Nüve Forum

Nüve Forum > akademik > Eğitim Fakültesi > Ortaçağ Anadolu Türk Mimarisinde Hz.Ali Yazıları

Eğitim Fakültesi hakkinda Ortaçağ Anadolu Türk Mimarisinde Hz.Ali Yazıları ile ilgili bilgiler


Ortaçağ Anadolu Türk Mimarisinde Hz.Ali Yazıları-Inscription of Hz.Ali in the Anatolia Turkish Architecture of the Middle Age [coverattach=1]Bu araştırmada öncelikle İslam'ın ilk dört halifesinden biri olan Hz.Ali'nin hayat hikayesi özetlenerek,

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 27.04.09, 22:10
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.463
Blog Başlıkları: 13
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Ortaçağ Anadolu Türk Mimarisinde Hz.Ali Yazıları

Ortaçağ Anadolu Türk Mimarisinde Hz.Ali Yazıları-Inscription of Hz.Ali in the Anatolia Turkish Architecture of the Middle Age

[coverattach=1]Bu araştırmada öncelikle İslam'ın ilk dört halifesinden biri olan Hz.Ali'nin hayat hikayesi özetlenerek,
İslam dünyasının ve Türklerin Hz.Ali'ye bağlılık ve sevgilerinin sebepleri üzerinde durulmuştur.Bu sevgi ve
bağlılığın ifade şekillerinden biri olarak Ortaçağ Anadolu Türk Mimarisinde yer alan "Ali" yazıları makalenin
ana konusunu oluştururken , bazen açık olarak bazen dekoratif biçimde ele alınan bu yazıların yanı sıra asıl
geometrik süslemeler arasında fark edilen Hz.Ali yazılarına dikkat çekilmiştir.

In this research, firstly, we summarized the life story of Hz. Ali, who is one of the four caliphs of Islamic
world and focused on the reasons of loyalty and affection of the Islamic world to Hz. Ali. The main subject of the
article is the inscription of "Ali" in the Turkish Architecture in Anatolia in the Middle Age as one of the ways
of expressing this affection and loyalty. Attention has been drawn to the inscription of "Ali" noticed among the
geometric decorations as well as the inscriptions handled both openly and decoratively.

Kaynak
Doç. Dr. Alev ÇAKMAKOĞLU KURU
*Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

Eklenmiş Resim
Dosya tipi: jpg Hz_Ali2B.jpg (40,0 KB (Kilobyte), 47x kez indirilmiştir)
__________________
NEVART AKADEMİ
www.nevart.net
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Disleksi Eğitimi
Okuma Güçlüğü
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 27.04.09, 22:38
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.463
Blog Başlıkları: 13
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Ortaçağ Anadolu Türk Mimarisinde Hz.Ali Yazıları-Inscription of Hz.Ali in the Anatolia Turkish Architecture of the Middle Age

