2. DEVRİMDE KADININ ROLÜ
Fransız Devrimi’nde eşitsiz bir rol dağılımı olduğunu söylemek mümkündür. Bu eşitsiz rol dağılımını tüm siyasi gruplarda görmek mümkündü. Hem Devrim yanlısı hem de Devrim karşıtı kadınların erkeklerle eşit bir statüye sahip olmamaları bir yana, erkekler nezdinde kötü bir imaja sahiptiler. İkiyüzlülük ve diğer tüm erdemsizliğe dair özellikler kadınlara atfedilirdi.Öyle ki hem Montesquieu hem de Rousseau’ ya göre erkeklere ikiyüzlülüğü bir diğer
deyişle istediğine ulaşmak için gerçek duygularını gizlemeyi kadınlar öğretmiştir.
Kadının kamusal alana girme çabaları en belirgin olarak salon sahipliğinde görülmekteydi (Landes,1990:24). Devrimden önce ve devrim süresince üst sınıf kadınları kamu alanına girmek için edebiyatın, sanatın ve gündemdeki siyasi ve sosyal konuların konuşulduğu salonları kullanmışlardır. Ancak bu salonlar, birçok erkeğe göre erdemin çiğnenmesiydi. Erdemin galip gelmesi için kadının ait olduğu özel alanda kalması gerekmekteydi. Nitekim Rousseau, bu konudaki düşüncelerini “Mösyö d’Alembert’e Tiyatro Üzerine Mektup” (1758) isimli eserinde şöyle açıklamıştır: “Aslında onu koruyacağımız yerde kadına hizmet etmekteyiz. Onun emrine girerek onu aşağılıyoruz. Paris’teki her kadın etrafına kendinden daha kadınsı erkeklerden oluşmuş harem toplamıştır. Hepsi kadının etrafında ona kul köle oluyorlar. Oysa kadının ancak kalbine hizmet edilir.” Rousseau şöyle devam eder: “Ayrılığa dayanamayıp kendileri de erkek olamayacaklarına göre kadınlar bizleri kadınsılaştırmaktadırlar (Hunt,1996:147).”
Bu bağlamda, Devrimin başından itibaren tüm sınıflardan kadının karşı karşıya kaldığı bir bölünme ve bu bölünmenin getirdiği eşitsiz rol dağılımı olduğunu söylemek mümkündür. Erkek kamusal alanda siyasetle, kadın ise özel alanda ailesiyle ilgilenecekti. Tabi ailenin reisi erkek olduğundan, kadının görevi asli olarak erkekle ilgilenmek olacaktı. Proudhon, kadının erkeğin sadece 8/27’si olduğunu iddia ediyordu (Bendason,1990:56). Erkeğin dörtte biri etmeyen bir varlığın kamusal alanda siyasetle ilgilenmesi beklenebilir miydi? Tabi, Condorcet, Saint-Simon v e Leclerc gibi, kadınlar ve erkeklerin eşit olduğunu savunan erkekler de vardı. Yüzyıllardır kadın, erkeğin tamamlayıcı parçası rolünü üstlenmişti, Devrimle birden bunun değişmesi beklenemezdi. Öte yandan bunun değişmesine en çok katkı sağlayanların Devrim yanlısı kadınlar olduğunu söylemek mümkündür.
Hem Devrim yanlısı hem de Devrim karşıtı kadınlar, ayaklanmalarda eylemciler ile halk arasında hep köprü vazifesi görmüşlerdir. Ancak kadınların tamamının siyasi kaygılarla faaliyet yürüttüklerini söylemek mümkün değildir. Öyle ki sadece yiyeceklerdeki fiyat artışlarına karşı tepkilerini ortaya koymak için isyan eden kadın kalabalıkları da vardı. Siyasi kaygılarla varlık gösteren kadınlar eylemleri ve sözleriyle önce halkı harekete geçirirler, böylece isyan ateşi için kibrit çakarlar (Godineau,1990:75), isyan başladıktan sonra ise erkeklerin gerisinde yer alırlar ve erkek gruplarına müzaheret ederlerdi. Fakat kimi hallerde, örneğin bir mahkumun serbest bırakılması gibi özel bir amaç olduğunda kadınlar mücadelenin hep ön saflarında yer alırlardı. Kadınlar genellikle önce isyanı başlatır hatta eyleme gelmeyen erkekleri korkaklıkla suçlardı. Daha sonra erkekler kadınlara katılır, ardından kadın ve erkeklerden müteşekkil kalabalıklarda kadınlar erkeklerin arkasına geçer ve erkekleri destekler bir rol oynardı.
