|
#11
| ||||
| ||||
| 10. Mesleki sorunlar: Çılgınca bir tutkuyla okula gitmeye yönlendiriliyoruz. Okul, entelektüel bir insan olarak, üretici! bir birey olmamızı sağlayacak bir meslek kazandırıyor. Birey mesleğini icra ederken; sürekli kazanıyor ve kazandıklarını biriktirme davranışı sergiliyor. Yılda birkaç hafta tatil yapıyor. Ev, araba, yazlık, kışlık, dağlık derken emekli oluyor. Aklı başına ancak gelmiş oluyor. Başını iki eli arasında alıp düşünüyor. Bu benim düşündüğüm yaşam değildi. Evet, ne yazık ki bu, okulun ön gördüğü yaşamdı. Ama artık geçmiş olsun. Ölüm kapıda. Yaşanacak çok fazla bir şey kalmadı, geriye dönüş de mümkün değil. Aslında bu son; genç yetişkin olarak meslek icra edilirken kendini belli edecek ip uçları gösterir. Ama insanlar kendilerini tanıma yönünde desteklenmedikleri için, ip uçlarını sağlıklı değerlendiremezler. Meslek değiştirmek insan yaşamında en zor değiştirilebilir olan şeydir. Eşinizi değiştirebilirsiniz. Çocuğunuzu psikologa götürüp değiştirebilirsiniz, yüzünüzü estetik doktoruna giderek değiştirebilirsiniz ama mesleğinizi kolay kolay değiştiremezsiniz. İnsan yaşamının okul dışında kalan kısmının büyük kısmı, mesleği ile geçirdiği zamandır. Ve bu çoğunlukla yaşamın diğer alanlarına da yansıyan mutsuz bir zaman dilimidir. Gerçekten doğamıza en uygun meslek hangisidir ya da böyle bir meslek var mıdır? Belirlemek doğru mudur? Okul, insanı bu açıdan kendi algılarına göre yönlendirir. Mutsuz bir meslek yaşamının sorumlusu çoğunukla okul olmasına rağmen, pişkin pişkin bir de suçlar insanı. Yeni okul bu duyarsızlığı ile yüzleşmeli ve kendini değiştirmelidir.
__________________ Hayvanları Sevmeyen İnsanları Hiç Sevmez (\__/) (='.'=) (")_(") |
| Sponsorlar |
| |
|
#12
| ||||
| ||||
| 11. Toplumun bir üyesi olmaktan kaynaklanan sorunlar: Bir toplumun düşünce yapısında aldatıcı olan şey, benimsedikleri görüşlerin “herkesçe geçerli sayılan” görüşler olmasıdır. Büyük bir saflıkla insanlar, çoğunluğun belli bazı düşünceleri ya da duyguları paylaşmasının, o düşünce ve duyguların doğruluğunu kanıtladığına inanırlar (Fromm, 1996). Okullu insanlar için de durum bundan çok farklı değildir. Bütün okullu insanlar, okulu gitmemenin düşünülemeyeceğini söylerler. Dolayısıyla da, okullu olmanın doğal sonucu, onlara göre doğru düşünmek, doğru algılamak, doğru kararlar verebilmektir. Kendi ulusal okul sistemleri içinde, okulun bir üyesi olan her birey için durum bundan ibarettir. Kendi okul sistemi dışındaki bireylere karşı tutum; bu nedenle olumsuzdur. Yabancı dille eğitim yapan kurumlardan mezun olan bireyler, yabancı dil öğrenmeden mezun olan insanlara karşı, tepeden bakan bir konuma yerleştirirler, kendilerini... Toplumun geri kalanı (okul sistemi içine girmeyen/giremeyenler, okul sistemi içinde az kalanlar ya da nitelikli!? okullardan mezun olmayanlar) konuşulmaya değer olarak bile, görülmez. Bu kaynağı belirsiz, alttan alttan devam eden bir toplumsal çatışmadır. Nedeni bilinmediği için de çözümleri yetersiz kalır. İnsanlar birbirlerine hangi okullarda okuduklarını sorarlar. Herkesçe “nitelikli” okul olarak sınıflandırılmış bir okuldan mezun olan birey, topluluğun merkezinde bulur kendini, herkes, kıskançlık ve imrenme ile karışık, bireyi test etme yarışına girer. Buldukları en küçük bir yanılgı da, para bulmuş bir dilenci gibi mağrur ve muzaffer: “gördüğünüz gibi arkadaşlar, falan filan okuldan mezun olmak, bir şey olmak demek değildir” diye kendince felsefi bir söylev çekmeye başlarlar. Okul kuruluş sistemlerinin, bu ayrımın derinleştirmesini sağlayan en büyük etkinliği ise okul mezuniyet dernek ya da vakıflarıdır. Bu tür kuruluşlar, bir tür tarikata dönüşürler: içinde olanlar ve olmayanlar, onlar ve biz...vb.. Siz okuldan mezun olsanız bile, okul; okul sonrası etkinliklerle sizi yönlendirmeye; üzerinizde egemenlik kurmaya devam eder. Oysa, okul, kendi içinde tutarlı olmalıdır. Bir okul kuruluş sistemi içinde; birden fazla alt sistem varsa; toplumsal çatışma kaynağı daha güçlü olacaktır. Ekonomik olarak gelişmiş ülkelere bakıldığında; okul kuruluş sistemlerinin, kurumsal çerçevesinin oturduğunu, kendine has geleneklerinin oluştuğunu, ayrıntılar değişse bile, okulun “ana felsefesinin” her bir alt sistemde de geçerli olduğu görülür. Genel olarak da, okul sistemi toplumsal yapının bir parçası olarak toplumsal doku ve kültürle uyumlu olma çabasındadır. Toplumun bir üyesi olmaktan duyulan haz, okulun kazandırması gereken bir niteliktir. Eğer birey öncelikle içine doğduğu topluma karşı bir aitlik hissetmiyorsa, okul kültürleme ve sosyalleşme işlevlerini yerine getirememiş demektir. Bu durumda da okulun yüklediği alt kimlikler yoluyla içinde yaşanılan toplum sanal sınırlarla ayrılır ve toplumsal kaos yaşanabilir. Zaten nomalde, içine doğduğumuz sosyo-ekonomik ve kültürel statüler yoluyla var olan sınır ve bölünmeler okul yoluyla derinleştirilmiş ve keskinleştirilmiş olabilir. Okulun işlevi var olan toplumsal üyelik sorunlarını derinleştirmek değil, uyumlamak ve uzlaştırmaktır.
__________________ Hayvanları Sevmeyen İnsanları Hiç Sevmez (\__/) (='.'=) (")_(") |
|
#13
| ||||
| ||||
| 12. Farklı düşünmekten, yaşamaktan kaynaklanan sorunlar: Okul, herkesi benzer yapmaya çalışır. İnsanlar, okul sistemi içinde bunu kabullenmiş gibi davranırlar ve zamanla içselleştirirler. Ama doğuştan getirdikleri “tek” ve “farklı” olma özellikleri, okuldan sonra bilinç altından bilince doğru tekrar harekete geçer. Benzer olmak gerçeği ( ki bu okullu için mutlak doğrudur, öyle öğrenmiştir) ile farklı olmak ütopyası, toplumsal yaşamın içinde sürekli çatışır. Birey, bazen okullu gibi, bazen, kendi gibi davranır. Bu toplumsal yaşama tutarsızlık gibi yansır. Hiç bir insan (hele bir okullu) toplumsal değerlerle çatışmayı kolay kolay göze alamaz. Oysa insan denildiğinde farklılık anlaşılmalıdır. İnsanlar birbirlerine benzemezler. İnsanlar birbirlerinden farklı düşünüp, olgu ve olayları birbirlerinden farklı algılarlar. İnsanın sosyal yaşamındaki zenginlik ve çeşitliliğinin kaynağı insanın farklılığıdır. Bu farklılıkları, temelde kültürel farklılık, dil farklılığı, bilişsel farklılık, duyuşsal farklılık, fiziksel