İslam'ın dördüncü halifesi olan Hz. Ali Hicretten yaklaşık 22 yıl önce 600 yılında Mekke'de doğmuştur. Babası Hz. Muhammed 'in amcası Ebu Talip, Annesi Fatıma binti Esed bin Haşim dir.
Çocukluğunda hiç puta tapmadığı için sonraları Keremallahu veche (k.v.) (Allah yüzünü şereflendirsin) sıfatıyla anılan Hz. Ali'nin künyesi Arap adetince ilk oğlunun adına izafeten Hasan'ın babası anlamında Ebu'l Hasan 'dır. Hz. Muhammed tarafından kendisine Ebu Turab (toprak babası) lakabı verilen Hz. Ali "aslan" anlamında "Haydar", "Allah'ın güçlü aslanı anlamında "Esedullahi'l-Ga-lip", Allah'ın rızasını kazanmış anlamında "el -Murtaza" gibi lakaplara da sahiptir (Fığlalı 2005, 103).
Hz. Ali Mekke'deki kıtlık nedeniyle meydana gelen sıkıntılı dönemde amca*sının yükünü hafifletmek amacıyla bakımını üstlenen Hz. Muhammed'in yanında kalmış, beş yaşından Hicrete kadar onye-di onsekiz yıl Hz. Muhammed'in yanında yetişmiştir. Hz. Muhammed'in peygamberliğinin geldiği sırada 10 veya11 yaşlarında olan Hz. Ali'nin Hz. Hatice'den sonra yaşıtları arasında ilk inanan ve Hz. Peygamber ile ilk namaz kılan kimse olduğu belirtilmektedir
Hz. Muhammed'in yakın akrabalarını İslam'a davet yemeğinde "Benim kardeşim vasim ve halifem olmak üzere aranızdan hanginiz bu işimde bana yardımcı olacaktır. "sözüne "Ey Allah'ın Resulü bu işte ben senin yardımcın ve vezirin olurum" diyen daha çocuk denecek yaştaki Hz Ali'dir. Ve Hz. Ali kendisi için "İşte bu genç, benim kardeşim, vasim ve sizin aranızda benim halifemdir. Onun sözlerini dinleyiniz, ona itaat ediniz. "dediği belirtilen Hz. Muhammed 'in hep yanında olacaktır (Fığlalı 2005, 105).
Hz. Peygamberin Medine'ye göçü sırasında onun Mekke'deki evinde ytağında yatarak düşmanlarını şaşırtma cesareti gösteren, İslam için yapılan savaşlarda kahramanlığı ile tanınan yine Hz. Ali'dir. Hz. Muhammed'in Medine'de muhacirler ve ensar arasında kurduğu kardeşlik sırasında Hz. Ali'yi kardeş olarak seçmesi, onu kızı Fatıma ile evlendirmesi, inanmayanlara ikaz mahiyetindeki Tevbe suresinin okunmasında Hz. Ali'yi görevlendirmesi, Hz. Peygamberin Hayber'in fethinde bayrağı Hz. Ali'ye vermesi ve onun için söyledikleri, Peygamberin veda haccından sonra kendisine eşlik edenlerle Medine yolunda Gadir-i hum'da kendisine gelen vahiyi iletirken beraberindekilere "Benden sonra iki hazineye sahip çıkmaya bakın" diyerek, bunlardan birinin Kur'an-ı Kerim diğerinin ise ehli beyti (ailesi)olduğunu söylemesi ve Hz. Ali'yi işaret etmesi Hz. Ali'nin İslam dünyasında sevgi deryası içersinde çok özel bir yere sahip olmasına sebep olmuştur (Arı 2002, 35; Sache-dina 2005, 5-6).
Hz. Muhammed'in ölümünden sonra halife olarak Hz. Ebubekir'in seçilmesi bu makamın Hz. Ali'nin hakkı olduğuna inananlarla diğerleri arasında görüş ayrılığına neden olmuş bu da Şiiliğin temelini oluşturarak İslam'da mezhep ayrılığına yol açmıştır1 (Arı 2002, 18). Hz. Ali 'nin öncelikle halife seçilmesi ge*rektiğine inananlar tarafından yukarıda sözü edilenlerden başka "birbirlerine kan bağı ile bağlı olanların birbirleri üzerinde önceliğe sahip olduklarının" defalarca belirtildiği Kur'an sağlam dayanaklarından biri olarak gösterilmektedir (Moazzi 2005, 33-34).
Hz. Ali'nin halifeliğin kendi hakkı olduğunu düşünüp düşünmediği, kendinden önce üç halifenin seçilmesi ile ilgili içinde bir kırgınlık yaşayıp yaşamadığı sorularının cevabı bu araştırmanın amacını ve haddini aşmaktadır. Sonuçlar dikkate alındığında ise Hz. Ali'nin kendinden önceki halifelere biat etmesi, İslam ilmine en vakıf kişi hüviyeti ile kadı olarak onlara görevlerinde yardımcı olması2, duyguları ne olursa olsun onun için İslam birliğinin her şeyin üstünde tutulduğu gerçeğini ön plana çıkarmaktadır. 656 yılında bütün çabalarına rağmen engelleyemediği Hz Osman'ın ölümüne neden olan isyancıların isteği üzerine halifeliği kabul etmek zorunda kalan Hz. Ali birlik uğruna halifeliğine karşı çıkanlarla da savaşmaya mecbur oldu. Hz. Muhammed'in eşi Hz. Ayşe, ilk Müslümanlardan Talha, Zü-beyr ve Suriye valisi Muaviye ile "Cemel Vakası"nı yaşadı. 657 yılında halifeliğini tanımayan Muaviye ile karşı karşıya geldiği Sıffın Savaşında ordusu üstün durumda iken çeşitli hileler neticesinde başvurulan hakemlerin kararı sonucu halifelik makamının kendisinden alınarak Muaviye'ye verilmesine şahit oldu. Ve Hz. Ali çekildiği Kufe'de 661 yılında sabah namazına giderken yolda zehirli bir kılıç ile yapılan saldırı neticesinde vefat etti.