Devrim yanlısı kadınlar; 14 Temmuz 1789 tarihinde Bastille Sarayı’nın işgali, kralın İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirgesi’ni onaylamaması üzerine 1789 Ekim direnişleri, 17 Temmuz 1791 tarihinde Champ de Mars Kıtali, 1792’de kralın tahttan indirilmesi ve monarşinin tamamen kaldırılması talebiyle 10 Ağustos hareketi, Mayıs-Haziran 1793’te Jakoben-Jironden çatışması ve Mayıs 1795 ayaklanmaları gibi tüm direniş ve ayaklanmalarda hep varlardı. Özellikle Sankülot kadınların 1793 yılında halk hareketleri içindeki ağırlığı belirgin bir şekilde hissedilir. Örneğin 1789 Ekim direnişinde 5 Ekim sabahı ilk önce kadınlar toplanıp Versailles’a yürüdüler, onları öğleden sonra Ulusal Muhafızlar izledi. Tüm direniş ve ayaklanmalarda kadınların ağırlığı tehlikeli bulunmuş olacak ki , 23 Mayıs 1795 tarihinde, kadınların beşten fazla kişiden oluşan gruplar halinde toplanmaları yasaklanmış ve aksine davrananların tutuklanacağı duyurulmuştur.
Kadınların tüm bu direniş ve ayaklanmalarda hareketi başlatıcı rol oynamış olmalarına rağmen, devrimci örgütlenmelerin harekete hakim olmalarıyla,
kadınlar saf dışı kalmışlardır. Çünkü devrim örgütlü bir yapıyı gerektirmekteydi, oysa ki kadınlar Fransız Ulusal Muhafızları, tartışma meclisleri, siyasal gruplar gibi devrimci kurumların hiçbirinin içinde yer alamıyorlardı. Devrim karşıtı kadınlar da kimi zaman yerel papazları korumak, kimi zaman kilise çanlarının kaldırılmasını önlemek ya da kiliselerin yeniden açılmasını istemek için isyan başlatıyorlar ancak isyan başladıktan sonra erkeklerin gerisinde yer alıyorlardı.
Yurttaşlık haklarından yoksun olan kadınlar mevcut siyasal kulüplerin çoğuna üye olarak kabul edilmiyorlardı. Ancak bu durumun istisnaları da vardı. Örneğin Nicholas Bonneville, Jacques-Pierre Brissot, Jacquas Godard, François Lanthenas, Condorcet’nin üyesi bulunduğu “Hakikat Dostları Derneği” kadınları üyeliğe kabul etmiştir. Öte yandan söz konusu derneğin siyasi kulüp olmadığını, edebiyat ve sanat derneği olduğunun altını çizmek gerekir. Derneğin dikkat çeken kadın üyeleri arasında Etta Palm D’Aelders de vardır. Derneğin kadınlar biriminin kurucusu Etta Palm D’Aelders dır. Kadınlar ilk toplantılarını 25 Mart 1791’de yapmışlardır, daha çok kadınların boşanma ve miras hakları gibi medeni haklarıyla ilgili konulara eğilmişlerdir. Dernek toplantılarına devam edenler arasında Bay ve Bayan Roland da vardır. “Hakikat Dostları Derneği”nin kadınlar biriminin, zengin kadınlar tarafından yönetilen yardım kuruluşu görevi gördüğünü söylemek yanlış olmayacaktır (Kates,1990:174) .
