 1287) Ve salla'l-lâhu 'alâ nebiyyihi Muhammedun ve âlihi ecm'aîn
Bu eser hakkında söylenebilecek elbette çok şey bulunmaktadır. Fakat eserin konumuzla ilgisini ve önemini göstermesi açısından şu hususu özellikle belirtmek gerekir: Eserin yazarı Ali bin Abbâs (M. ? - 994) ilk İslâm yazarlarındandır. Kendisine âit olan Kâmil's-Sanâ'a, ya da yaygın adıyla Kitâbü'l-Mülükî'nin on dördüncü yüzyılın sonlarında, yani Anadolu Türk Beylikleri döneminde ismi bilinmeyen bir mütercim tarafından Türkçe'ye çevrildiği ve ondan önce ve sonra da çeşitli kısımlarının Fransızca, Latince ve Almanca'ya çevrildiği bildirilmektedir. Ayrıca bu eserin, İbn Sînâ'nın tıp eseri olan el-Kânûn fî't-tıbb'ı ortaya çıkıncaya kadar doğu hekimliğinin baş kaynağı olduğu kaydedilmektedir (15). Ayrıca ortaçağda hem Selçuklu hastahanelerinde, hem de Avrupa tıp okullarında temel ders kitaplarından birisi olarak kullanıldığı tespit edilmiştir (7). Bugün bile sağlıklı yaşam için gerekli görülen en önemli meseleleri ana hatlarıyla içeren ve bütün doğu ülkelerinde çok iyi bilinen böylesine önemli bir tıp eserinin, hem on dördüncü yüzyılın sonları gibi eski bir tarihte Anadolu'da Türkçe'ye çevrilmiş olması, hem de bu eserin, kitap içerisinde düşülen bir kayda göre (Varak 2a) en azından on altıncı yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Kıbrıs'ta da görülmeye başlaması, Kıbrıs Türklerinin tıbbî anlayış ve geleneklerinin nerelerden ve nasıl kaynaklandığını ve geliştiğini göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır.
B. Eserin Muhteviyatı:
Eser besmele ile başlamakta (Varak 1b) ve şöyle devam etmektedir:
El-cüz'i's-sânî min Kitâbi Kâmili's-Sanâ'ati't-tıbbiyye telîf 'Ali bini'l-'Abbâsi'l-mütetayyib ve hüve 'aşere makâlât fî hıfzı's-sıha ve mudâvâti'l-emrâz el-makâlâti'l-ûlâ mine'l-cüz'i's-sânî fî hıf-zı's-sıha ve hiye ehâd ve selâsûn bâben.
Yani, kitabın kimin hangi eserinin neresine âit olduğu belirtildikten sonra, bir tür "içindekiler kısmı" gelmektedir. Sırasıyla, bazıları kendi içle¬rinde alt başlıklara (makâlât) ayrılan 31 "bâb", yani konu başlığı, başlık numaraları ile birlikte verilmektedir. Hem kitabın muhteviyatını, hem de Kıbrıs Türk halkının tıp denilince ne gibi konuları anladıklarını, yani onların bir bakıma tıp anlayışla¬rını bir şekilde göstermesi açısından söz konusu konu başlıklarını tercüme ederek şu şekilde vermek mümkündür:
1. Bâb: Yıl içerisinde zamanların hesaplanması yöntemi
2. Bâb: Hıfzıssıha, sani sağlığı korumaya dair umumî tedbirler
3. Bâb: Sporun sağlığın korunmasındaki yeri
4. Bâb: Göz rahatsızlıklarına karşı tedbirler
5. Bâb: İstihmâm, yani yıkanmaya dair
6. Bâb: Sağlık ve beslenme
7. Bâb: Su içmenin sağlıktaki yeri