Hz. Ali'nin yerine Kufe'liler oğlu Hasan'ı halife ilan etmişler ise de Hz. Hasan Şam'daki halife Muaviye'nin ordusu ile çarpışarak kan dökülmesini önlemek için hilafeti Muaviye'ye bırakmıştır. Buna rağmen Hz Hasan 670 yılında Medine'de zehirlenerek öldürülmüş, kardeşi Hz. Hüseyin de Kufelilerin daveti üzerine Hilafeti üstlenmek üzere çıktığı yolda Kerbela da Muaviye nin yerine halife olan Yezid'in gönderdiği ordu tarafından şehit edilmiştir(681). Aslında bütün bu kanlı olaylar siyasi gücü elde tutmak ona sahip olmak onun önündeki engelleri bertaraf etmek uğruna yapılmış ve İslam Dünyası bir daha tamiri mümkün olmayan derin yaralar almıştır. Bu durum Şiilerde olduğu gibi Hz. Muhammed, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin i ihtiva eden ehli beyt 'e bağlılıkları ve Hz. Ali sevgileri ile Sünnileri de çok üzmüştür. Aklı başında hiçbir Müslüman'ın onaylama*dığı bu üzücü olaylar o tarihten bu yana zaman zaman şiddete varacak şekilde bazen de olmayacak hakaretlerle birbirlerine kışkırtılan Sünni ve Şii grupların aralarındaki mücadelenin çıkış noktası olmuştur. Sünniler İlk üç halifenin (Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın) hilafetini meşru saymakta, Hz. Ali'nin hilafetine karşı çıkan Muaviye'nin bir "ictihad" yaptığını kabul etmekte, görüşünde yanılsa bile Peygamberin saha*besinden olduğu gerekçesiyle hakkında kötü ifadede bulunmaktan kaçınmakta, iktidarı ümmetin istişare ile çözeceği syasi bir mesele olarak görmekte iken, Şiiler hilafetin Hz. Ali'den gasp edildiğine inanmakta, Hz. Ali'nin halifeliğine karşı çıktığı için Muaviye'yi ve Kerbela olayının faili oğlu Yezid'i kötülemekte, iktidarı inanç meselesi kabul etmekte ve meşru siyasi liderin aynı zamanda ruhani liderliği de elinde bulunduranın Hz. Ali ve soyundan gelen imamlara ait olduğuna inanmaktadır. Ne Hz. Ali sağlığında ne de O'ndan sonra gelen imam Zeyd imam Hüseyin Bakır, imam Cafer es-sadık gibi gerçek imamlardan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer aleyhinde bulunanlar olmamasına karşılık önce Mısır'da kurulan Şii Fatımi Devleti'nin (909-1171) propagandaları sonra Büveyhiler'in (945-1055) imamları alabildiğine yücelterek imamiye şiasına gelişme imkanı sağlamaları, dönemin kaynak kitaplarında halifelere sövgü-lerle karşılaşılması birçok Sünni ve Şii devletlere parçalanan İslam Dünyasında halifelerin otoritelerinin sarsıldığına işaret etmektedir (Arı 2002, 45).
İslam birliğini, düzenini bozan olumsuz fikir hareketleri ve bunu besleyen iktisadi zafiyet Bağdad'da oturan Abbasi halifelerini acz içinde bırakmış, bir kurtarıcı olarak gördükleri İslam'ın doğudan yükselen yeni yıldızına Sel*çuklu Türklerine yönelmelerine sebep olmuştur.
Ortaçağ Türk Dünyasında İslam Anlayışı ve Hz. Ali sevgisi Hz. Muhammed'in "Türkler size dokunmadıkça siz de Türklere dokunmayınız" şeklindeki hadislerine uymaya dört halife zamanında dikkat edilse de3 daha sonra Emeviler'in ırkçı ve saldırgan davranışları Türklerin büyük ölçüde Müslüman olmalarını geciktiren bir unsur olmuştur. Abbasilerin iktidarı ele geçirmesi, Halife Mu'tasım'ın (833-842)savaşçıhkları, mertlikleri ile nam kazanan Türklerden hassa ordusu teşkil etmesi ve onlar için Bağdad yakınlarında Samarra'da bir ordugah şehir kurması (836)Türk dünyasının İslam Dünyasına yakınlaşmasına neden olmuştur.
Halife Kaim bi- Emrillah'ın Şii tehlikesine karşı Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'i ülkesine bir kurtarıcı ve koruyucu olarak davet etmesi, 1055 yılında Bağdad'a gelen Tuğrul Bey'in Şiilerle yaptığı savaştan galip çıkması, 1058 de başka hediye ve unvanların dışında halife tarafından kendisine "halifenin orta*ğı" kasım emir ul-müminin lakapları ve*rilmesi bilinmektedir (Turan 1993, 135, 407-417).
Böylece halifenin İslam dünyasının yönetiminde ortağı olarak görünen Türk Sultanı aslında siyasi iktidarı bütünü ile eline alırken halife sadece Müslümanların manevi lideri olarak kendisine bağlanıyordu. Türk sultanları her ne kadar Sünni mezheplere özellikle Hanefiliğe teveccüh gösterseler de4 İslam'ın diğer mezheplerine ve başka dinlerin mensuplarına da hoşgörülü davranmışlardır. Bu durum Selçuklu hakimiyeti ile ilgili ılımlı Şiilerin de görüşünün olumlu olmasına yol açmıştır (Turan1993, 412).
Mesela;Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah 1087 yılında Bağdad seyahatinde mensubu olduğu Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam'ın Türbesi'nin yanısıra, Necefde Hz. Ali, Kerbela'da Hz. Hüseyin ve Musa bin Cafer in türbelerini de ziyaret etmekle kalmamış aynı zamanda buradaki yapıları imar da etmiştir. Daha çok Şiilerin oturduğu bu bölgede Fırat'dan Necef'e büyük bir kanalın açılmasını başlatarak bir zamanlar Kerbela'da Hz. Hüseyin ve berabe*rindekilerin Yezid'in ordusu tarafından kadın çocuk demeden susuzluğa mahkum edildiği olayın aksine kendi hükmü altındaki her yeri olduğu gibi burayı da ayrım yapmadan devletin şefkatli eli ile sarmıştır (Turan 1993, 208, 386).
Türk Sultanların genelde Sünniliği tercih etmelerine karşılık bazen siyasi iktidara, güce bütünü ile sahip olmak ya da kendi gücünü onaylatmak amacı ile Sünnilerle Şiiler arasındaki anlaşmaz*lıkları kullandıkları da söz konusudur.

