Nüve Forum


Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü hakkinda Küreselleşme, Etkin Devlet ve Türkiye ile ilgili bilgiler


[coverattach=1]Tarihsel perspektif açısından devlet olgusunun toplumların sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre süreklilik taşıyan bir evrim geçirdiği görülmektedir. İlkel toplumda, göçebe bir hayat süren topluluklarda bugünkü anlamıyla tam bir devlet kavramı ve

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 23.04.09, 10:12
iktisatci
Ziyaretçi
 
İletiler: n/a
Standart Küreselleşme, Etkin Devlet ve Türkiye

[coverattach=1]Tarihsel perspektif açısından devlet olgusunun toplumların sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre süreklilik taşıyan bir evrim geçirdiği görülmektedir. İlkel toplumda, göçebe bir hayat süren topluluklarda bugünkü anlamıyla tam bir devlet kavramı ve bilinci yerleşmemiştir. Tarım toplumuna geçilmesiyle bu toplu-mun temel ekonomik faaliyeti olan tarımsal üretimle birbiri üzerinde egemenlik kuran feodal nitelikte derebeylikler oluşmuştur. Sanayi toplumu ise bugünkü anla-mıyla modern ulus yapısını ortaya çıkarmış, toplumsal yaşam kalitesi daha da yükselmiştir. Bireylerin çeşitli hak ve özgürlüklerden çağdaş anlamda yararlandığı fiili bir toplumsal sözleşmenin ürünü olan sanayi çağı devleti siyasal iktidarını modern anlamda ilk kez bireyin temel hak ve özgürlüklerini dikkate alarak sınırla-ma yoluna gitmiştir. Sanayi Çağı aynı zamanda kamu yönetiminin ve bürokrasisi-nin kurumsal anlamda gelişmeye başladığı bir dönemde olmuştur. Kamu yönetimi Weber***8217;in ona atfettiği geleneksel niteliklerini bu dönemde kazanmıştır.
1929 Dünya Ekonomik Bunalımı***8217;yla birlikte devlet olgusu daha da vurgula-nan bir konu halini almıştır. Dünya çapında etkili olan ekonomik kriz ve bunalım devletin kamusal alandaki hükümranlığını daha da arttırmasının yanı sıra, devleti piyasalara müdahale eden, ekonomik politikaları yönlendiren, sosyal açıdan yardı-ma muhtaç kesimleri finanse eden bir ***8220;Refah Devleti***8217;ne***8221; dönüştürmüştür. Devletin sosyal, siyasal ve ekonomik sorumluluklarının gitgide artması hem toplumsal an-lamda bir bağımlılık kültürü yaratmış, hem de devlet tarafından sunulan hizmetler-de verimlilik ve etkinlik unsurlarının göz ardı edilmesine neden olmuştur.
1973 Petrol Krizi***8217;yle birlikte ekonomide yaşanan enflasyon ve durgunluk (stagflasyon) durumunun tüm dünya ekonomilerini olumsuz etkilemesi bu kez Keynesgil politikalara ve Refah devletine ağır eleştirilerde bulunulmuştur. Neo-liberal politikalar doğrultusunda gittikçe güçlenen Yeni anlayış devletin müdahale alanının sınırlandırılması yönünde adımlar atmıştır. Pek çok ülke kamu yönetimi alanında 1980***8217;li yıllardan sonra reform yapma gereğini duymuş ve piyasa temelli bir kamu yönetimi inşa etmek amacıyla başarılı reformlar uygulamıştır.
1980***8217;li yıllar, özellikle özelleştirme çabalarıyla geçmiş ve 1990***8217;lı yıllara gelindiğinde devlette ve kamusal alanda büyümenin durdurulduğu ancak devletin faaliyet alanında tam olarak bir küçülme yaşanmadığı görülmüştür. Bu nedenle 1990***8217;lı yılların temel arayışı devletin faaliyet alanına ilişkin sınırları çizip, bu kısıtlı alanda devlet mekanizmasının nasıl daha etkin ve verimli kılınabileceğidir.
Küreselleşmeyle beraber yaşanan toplumsal dönüşüm ulus devleti artık tek başına dünya haritasında oyun kurallarını belirleyen bir aktör olmaktan çıkarmış, bölgeselleşme, bloklaşma ve yerelleşme kavramlarıyla kamu yönetimi alanında yepyeni yönetim tarzlarının gelişimi sağlanmıştır. Bu yönetim tarzları esas itibarıyla zayıflayan ulus devleti birtakım yöntemlerle esnek ve etkin kılmaya yöneliktir ve her bir yönetim tarzının bütüncül (holistic) bir bakış açısıyla etkin devleti gerçek-leştirmede dikkate alınması gerekir. Çalışmada ilk önce küreselleşme kavramına ve bu kavramın kamusal alandaki etkilerine değinilmiş, ardından etkin devlet kuramı-na ilişkin yeni yönetim perspektifleri incelenmiştir.
1- KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE DEVLET YÖNETİMİ
1.1. Küreselleşmenin Tanımı ve Boyutları
Küreselleşme günümüzde ekonomiden siyasete, siyasetten yönetime, toplum-sal ve kültürel alanlara kadar etki edebilen geniş çaplı bir kavramdır. Küreselleşme bir anlamda maddi ve manevi değerlerin ulusal sınırları aşarak dünya çapında yayıl-ması anlamına gelmektedir. Küresel kavramı, ilk defa Marshall Meluhan***8217;ın ***8220;Komü-nikasyonda Patlamalar***8221; (1960) adlı kitabında bu yeni süreç için Global Köy terimi-ni kullanması ile literatüre girmiştir (Hasanoğlu, 2001: 72).
Küreselleşmenin siyasi alanda dolaşıma girmesi 1980***8217;li yıllarla birlikte Thatc-her ve Reagan tarafından temsil edilen yeni muhafazakâr anlayışın iktidar dönem-lerine rastlamıştır. 1990***8217;lı yıllara gelindiğinde ise artık küreselleşme söylemi her yanı kaplamıştır (Aktel, 2003: 6). Kavramın tanımlanmasında üzerinde uzlaşılmış bir görüş yoktur. Kavram küreselleşme taraflarınca (aşırı küreselleşmeciler) olumlu, karşıtlarınca (şüpheciler) olumsuz değerlendirilmektedir.
Küreselleşme taraflarına göre, küresel piyasa önceki dönemlere göre çok daha gelişkin durumda ve ulusal sınırları yıkıp geçmekte, uluslar egemenliklerini, siya-setçilerde olayları etkileme yeteneklerini kaybetmektedir. Küreselleşme karşıtlarına göre ise, küreselleşme refah devletini yok edecek minimal devleti amaçlayan çevre-lerin kullandığı bir devrimdir (Aktel, 2003: 12- 15).
