Türkiye birincisi olan Hazal Müezzinoğlu 24 yaşında trafik kazasına kurban gitti | Babasını öldüren ve hapisteyken 2006 ÖSS’de Türkiye 33. olan Gönül Işgın, serbest | 2010 yaşında bir ağaç | Geleneksel sanatlara 2010 nefesi - Kur'an Mekke'de nazil oldu, Kahire'de okundu | Katana sı olan mı yoksa Yatağan ı olan mı kazanır ? |
2010 YILINDA BÖLGE DEVLETİ OLAN TÜRKİYE
Türkiye eğer doğru tercihleri kullanırsa, doğru yönetilir ve yönlendirilirse 10 yıl içinde dünya ülkelerinin en zengin yüzde 10’nu içine girebilir. Bu, aşağı yukarı her yıl yüzde 10 dolayında bir kalkınma hızını gerektirir. Bence bütün mesele elimizdeki kaynakları doğru kullanabilecek miyiz meselesidir. Bir örnek vereyim : “Türkiye olimpiyatlarda 40 dala atlet yetiştirirse, hiçbirini kazanamaz. Ama kendisine uygun 3 dal bulur, bütün imkanlarını buralara yöneltir, bu üç dalda altın madalya alacağız” derse, o zaman 2000 yılı olimpiyatlarında 3 altın madalyamız garanti olur. Ama kaynaklarımızı her yere incecik bir zar gibi yayarsak, serbest piyasa ekonomisini kendi kendine ne olursa olur, mantığına bırakırsak, bunu başarmamız mümkün olmaz.
Türkiye, büyük kentlerde gördüğümüz disiplinsizliğe rağmen aslında çalışkan bir ülke. Eğer Türkiye tüketimi hiç arttırmamak değil, tasarruf kaynaklarını yok ettirmeyecek bir düzeyde arttırarak hareket edebilirse, 2020 yılına geldiğinde önemli bir ekonomik kalkınma düzeyine ulaşabilir.
Türkiye bugün “değişik açılardan bir dört yol ağızdadır. Türk toplumu uyumlu bir şekilde ne yapması gerektiği konusunda klişelerden uzak yeni arayışlara yönelmelidir. Bir kere Türkiye’de piyasa ekonomisinin yerleşmesi gerektiğine inanıyorum. Türkiye’nin ekonomik geleceğine ilişkin senaryonun yalnızca ülkenin kendi verilerine dayanılarak çizilemeyeceğinin bilinmesi gerekir.
Türkiye hem batı ile doğu; hem de kuzey ile güney arasında bir noktada bulunuyor. Bu konumu Türkiye’nin lehine de işleyebilir, aleyhine de. Türkiye bu yüzyılın başından, Osmanlı devletinin parçalanmasından itibaren Doğu-Batı arasında merkezi bir ülke olma iddiasından vazgeçti; Batı dünyasının kenarı olma rolünü rıza gösterdi. Bugün de bu konumunu korumaya çalışıyor. Fakat şimdi dünyada Türkiye’nin iradesi dışında çok büyük değişmeler yaşanıyor. Şimdi soru: Türkiye yarının dünyasında merkez mi, yoksa kenarda bir ülke mi olacak? Bugün ekonomik güç ve yoğunluk Atlantik Havzası’ndan Pasifik Havzası’na geçmiş durumda. Bu güç yavaş yavaş Pasifik Havzası’ndan batıya, orta doğuya doğru ilerliyor. Bakın Japonlar Türkiye’ ye kadar geldiler; AT’ nin sınırlarına dayandılar.
Çin sessiz gibi görünüyor; ama bu aldatıcı bir sessizlik. Çin, var gücüyle Japon teknolojisini yakalamaya çalışıyor. Hindistan Çin’ den daha ileri teknolojiye sahip; elindeki teknoloji askeri bir güç haline çevirmeye çalışıyor. Güç merkezinin Pasifik Havzası’na kayması Avrupa’ nın gerileyeceği demek değildir. Benim düşüncem şudur ki Avrupa, büyütülmüş bir İsviçre ve Belçika olacaktır.