__________________
NEVART AKADEMİ
www.nevart.net
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Disleksi Eğitimi
Okuma Güçlüğü
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 27.04.09, 22:39
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.463
Blog Başlıkları: 13
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Ortaçağ Anadolu Türk Mimarisinde Hz.Ali Yazıları-Inscription of Hz.Ali in the Anatolia Turkish Architecture of the Middle Age

Harezmşahlardan (1092-1231) Sultan Alaaddin Muhammed'in pek çok başarıdan sonra Bağdad'daki Abbasi halifesini de kendi nüfuzuna almak istemesi, ancak başarılı olamayınca hilafet makamının Hz. Ali çocuklarına ait olduğunu ilan ederek Alâ Tırmîzi adında bir seyyidi halife tayin etmesi, Bağdad'a gönderdiği ordunun kışın şiddetli geçmesi yüzünden büyük kayıplara uğrayarak geri dönmesi ve buna rağmen Abbasi halifesinin adını hutbede okutmamasında rol oynayan unsur dini tercihlerin dışında tamamen siyasi olarak karşımıza çıkmaktadır (Merçil 1991, 195).
Türkler hakimiyet kurdukları bütün bölgelerde olduğu gibi Anadolu'da da din ve mezhep ayrımcılığı yapmamışlardır. Zaten Selçuklu döneminde mezhep kavgalarının sebebinin daha çok toplumun iktisadi sosyal ve kültürel şartlarına bağlı olduğu üzerinde durulmaktadır
(Barthold 1973, 57, 181).
Ortaçağda Anadolu'yu Türkleştiren İslam ile tanıştıran Selçuklu ve Beyliklerin yönetimindeki hoşgörüdür. Mesela;Hz. Ömer'in koyduğu esaslara göre başka İslam ülkelerindeki gibi gayri Müslimlere mahsus ayırıcı kıyafet ve yasaklara Anadolu'da rastlanmaması idarenin ayrımcı olmamasının bir sonucudur (Turan1993, 354)
Öncelikle bilmek gerekmektedir ki Ortaçağ Anadolu topraklarında hüküm süren Selçuklu ve Beyliklerin resmi denilebilecek mezhepleri Sünni olmakla birlikte katı olmayan bir anlayışla yalnızca başka İslam mezheplerini değil kendilerinden farklı dini inançlardaki halkı bütünü ile kucaklayabilmişlerdir.
Sünni ağırlıktaki yönetici kesime karşılık XII. yy. dan itibaren Anadolu'ya yerleşmiş ve Sünni olmayan bir Müslümanlık görüşüne sahip Türklerin bu toprakların İslamlaşmasında ve Türkleşmesinde etkili olduğu görülmektedir. Özellikle yeni fethedilen bölgelerde, yol güzergahlarında sultanların, beylerin gayri Sünniler için kurulmasına izin verdikleri tekke ve zaviyelerin oluşturduğu hoşgörülü ortamın Müslüman olmayan*ların da İslamlaşmasında kolaylaştırıcı bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. Bazı araştırmacılar Anadolu'daki gayri Sünni bu anlayışı Rum abdallarının temsil ettiği popüler nitelikli heterodoks İslam olarak nitelendirmekte, bunun da XII. ve XIII. yy Ortadoğusunda yaygın ve etkili bir mistik akımın, Vefailiği Hayda-rilik çevrelerini barındıran Kalenderiye mezhebinden başkası olamayacağını belirtmektedirler (Ocak 2000, 140)
Müslüman olmalarına karşılık eski Türk inanç ve geleneklerinin önemli ölçüde etkisindeki bu grubun ancak XV. yy. ın ikinci yarısından itibaren Kızıl*baş, Alevi, Rafızi gibi isimlerle adlandırılacak gruba zemin oluşturduğundan bahisle, bunların içindeki baba, dede ve abdal lakaplı okumamış derviş ve şeyhlere şehirlerde rastlanmakla birlikte onların daha çok köyleri ve göçebe çevreleri tercih ettikleri üzerinde durulmaktadır (Ocak 1978, 255;Ocak 1981:79-80)
Zaten XIII. yy. Anadolu'sunda Sünni eğilimli tarikatların daha çok büyük şehirlerde, gayri Sünni olanların ise medreselerin etkisinin ulaşamadığı kırsal kesimlerde ya da göçebe Türk toplulukları arasında varlıklarını gösterdikleri anlaşılmaktadır (Ocak1981, 75).
II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in adaletsiz yönetiminde zor durumda kalan Türkmenlerin1239-40 yılında yer aldığı Babailer isyanı, ilerde Anadolu'da Aleviliğin meydana gelmesine zemin hazırlayan bir başka unsur olarak karşımıza çıkmaktadır (Ocak 2000, 135, 136) Bu ayaklanma bastırılsa da zayıflayan Selçukluların 1243 yılında Moğol baskısına dayanamayıp yenilgiyi kabullenmek zorunda kalmalarına yol açacak, Moğol işgalindeki Anadolu'da Babailerin uç beyliklere giderek hem fetihlere katılmaları hem de dini görüşlerini yaymaları söz konusu olacaktır (Ocak 2000, 138). 1256-1336 yıllarında Anadolu'ya hakim olan Moğolların oluşturduğu İlhanlı devletinde hükümdarlar ilk zamanlar Budist iken zaman içinde sultan Ahmed Teküdar (1282-1284) ile başlayan İslamlaşma Gazan Han(1295-1304)ile devam etmiş ve İslamiyet bir daha değişmemek üzere devletin resmi dini haline gelmiştir (Yuvalı1999, 548).
Gazan Han'ın 1295 de Müslüman olduğu, onun zamanında "nakibi nüka-bayı sadat" ismiyle Hz. Ali neslinden gelen "seyyid" ve "şerif" lerin şecere ve muamelatını tutmak düzenlemek, haklarını korumakla yükümlü bir memuriyet meydana getirildiği, ayrıca her şehir*de bundan sorumlu "darüsseyade" denilen birer daire yer aldığı bilinmektedir (Uzunçarşılı1988:247).