Devrim yanlısı kadınların birçoğu, edebiyat ve sanat faaliyetleri altında siyasal mücadele vermek yerine kendi siyasal kulüplerini kurma yoluna gitmişlerdir. Bu noktada şu hususun altını çizmekte fayda vardır: 1791 Anayasası ile getirilen “aktif yurttaş” ve “pasif yurttaş” ayrımından kaynaklı erkeklerin de hepsinin siyasi kulüplere üye olmaları söz konusu değildir. Dolayısıyla siyasal kulüp kurma yoluna giden kadınların aynı zamanda sınıf mücadelesi de verdiklerinin belirtmek yerinde olacaktır. Kadınlar bu kulüplerde kanunları değerlendirmekte, gazete yazılarını tartışmakta ve karşılıklı yardım faaliyetlerinde bulunmak için bir araya gelmekteydiler. Bu kulüplerin başlıcaları Yasa Dostları Kulübü ve Devrimci Cumhuriyetçi Kadın Yurttaşlar Derneği idi. Yasa Dostları Kulübü ise Thèroigne de Mèricourt tarafından kurulmuştur. Kadınlar burada kitap okuyor, ülke gündemindeki meseleleri tartışıyorlar ve toplumsal işlerle meşgul oluyorlardı. Devrimci Cumhuriyetçi Kadın Yurttaşlar Derneği ise Pauline Lèone başkanlığında ve Claire Lacombe sekreterliğinde kurulmuştur. Dernek üyeleri cumhuriyeti simgeleyen üç renkli kokart takıyorlar, kadınların silah taşıması yasak olduğu halde hançer ya da tabanca taşıyorlardı. Derneğin başlıca talepleri, sabit fiyat yasası, eşitlik ve özgürlüktü.
Ne Yasa Dostları Kulübü ne Devrimci Cumhuriyetçi Kadın Yurttaşlar Derneği ne de diğer siyasal kulüpler erkekler tarafından hoş karşılanmıyordu. 1793 yılı Ekim ortasında Jakoben Konsey Üyesi Fabre d’Eglantine şöyle diyordu: “Bu kulüpler aile analarının, aile ile kızlarının, kardeşleriyle ilgilenen kızların bir araya gelmesinden oluşmamakta, macera düşkünü, serseri, özgürlüğü seçmiş amazonlardan oluşmaktadır” (Hunt,1996:161).
Bu kulüpler 30 Ekim 1793 tarihinde bir kararname ile Konvansiyon tarafından doğal düzeni yeniden kurma gerekçesiyle yasaklandılar ve kapatıldılar.
Kulüpleri kapatan kararnameyi tanıtan raporda Amar, cinsiyetler arasında siyasal ve sosyal rol ayrımı sorununu gündeme getirerek, şu sonuca varıyordu: “Kadınların siyasal haklarını kullanmaları olanaklı değildir” (Godineau,2005:27). Amar, Güvenlik Komitesi adına şöyle diyordu: “Kadının kaderi, doğası gereği özel işler için yaratılmış olmaktır. Bu toplumun genel düzeni gereğidir. Bu toplumsal düzen kadınla erkek arasındaki farkların bir sonucudur. Her cins kendine uygun amaçlar içindir. Erkek güçlü ve diridir; doğuştan enerjik, cesur ve atılgandır. Kadınlar genelde yüksek fikirlere ve ciddi düşüncelere uygun yapıda değildir. Eski çağlarda doğal korkaklığı ve utangaçlığı nedeniyle ailenin dışına çıkamamış olan kadınların Fransız Cumhuriyeti’nde politik toplantılara katılmasını istiyor musunuz?” (Landes,1990:145) Kadın kulüplerinin kapatılması kadının özel alan dışına çıkmasını engellemeye yönelik bir diğer deyişle kadının özgürlüğünün yok edilmesine dair bir girişimdi. Devrim yanlısı kadınlar söz konusu karara tepki göstermekte gecikmediler.