Yeni Avrupa bir yandan mali planlama, bankacılık hizmetleri sağlık ve sosyal hizmetler konularındaki bilgi birikimiyle genişletilmiş bir İsviçre; bir yandan da Latin ve Germen kültürlerinin, Katolikliğin ve Protestanlığın uyum içinde yaşadıkları genişletilmiş bir Belçika olmaya adaydır. Avrupa’ nın güçlenmesi sınırlarına dayanmıştır, diyorum. Bu kendisini nüfus artışının durmasından da gösteriyor. Avrupa önümüzdeki yüzyılda belirli bir sükun ve barış dönemi yaşayacaktır, ama büyümesi büyük ölçüde tamamlanmış, ekonomik bakımdan duraklamış hale gelecektir. Şimdi, böyle durağan bir Avrupa ile son derece hareketli bir Asya arasında olan bir Türkiye sözkonusu.
Türkiye’nin gerek ekonomisinin gelişmesi, refahı gerekse güveliği açısından İran’ la iyi ilişkilere ihtiyacı var. İran için Türkiye, büyük bir problem. Çünkü İran’ da çok büyük bir Türk varlığı, 14 milyon nüfuslu Azeri ve Türk aşiretleri var. Azerbaycan, Türkiye-İran ilişkileri bakımından olağan üstü ilginç, kilit bir noktada. Azerbaycan etnik kimliğini, şu dinsel kimliğinden önde tuttuğu için Türkiye ile yakın ilişki arayışı içinde. Bu, İran için büyük bir tehlike.
İran bütünlüğünü muhafaza etme insiyakı içinde, Şiilik faktörüne sarılmakta. Bunun yürüyebileceği inancında değilim. İran parçalanmayacaktır, ama değişecektir. Eğer Türkiye-Azerbaycan yakınlaşması ilerlerse, İran da bu katı bürokratik rejiminden vazgeçebilir. İran’ da insan hakları, demokratik rejim er geç gündeme gelecektir.
Türkiye’nin ekonomik gelişmesini, potansiyeli giderek büyüyen Asya’ ya açılmasına; bunun gerçekleşebilmesi için giderek değişip demokratikleşen bir İran’la kuracağı yakın ilişkilere önem vermesi gerekir.
Türkiye’nin ekonomik geleceğinin dış potansiyellerine, bir anlamda Doğuya doğru açılmasına bağlı olduğunu düşünenlerden biri de, İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi ve Türk Dünyası araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Turan Yazgan. Yazgan’ın senaryosu şöyle: “Bir ekonominin güçlü olabilmesi için belirli şartları mutlaka yerine getirmesi gerekir. Bunlardan birincisi; kritik madde problemini çözmektir. İkincisi de; insan gücü ihtiyaçlarını gelişme seyrine paralel bir şekilde, açık vermeden karşılayabilmektir. Türk ekonomisi kritik madde sorununu çözmüş değildir... (Eğitilmiş) insan gücü açısından da ihtiyaçlarını hızlı bir değişmeye elverişli biçimde karşılayamıyor. Oysa bugün dünyada yüzünü Türkiye’ye doğru döndürmüş 250 milyonluk bir Türk kitlesi yaşamakta. Türkiye onlar için bir bakıma Kabe’dir, bir bakıma ABD’den daha güçlü bir ülke; rehber, önder bir ülkedir. Bu bakış açısı Azerbaycan’dan Kazakistan’a sıçramıştır, diğer Türk ülkelerine sıçrayacağına hiç şüphe yoktur. Çünkü milliyet asrı devam ediyor. Milliyete dayalı işbirliği ortamı devam ediyor. Bu potansiyel içinde dünya petrol kaynaklarının, altın, uranyum kaynaklarının büyük kısmı vardır. bizimle işbirliğine hazır olduklarını dünya görüyor. Ben artan bir iktisadi işbirliğiyle bu potansiyeli kullanabilir hale gelirsem, benim ekonomim Japonya ile eşit hale gelebilir.”











Normal