Memlük tarihçileri her ne kadar Gazan Hanın Müslümanlığının görünüşte olduğundan bahsetseler de aslında bu durum büyük ölçüde eski alışkanlıklarını devam ettiren bütün Moğollar için söz konusudur.
Gazan Han'dan sonra tahta çıkan Olcaytu'nun önce Hıristiyan sonra Budist daha sonra da Müslüman olduğu, önce Hanefi, Şafii ve sonunda Şii mezhebini benimsediği bilinmekle birlikte (Yu-valı1999:549) Olcaytu 'nun Şiiliği kabulünde bir ara Hanefi ve Şiiler arasındaki bazen yüz kızartan ithamlarla geçen münakaşalara şahit olmasından dolayı atalarının yolundan ayrılmaktan duyduğu pişmanlığın rolü olduğundan da bahsedilmektedir (Sümer 1970, 72-73).
1304-1316 yıllarında sultanlık yapan Olcaytu Hüdabende 'nin 1303-4 ta*rihinde Kayseri'de basılan gümüş parasında "Allah" ve "vesellem" ve dört halife yazılı iken Şii olduktan sonrasına ait 1312-13 tarihli gümüş parasında ise Hz. Ali, Hasan, Hüseyin ve on iki imam yazıları yer almıştır (Çayırdağ 2001:176). Ayrıca Olcaytu tarafından 1316 yılında Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman adlarının İlhanlıların hakim oldukları diğer bölgelerle birlikte Anadolu'da da anılması yasaklanmıştır (Arı 2002, 46).
Bu kısa dönemin dışında Anadolu'da özellikle Türk Sultan ve beylerin genelde Sünni -Hanefi mezhebinde olmalarına karşılık Sünni olmayanlara ve diğer inanç sahiplerine yaklaşımları daima hoşgörülü olmuş, böyle yasaklamalara gidilmemiştir.5
Detayları ve bu konudaki tartışmaları uzmanlarına bırakırsak Karahanlı, Gazneli, Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devrinin resmi mezhebi olan Sünni İslam'ın şehirlerde medreselerin etki alanında olduğu, kırsal kesimde ve göçebe Türkler arasında ise eski inançlarından pek çok unsurla harmanlanan Sünni olmayan bir İslam'ın yaşadığı anlaşılmaktadır (Ocak 2002, 35-36). Yine anlaşılmaktadır ki ister Sünni ister gayri Sünni olsun her iki grupta da hoşgörü hakimdir. Katı olmayan bu İslam anlayışı aynı dönemin Arap dünyasının Anadolu'daki İslam anlayışına ve Türklerin Müslümanlığına şüphe ile yaklaşmasına neden olmuştur (Cahen 2002).
Türkler arasında İslam'ın yayılmasının doğrudan Araplar vasıtasıyla olmaktan çok, büyük ölçüde İranlılar kanalıyla mistik bir yorumla olduğu ileri
sürülmektedir (Ocak 2002, 32). Türklerin İslamiyet'le yoğun olarak Farsça'nın ve İran kültürünün hakimiyetindeki çevrede tanışması namaz, oruç, abdest gibi pek çok İslami terimin Farsça olarak dilimize yerleşmesinin ve ağırlığı hisse*dilen Şii etkilerin sebebi olarak gösterilmektedir (Günay, Güngör 2003, 289).
Aslında İran'da Şii hakimiyeti XI. yy daki Büveyhi ve XIII. yy. da İlhanlı dönemleri dışında Safeviler devrine gelinceye kadar yaşanmamışsa da (Ocak2000, 147) Büyük Selçuklu döneminde başta Sünni hilafetin merkezi durumundaki Bağdad olmak üzere Suriye ve İran'da pek çok şehirde Şiilerin küçümsenemeyecek bir yoğunluğa sahip oldukları (Günay, Güngör 2003, 343) dikkate alındığında Türklerin Sünni çevreler kadar Şiilerin de etkisinde kalmış olmaları gerçeği göz ardı edilemez.
Türk dindarlığının asli özelliklerinden birini oluşturan Sufilikle birlikte o zamana kadar var olan kamların ozanların yerini dervişlerin aldığı, göçebe Oğuzların ehli sünnetin izlerini taşıyan tarikatlardan çok, eski milli geleneklerine yakın görülen aşırı Şii akımlara itibar ettikleri belirtilmekte (Günay, Güngör 2003, 348, 350), Suriye'de X. yy. dan
beri çok güçlü bir Şii İsmaili tarikatının varlığının sözü edilerek kuzey Suriye ve güneydoğu Anadolu'da Türkmenlerin İsmaillilerle uzun zaman yan yana yaşamış olmasının Şiiliğin Anadolu'yu etkileyip etkilemediğinin yeniden düşü*nülmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir (Ocak 2006, 430).
Franz Babinger Anadolu Selçuklu*larının Şii mezhebe mensup olduğunu ve Maveraünnehir denilen kıtanın hiçbir zaman ciddi surette Sünni olmadığını, Anadolu Selçuklu devletinde dini ve siyasi hayatın İran etkisinde olduğunu belirterek resmi dilin Farsça olmasını da Şiiliğin delili olarak göstermektedir
(Babinger, Köprülü 1996, 13-14). Bu konuyu tartışmayı uzmanlara bıraksak da açık olarak Selçuklu ve Beylikler devrini içine alan Orta çağ Anadolu'sunda yönetici sınıf sebebi ister siyasi olsun isterse inançla ilgili genelde ehli sünnetin Hanefi fıkhına bağlı iken göçebe olarak ve kırsal kesimde yaşayan Türkmenlerin Şii tesirinde ama tam anlamıyla tek ba*şına Şii de olmayan, eski inançlarını da yaşatabildikleri bir Müslümanlık tarzını başka coğrafyadakilere göre de epeyce özgür denilebilecek hoşgörülü bir ortamda yaşadıkları anlaşılmaktadır.