Giddens ise, (2000: 153) küreselleşmenin uluslararasılaşma ile aynı anlama gelmediğinin altı çizilmesi gerektiğini, küreselleşmenin sadece uluslararasındaki bağların yakınlaşması değil, aynı zamanda ulusların sınırlarını aşan küresel sivil toplumun çıkışı gibi süreçleri de içerdiğini, küreselleşmeyle birlikte devletlerin düşmanlardan ziyade risklerle ve tehlikelerle yüz yüze kaldıklarını ifade eder. Küreselleşme, diğer bir deyişle yeni dünya düzenini, kapitalizmin seçeneksiz bir sistem olarak üstünlüğünü kabul ettirmesi biçiminde de yorumlamak mümkündür (Şaylan, 1995: 178). Zira küreselleşme, ulusal ekonomik sınırların kaldırıldığı bi-çimde yorumlandığında, ulus devletlerin ekonomik manevra alanları, gelişmiş merkezlerin alanlarıyla kısıtlanmış olmaktadır (Önder, 2003: 252).
OECD***8217;nin küreselleşme ile ilgili olarak önerdiği tanım üç faktörden oluş-maktadır (Bağçe, 1999: 9):
1. Ulus aşırı şirketler gibi güçlü yeni aktörlerin sahneye girişi,
2. Bilgisayar teknolojisinin iletim ve enformasyon alanındaki hızlı yayılımı,
3. Çoğu ülkede regülasyon politikalarının benimsenmesidir.
Küreselleşme, ülke ekonomilerinin dünya ekonomisiyle entegrasyonu, diğer bir ifadeyle dünyanın tek bir pazarda bütünleşmesi olarak da tanımlanabilir (Kutlu, 1998: 366-367). Yamak***8217;a göre (1998: 7) küreselleşme, sermaye ve mal/hizmet akışının çok hızlandığı, serbestçe ve hiçbir sınır tanımadan değiş tokuş işlemlerinin yapıldığı yeni bir dönemin özelliğidir. Cangir ise; (2001: 205) küreselleşmeyi blokların, kamplaşmanın ortadan kalktığı, ekonomik, sosyal ve kültürel yönden ülkelerin birbirine daha çok bağımlı hale geldiği bir entegrasyon dönemi, duvarlarla ayrılan bir dünyadan uluslararası bilgi ağlarıyla örülmüş ulus aşırı bir sisteme geçişi anlatan bir kavram olarak tanımlar.
Küreselleşmeyi etki ettiği alanlar bakımından ekonomik, siyasal ve kültürel küreselleşme şeklinde üç boyutta kategorize etmek mümkündür:
Ekonomik küreselleşme, ulusal ekonomilerin dünya piyasalarıyla eklemlen-mesi ve bütün iktisadi karar süreçlerinin giderek dünya kapitalizminin sermaye birikimine yönelik dinamikleriyle belirlenmesi olarak yorumlanmaktadır (Yeldan, 2001:14). Ekonomik küreselleşme, aslında açık pazar ekonomisinin kapitalist örgütlenme mantığının sağladığı etkinliği gözler önüne sermekte, uluslararası tica-retin örgütlenme noktasında öne çıkan Batılı sermaye çevrelerinin ulaştığı zengin-liğe işaret etmektedir (Aktel, 2003: 57). Bu süreç ekonomik bütünleşme olgusunu da beraberinde getirmektedir. Sonuçta çok uluslu sermayenin gereksinim ve istekle-rine uygun bir ekonomi yapısını kurmayı hedefleyen neo-liberal politikaların sürek-li genişleyen bir uygulama alanı bulmasına yol açmaktadır (Doğan, 2002: 33). Bu kavram, mal ve faktör akımlarının engellenmeksizin gerçekleştirilebilirliği ile piyasa aktörlerinin rekabette eşit fırsatlara sahip kılınmasını içermekte üretimin, finansın, ticaretin küreselleşmesini anlatmaktadır (Bayraktutan, 2003a: 146- 147).
Siyasal anlamda küreselleşme, devlet ***8211; toplum ***8211; birey arasındaki ilişki ve rollerin yeniden şekillendirilmesini gerektirmekte, ulus devlet karşısında uluslar üstü mekanizmalarla beraber, sivil topluma yönelik inisiyatif kullanımında demok-ratikleşme ekseninde bir artış sağlamaktadır. Avrupa Birliği***8217;nin 1950***8217;lerden itiba-ren ekonomik bütünleşmenin çeşitli aşamalarını başarıyla tamamlayarak bugün konvansiyonel ve kurumsal federatif bir birleşik Avrupa yaratma çabası siyasal küreselleşmenin ulus devletlerin tek başına yaratamayacakları bir süreç olduğunu içinde bir takım bölgeselleşme (bloklaşma) ve ulus üstü entegrasyon çabalarını da içerdiğinin en güzel örneğidir. Siyasal küreselleşme ulus devlet içinde homojen-leşme ekseninde bir temsil mekanizması öngörülmesi nedeniyle zaten kendini zor ifade eden demokrasi anlayışının daha katılımcı bir renge bürünmesini de sağla-maktadır.
Kültürel alandaki küreselleşme eğilimi toplumların hem sorunlarını, hem de tartışma ve çözümlerini ortak hale getirmektedir (Aktel, 2003: 60). Kültürel anlamdaki küreselleşme de farklı kültürlerin post modern söylem üzerinde temellenen cemaatsellik ve çok parçalılık özellikleri ışığında yan yana yaşaması, toplum sözleşmesinin bir anlamda yeniden ve fiilen uygulanması üzerine vurgu vardır. Çok kültürlülüğü, ulus devlet içinde bir kültür çeşnisini yaratan ulaşım ve iletişim ağlarındaki hızlı gelişmelerdir. Kültürler arasındaki farklar azalmakta pek çok konuda (demokratikleşme, insan hakları, hukuk devleti, çevre, savaş, doğal afetler) ortak tepkiler ortaya çıkmaktadır. Kültürel küreselleşmenin olumsuz etkisi ise, ekonomik rekabet açısından önde gelen gelişmiş ülkelerdeki değerlerin, gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerdeki yerel kültürel mozaik ve gelenekleri aşındırarak taklitçi bir kültür yozlaşması yaratması, bu toplumları daha fazla tüketime yönlendirerek bir ***8220;tüketim toplumu***8221; oluşturması tehlikesidir. Sonuç olarak küreselleşme tanımı ve boyutlarıyla coğrafi sınırları, devletleri birbirinden ayıran bir öğe olmaktan çıkarmaktadır (Sezen, 1999: 60).
1.2. Refah Devletinin Bunalımı ve Yeni Siyasal Trendler
II. Dünya Savaşı sonundaki yeniden yapılanma sürecinin bir ürünü olan refah devleti esas olarak egemen, güçlü, genişleyen ve bu nitelikleri sorgusuz-sualsiz benimsenen bir devlettir. Bu dönemde iktisadi yaşama keynesgil politikalar doğrul-tusunda doğrudan girişimci ya da düzenleyici olarak aktif bir biçimde müdahale eden devlet, klâsik hizmetleri ve bireylerin doğal haklarını sağlamanın ötesinde, onları sosyal risklere karşı koruma ve asgari bir yaşam standardını garantiye alma görevini de üstlenmiştir (Sezen, 1999: 42- 43).