8. Bâb: Şarâbın, yani içeceklerin sağlıktaki yeri
9. Bâb: Uyku ve uyanıklık hâli hakkında
10. Bâb: Sağlığı korumada cimânın, yani cinsel i¬lişkinin yeri
11. Bâb: Bedenden arta kalanlar hakkında
12. Bâb: Nefsânî hastalık alâmetleri
13. Bâb: Âdetler içinde nazar
14. Bâb: Biçimli bedenler
15. Bâb: Vücudun bozulmalardan, harab olmaktan korunması
16. Bâb: Hararet
17. Bâb: Azalarında sorun olan bedenler hakkında
18. Bâb: Mizacın normale göre korunması ve itida¬le sevk edilmesi
19. Bâb: Zayıf bedenlerin sağlığının korunması
20. Bâb: Bebek sağlığının korunması
21. Bâb: "Fî ihtiyâri'z- (...?) ve tedbîri hünne"
22. Bâb: Sütten kesilmiş çocukların durumu
23. Bâb: Gençler ve yaşlılar
24. Bâb: Yaşlıların vücut sağlığı
25. Bâb: Hastalıktan yeni kalkanların ve henüz za¬yıf durumda olan kimselerin durumu
26. Bâb: Veba ve benzeri hastalıklardan sakınma
27. Bâb: Vücuttaki üsârelerin toplanması ile mey¬dana gelen hastalıkların umumî sebeplerinin kesinlikle hal ve feshedilmesi
28. Bâb: Bütün hastalıkların hususî sebeplerinin or¬tadan kaldırılması
29. Bâb: Tabiî olanlardan başka, yeni durumların ortaya çıkmasına neden olacak sebeplerin orta¬dan kaldırılması
30. Bâb: Bedenin ıslahı ve tahsîni, yani vücut ba¬kımı ve güzelliğinin sağlanması
31. Bâb: Denizde ve karada yolcuların sağlık açı¬sından durumu
Eserin en son sayfasında insanın şehvet hissi¬ne kuvvet verecek, ya da cinsel gücünü artıracak maddeler ve onların kullanımı konusu ele alınmak¬ta ve özellikle bu konuda "şarâb-ı 'asel"in, yani bal şerbetinin insana bir "şehvet-i tayyib" verdiği belirtilmektedir. Sonra eserin müstensihi bu yazdı¬ğı eserin aslının isimini ve yazarını hatırlatmakta ve çalışmasının burada sona erdiğini belirtmekte¬dir.
Yazar eserinin içindekiler kısmında yer alan konularda birçok dikkat çekici ve ayrıntılı bilgi vermektedir. Bütün o konuları tek tek burada ele almak mümkün olmadığı için -çünkü rahatlıkla ayrı bir çalışma konusu olabilir gözükmektedir-, yalnızca bir örnek olması açısından burada, sporun sağlıktaki yerininin ele alındığı eserin üçüncü bâ-bında verilen bilgileri aktarmakla yetinilecektir. Sporun hazmı kolaylaştırdığını, fakat sporun ne zaman yapılması gerektiğinin de önemli olduğunu belirten yazar, spor için en uygun zamanın alınan gıdaların kesinlikle hazmından sonra olduğunu ve gıdanın hazm edilip edilmediğini de kişinin "levn-i bevl", yani idrarının renginden anlayabileceğini belirtir. Ona göre idrarın rengi beyaz ise gıda hazm olunmuş demektir (Varak 4b).

Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 21.05.09, 07:29
Profesör
 
Üyelik tarihi: May 2008
İletiler: 5.648
İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.