Söz konusu karardan iki hafta sonra bir grup kadın Paris Kent Konseyine kırmızı şapkalar giyip geldiler. Bunun üzerine Chaumette Konsey üyelerine şöyle seslenmiştir: “Bir kadının kendini erkekleştirmeye çalışması tüm doğa yasalarına aykırıdır. Bu sapık kadınların, bu erkekleşmiş kadınların özgürlüğün simgesini kirletmek amacıyla pazarlarda kırmızı şapkayla dolaştığını Konseye hatırlatırım. Cinsiyet değiştirmek ne zamandan beri serbest? Ne zamandan beri kadınların ev işlerini, çocukların beşiklerini terk edip kamu alanlarına, galerilerde nutuk atmaya, Senatoya gelmeleri kabul edilmekte?” Kadınlara ise Chaumette şöyle haykırmıştır: “Erkek olmak isteyen siz küstah kadınlar! Neyiniz eksik? Başka neye gereksiniminiz var? Bizim gücümüzün yok edemediği tek despotizm sizinki, çünkü sizin despotizminiz aşk ve doğanın eserinin bir sonucu. Doğa adına ne olduğunuzu hatırlayın ve fırtınalı yaşantımıza imreneceğinize bize bu fırtınaları unutturmakla yetininiz. Yaşadığımız tehlikeleri aile kucağında unutalım; sizin bakımınızla güzelleşen yavrularımıza bakarak sıkıntılarımızı unutalım.”(Hunt,1996:162)
Devrim yıllarında, devrim yanlısı kadınlar kendi siyasal kulüplerini kurmadan önce ve bu kulüplerin kapatılması sonrasında da, yerel ve ulusal siyasi konularda tartışmaktan hiç vazgeçmediler. Öyle ki yurttaş olarak kabul edilmediklerinden siyasi organların tartışmalarında yer alamasalar dahi, halka açık Meclis balkonlarında –ki Meclis balkonları seçilmişlerin faaliyetlerinin denetlenmesi bağlamında önemli bir işleve sahipti- hep yerlerini aldılar. Ayrıca Devrim hakkında söyleyecek sözü olan her kadın dilekçe yoluyla görüşlerini kamuoyu ile paylaştı. Bilindiği üzere, dilekçe, devrim sırasında hem erkekler hem de kadınlar tarafından çok kullanılmıştır. Hatta bazı dilekçeler, bizzat dilekçe sahipleri tarafından okunabilirdi.
Kadınlar tarafından kullanılan dilekçelerden en önemlisi Pauline Lèone’un dilekçesidir. 6 Mart 1792 tarihinde Pauline Lèone, Ulusal Meclise, üzerinde 300’den fazla Parisli kadının imzası bulunan, Ulusal Muhafızların bir birimi olarak askeri kadın birliği kurulması talebini içeren bir dilekçe sundu ve dilekçeyi kendisi okumak istedi (Levy & Applewhite,1990:89). Dilekçe çok önemliydi çünkü halkın silahlı örgütünün bir parçası olmak vatandaşlığın temel ögelerinden biriydi ve kadınlar söz konusu dilekçe ile aslında vatandaş konumlarının tanınmasını istiyorlardı. Ancak Meclis başkanı “Doğanın düzenini bozmayalım” (Levy & Applewhite,1990:89) diye çıkıştı ve dilekçedeki talep reddedildi. Söz konusu talep 1793 yılında birçok kez yinelenmiş ve reddedilmiştir.
Kadınlar bu dönemde erkeklerle kamusal alanda eşit olma mücadelesi vermekten vazgeçmediler. Öyle ki Eylül 1793’te bir grup Sankülot kadın, tüm kadınları üç renkli kokart takmaya zorlayan bir yasa lehine kampanya başlattı. Çünkü Temmuz 1789’dan itibaren üç renkli kokart, vatandaşlığın simgelerinden biri olmuştu. Konvansiyon kampanyanın ajitasyon boyutundan
endişelendiğinden, söz konusu yasayı onayladı, kadınlar artık erkekler yurttaşlar gibi üç renkli kokart takabileceklerdi. (Godineau,2005:33).