Refah devleti anlayışı, piyasanın yetersizliği nedeniyle ıslah edilmesi gerektiği düşüncesine dayanmaktadır. Bu dönemde piyasa ekonomisinin başarısızlığına iliş-kin teoriler geliştirilmiş ve kamunun, ekonomik faaliyetleri ve bireylerin refahını belirlemede belirleyici olması gerektiği görüşü egemen olmuştur (Al, 2002: 116).
Refah devletinin özelliklerini vurgulayan Aktan (1999: 43-45) bu devletin mü-dahaleci, düzenleyici, yeniden dağıtıcı, girişimci ve bireylere hak ve özgürlük sağ-lama bakımından pozitif olduğunu belirtir.
Refah devleti politikaları ile geleneksel kamu yönetimi paradigması uyum içindedir (Şaylan, 2000: 11). Özellikle 1960***8217;larda yıldızı iyice parlayan ***8220;refah devleti***8221; anlayışı 1970***8217;lere gelindiğinde ekonomik anlamda yaşayan stagflasyona bir çözüm formülü olan neo-liberal ve neo-keynesgil politikalar doğrultusunda ekonomik krizi önlemeye ve insanları refah devletinin yarattığı atalet ve bağımlılık kültüründen kurtarmaya yönelik olarak yeni sağın geliştirdiği ***8220;minimal-girişimci devlet***8221; yaklaşımıyla işlevsizleşmiştir.
Devleti içine girdiği mali krizden kurtarmaya yönelik neo-liberal politikaların siyasal alandaki söylemi olan yeni sağ ekonomik, sosyal, siyasal ve yönetsel boyut-larıyla kapsamlı bir dönüşümü ifade eder (Aksoy, 1998: 4). Yeni sağın ekonomik boyutunu oluşturan yeni sağ politikalar ana tema olarak, devlet müdahaleciliğinin özgürlükleri kısıtladığını ve mücadeleci bir yapının ortaya çıktığını öne sürerek, devletin hedeflerinin ve etki alanının mutlaka sınırlandırılmasını istemektedir (Yay-man, 2000: 144).
İnsan özgürlüğünün güvencesinin piyasa ekonomisi olduğu inancına dayanan ve ekonomik eşitlik, toplumsal adalet gibi sorunları göz ardı eden yeni sağ anlayış ***8220;laisez-faire***8221; (bırakınız yapsınlar) deyimi ile özetlenen 19. yy liberalizminin çağdaş yorumudur. Devletin ekonomiye ve toplumsal yaşama müdahalelerini öz-gürlüklerin kısıtlayıcısı, bu alanların tümüyle piyasa mekanizmalarına bırakılma-larını ise demokrasi ve özgürlüklerin ön koşulu olarak kabul eden söz konusu anlayış, 1970***8217;lerin krizinin 1979 ***8211; 1981 arasında yaşanan İkinci Petrol Şokuyla daha da ağırlaşmasıyla birlikte aynı dönemde iktidara gelen İngiltere***8217;de Thatcher ve ABD***8217;de Reagan hükümetlerinin ürünüdür (Doğan, 2002: 41).
Güçlü ve özgür bir birey, özgür bir piyasa ve sınırlandırılmış bir devletten yana olan yeni düşünce, kapitalizminin girdiği krizin baş sorumlusu olarak devleti görmek-te ve yaşanan krizi onun işlevsel ve kurumsal olarak büyümesinin kaçınılmaz bir sonucu kabul ederek refah devletine şu eleştirilerde bulunmaktadır: (Sezen, 1999: 55)
1. Devletin ekonomik yaşama doğrudan (üretici olarak) ya da dolaylı (piyasaları düzenleyici olarak) müdahalesi kamu tekellerine yol açarak bireysel girişim özgürlüğünü sınırlandırmakta, özel girişimler için haksız rekabet yaratmaktadır.
2. Kamu niteliği gereği verimsiz ve pahalı çalışmakta ve kaynak israfına yol aç-maktadır. Temel politika araçları olarak piyasanın koşulsuz egemenliği, mini-mal, gece bekçisi, regüle edici, katalizör gibi adlarla tanımlanan aslî fonksi-yonlarına çekilmiş bir devlet, özelleştirme ve deregülasyon (merkezi gücün yerel birimlere dağıtımı) öngörülmektedir.
3. Kamusal hizmetleri tüketen taraf vatandaş olarak değil, müşteri gibi kabul edilmeli, hizmetler fiyatlandırılmalı ve sadece hizmeti satın alma gücünden yoksun yurttaşlar kupon vb. yöntemlerle desteklenmeli kamu yönetimi işlet-meci bir anlayışla yönetilmelidir.
4. Ayrıca refah devletinin sosyal harcamalarının haksız gelir transferine yol açtı-ğını savunmaktadır. Görüldüğü gibi yeni sağın savları, özgürlüklerin kısıtlayı-cısı, hatta yer yer yok edicisi devlete karşı serbest piyasanın erdemleri üzerin-de yükselmektedir. Çünkü zaten piyasa sisteminde var olan rekabet ve uyum, toplumsal refahı kendiliğinden düzenleyecek öz güçlere sahiptir (Güler, 1996: 51).
Yeni sağ 1970***8217;lerin sonunda devlet ile sivil toplum arasındaki sınırları yeniden biçimlendirmeye koyulmuştur. Bunu yaparken sivil toplumu devlet karşısında öncelemiştir (Eryılmaz, 2001: 211-212). Liberalizm ve kamu tercihi teorisi ile te-mellendirilen yeni sağ özgürlüğün güvencesinin piyasa ekonomisi ya da kapitalizm olduğu inancına dayanmakta, özgürlük düşüncesini yüceltmekte ancak tıpkı önce yüzyıl liberalizm gibi eşitlik sorunu atlamaktadır (Güler, 1998: 4).
Yeni sağa geçiş sürecinde devlet ekonomik ve sosyal yapılanmanın anahtar rolünü oynamak, bu nedenle de bu yeniden yapılanmanın külfetini, yönlendirme-sini, yasal düzenlemelerini yapıp uygulamaya koymayı üstlenmek durumundadır. Bu durum mevcut bazı örgütleri ortadan kaldırsa bile yeni işlevlerle yenilerinin oluşmasını kaçınılmaz kılmakta, kamu personeli sayısında bir yönden azalma, diğer yönden artırma çabası içine girilmektedir. (Aksoy, 2003: 565).
Yeni sağ akıma yöneltilen diğer eleştiriler arasında geniş halk kitlelerinin devletten beklentilerinin piyasadan beklenti şekline çevrilememesi, pazarın her zaman etkin olduğu varsayımının da yanlışlığının gerek sosyal bilimciler gerek uygulayıcılar tarafından gittikçe artan oranda kabul görmesiyle 1980***8217;lerin mali krizinin aslında bir devlet krizi olduğu savı yer almaktadır (Ateş, 2001: 46). Tüm bu eleştirilere rağmen yeni sağın ve onun ekonomik dar boğazlara karşı sunduğu mini-mal devlet modelinin uluslararası kamu yönetimi reformlarında etkisini gösterdiği görülmektedir.