Standart Osmanlı Dönemi Kıbrıs Türk Tababet Tarihine Giriş

2. Tıbba Dâ'ir Bir Kitâbdan Bir Bâb
A. Eser Hakkında Tespitler:
Eser, K.K.T.C. Milli Arşiv ve Araştırma Dai¬resi, El Yazmaları Kataloğu: A 2136 (1-18)'de kayıtlıdır. Katalogda eserle ilgili şu gibi kayıtlar bulunmaktadır (24):
Yazarı:
Konusu: Müellifi Meçhul Eserler
Ebadı: 145 mm x 185 mm (125 mm x 165 mm)
Cilt Sayısı: 1 Arşiv Sıra No: 160 Yazı Çeşidi: Divanî Satır Sayısı: 19 Yaprak Sayısı: 4 Arşiv Kutu No: 51 Katalog No: 162
Eser hakkında ayrıca şu gibi hususlar da tespit edilmiştir: Eserin çoğu kısmı noksandır. Eser, Kıb¬rıs İslâm Yazmaları Kataloğu'nda (1995) ve Milli Arşiv El Yazmaları Kataloğu'nda eser adı olarak kullanılan ibarede belirtildiği gibi yalnız bir "bâb"dan oluşmamaktadır. Eser, numarası verilen iki "bâb" (31, 42), baş kısımda numarası verilme¬yen, muhtemelen yarım bir "bâb" ve sondan ikinci sayfada da numarasız, fakat "bâb-i şerbet-i cimâ-dır" başlıklı bir "bâb" olmak üzere toplam 3.5 "bâb"dan oluşmaktadır.
Eser Türkçe olarak ve divanî yazı türü ile ka¬leme alınmıştır. Eserde gayet sade bir Türkçe kullanılmıştır. Yazılar çoğunlukla siyah, bazı satırlar ve sözcükler ise kırmızı mürekkeple yazılmıştır. Yazılar genelde okunaklıdır. Bununla birlikte, eserin sol dış kapağının birkısmı son sayfanın üzerine bir marjın genişliğinde yapışmış olduğundan son sayfadaki satırların son kısımları okunmuyor. Sayfalarda yer yer okumayı zorlaştıran rutubet izleri bulunmaktadır. Eserde yaprak veya sayfa numarası kullanılmamıştır.
Eser deri ciltlidir, fakat cildi bozuk ve dağınıktır. Dolayısı ile bugünkü sayfa sıraları yanlıştır. Sırtında, ön ve arka kapaklarda çürükler bulunmaktadır. Sayfaların üst kısımları sanki kurt yemiş gibi tırtıllıdır. Son sayfanın sağ alt köşesinde eksik kısım bulunmaktadır.
Eserin son sayfasında okunabilen bir ihtimalle eserin müellifini ve telif tarihini gösteren şöyle bir kayıt ve yazarın bir beyti bulunmaktadır:
"Sâhibihi ve mâlikihi Es-seyyid Hasan (?) sene semâne ve 'işrîn ve mi'e ve elf [Hicrî 1128 / Miladî 1715-1716]"
Bunu yazdım yâdiğâr olmak içün Yazanı pür-du'â kılmak içün
Yazarın eserini kaleme alırken farklı kaynaklardan faydalandığı da görülmektedir. Bu konuda kendi yaptığımız numaralandırmaya göre sağdan 3. sayfada şöyle bir kayıt bulunmaktadır:
Ma'cûn müshil-i müfîde (?) kuvvet ve ta'âmı hazm ider ve baş çekirtmesin giderir Şerefe'd-dîn (25) eydür ben bi'l-hassa (?) Yunâniyândan kitâblardan istihraç itdüm ma'cûn-ı necâhın (?) mecmû'-ı havâssını bu terkîbde buldum ondan sonra otuz kırk sene ma'cûn-ı necâhın yerine virdim ve çok dürlü fâ'idelerün buldum dimiş hakîkat ne kim buyurmış biz dahî öyle bulduk
B. Eserin Muhteviyatı:
Noksan hâlde bulunan eserin baş kısmında numarası belli olmayan bir "bâb" bulunmaktadır. Bizim sayfalandırmamıza göre, ikinci sayfanın ilk üç satırında yazar, "karındaş" olarak nitelendirdiği kimselerin talebi üzerine, sözünde sıdkının malum olduğunu ve kendisi için duâ talebini belirttikten sonra, "murabba'a" tarzında, eserin eksik kısımlarında bahsi geçtiği anlaşılan bir "şerbetden müşâhede" ettiği "hissiyâtı beyân" eden bir şiir yazdığını kaydeder. Sonra bu "murabba'a"nın kıymetini beyan bâbında şöyle ilave eder: "Tâ kim tafsîlinde bir mikdâr, denizden katre, güneşden zerre istidlâl oluna". Ardından da, toplam 10 tane olan murabba'alar takip etmektedir. Örneğin 6. ve 7. murabba'alar şöyledir:
Bunı ol hazret-i Lokmân yılda iderdi isti'mâl Yaşadı niçe bin yıl cihânda hoş dem ve hâl Gel imdi yılda bir bu şerbetden iç eyleme ihmâl
Vücûdın mülkünü emrâzdan hâlis ider şerbet
Bundan bir içmesine bin filori virse fî -i kıymet Degildir ecrî vallahi bi-hakk-ı hazret-i 'izzet Zîrâ bu kokar ademde azacak zerrece 'illet Vücûdın mülkünü emrâzdan hâlis ider şerbet
Söz konusu murabba'alardan sonra, 3. sayfada bu arada hekim olduğu da anlaşılan yazar geliştirdiği değişik "müshilât"ı ve bunların ne gibi dertlere devâ olduğunu anlatır. 4. sayfada idrarla ilgili rahatsızlıklar için geliştirdiği değişik ilaçlar ve bunların kime ve nasıl tatbik edileceğini belirtir. Burada hem ilaçla tedavi yöntemlerinin, hem de manevî usullerin kullanıldığı görülmektedir. Birincisine "selâsil-i bevl", yani idrar tutukluğu konusunda şöyle bir örnek verilebilir:
Selâsil-i bevl içün anazot ve zamğ u topalak ve gevven ve günlük ve tebâşir ve bellût ve mersin tohumu beşer dirhem ve kara kuru üzüm 50 dirhem ve zift 20 dirhem heb döküb cem' idüb ma'cûn idüb beher gice üçer fındık kadar isti'mâl ideler
Aynı yerde idrar tutukluğunun tedavisine yönelik birçok ilaç tavsiye edilmektedir. Bunlarla birlikte aynı konuda hastaya tavsiye edilen bir yöntem de, besmele ile başlayan bir âyetin bir yere yazılıp, sonra onun su ile içilmesidir.
4. sayfada ayrıca ayrı bir konuya, yani "Otuz birinci bâb"a geçilmektedir. Konu başlığı ise, vücudun bir tarafında veya karında su birikmesi anlamına gelen (Devellioğlu 1995: 463) "istiskâ' ve ânın 'ilâcı"'dır. İstiskânın üç türü tanımlanıp, her birisi için neler yapılabileceği belirtilmektedir. Bazı cerrahî müdahalelerin yanında meselâ;
İstiskâ' olan kimesneye darçın içürseler şifâ bula gerek lahmî olsun ve gerek tablî olsun. Diğer; istiskâ' olan kişi sirkei kaynadub bu'ûna otura
gibi uygulamalar önerilmektedir. 5. Sayfada da yine vücudun değişik yerlerinde -karın, el ayak, yüz ve göz gibi- meydana gelen şişlikler ve bunlara karşı geliştirilen yöntemlere değinilmektedir. Bunlardan bazıları da şöyledir:
İstiskâ'ya katranı birkaç kerre yakı itseler fâ'ide ider
Çınar yaprağının suyunı sıkub bir gice 'ayâsa koya andan sabah ve ahşam birer kaşık içeler ve yaprağını kaynadub şişleri olan yerlere koyalar ve
eger tazesi bulunmazsa kuru yaprağı bal ile ma'cûn idüb isti'mâl ideler nâfî'dir
6. sayfada "bir kişi dirilmese ve ölüm haddine varsa" şeklinde ifâde edilen durumda o kişiye uygulanacak yöntem ve ilacı ele alınmaktadır. Sonra aynı sayfada "Kırk ikinci bâb"a, yani "yaralar ve nasurlar" ve onları "onuldur" "melhemler"e geçilmektedir. Sayfa 7'de de aynı konuya devam edilmektedir. Geliştirilen çeşitli melhemlerin tanım ve terkipleri anlatılmakta ve hangi yaralara nasıl tatbik edilecekleri bildirilmektedir. Bazıları hakkında "yaraları gayet tiz yitirür kendi tecrübemizdir", "onulmaz yaralara ve nasurlara iyidür", bazıları için de "nâfî'dir" şeklinde kullanılan tabirler dikkat çekicidir.