__________________
NEVART AKADEMİ
www.nevart.net
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Disleksi Eğitimi
Okuma Güçlüğü
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 27.04.09, 22:45
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.463
Blog Başlıkları: 13
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Ortaçağ Anadolu Türk Mimarisinde Hz.Ali Yazıları-Inscription of Hz.Ali in the Anatolia Turkish Architecture of the Middle Age

Hz Ali taraftarlığı demek olan ve içersinde birbirinden çok farklı İslamî mezhepleri barındıran Şia, Şiilik XV. yy. ın ikinci yarısından itibaren Anadolu' da "Ali'yi sevmek" anlamında Kaynağını Müslümanlıktan, İslam tasavvufu, Şamanizm ve Türk töresinden alan(Eröz 1990, 40, 418) Alevilik kavramı
ile karşımıza çıkacaktır. Aleviliği Hz. Muhammed'in Ölümünden sonra ortaya çıkan hilafet çekişmeleri ile irtibatlan-dırmak yanlış kabul edilmekte, Şiiliğin tarihini Aleviliğin tarihi olarak vurgulamanın doğru olmadığı, aralarında önemli farklar bulunduğu ileri sürülerek (Fığla-lı 2005, 117) bu durumun sonradan Safe-vi propagandası ile ortaya çıktığı üzerinde durulmaktadır (Ocak 2000, 130-134,159). Türkmenlerin İslamlaştırılmış Şamanlığı. (Melikoff 2005, 79)olarak da nitelendirilen Alevilik bir mezhep değil, tamamıyla sosyo-ekonomik ve siyasal şartların tabii seyriyle oluşan bir Müslümanlık tarzı olarak kabul edilmektedir. İncelediğimiz dönemin Sünni olmayan çevrelerinin buna zemin oluşturduğunu unutmadan Sünni ya da Şii etkili olsun Ortaçağ Anadolu'sunda Türklerin İslam anlayışlarının farklılığını göz ardı etmemek gerekmektedir.
Genelde Hz. Ali'yi sevmek, Hz. Muhammed'in ailesini, ev halkını yani kızı Fatıma, damadı aynı zamanda amca oğlu Hz. Ali, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in kastedildiği "ehl-i beyt" i sevmek ile aynı anlamda kullanılmıştır. Bu noktada Şiiler ile Sünniler arasında bir fark olmadığı görülmekte ise de Hz. Ali sevgisinin Türklerde başka bir anlam kazandığı da bir başka gerçektir. Ve bu gerçeğin Ortaçağ Anadolu'sunda Şii veya Sünni bütün Müslüman Türk aleminde aynı olduğudur. Hz. Ali ve ailesine yapılan haksızlık, uygulanan zulmü lanetlemenin dışında, Hz. Ali'nin Hz. Muhammed'le kan bağı, İlk Müslümanlardan olması, İslam Hukuku alanındaki bilgi derinliği ve özellikle kahramanlıklarla dolu savaşçı kimliği diğer halifeler arasında Hz. Ali'yi Türk dünyasında daha özel kılmıştır. Uhud savaşında Hz. Muhammed'i korurken kılıcı kırılan Hz. Ali'ye Peygamberin Zülfikâr isimli kendi kılıcını vermiş olmasını da dikkate alarak İslam alemine savaşçı özellikleri ile giren İslam'ın ordusu olan Türklerin Hz. Ali'ye bağlılıklarını anlamak zor olmasa gerektir.
Battal Gazi, Danişmend Gazi, Sarı Saltuk gibi İslami dönem Türk destan kahramanlarından birçoğunun neslinin Hz. Ali'ye bağlanması bununla ilgilidir
(Çetin 2005, 196).
Hz Ali bütün Türklerde yiğitlik ve kahramanlığın sembolüdür ve O, Oğuz gibi yiğit Dede Korkut gibi bilge olarak tanınmaktadır(Arslanoğlu 2000, 4). İslam dinini kabul eden Türklerde Şamanizm geleneklerinin çoğu İslam dininin şartlarından imiş gibi devam ettiğinden şamanların eski şaman dualarına "peygamberin, meleklerin, evliya ve şeyhlerin" adlarını dahil ettikleri, hatta doğu Türkistan'ın Müslüman kamlarının, kendi mesleklerinin piri olarak Hz. Ali'nin eşi Hz. Fatma olduğuna dair menkıbeler uydurdukları bilinmektedir(İnan 1954,73). Yine bir menkıbeye göre Ahi Evran Hz. Muhammed'in amcası Abbas'ın oğlu*dur ve Bedir savaşındaki yararlığından dolayı Peygamber tarafından Sultan Ahi Evran adı verilerek Hz. Ali'nin kızı ile evlendirilmiştir (Köprülü1976, 212;Çetin 2005, 200). Yine 12 imam ve Hz. Ali
adının belirtilmesi ile Ahiliğin Şii etkili olduğunu ileri sürenlerin yanı sıra Ahilikte sık sık Ali adına yer verilmesi fütüvvet kavramı ile ilgilidir(Ocak 2006,
437).