Not: makalenin devamı ve tablolar için eklentiyi indiriniz.


Demokaan DEMİREL

Sakarya Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü

Nüve Forum
Eklenmiş Resim
Dosya tipi: jpg devlet.1.jpg (31,6 KB (Kilobyte), 38x kez indirilmiştir)
Eklenmiş Dosya
Dosya tipi: doc kuresellesme_etkin devlet_turkiye.doc (218,5 KB (Kilobyte), 399x kez indirilmiştir)

Konu loli tarafından (23.04.09 saat 10:17 ) değiştirilmiştir.. Sebep: resim ve link eklendi.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 23.04.09, 10:18
iktisatci
Ziyaretçi
 
İletiler: n/a
Standart Küreselleşme, Etkin Devlet ve Türkiye

1.3. Küreselleşmenin Devlet Yönetimine Etkileri
Bu başlık altında küreselleşmenin kamu yönetimine olan yansımalarından ulus-devletin aşınması, sivilleşme ve devletin yürütme erkini temsil eden kamu yö-netimindeki değişim ele alınmıştır.
1.3.1. Ulus-Devletin Aşınması Sivilleşme ve Kamu Yönetiminde Değişim
Küreselleşme, ulus devlet mantığına zaten ters olan farklılaşma ve çoğulcu-luğu savunan demokrasinin yeşermesi ile ulus devleti ve merkeziyetçi yönetim yapılarını eritmekte, uluslar üstü ve bölgesel entegrasyonları güçlendirerek yerel değer ve farklılıkları canlandırmakta, (Dinçer ve Yılmaz, 2003: 25) yerinden yönetimin önemini artırmaktadır.
Uluslar-üstüleşen sermayenin sınırsız ve engelsiz hareketliliğini yansıtan küre-selleşme süreci, ulus devletin egemenliğinin yeniden tanımlanmasına yol açmış gözükmektedir. Diğer bir ifadeyle, devlete ve kamu yönetimine ait ne varsa, karşı karşıya kalınan paradigma değişimi nedeniyle hepsi yeniden okunmak ve değerlendirilmek zorundadır (Parlak, 2003: 356). Küreselleşme devlete mutlak anlamda bağlılığa geri dönüşü imkânsız hale getirmektedir. Uluslararası ekonomik faaliyetlerin artması ve uluslararası pazarların genişlemesi, ulusal ekonomik hedef-lerin sadece ulusal devletlerin yapacağı düzenlemelerle gerçekleşmesini zorlaştır-maktadır (Yüksel, 2001: 14).
Küreselleşme ile bir takım kamu örgütleri ulus-devletlerin yetkilerinin ulus-lararası örgütlere verilmesiyle işlevsiz hale gelmektedir. Kamuda kural koyucu örgütlere ihtiyaç azalmakta, kamu yönetimi sadece kurallar yönünden değil, örgütler yönünden de küçülerek ülke içinde ve dışında etkisini yitirmekte, devletin etki alanı bir yandan küresel aktörler diğer yandan egemen bir özne hale gelen bireylerce daraltılmaktadır.
Kamu yönetiminin çevresi değişerek kamu denen olgu boşlukta kalmakta, özel sektörle kamu sektörü arsındaki rijit sınırlar ortadan kalkmaktadır. Ayrıca kamu personel yönetiminde şekil değiştirmekte insan kaynakları yönetiminin esnek çalışma saatleri, tele-çalışma, performansa dayalı ücret norm kadro uygulamaları yaygın olarak benimsenmektedir. Buradan hareketle küreselleşmenin, kamu yönetimi alanında kitle tüketimine yönelik seri üretim olan fordist anlayıştan iletişim ve bilgi teknolojilerinin yoğun kullanıldığı üretim tesisleri ve bilgi ve kaliteyi ön plana çıkaran post-fordizme geçişi sağladığı ve weberyen bürokratik yönetiminin esasları olan uzmanlaşma, hiyerarşik yapı, yönetimde rasyonellik, çalışanların katı yasal kurallara bağlılığı gibi ilkelerini zayıflattığı (Saran, 2001a: 38-48) söylenebilir.
Küreselleşme yaklaşımı ile görüldüğü gibi kamu yönetimi, kamu hizmeti ve organizasyonları köklü bir biçimde değişmiştir. Ulusal egemenlik ulus devletten olağanüstü örgütlere doğru kayarken yerel yönetimler ve sivil toplumun da etki alanı alabildiğince genişlemektedir. Böylece bireyler ülkeleri tarafından sunulan hizmetleri karşılamakta ve yepyeni taleplerde bulunmaktadır. Kamusal hizmetlerin standartlarında artı yönde bir değişim söz konusudur. Yönetimden beklenti ve talepler birçok ülkede hemen hemen aynıdır (Al, 2002: 282).
Canlı, dinamik, renkli, katılımcı, araştırmacı ve politik mekanizmayı etkileyici bir sivil toplum bugün küreselleşmenin de etkisi ile kamu yönetimi üzerindeki yenilik talepleriyle katılımcı demokrasinin olmazsa olmaz koşulu haline gelmiştir (Çaha, 1997: 30-31).
Aşağıda ayrıntılı olarak sunulacak olan yeni yönetim yaklaşımı ve tekniklerini sadece işletme yönetimi alanında uygulanabilecek olgular olarak görmemek gerekir. Bunların hemen hepsi işletme yönetimi literatüründe yer alsa da söz konusu yaklaşım ve teknikler küçük ya da büyük, basit ya da karmaşık özel ya da kamu, yönetim olayının bulunduğu her yerde düşünülebilecek ve uygulama alanı bulabilecek oluşumlar olarak değerlendirilmelidir (Saran, 2001b: 42).
1.3.2. Etkinlik ve Etkin Devlet Yaklaşımı
Etkinlik, mevcut imkânların en iyi kullanımıyla ilgilidir. Bir diğer ifadeyle etkinlik ***8220;doğru olan işi yapmak***8221; verimlilik ise ***8220;işleri doğru yapmak***8221; anlamına gelir. Verimliğin gerçekleşme derecesi etkinliği belirler (Saygılıoğlu ve Arı, 2003: 53-54). Bir başka tanıma göre etkinlik ***8220;örgütlerin tanımlanmış amaçlarına ve stratejik amaçlarına ulaşmak amacıyla gerçekleştirdikleri faaliyetlerin sonucunda bu amaçlara ve hedeflere ulaşma derecesini belirleyen bir performans boyutudur***8221; (Kubalı, 1999: 39). Etkinlik, üretim maliyetinin minimalize edilmesini öngören ekonomik etkinlik, kamu harcamalarının en aza indirilmesi anlamına gelen idari etkinlik (Nadaroğlu, 1994: 79), kıt kaynaklarla mümkün olan en yüksek hasılayı elde etmeyi ifade eden üretimde etkinlik (Suiçmez, 2002: 174) ve gelirin toplum bireylerince adil bölüşümünü anlatan bölüşümsel etkinlik olarak dört farklı boyutta ele alınabilir.
Etkin devlet anlayışı, vatandaşların devletle olan ilişkilerinde ve işlemlerinde aranılan istikrar, güvenirlik ve hız özelliklerini bünyesinde toplayan, girişimcileri ve ilgilileri destekleyici güce sahip olan bir anlayıştır.
Etkin devlet arayışı ise, mevcut ilişkiler ve işlemlerde aranılan iletişim kolay-lıklarıyla son teknoloji vasıtasıyla sürdürülen bağlantılar açısından güven duygusu-nun artırılması ve maliyet düşürücü seçeneklere odaklanılmasına yöneliktir (Alp-türk, www.ceterisparibus.net,16.11.2004).
Küresel ölçekte neo-liberalizmin savunucusu Dünya Bankası 1990***8217;ların orta-larına kadar minimal devlet yaklaşımı benimserken, 1997 Raporu etkin devlet yaklaşımına odaklıdır. Etkin devlet kavramı özellikle az gelişmiş ülkelerin devlet faaliyetlerinde etkinliğin yükseltilmesi için bir takım stratejiler ortaya koymaktadır. (Güran ve Cingi, 2002: 78).
Etkin devletle vurgulanan devletin yeni ve farklı rol tanımının yapılması gerektiğidir. Devlet, büyümenin doğrudan temin edicisi değil bir ortağı ve katalizö-rü olarak piyasanın genişlemesine olanak sağlayacak, onun bir teminatı olacaktır. Burada etkinlik öncelikle piyasanın gelişmesine olanak tanıyan kamu kurumlarının varlığına dayandırılmakta, bunun küresel bütünleşme için gerekli ön koşullardan biri olduğu ileri sürülmekte, küresel ekonomide meydana gelen değişimlerle devletin yeni rolü konusunda bir paralellik kurulmaktadır.