8. sayfaya gelince, burada "bâb-ı şerbet-i cimâ" söz konusu edilmektedir. İnsanın şehvet duygusuna güç vermesi için hazırlanan iki tür şerbet (içecek) tarifi yapılmaktadır. Birincisi hakkında, tarifin sonunda "bu şerbet zevâdezân-ı hükemâdandır ve şerbetlerin mümtâzıdır", yani bu içeceğin, hekimlerin daima tükettikleri en mümtaz bir içecek olduğu kaydedilmektedir. Bu şerbetin tarifi aynen şöyledir:
41 sakız gülü, 1.5 dirhem celâbe, 1 dirhem târit, 10 dirhem şeker, 1 denk darçını evvelâ kırk bir gülün yapraklarun alub havanda hurda eyle bir kâseye suyunu süzüb küsbesin atarsın andan sonra celâbei ve târiti havana koyub sahk idüb gül suyunu içine korsun ve andan şekeri de korsun andan kâsei 'ayâza koyub bir gice dura andan irtesi sabahın darçını da döğüb üzerine eküb andan kaldırub içersin temâm-ı 'amel idüb istihsân eyledigün kuzı etini tuzsızca idüb yiyeler eyü şerbetdir bu şerbet zevâdezân-ı hükemâdır ve şerbetlerin mümtâzıdır
Eser hakkında şöylenebilecek elbette çok şey vardır. Fakat bu çalışmanın sınırları da göz önüne alınılarak burada ancak elde edilen bazı genel tespitleri aktarmakla yetinilecektir. Elimizde mevcut olan kısımlarına nazaran, eserin içerik ve hacminin aslen çok daha büyük olduğu anlaşılmaktadır. Eserin yazarı aynı zamanda bir hekimdir. Farklı kaynaklardan faydalanmakla birlikte özgün çalışmalar yapmış ve eski hekimlerin ilaçlarını yeniden tecrübe etmiştir (s. 3¬4, 7). Tıbbın sağlıklı yaşam olduğunu ve sağlıklı yaşamda da ruh sağlığının önemini göstermek istercesine eserinde konuyla ilgili bir şiirine de yer vermiştir (s .2-3). İlaçların ne zaman ve ne ölçüde kullanılacağı, yani dozaj olayına özen gösterilmiştir (s. 3). Bazı ilaçların özellikle "aç karına isti'mâl" edilmesi gereği vurgulanmıştır (s. 9). Bazı durumlarda birtakım cerrahî müdahalelerin nasıl yapılacağı anlatılmıştır (s. 4, 7). Eserin neredeyse genelinde, hastalıklara karşı kullanılacak ilaçların hazırlanması ve kullanılması süreci gayet açık olarak anlatılmaktadır. Yazar tavsiye ettiği ilacın hastalığın tedavisinde etkisi konusunda kendinden eminse "mücerrebdir", emin değilse, yani tam tedavi etmese bile iyi gelecekse "nâfidir" tabirini kullanmıştır (s. 4-5).