Türklerin hakim olduğu coğrafyada yeşeren önemli Ortaçağ eserlerinin büyük bir çoğunluğunda diğer halife*lere karşılık Hz. Ali adının daha fazla geçtiği görülmektedir Mesela İbni Bibi eserinde diğer üç halifeye yer vermekle birlikte fütüvetnameden bahsederken ". . amcasının oğlu ve manevi kardeşi, bütün hareketlerinin ve şeriatının destekçisi, ilmin kapısı, zaferin kılıcı, adaletin dili, övülmek isteyenlerin övdüğü, Allaha ortak koşanlara cihat açan, Allah'ın dininin en büyük destekçisi, Allah'a ilk inananlardan, dinin sünnetlerini ayakta tutan, sünnetlerin farzların ve ilimlerin sırlarını ayrıntılarına kadar bilen müminlerin emiri ve dindarların imamı Hz Ali ye selam olsun, Hz. Ali, Hz peygamber tarafından kardeş edinilmiş bir kişidir bütün insanlardan ayrı olarak kendisine fütüvvet verilmiştir. " denilmekte ve Hz. Cebrail tarafından Allah'ın Hz. Aliyi överken şöyle dediği nakledilmektedir. "Ali den başka yiğit, Zülfikardan başka kılıç yoktur. "Ayrıca "Peygamberlik soyunu da o devam ettirmiştir" sözleri ile Hz Aliye daha özel bir yer verilmektedir(İbni Bibi1996, 177).
Ariflerin Menkıbeleri isimli eserde de Hz. Ali'nin yerinin daha başka tutulduğu fark edilmektedir Mesela bu kitapta Mevlana'nın oğlu Sultan Veled'in büyük babası Baha Veled'den bahsedilirken "... atına bindiği zaman haydar-ı kerrar olurdu" diye Hz Ali'yi işaret edilmesi, yine Baha Veled'in anne tarafından soyunu Hz. Ali nesline dayandırdığının yazılı olması önemlidir (Ahmet Eflaki 1986, 20, 47, 78).
XIV. yy. da Aziz b. Erdeşir-i Este-rebadi tarafından Sivas hükümdarı kadı Burhaneddin Ahmed6 adına 1397-98 yılında Farsça yazılan Anadolu Türk tarihinin önemli kaynaklarından eğlence ve savaş anlamına gelen Bezm u Rezm 'de halifelerden Hz. Ebu Bekir'in adı birkaç yerde geçerken, kitapta ilim ve cesaretin kaynağı olarak, inananların imamı ve müminlerin emiri, İki dünyanın imamı, Hasan ve Hüseyin'in babası olarak Hz. Ali'ye daha fazla yer verilmiştir (Aziz b. Erdeşir-i Esterabadi 1990, 97, 117, 200).
Sayıları artırılabilecek Anadolu Türk Tarihine ışık tutan ortaçağ eserlerinin çoğunda Hz. Ali adından övgüyle söz edilmesinin Şii ya da Sünnilikle alakalı olmadığı, Hz. Ali'ye duyulan sevgi ve saygıdan kaynaklandığı açıktır. Mimarideki Hz. Ali Yazıları Türk Dünyasının Hz. Ali'ye duyduğu bu sevgi ve bağlılığın izlerini pek çok sanat eserinde bu arada Türk Mimarisindeki "Ali "yazıları arasında da bulabilmekteyiz. Özellikle kûfî yazının yaratıcısı ve bu yazının en üstün uygulayıcısı olduğu bilinen Hz. Ali'nin geleneksel olarak güzel yazı yazanların başında yer aldığı dikkate alınırsa Hz. Ali'ye ait olduğuna inanılan "Evlatlarınıza hüsn-i hat öğretiniz. Çünkü o, işlerin en mühimi, sevinçlerin en büyüğüdür;yazı üstadın öğretisinde gizlidir, çok yazmakla gelişir;İslam dini olmak üzere devam eder" (Bağcı 2005:218)sözlerinin Hz. Ali' ye gönülden bağlı bu millet için O'nun diğer davranışları ile birlikte örnek teşkil etmesi muhakkaktır. Böylece Türkler yazma eserlerden, ahşaba, çiniden alçıya, madenden taşa akla gelebilecek hemen her malzeme üzerinde Hüsn-ü hat denilen sanatın muhteşem örneklerini vereceklerdir.
İslam Dünyasında ilk defa Emeviler döneminde abidevi yapılarla birlikte, binalarda kullanılan yazı, (Yetkin 1984, 127; Grabar 1988, 76) Karahan
lı ve Gaznelilerden itibaren de Türk Mimarisi'ndeki yerini almıştır. Tarih kitabeleri dışında genellikle Kur'an'dan alınma ayetler, Allah, Hz. Muhammed ve çaryar-ı güzin isimlerine (Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, nadiren Hasan Hüseyin) sıklıkla rastlanılan yapılarda özellikle Büyük Selçuklu devrinde İran'da ve Azerbaycan'da bunlara ilaveten çoğunluğu cephelerde olmak üzere Hz. Ali yazılarına da rastlanmaktadır Turkuvaz ve Patlıcan moru renklerde sırlı ve sırsız tuğlaların birlikte kullanımı ile meydana gelen kûfî ya da ma'kılî Hz. Ali yazıları bulundukları yüzeylere taşıdıkları anlam dışında dekoratif bir görünüş de kazandırmaktadır.
Bu araştırma çok zengin olan güzel yazı dünyasından sadece Ortaçağ Anadolu Türk Mimarisindeki Hz. Ali yazılarının genel olarak değerlendirilme denemesidir. Bu araştırmayı deneme olarak nitelendirmemizin sebeplerinden biri bahsi geçen döneme ait yapılardan makalenin kapsamı çerçevesinde elden geldiğince belli başlı eserlerin çoğunun bu konuda taranması yanında dikkatimizden kaçmış Hz. Ali yazılarına sahip yapıların olabileceği iken diğer bir sebep de sanat tarihçilerin "geometrik süslemeler" arasında yer verdikleri bazı şekillerin aslında Hz. Ali yazılarından mülhem olabileceği fikrini tartışmaya açmaktır.