Etkin devlet yaklaşımı ile devlet-piyasa ilişkilerinde temel bir değişimi öngö-ren Dünya Bankası, yeniden ***8220;devlete karşı piyasa***8221; tartışmasını verimsiz bulmakta bunun yerine ortaklık kapsamında piyasayı destekleyici ve tamamlayıcı devlet faaliyetlerini önermektedir (Güzelsarı, 2003: 28-30).
DB ise etkin devleti şöyle tanımlar (World Bank, 1997: 1):
***8220;Etkin devlet halkın daha sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürmesi amacına yönelik mal ve hizmetler sunması ve piyasanın canlanması için gerekli kural ve kurumları oluşturması anlamına gelmektedir. Etkin devlet olmaksızın ekonomik ve sosyal anlamda sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleştirilebilmesi mümkün değildir. Etkin devlet, mal ve hizmetleri doğrudan sunarak değil, fakat katalizör ve kolaylaştırıcı olarak büyüme ve kalkınmanın merkezindedir.***8221;
DB***8217;na göre devletlerin muktedirlik ve etkinliği (Aktan, 2003a: 293) birbirle-rinden ayrı hususlardır. Devletler açısından muktedirlik, düzen, kamu sağlığı ve temel altyapı gibi toplu hizmetleri gerçekleştirme ve teşvik etme kabiliyetidir.
Etkinlik ise, bu kabiliyetin söz konusu hizmetlerin karşılanması ile ortaya çıkar. Bunun içinde devletin rolünün kapasiteye uygun hale getirilmesi, kamu kurumlarının canlandırılarak kapasitenin artırılması gerekir.
Saygılıoğlu ve Arı (2003: 62), etkin devleti kamu hizmetlerini ve onun yöneti-mini hukuk devleti esasları içinde, en gerçekçi biçimde saptanmış vatandaş gerek-sinimleri üzerine oturtabilen, hizmetlerin yürütümünü halkın denetimine açık biçimde, halkın katılımı ve katkısı ile piyasa mekanizmaları çerçevesinde en az maliyetle, en etkin ve verimli biçimde yapabilen, gücünü toplumun yararını göze-terek vatandaş lehine yaptığı düzenlemelerden ve çalışmalardan alan, yaptığı düzen-lemelere önce kendisi uyan ve herkesin uymasını sağlayan iyi yönetişim esaslı bir devlet olarak tanımlar.
Etkin devlet her ne kadar çok çeşitli şekillerde tanımlansa da; temelde kamu hizmetlerinin etkin ve düzenli bir şekilde sağlanması hükümetin verimli ve yararlı politikaları planlanması/uygulamasındaki kapasitesine atıf yapılmaktadır (Gökbunar ve Yanıkkaya, 2004: 12). Böyle bir devlet yapılanması, değişime uyum sağlayacak esnek bir bürokratik yapı sayesinde toplumsal taleplere hızlı cevap verebilme yeteneğine de sahiptir (Demir, 2003: 114).
2. ETKİN DEVLET KURAMLARI
Devleti etkin kılmaya yönelik belli başlı teoriler şunlardır (Ateş, 2003: 182-184):
2.1. Amaca Varma (Başarı) Teorisi
Bu teoriye göre, her bir organizasyon belirli amaç veya amaçları ve organizas-yonun nihai hedefleriyle ilintili etkinlik değerlendirmelerini gerçekleştirmek için kurulur. Amaca varma metotları sadece tamamlanan hesaplamalara ilişkin olup etkinlik sorunuyla ilgisi yoktur. Bu bakış açısına göre; bir organizasyon açık amaçlara sahip olmalı ve bu amaçlara ulaşmayı önceden kararlaştırmalıdır. Her bir amaçta ilerlemeyi değerlendiren geçerli yollar mevcuttur. Kamuda devletin etkin-liğine yönelik amaç tanımlamalarında pek çok ideolojik bakış açısı vardır. Devletin amaçları konusundaki bu kutuplaşma devletin etkinliğini açıklamada geçerli tek bir başarı teorisini ileri sürmenin imkânsızlığını gösterir. Örneğin; Hobbes***8217;a göre, devletin tek amacı bireysel ve ulusal güvenliği dış güçlere karşı korumaktır. Yine sosyalist düşünce refah devletinin 20. yy.daki yükselişiyle birlikte devletin amaçları da artmış hemen hemen her şey devletin sorumluk alanına verilmiştir.
Devletin etkinliğini tek başına açıklamada amaç teorisinin yetersizliğini göste-ren ikinci etken, devlete ilişkin amaç tanımlamasında, siyasi liderlerin ve vatandaş-ların algılamalarındaki farklılıktır.
2.2. Sistem Teorisi
Sistem kavramı çark (döngü) kavramından elde edilmiştir. Bu bakış açısına göre, her sistemin belli bir çevrede çalışmakta olduğu ve girdi, süreç ve çıktı bile-şenlerinden oluştuğu görülür. Girdi ve çıktı arasındaki bağ (süreç), açık ve somut olarak tanımlanırsa sistem etkinliği sağlar. Etkinlik (maksimize çıktı) girdiyi hazır-lama gücüne, girdiyi işleme-çıktıyı organize etme metoduna ve sistem dengesini muhafaza etmeye bağlıdır. Teoriye göre, bir organizasyonun uzun ömürlülüğü etkinliğinin temelidir. Özetle, kamusal etkinlik çevre, girdi, süreç ve çıktı element-leri temelinde ölçülmelidir. Devletin girdileri, devlet emrindeki vasıta ve kaynaklar-dır. Çıktılar, nihai anlamda devletin üretmiş olduğu mal ve hizmetleri, kamusal eylemleri kapsar. Çevresel faktörler, süreci olumlu veya olumsuz etkiler. Bu teorinin eksik yönü, etkinliği değerlendirmede çıktının temel anlamda bağımsız bir biçimde kullanılamamasıdır. Çıktılar amaç ve hedeflerle birlikte göz önüne alınır.
2.3. Halkın Tatmini Teorisi
Teoriye göre, vatandaşların gereksinimlerini karşılayan devlet etkin bir devlet-tir. Devletin etkinliğinin derecesi vatandaşların tatmin oranıyla orantılıdır. En etkin devlet, vatandaşlarının ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayan devlettir. Bu teorinin eksik tarafları şunlardır:
1. Belirli bir elite veya seçilmiş bir halk grubuna dayalı hükümetler hâlâ vardır ve bu tip hükümetler sadece elit kesimin tercihleri doğrultusunda etkinliği tanımlar.
2. Pratikte vatandaş tatminini ölçmek zordur. Kamu yönetimindeki eksiklikler kişilerce farklı biçimlerde anlamlandırılabileceğinden, her konuda kamuoyu-nun görüşlerini değerlendirmek hemen hemen imkânsızdır.
3. Çoğunluğun tatmini kavramı, çoğunluğun fikrinin abartılması ve azınlığın fik-rinin önemsiz diye bir kenara bırakılması tehlikesi nedeniyle tartışmalı bir kavramdır.
4. Vatandaşlar kamusal eylemlerin detaylarına girmez ve onlarla ilgilenmezler. Sadece sonuçlara bakarlar. Bu nedenle teoriye göre etkinlik, hiç kimsenin belirli bir siyasa veya eylem setine ilişkin sonuçları kontrol edememesine rağmen sonuçlar üzerinde odaklanır.
2.4. Etkinliğin Göreceliliği Teorisi
Teoriye göre, etkinliğin derecesi ve etkinlik kavramı hakkında tek bir standart yoktur. Etkinliğe ilişkin değerlendirmelerin çoğu samimi olmaktan çok, değerlen-dirmeleri yapan kişilerin şahsi bakış açılarını yansıtmaktadır.
Bu nedenle etkinlik değer yargılarına ilişkin bir konu olarak göz önünde tutul-malıdır. Bu durum, devletin etkinliğine ilişkin esasları değerlendirmeyi önemli ölçüde kısıtlamaktadır.