İlaçların yapım ve uygulamasında çok çeşitli maddeler ve yöntemler kullanılmıştır. Eserde kullanılan isimleriyle bazıları şunlardır: Kara ve ak helile, zağferân, melah (tuz), zencebil, kızıl gül, tatlı badem yağı, bal / asel, zamğ (zamk), tebeşir, belût, üzüm, kara kuru üzüm, kara çörek otı, hindistan kozı / cevizi içi, ceviz, anazot, zamğ-ı topalak, gevven, günlük, mersin tohumı, zift, darçın, sirke, sirke kaynatıp buğusuna oturma, esâkî şarabı, sarmısak sapı, nergis yağı, katran, çınar yaprağı, râziyân tohumı, zeyt yağı, zeyt yağı ile ovarak terletme, yakı itme, gül yağı, penbe çekirdeği içi, keçi boynuzı çekirdeği, fesleğün yağı, bal mumı, sarı bal mumı, iç yağı, çam akidesi, zift-i Rumî (26).
İlaçların hazırlanması ve kullanılmasında "dirhem" (s. 3), "birer kaşık" (s. 5), "üçer fındık" (s. 3), "birer ceviz" (s. 3) gibi ölçü birimleri kullanılmıştır.
"Kızamuk" ve "çiçek" hastalıklarının adı geçmektedir ve bunlara iyi gelecek ilaç (melhem) tavsiye edilmektedir (s. 7). "Sevdâ" (23) ve "mâ'il-i hulyâ" (23) gibi psikolojik rahatsızlıkları "ma'cûn-ı necâh" denilen bir ilacın gidereceği belirtilmektedir (s. 3). Eserde ayrıca "bir kişi dirilmese ölüm haddine varsa" tabiri ile ifâde edilen durumlarda ne yapılacağı konusunda da bilgi verilmektedir (s. 6).
Kâmili's-Sanâ'a' da olduğu gibi, bu "müellifi meçhul" eserin sonunda da ayrı bir "bâb", yani konu başlığı altında cinsel yaşamla ilgili konular yer almaktadır (s. 8). İnsanın cinsel gücünü veya iştihasını artıracak içecekler ve onların yapım tarifleri verilmektedir. Zirâ özellikle yukarıda verilen Kâmili's-Sanâ'a'nın içerdiği konulara da bakıldığı zaman doğu hekimliğinde genelde düzenli ve sağlıklı bir cinsel yaşamın "hıfzıssıha" için gerekli bir unsur olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu noktadan sonra da, eserler besmelelerle ve başta İslâm Peygamberi ve âilesi hakkında olmak üzere yapılan duâlarla sona erdirilmektedir. Buradan da, çoğu zaman zannedildiği gibi, olayların birbirine karıştırılmadığı görülmektedir. Başka bir deyişle, cinsel yaşam ve bu konuda bilinçlenme ve bilinçlendirme olayı inaç olayına ters olarak değil, bilakis o bütünün bir parçası olarak ele alınmaktadır.
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 21.05.09, 07:30
Profesör
 
Üyelik tarihi: May 2008
İletiler: 5.648
İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.İlhan Hoca karanlıkta yolumuzu bulmamızı sağlayan bir ışık.
Standart Osmanlı Dönemi Kıbrıs Türk Tababet Tarihine Giriş

Sonuç
Kıbrıs Türk halk tababbetinin esasları ve genel karakteristik özellikleri, Osmanlı'nın Anadolu ve diğer eyâletlerinde hâkim olan tababet anlayışına, Anadolu Beylikleri, Anadolu Selçuklu ve Büyük Selçuklu tababet geleneklerine ve İslâm, Hint ve eski Yunan (Grek) tıp ekollerine dayanmaktadır ve o kaynaklardan beslenerek gelişmiştir. Bu durumu, Kıbrıs Türklerinin yüzyıllarca faydalanmış olduğu ve günümüze kadar ulaştırılmış olan yukarıda bahsi geçen eserlerde "Câlînûs" (Galenos), "Yunaniyândan kitâblardan" faydalanan on beşinci yüzyılın büyük Anodolu Türk hekimi (Sabuncuoğlu) Şerefeddîn ve "Hazret-i Lokman"dan bahsedilmesi, özellikle de, Arapça kaleme alınmış olup, İbn Sînâ'nın el-Kânûn fî'-t-tıbb eserinden de önce bütün İslâm âleminde en yaygın şekilde bilinmeye ve hastahane-okullarda kullanılmaya başlayan ve önemli batı dillerine tercüme edilerek Avrupa tıp okullarında da temel ders kitabı olarak okutulan bir tıp eseri olan Kâmili's-Sanâ'a' nın on dördüncü yüzyılın sonlarında adı bilinmeyen bir mütercim tarafından Anadolu'da Türkçe'ye çevrilmiş olması ve bu eserin Kıbrıs'ta da on altıncı yüzyıldan itibaren görülmesi ve sıkça faydalanılan ve itina ile korunan bir eser olması açık şekilde göstermektedir. Yukarıda ele alınan eserlerin içerikleri ile Osmanlı tababetine âit eserlerin içerikleri karşılaştırıldığında da söz konusu ilişkiyi kolayca tespit etmek mümkündür.
