Cevap: Türkiyede en hakiki mürşit ne kadar ilimdir - The reminiscence of a social sc Eskiden Milli Eğitim Bakanlığımızdaki bir ünite’nin adı “Talim ve Terbiye Dairesi” idi. İyi bilindiği gibi, buradaki “talim”den maksat, bir şeyi devamlı tekrar ederek ezberlemektir. “Terbiye” ise öğrencinin değer ve tutumlarını değiştirmek, örneğin onda öğrenmeye karşı bir merak uyandırmaktır. Daha doğrusu öyle olmak gerekir. “Öyle olmak gerekir” diyorum, çünkü ülkemizde fiiliyatta hem ilk öğretimde hem de orta öğretimde, ders programları temelde “terbiye” değil “talim” amacı taşımıştır. Herhalde bu yüzden olsa gerek, “terbiye” sözcüğü giderek esas anlamını kaybetmiş ve “cezalandırarak yola getirmek” şeklinde anlaşılır olmuştur. İlkokul yıllarım gibi, Gölcük Ortaokulu’mdaki yıllarımı da esas itibariyle “talim” ile geçirdim. Üstelik bu ortaokulda en az iki defa yozlaşmış anlamı ile terbiye denemeleri ile karşılaştım. Son sınıfta müzik dersinde solfej’i gereken ses tonunda okuyamadığım için az daha okuldan atılıyordum. Bir tesadüf eseri o sırada kardeşim mandolin dersi alıyordu. Geleceğimi garanti altına alabilmek için, dersleri sırasında onu izleyip, ders bitince ben de mandolini tıngırdatmaya çalıştım. Okul bitirme imtihanında, avına adeta vahşice bakan müzik öğretmeninin hayret dolu bakışları altında o yedi notayı kaşını gözünü yararak çalabildim de ortaokuldan mezun oldum. Eğer bugün bu yazıyı yazabiliyorsam, bunu kardeşime mandolin dersi aldırmaya karar veren ebeveynlerime borçluyum! Aynı durum ile karşılaşan ancak kardeşlerine mandolin dersi aldırılmamış olan bazı talihsizler bugün ülkenin eğitimli, dolayısıyla imtiyazlı, sınıfına dahil değildirler. Yine kişisel deneyimime göre, ülkemizde bu imtiyazlı sınıfa dahil olmak için insanın kardeşinin mandolin dersi alması da yetmeyebilir. Aynı zamanda, ders aldığı hocaların belli bir mantık düzeyinde olması da gerekir. Aynı ortaokulda resim-iş hocamız birgün, daha sonraki derse gelirken herkesin kil getirmesini istemişti. Civardaki bir köyden gidip gelen bir sınıf arkadaşım benim için de kil getirdi. Ders başladı, hoca, “Herkes getirdiği kil’ini sırasının üzerine koysun” dedi. Diğer öğrenciler gibi ben de bana gelen kili sıramın üzerine koydum. O sırada, beni “çok seven” bir öğrenci, “Hocam, o kil Metin’in kili değil, ona kilini başkası getirdi” dedi. Bu yüksek mantığı hemen benimseyen Hoca, “Metin, sen bir sahtekârsın; bu sınıfı terket ve bir daha gözüme gözükme” buyurdu. Bu defa, o ortaokulu bitirebilmem için araya giren pek çok kişi tarafından türlü diller dökülerek sözkonusu hocanın benim sahtekâr olmadığım hususunda ikna edilmesi gerekti. Ayrıca okuldan ve derslerden soğumamam için benim de kendimle uzun süre mücadele etmem de icabetti. Ne zaman ortaokulda karşılaştığım söz konusu muameleleri hatırlasam aklıma kızımın Amerika Birleşik DevletlerindeMassachusetts, Cambridge’de Peabody School’da ilkokula başladığı ilk gün gelir: on-oniki minik çocuk genç kız bir