Demokaan DEMİREL

Sakarya Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü

Nüve Forum
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 23.04.09, 10:22
iktisatci
Ziyaretçi
 
İletiler: n/a
Standart Cevap: Küreselleşme, Etkin Devlet ve Türkiye

3. ETKİN DEVLETİN ARAÇLARI OLAN YENİ YÖNETİM TARZLARI
3.1. Toplam Kalite Yönetimi
TKY, özel veya kamu kurum ve kuruluşlarının müşterilerini memnun etmek amacıyla bir dizi yönetsel ilke yönetim ve teknikle örgütsel süreç, kaynak, etkinlik ve ilişkileri, çalışanların da tam ve gönüllü katılımı ile sürekli iyileştirerek sundukları mal ve hizmetlerde kalite, verim ve etkinliğe ulaşmalarını sağlayan bir yönetim modeli, yaklaşımı ve felsefesidir (Nohutçu, 2003: 237). TKY, tüm süreçlerin, ve hizmetlerin genel müdürden en alttaki çalışanına kadar tüm çalışan-ların tam katılımı yolu ile geliştirilmesi iç-dış müşteri tatmininin arttırılması ve müşteri bağlılığının sağlanması amacı ile işletmede alınan sonuçların sürekli iyileş-tirilmesine dayanan, müşteri beklentilerini her şeyin üzerinde tutan ve müşteri tarafından tanımlanan kaliteyi tüm faaliyetlerin yürütülmesi sırasında ürün ve hizmet bünyesinde oluşturan, hataların çıkmadan önlenmesi yaklaşımını benimse-yen modern bir yönetim anlayışıdır (Ardıç, 2004: 135).
TKY***8217;nin temel amacı, hammadde temininden tüketiciye ulaşmasına dek bir aşamada kaliteyi sağlamak, bir başka anlatımla kaliteyi işletmenin bütününe yaymaktır. Sadece ürün veya servisin kaliteli olması yetmez. Bu bağlamda toplam kaliteyi sistemsel düşüncenin en ileri aşaması olarak görmek yanlış olmaz (Yamak, 1998: 135).
TKY***8217;ni oluşturan temel ilkeler arasında müşteri odaklılık, bir takım çalışması çerçevesinde üretim sisteminin daha da iyileştirilmesini sağlayacak olan toplam katılımcılık ve yeni bir işletme kültürünün oluşturulması gibi ilkeler vardır (Yılgör, 1999: 10).
TKY, yöneticilerin ***8220;karar verme***8221; ve ***8220;kontrol etme***8221; fonksiyonlarını daraltmış ve danışmanlık fonksiyonunu artırmıştır. Uygulamada ***8220;güçlendirme***8221;, ***8220;ters pira-mit***8221; ve ***8220;yatay organizasyon***8221; şeklinde ortaya çıkan bu anlayış organizasyonlarda düşünen ve karar veren ile işi fiilen yapan arasındaki ayırımı ortadan kaldırmış veya en azından bulanık hale getirmiştir (Koçel, 1999: 293).
TKY***8217;ni geleneksel yönetim biçimlerinden ayıran temel nokta; müşteri odaklılık (sadece dış müşterilerin değil, örgüt içi personeli ifade eden iç müşterinin de tatmini) çalışanların tam katılımı, sürekli gelişme, üst yönetimin desteği ve liderlik, örgüsel kültürün değişimi ve süreçlerle yönetim gibi öğelerdir.
Kamu kuruluşları da TKY ile tıpkı işletmeler gibi kendilerini çevreleyen yoğun toplumsal, siyasal ilişkiler içinde ayakta kalabilmek ve müşterileri olan vatandaşlara kendilerini kabul ettirebilmek için onların beğenisini kazanmalıdır (McGowan, 1995: 322). Fakat TKY***8217;nin kamu yönetimine uygulanması müşteri-vatandaş, ürün-hizmet ikilemi, kamu örgüt kültürü ve liderliğin önemi, insan kay-nakları ve performans yönetimi (Nohutçu, 2003: 245- 248) alanlarında sorunlarda doğurabilecektir. Yine de TKY ***8220;yönetimde rönesans***8221; (Aktan, 2003b: 169) sayıla-bilecek bir devrimdir.
3.2. Yönetişim
Yönetişim kavramı, sistemsel, siyasal ve yönetimsel olmak üzere üç boyutuyla ele alınabilir: Sistemsel olarak yönetişim, devletin klasik ve otoriter karar alma süreçleri ve resmi kurumsal yapısıyla belirlenen hükümetten daha geniş bir kavram olarak tanımlanmaktadır. Siyasal Boyutta Yönetişim, yalnız devletin meşrutiyetini ve şeklen demokratik yönetimini değil, yurttaşların mümkün olan her alanda ve biçimde katılımını öngörmektedir. Yönetimsel boyutta kastedilen ve amaçlanan ise etkin, bağımsız, saydam, denetlenebilen bir kamu hizmetidir (Göymen, 2000: 6-7).
Yönetişim yaklaşımı yönetim-devlet sisteminin kurumsal-anayasal bakış açısı-na itiraz etmektedir.Yönetişim kamu yönetiminin kamu gücünü kullanmadan iş yaptırma kapasitesine vurgu yapar. Diğer bir deyişle devlet doğrudan kontrol yerine süreçleri etkileme kapasitesine sahip olmaktadır (Coşkun, 2003: 47).
Yönetişim modelinde ***8220;piramit devlet***8221; modelinden (hiyerarşik bürokratik örgütlenme) kurumlar arasında ağlar oluşturacak biçimde, eşgüdümü maksimize eden, ekonomi sağlayan ve sinerjiden yararlanan ***8220;ağ devlet***8221; modeline geçilmesi gerektiği önerilmektedir (Klicksberg, 1994). Başka bir deyişle, tek merkezlilik yerine çok merkezliliğe vurgu yapılarak devletin kendisinin tekil bir bütünlük olmadığı, çeşitli organların karmaşık ağ ilişkilerini içerdiği vurgulanmaktadır.
Yönetişim kavramı kamu yönetimi, özel sektör, sivil toplum kuruluşlarını içine alan kompleks bir sistem ve bunların kendi aralarındaki ilişkiler ağı ve karşılıklı etkileşimlerini de ifade eder (Eryılmaz, 2001: 28- 29).
DB, BM ve IMF***8217;nin desteğiyle gelişen yönetişim anlayışı, neo-liberal katılım-cılık modeli, sermayeye açılan iktidar sandalyesi, kamu kudretini kapitalizm ege-men sınıfına teslim etmekten başka bir hedefe sahip olamayan bir açılım (Güler, 2003: 93-116) olarak da değerlendirmektedir.
DB yönetişimi demokratik süreç ve kurumlarla tanımlar. Buna göre yönetişim kavramının temel varsayımı, politik olan her şeye ve yönetime duyulan güvensizliği anlatmaktadır. Böylece yönetişim ile siyasetin karmaşık ve türbülanslı dünyası dışında devletin işlevleri ile ilintisiz bağımsız ya da otonom bir yönetsel kapasite oluşturulacaktır (Yücetürk, 2002: 26).
Kavram ilk kez 1989***8217;da Dünya Bankası***8217;nın Afrika raporunda kullanılmış iyi yönetişimin (NPM***8217;nin üçüncü dünya ülkelerine uygulanan şekli) katılımcılık, şeffaflık, yönetimde açıklık, hesap verme sorumluluğu, yönetimde ahlâk, erdem ve liyakati kapsadığı belirtilmiştir (Aktan, 2003a: 176).
3.3. Yeni Kamu Yönetimi (NPM)
İdare (administration) yerine yönetim (management) kavramını kullanan bu yaklaşım, özü itibariyle işletme yönetiminde kullanılan kavram ve yöntemleri kamu yönetiminde de uygulamaya yöneliktir.
Yaklaşıma temel oluşturan ilkeler şöyle özetlenebilir (Yılmaz, 2001: 6):
1. Yöneticilerden ne beklendiği açıkça ortaya konmalı ve yöneticiler bu sonuçtan sorumlu tutulmalıdır.
2. Yöneticilere kendilerine verilen görevleri yerine getirebilmeleri için yönet-sel yöntem ve kaynakların kullanılışında esneklik tanınmalıdır.
3. Yetkiler merkezi birimden doğrudan hizmet sunan birimlere aktarılmalıdır.
4. Girdilerden çok çıktılara, süreçlerden çok sonuçlara odaklanılmalıdır.
5. Yöneticiler kullandıkları kaynaklar ve bu kaynakların kullanımı sonucu ulaştıkları sonuçlara göre sorumlu tutulmalıdır.
6. Yurttaşlara (müşteriler) hizmet sunucusunu seçme imkânı tanınmalıdır.
7. Politika oluşturma görevleri; doğrudan hizmet sunumu ve düzenleme gö-revleri birbirinden ayrılmalıdır.
Yeni yönetim paradigması, esasını Weber***8217;in formüle ettiği yasal rasyonel bü-rokrasi modelinden alan geleneksel kamu yönetimi anlayışını, piyasa tipi mekaniz-malar, esnek ve adem-i merkeziyetçi örgütlenme, çıktılara yönelmiş vatandaş-müşteri tatminini esas olan yönetim anlayışı ve teknikleriyle ikâme etme amacını güder ve Weberyen gayri şahsi, hiyerarşik, merkeziyetçi ve biçimsel, dışa kapalı, devletin doğrudan mal hizmet üreticisi konumunda olduğu bir örgüt modelini başarısız görür. Sonuç olarak yeni kamu yönetimi anlayışı bürokrasi temelli rasyonellik anlayışı yerine piyasa merkezli rasyonellik düşüncesini ikame etmeye çalışmaktadır (Eryılmaz, 2002: 233- 237).
3.4. Performans Odaklı Yönetim