Devrimde “kadın militanlık” Parisli bir militanlıktı. Devrimde, her direniş veya ayaklanmaya katılan veya fikrini beyan eden her kadın, militan değildi. Karşıt görüşlü kadınların davaları için Paris’in mahalle aralarında ve sokaklarında çatıştıklarına rastlanabiliyordu. Kırsal kesimdeki kadınlar ise destekledikleri siyasi gruplara hediyeler göndermek suretiyle bağlılıklarını ifade ediyorlardı. Kadın militanlar ya 30 yaşını geçmeyen ya da 50 yaşının üzerinde kadınlar oluyorlardı. Dolayısıyla davalarının başarısı için mücadele eden kadınlar, genellikle bakacak çocukları olmayan kadınlardı (Godineau,1990:64). Oysa ki militan bir erkek 40 yaşında, çocukları olan bir baba olabiliyordu. Bu da Devrimde eşitsiz rol dağılımını ortaya koymaktaydı. Öyle ki devrim sürecinde ideal kadın, Cumhuriyetçi anne kimliğini taşıyan kadındı. Kadının rolü, çocuklarını “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” ilkelerine sahip çıkan cumhuriyetçi olarak yetiştirmeliydi. Dolayısıyla kadın ulusal meselelerin tartışılmasında yer almamalı ancak çocuklarına benimseteceği devrimci ilkeleri öğrenmek için de siyasi toplumun dışında kalmamalıydı.
Devrim karşıtı erkeklerin kadın algısı, devrimci erkeklere göre daha da kötüydü. Öyle ki monarşist teorisyen Bonald, kadını uşak ruhlu olmakla itham etmekteydi. Ona göre Devrim, doğal durumu yani erkeğin uyruk ve iktidar olduğu durumu yıkmıştı (Sledziewski,2005:41). Bonald, bir kadının isteklerini yerine getiren erkeğin Tanrıya ve krala karşı görevlerine yerine getiremediğini iddia ediyordu. İngiliz Edmund Burke’e göre ise Devrim, evlilik bağını gevşetmiş, cinsel işbölümünün değişmemesi gereken yasalarını ihlal etmiş, evliliği yurttaşlar arası bir sözleşmeye indirgemiştir (Sledziewski,2005:41) .
Fransız kadınları kamusal ortak iyiye aktif bir biçimde katkı sağlamak istiyorlardı. Kendilerini özgür bir halkın üyesi olarak görüyorlardı ancak erkeklerin despotizmini aşmak onlar için hiç de kolay görünmüyordu. Kendilerinden vatandaşlık hakları esirgeniyordu ama aynı zamanda “citoyenne” olarak isimlendiriliyorlardı (Godineau,1990:68). Aslında kadınlar Devrim yıllarında verdikleri mücadelelerle pek çok hakkı kazanmışlardı. Örneğin, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi sonrasında, kız evlatlar mal paylaşımında erkek evlatlarla aynı haklara sahip olmuştu. Mart 1791’de vasiyetname bırakmadan ölen kişilerin mallarının eşit paylaşımını garanti altına alan bir yasa kabul edilmişti. 1791 Anayasası erkeklerle kadınların olgunluk yaşını aynı terimlerle tanımlamıştı. 1792’de kadınların kamusal belgelerde tanıklık yapmaya ve uygun gördükleri taahhütlerde bulunmaya yetecek akla ve bağımsızlığa sahip oldukları kabul edilmişti. 1793’te komünal mallarda pay sahibi olmalarına izin verildi. (Landes, 1990:122) Ancak söz konusu haklar medeni haklardı, siyasal haklar değildi.
Kaldı ki kadınlar Napoléon döneminde hazırlanan Medeni Kanunla, Devrim yıllarında kazandığı bu medeni hakların gerisine düşeceklerdir. (Tanilli,4 2003:187) Bu bağlamda Devrim yıllarında kadınların “eksik yurttaş” olarak var olduklarını söylemek yerinde olacaktır.
Kaynak Pdf