Burada şu tespitleri de aktarmak yerinde olacaktır: Bir Osmanlı eyâleti olan Kıbrıs'ta Türklerin sahip olduğu tıp anlayışı ve geleneği günümüzün modern tıp anlayışı ile kıyaslandığında, özellikle de sağlıklı yaşamın elde edilmesi, korunması, insanı rahatsız eden her türlü fizikî ve psikolojik rahatsızlıkların bir hastalık olarak kabul edilmesi, teşhis ve tedavileri ve bunların gerekleri noktalarından, her iki tıp anlayışı arasında şekil ve yaklaşım açısından önemli bir fark gözükmemektedir. En önemli fark olaraksa, muayene, teşhis-tedavi, cerrahî müdahale ve ilaç yapımında kullanılan araç ve gereçler gibi, insanlığın sahip olduğu bugünkü teknolojik seviye ve imkanların hekimlerin de istifadesine sunulmuş olması gözükmektedir.
Bu vesileyle, eski hekimlerin, kendi zamanlarında hastalıkların tedavisinde kullandığı tıbbî yöntemlerin yanında ayrıca hastaya Kur'ân' dan şifâya dair bazı âyetleri okuması ve İslâm inancına göre, herşeyin yaratıcısı, mürebbisi, tedbircisi ve her dertliye, genelde sağlık nimetinin kıymetini taktir ettirmek gibi bazı hikmetler için derdi de, şifayı da veren, yani "şâfî" olan Allah'tan yardım dilenmesi yönünde hastalarına yaptığı telkinâtın günümüz hekimliğinde de yeri bulunduğunu belirtmek gerekir. Hastalığı ne kadar ağır olursa olsun hastanın moralinin yüksek olmasının, ümidini kaybetmemesinin ve bu amaçla kendisine bazen gerçeklere uymayacak şekilde bile olsa yapılan telkinatın hastalığın yenilebilmesinde etkisinin büyüklüğü bugün de inkâr edilemez bir gerçektir.
Konuya ancak bir "giriş" yapmak amacıyla hazırlanmış ve alanında bir ilk olan bu çalışmayla, Kıbrıs Türk tarihinin birçok yönü gibi, Kıbrıs Türk halk tababetinin de incelenmeye ve araştırılmaya lâyık bir niteliğe sahip olduğu bir parça görülmüştür.

Makale yazarı
Nuri ÇEVİKEL
Doç.Dr., Doğu Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, KKTC

Eklenmiş Dosya
Dosya tipi: pdf tipetigi11-4-3.pdf (199,8 KB (Kilobyte), 14x kez indirilmiştir)
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 21.08.11, 13:06
Acemi
 
Üyelik tarihi: Sep 2010
İletiler: 1
Gonga doğru yolda ilerliyor.
Standart Cevap: Osmanlı Dönemi Kıbrıs Türk Tababet Tarihine Giriş

3,4,5,6,7 sayfalarını( böbrek ile ilgili )nerden temin edebilirim
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
dönemi, giriş, kıbrıs, osmanlı, tababet, tarihine, türk

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 00:15 .