Günümüzde kamu yönetiminde etkin devlet gibi arayışlara yol açan üç açıktan biri (diğerleri bütçe açığı ve güven açığıdır) performans açığıdır. Özellikle bütçe açıkları ve kamunun büyüklüğüne bağlı olarak ülke kamuoylarında kamu kesiminin genel olarak pahalı, verimsiz olduğu şeklinde gelen bir kanı mevcuttur.
Performans açığının kamunun yapılanma ve işleyişinden kaynaklandığı dola-yısıyla yeniden yapılanma yoluyla performansın artırılabileceği ileri sürüldüğü gibi, kamunun doğası gereği bir performans açığına mahkum olduğu dolayısıyla kamu kesimini minimize etmek gerektiğini savunanlarda vardır (Yılmaz, 2001: 4). Perfor-mans açığı kamu kesiminin en önemli açmazlarından biri olarak görülmektedir.
Performans, iktisadi değerler (Value for money) olan etkinlik (Effiency), etki-lilik (Effectiveness) ve az kaynakla çok iş yapma anlamına gelen ekonomikliği (Economy) vurgular. Daha yeni liberal tanımlar performansa adalet ve eşitlik kav-ramlarını da eklemektedir. Böylece kamu yönetiminde iktisatçı bir bakış açısı ön plana geçmektedir.
Geleneksel kamu yönetimi yaklaşımında hem personelin niteliği hem de kurum başarısı genel olarak ikincil planda kalmakta ve hatta özellikle kurum başa-rısı göz önüne alınmakta, kamu kurumu kurulduktan sonra kapatılması da pek olağan bir uygulama olmamaktadır (Yüksel, 2004: 7). Kamudan hizmet bekleyen-lerin etkisizliği ve kamu hizmetlerinin karmaşık yapısı performans yönetimini engellemektedir. Bu açıdan yetki veren vatandaşlara uyumlu, hesaplanabilir ve daha şeffaf hizmetler yapmaya yönelik kamu sektöründe yeniden yapılanmaya ihtiyaç duyulmaktadır (Halis ve Tekinkuş, 2003: 171).
Kamu kesimi yönetiminde performans odaklı bir yapılanma, siyasal iktidarın ve bakanların parlamentoya ve seçmenlere karşı, kamu görevlilerinin siyasal iktidara, vergi verenlere ve bireylere karşı, kamu hizmeti gören birimlerin hizmet ettikleri kişilere karşı, kamu kurumlarının üst düzey yöneticilerinin atayanlara karşı, alt düzey yönetici ve personelin üstlerine karşı, kamu hizmeti gören kurumların bu hizmeti finanse eden kişi ve kurumlara karşı sorumlu tutulmalarını ve hesap vermelerini sağlamaktadır (Songur, 1995: 13).
1980***8217;li yıllardan beri kamu yönetiminde uygulanmaya başlayan performans değerlendirme yöntemiyle birlikte, en önemli şeyin halkın memnuniyeti noktasında kamu sektöründe de özel sektörde olduğu gibi verimsiz çalışmanın, zarar ettirme-nin, kötü hizmet sunmanın sorumluluğunu duyuracak bir yönetim anlayışı gerçek-leştirilmesi olduğu anlaşılmıştır (Çevik, 2001: 155-156).
Kamu sektörü örgütlerinden, gerek merkezi gerek yerel yönetim örgütlerinde performans ölçülmesi özellikle idarecilerin yerinde karar almaları için önemlidir. Kamu sektöründe performans yönetiminin uygulanmasının dikkatlerin işlerin sonuçlarına yönelmesi, görev tanımlarının değişmesi ve hizmette kalitenin önem kazanması şeklinde bir sonuç doğurması beklenmektedir (Erdumlu, 1996: 2-3).
3.5. Özelleştirme
İlk olarak 1983 yılında bir sözlükte yer alan ***8220;özelleştirme***8221; kelimesi, çok genel bir tanımla ***8220;özel hale getirmek, sınaî veya ticari hayattaki denetim ve mülkiyeti kamu kesiminden özel kesime aktarmak olarak tarif edilmiştir.***8221;
Özelleştirme kamu kurumlarını, özel yazarların teşvik ediciliğinin hükmü altına alarak, etkin çalışmalarını önleyen unsurları hafifletme yönündeki genel bir çabadır. Özelleştirmenin teorik tabanı, kamu tercihi teorisyenlerinden, ekonomideki tekelci davranışları inceleyen öğrencilerden veya çıkar gruplarını inceleyen politika bilimcilerinden kaynaklanmaktadır (Bailey, canaktanWEB, 5.11.2004).
Özelleştirmeye karşı olanlar özelleştirme kavramını çok bayağı bir tanımla ***8220;devleti yontmak ve hasta ve fakirlerin bırakıldığı, sadece belli bir kesimin yaşama hakkı bulunduğu acımasız bir devlet haline gelmek***8221; şeklinde tarif etmektedirler. (Savas, canaktanWEB, 5.11.2004).
Geniş tanımıyla özelleştirme, daha önce kamu sektörünce gerçekleştirilen ikti-sadi faaliyetlerin özel sektöre devridir. Dar anlamda özelleştirme ise, kamu mülki-yetindeki iktisadi kuruluşların yönetim ve mülkiyetinin özel sektöre devridir (Bayraktutan, 2003b: 81).
Dünyada özelleştirmenin yaygınlaşma nedeni 1970***8217;li yıllarda stagflasyonlar karşısında çaresiz kalan Keynesgil politikaların yerine piyasa ekonomisine dönüş çabalarıdır (Akaslan, 1997: 7). Kamu açıklarının GSMH***8217;nın %60***8217;ını geçmemesini öngören Maastricht anlaşmasında Batı Avrupa***8217;daki özelleştirmelerin tetikleyicisi olmuştur.
Özelleştirmelerin gerekçeleri olarak devletin başarısızlıklarından kurtulma başlığı altında kamudaki amaçların karmaşıklığı, çalışanların zayıf teşviki, politik ve bürokratik sorunlar, yüksek işlem maliyetleri, savurganlık ve yolsuzluklar dışlama etkisi , piyasa üstünlüklerinden yararlanma başlığı altında kişisel çıkarın itici gücü yeniliğe yönelik güçlü teşvikler, fiyatların kılavuzluğu ve otomatik düzenlemeyle, rekabet vurgulanmaktadır (Demir, 2003: 19-31).
Özelleştirmenin amaçlarına bakıldığında ise; serbest piyasa ekonomisini güçlendirme, ekonomide verimliliği artırma, gelir dağılımını iyileştirme sermaye piyasasını geliştirme gibi genel amaçlarla, kamu tekelinin ortadan kaldırıp rekabete imkân vermek ve kamunun dış finansman ihtiyacını azaltmak gibi özel amaçlardan söz edilebilir (İmren, 1996: 52).
Özelleştirmenin temel amacı, nihai olarak devletin ekonomide mal ve hizmet üretim işletmeciliği alanından tamamen çekilmesini sağlamaktır. Devlet bütçesi üzerindeki kamu kesimi finansman yükünün azaltılması sermaye piyasalarının geliştirilerek atıl tasarrufların ekonomiye kazandırılması da devletin özelleştirmenin hedefleri arasındadır (Baytan, 1999: 6). ***8220;Daha az devlet daha fazla piyasa***8221; anla-yışına dayanan özelleştirmede kamunun küçültülerek etkinliğinin arttırılması da temel bir hedeftir (Eryılmaz, 2001: 222). Sonuçta özelleştirme ekonomiye yeni bir bakış açısı getirmekte ve toplumun ihtiyaçlarının yerine getirilmesinde devletin rolünün yeniden düşünülmesinin ve bu alanda devletin rolünün azaltılması ya da özel sektörün rolünün arttırılmasını ifade etmektedir (Sabah, 1996: 98).
3.6. E-Devlet
İnsanlık günümüzde bilgi ve iletişim teknolojilerinin hızlı gelişimi ile kat etmiş olduğu önceki dönemlere göre (tarım ve sanayi toplumları) büyük bir değişim, değişimin ötesinde bir dönüşüm sürecindedir. Yeni toplum bilgi etrafında örgütlenmiş durumdadır. Sanayi toplumunda ön planda olan ***8220;maddi ürünlerin üretimi***8221; yerine bilgi toplumunda bilgi teknolojileri kullanımı sonucunda ***8220;bilgi üretimi***8221; önem kazanmaktadır (Öğüt, 2003: 39).
Klâsik devlet anlayışında hükümet tarafından verilen çeşitli hizmetlerde, vatandaşlar çok fazla bürokrasi işlemiyle karşı karşıya kalmaktadır. Basit prosedürler, çalışanlar için uygulanması karmaşık yapılar haline gelmekte ve bunun bir sonucu olarak, işlerin yürütülebilmesi için çok fazla sayıda personel ve memur işe alınmaktadır. Ayrıca basit işlemler için sayısız formlar ve imzalar gerekebilmek-te, işlemler aylarca sürmektedir (Yıldırır ve Karakurt, İŞ-GÃ***65533;Ã***65533; INDUSTRIAL RELATIONS AND HUMAN RESOURCES E-JOURNAL, 14.11.2004).
İçinde bulunduğumuz çağda ise bilgi teknolojileri örgütlerin yapısını işleyişini performans ve değişimini etkileyen temel faktör olup, özel sektör ve kamu sektörü bilgi teknolojilerinden derin bir şekilde etkilenmektedir (Isaac-Henry, 1993: 15). Çalışanlar artık kâğıt parçaları yerine byte***8217;larla çalışmakta veri tabanı dosya dolaplarının yerini almaktadır (Bennet, 1998: 92).
Devletlerde bu süreçte ***8220;e-devlete***8221; dönüşerek hizmet kalitesini iyileştirip performanslarını arttırmaya çalışmakta klâsik devlet anlayışından uzaklaşmaktadır. Bu değişimi aşağıdaki tablodan görmek mümkündür:

Model olarak e-devlet teknik anlamda yurttaşların ***8220;müşteri***8221;, kamu yönetimi faaliyetlerinin de ***8220;hizmet***8221; olarak görüldüğü ***8220;kalite/fiyat performansı***8221; ölçütlerinin uygulandığı, en az maliyet ve emekle en kaliteli hizmetin üretilmesini hedefleyen bir verimlilik yönetim sistemidir. Bu bağlamda e-devlet modeli, düşük maliyet/kaliteli hizmet performansı üzerinde temellenen ve ***8220;toplam kalite yönetimi ***8220;ile ***8220;müşteri memnuniyeti***8221; ölçütlerine göre yapılandırılmış verimlilik yönetimi sistemiyle ve somut ifadesini elektronik ticarette bulan e-iş modelleriyle ilişkilen-dirilmekte, merkeziyetçi olmayan bir yatay koordinasyon yapısı sunmaktadır (Uçkan, 2003: 44- 47). E-devlet diğer iş modellerinde olduğu gibi zaman, mekân ve maliyet unsurlarını optimal bir şekilde birleştirerek devlet etkinliğini artırmaktadır. Böylece baskıcı, kompleksli, kendini ispatlama adına trajediye dönüşen memur davranışları disipline edilebilmekte (Ulusoy, Liberal-dt.org - liberal dt Resources and Information. This website is for sale!, 4.10.2004) vatan-daşın kendi işlemini kendi yapması fazla istihdamı önlemektedir (Akın, caginpolisi.com, 15.10.2004). E-devletin özel sektör idare metotları ve bece-rilerinden faydalanmasının kamuda düşük verimlilik ve idareden kaynaklanan etki-sizliği azaltmada etkili olduğu da bilinmektedir. (Sağsan, 2001: 97).

Demokaan DEMİREL

Sakarya Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü

Nüve Forum
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
devlet, etkin, küreselleşme, türkiye

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 00:18 .