öğretmenin etrafında halka olmuşlar ve gitar çalan öğretmene coşkuyla eşlik etmeye başlamışlardı. İnsanın neredeyse, okullarımızda öğrencilerin sık sık yozlaşmış terbiye denemelerine tabi tutulduğu bir ortamda o öğrencilerin bırakın yeni ders yılını hiç de heyecanla beklememelerini ve tatiller sırasında birşeyler okumak istememelerini, ders yılı biter bitmez kitaplarını yakmalarını da doğal karşılamak gerekir demesi geliyor. Hâlâ, tatillerde hemen hiç bir gencin elinde çoğu zaman bir ciddi gazete bile görmemek beni hüzünlendiriyor. Bir sonraki okulum olan İngiltere’deki Harlow College’de ilk ders coğrafya idi. Artık papağanlık yeteneği hayli gelişmiş biri olarak bu dersi kolayca “atlatacağımı” düşünüyordum. Oysa hoca, dersin kapsamını ve içeriğini anlatınca bir an acaba İngilizcem mi yetersiz, onun için mi tam anlayamadığım diye telaşlandım. Bu derste, bütün bir sömestir, Fransa’nın kuzeybatısındaki küçük bir yöreyi inceleyecektik. Bu yörenin önce coğrafyası, sonra tarihi, daha sonra ekonomik gelişmesi ve nihayet kültürel yapısı üzerinde duracak ve bu çeşitli faktörlerin birbirlerini nasıl etkilemiş olduklarını irdeleyecektik. Hep, o dersin ve o okuldaki benzer derslerin bana yepyeni bir ufuk açtığını düşünürüm. Sözkonusu dersleri alıncaya kadar, fizik, kimya gibi derslerde bazı maddeler arasındaki etkileşimleri öğrenmiştim ama toplumun da karşılıklı etkileşim içinde dinamik bir yapısı olduğunu ve bu yapının zaman içinde değişimlere uğradığını pek düşünememiştim. Şimdi hayal meyal hatırladığım kadarı ile, benim düşünce (daha doğrusu düşünmeme) yapımda toplum, çeşitli öğelerden oluşan statik bir yapı idi; onu “öğrenmek” için onu oluşturan öğelerden kaçar tane olduğunu saymak ve hatırda tutmak yeterli idi. Ve tabii, bu da hayli sıkıcı bir işti! Oysa şimdiki işi sevmeye başlamıştım; çünkü bu işi o sıralar çok okuduğum Nat Pinkerton dedektif romanlarına benzetmiştim: bilmecenin içinde bilmece vardı ve bizden işin içyüzünü keşfetmemiz bekleniyordu. Hoca çok bilmiş bir eda ile konuyu bize özetleyivermiyordu. Aslında çok az şey anlatıyor, daha çok soru soruyordu. Üstelik pek çok hususta, gerçek artık tek ve biricik değildi. Ampirik olarak bildiklerimizi yadsımadan ve mantık sınırlarını aşmadan değişik yorumlara ulaşmak mümkündü. Bu biraz da konuya hangi perspektiften baktığınıza bağlıydı. Hiç bir perspektif tek başına, bilmecenin tamamını çözmek için yeterli değildi. Hoca ne der diye düşünmeden ve fakat “uçmadan” öğrencinin “boyundan büyük laf”lar etmesi mümkündü; hatta bu ondan bekleniyordu. Bu durum öğrenciye hem güven telkin ediyor, hem de önemli bir sorumluluk yüklüyordu. Ama bu sorumluluğu yüklenmeye canı gönülden razı idi öğrenci. Çünkü artık sıkıcı bir iş yapmıyordu; adeta interaktif bir biçimde dedektif romanları okuyordu. Üstelik böyle zevkli bir şekilde dedektif romanları okuması, bazı akşamlar gruplar halinde Okul Müdürünün evinde çay içerken izahlı klasik müzik dinleme seansları ile tamamlanıyordu. |