Anadolu Selçuklu yapılarında kitabelerde sülüs yazıya yer verilirken bezeme amaçlı ve kûfî yazının kullanıldığı, Beylikler Dönemi mimari eserlerinde ise azalan ma'kılî7 ve kûfî yazının yerini sülüsün aldığı bilinmektedir (Gün1999,
205; Tüfekçioğlu 2001, 14, 15).
Hz. Ali adı Dunaysır (Kızıltepe) Ulu Camiinde (1204)asıl mihrabın dilimli kemerinin içinde taş üzerine kabartma olarak (Bakırer 1976, 129-130) ve 1220 tarihli Muhammed havlan el Dımışki'nin mimarlığını yaptığı Konya Alaaddin Camii kuzey duvarında yer alan bugün açıklığı örülmüş durumdaki orijinal taç kapısını çevreleyen konkav satıhlı çerçevede ufak sivri kemerli sahacıklar içinde sülüs hatla, (Ögel 1987, s. 12) genel beklenti çerçevesinde Allah, Hz. Muhammed ve diğer üç halife ile birlikte yer almanın dışında (Şahinoğlu?, 40) Muhammed ibn Muhammed ibn el benna el Tusi'nin yaptığı Konya Sırçalı Medresenin (12421243) giriş eyvanına ait tonozdaki gibi sırlı ve sırsız tuğlaların dekoratif kulla*nımı ile ma'kılî olarak tek başına "Ali" yazıları da görülmektedir(Bakırer 1981, Şek. 77; Şimşir 2001, 588) (Şekil:1).
Konya Karatay Medresesi'nin (1251) taç kapısında ise kapıyı üç taraftan saran her iki kelimesi birbirine geçmiş yarım daireler içine alınmış otuz yedi yaprak halinde mermere işlenmiş toplam yirmi sekiz cümle oluşturan Arapça ifadeler arasında sülüs ve kabartma olarak işlenmiş "Güven kötü zannı yok eder" sözü bazı kaynaklarda Hz. Ali'ye ait olarak geçmektedir (Gün1999, 87-89). Aynı medresenin avlu kubbesine geçişi sağlayan beş bölümlü yelpaze üçgenlerinde firuze zemin üzerine mor renkte çini mozaik olarak ortadaki büyük üçgende ma'kılî hatla Muhammed olmak üzere sağındakilerde Ömer ve Osman solundakilerde ise Ali ve Ebubekir isimleri bazı üçgenlerde Davut, Musa ve İsa'nın adları okunmaktadır (Yetkin 1972: 62-70; Gün1999, 90; Şimşir 2001, 322) (Şekil:2).
Orijinalinde ahşap direkli olduğu anlaşılan ve mimarı Kelük bin Abdullah'ın Moğol istilası ile Türkistan dan Azerbaycan yolu ile Anadolu'ya gel*diği belirtilen (Karamağaralı, 52) Sahip Ata Camiinde(1258) taç kapının kuzey doğusunda yıkılan minarenin kaidesi olacak kısımda ma'kılî hatla "Ali", kuzey batısında ise "Ebubekir " isimleri sırsız ve firuze, mor renkli sırlı tuğlalar kullanılarak yazılmıştır (Karamağaralı 1982,52;Şimşir 2001, 592).
Konya Sahip Ata Türbesi'nin (1283) cami tarafından girişinde, koridor duvarının üst kısımlarında yine ma'kılî "Ali" yazıları turkuvaz, mor ve lacivert sırlı tuğlaların dikey ve yatay yerleştirilmesi ile meydana gelmiştir (Gün1999:. 130; Yetkin1972, 73-83; Şimşir 2001, 593). Sivas Gök Medresede (1271-72) orta avluya açılan güney kanadındaki altı odanın kapılarının üzerinde yer alan taş üzerine sülüs kabartma yazıların "Emir-ül müminin Hz Ali (k. v)' nin sözlerindendir" ifadesi ile başlayarak Hz. Ali'nin sözleri ile devam ettiği dikkati çeker (Gün1999, 198; Yardım 2002, 25-26). Mimarı Oğulbek bin Mehmed olan Çay Taş Medrese'nin(1278) mozaik çinili mihrabının dış bordüründe Selçuklu çini mihraplarında görülmeyen bir düğüm motifi bulunmaktadır. Firuze renkli bir baklava içinden geçmiş mor renkte çiniden Bizans kaynaklı olduğu söylenen bu dört ilmekli düğüm motifi, içinde "Allah" ve "Ali" yazıları olan sekiz köşeli yıldızlarla bağlanarak tamamen İslamî bir anlayışla birleştirilmiştir (Yetkin 1972,98-101).
1.jpg
Şekil:1 Konya Sırçalı Mescid giriş eyvanında "Ali" yazıları

2.jpg
Şekü:2 Konya Karatay Medresesi, kubbeye geçişte "Ali" yazıları (Z.Şimşir'den

Devamı eklentidedir

Eklenmiş Dosya
Dosya tipi: pdf 08_.pdf (586,0 KB (Kilobyte), 79x kez indirilmiştir)
__________________
NEVART AKADEMİ
www.nevart.net
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Disleksi Eğitimi
Okuma Güçlüğü
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
anadolu, hz.ali, mimarisinde, ortaçağ, türk, yazıları

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 09:00 .