“Bilginin hiçbir harfi ve hiçbir adı yoktur ki rivayet edilmemiş, öğrenilmemiş, geçmişteki bir öncünün söz veya yazısından alınmamış olsun. Bu da şunu gösterir: İnsanlar bilginin temellerini ortaya koymamışlar, bilgisi onlara ancak (tanrısal kaynağa uzanan) bilgi ve hikmet sahibinden gelmiştir.“20
İslam dünyasında anılan saltıkçı Tanrı odaklı paradigma o denli etkili olmuştur ki, Mevlana Mesnevî adlı yapıtının ilk bölümünde tüm bilgisini vahye (tanrısal esine) dayandırarak ‘Mesnevi Alemlerin Rabbinden inmedir; bâtıl ne önünden gelebilir ne ardından; Tanrı onu korur ve gözetir’21 demiş; Ihvân es-Sâfâ’nın takipçisi olduğu izlenimini doğuran Gazzâlî’nin yolundan giden İbn Haldûn, kimi filozofların tanrısal temele dayanan bilgilere batıl (geçersiz) iddialarını kattıklarını; bu iddiaları ayıklamak için felsefe ile ilgilenenlerin, mutlaka şeriat (dinsel) bilimlerini ezberlemiş olmasını şart koşmuştur. Nitekim bu bağlamda o, şöyle demektedir:
“Bununla birlikte, hikmet ve felsefe bilgileri okuyacak olan kimse, ilk önce tefsir (Kur’an yorumbilimi), fıkıh (İslam hukuku) ve diğer dini bilimleri hakkıyla öğrenmeli ve ancak bundan sonra bu bilgileri öğrenmeye başlamalıdır. İslami bilgileri bilmeyen kimse, bu bilgileri öğrenmeye yanaşmamalıdır. Çünkü dini bilgileri bilmeyenlerden, bu bilimlerin ölüme götüren hallerinden sağlamca kurtulanlar azdır. Doğru ve hak yolu gösteren Tanrı’dır. Tanrı bizi doğru yola sevk etmemiş olsaydı, biz de hidayet yolunu bulamazdık.”22
Anılan anlayış, geçmişi aşmanın mümkün olmadığını, her şeyin en yetkin örneğinin geçmişte ortaya koyulmuş olduğunu savunduğu için İslam dünyasında 11. yüzyıllardan sonra bilimsel gelişimi sekteye uğratmış olmasına rağmen, geri kalmışlığı kırmak için ortaya çıkmış olan ve kurtuluşu öze dönüşü niteleyen tecdid ve ihya hareketinde gören, İbn Teymiye, Abd el-Vehhab, Dehlevî gibi modern öncesi Islahat hareketi öncülerinde23; hatta, Batılı düşünceye ilgi duymuş İslam modernizminin öncüleri sayılan, Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh, S. Reşit Rıza, Muhammed İkbal gibi düşünürlerde ve bunların Osmanlının son dönemlerinde Türk düşüncesindeki yansımalarını dillendiren, Namık Kemal, M. A. Ersoy, M. Ş. Günaltay gibi düşünürlerde bile bulmak olasıdır.24 Oysa bu, geçmişte iflas etmiş bir paradigmaya canlılık kazandırma gayretinden başka bir şey değildir. Zira onlar da bilgi ve değerler alanında tüm hakikati, tıpkı geçmiş İslam düşünürleri gibi tanrısal bir zeminde değerlendirmişler, İslam toplumlarının kurtuluşunu saltıklaştırılan dinsel bildirilere ya da idealize edilen ve geçmişte kalan peygamber ve seçkin halifeler döneminin düşünsel anlayışına dönmekte görmüşlerdir.
Nüve Forum » akademik » Fen Edebiyat Fakültesi » Felsefe Bölümü











Normal