farklılık olarak ele almak mümkündür. Bu farklılıkların olmadığı bir dünya, insanın her an aynada kendini seyretmesi gibi bir şey olurdu. Bu ise sıkıcıdır. Monotondur. Zevk ve heyecandan uzaktır. Öyle ise bir insanın, bir başkasını kendisine benzetme çabası insanın insana yaptığı en büyük kötülüktür. Çünkü, yaşam sıradanlaşacak, ritim ve çeşitliliğini kaybedecektir. Öyle ise, insan olmak demek farklı olmak demektir. İnsan değerliliğinin ölçütlerinden biri de, insanın farklılığıdır. Eğer, insan değerlidir deniliyorsa, yapılması gereken şey farklılığı benimsemek, onaylamak ve TEŞVİK ETMEKTİR. İnsan kendisine benzeyeni elbette ki sever, önemli olan benzemeyeni sevmektir. İnsanın amacı, farklı olanı aramak, bulmak, sevmek ve ondan beslenmektir. İnsanın zenginliği farklılığı olduğuna göre, yapılması gereken de farklılığa tahammül etmek değildir. Tam aksine farklılıkları teşvik etmek ve sevmektir. Bir insanın bir başkasını sevmeme gerekçesi olarak ileri sürdüğü farklılıklar, aslında, insanın insanı sevmesi için gereken ön koşuldur. İnsanın benzerini sevmesi, aynada kendisini öpücüklere boğmasıdır. Anne ve baba çocuğunu sever, çünkü kendisine benzer. Anne-baba, çocuğunu onaylar, çünkü kendi davranış kalıplarını onda görür. Bu tür çocukluk süreci, bilinçaltı süreçler yoluyla, şunu öğretir bize; benzerlikleri aramak, bulmak ve sevmek, farklılıklara ise direnç göstermek. Çocuklar büyüyüp anne-babalarından farklı olduklarında, farklı davrandıklarında, farklı söylemler geliştirdiklerinde, çatışmalar da başlar. Biz bunu farklı savunma mekanizmaları ile bastırmaya çalışırız. Oysa olan basit ve doğaldır. Çocuğumuz bizden farklıdır. Bizim tahammül edemediğimiz, işte, bu yaşama yansıyan farklılıklardır. Evde, okulda, sokakta, insandan istenen şey hep aynıdır: Sosyal kabullere uygun davranışlar sergilemek. Kuşkusuz kültürel varlıklar olarak, kültürün de bir parçasıyız ama öncelikle bireyiz. Birey olmak ise farklı olmaktır. Okul sorumluluklarından birisi de (hiç üstüne alınmadığı halde), bu dengeyi kurabilmek olmalıdır. Bireyin diğerlerinin de kendisi gibi farklı olma hakkına sahip olduğunu bilmesi, ondan doğaçlama olarak beklenecek bir şey değildir. Bu nitelik onda, ailede ve okulda eğitim süreçleri ile geliştirilebilir. Ama ne yazık ki, kültürel bir kurum olarak aile, kültürel ve ideolojik bir kurum olarak ise okul; bireye sürünün bir parçası olmayı öğretir. Sürünün bir parçası olmayı öğrenen insan, birey-insan değil, ideo-kültürel insan olmayı öğrenir. Bu ise, tek bakış açısı ile evreni anlamlandırma, farklılıkları ortadan kaldırma isteği, benzemeyeni dışlama ve yok etme isteğini doğurur.
__________________ Hayvanları Sevmeyen İnsanları Hiç Sevmez (\__/) (='.'=) (")_(") |
|
#14
| ||||
| ||||
| 13. Yaşlanmaktan kaynaklanan sorunlar: Okullu insan, yaşlanmaz, sadece ölür. Ölüm gerçeği ile yüzleşmeden... Çünkü; sürekli acelesi vardır. Kademeleri hızlı hızlı vakit kaybetmeden geçmek ister. Okul bitince, mümkün olabildiğince çok para kazanabileceği bir iş bulmaya çalışır. Çalışırken, mümkün olabildiğince çok biriktirmeye çalışır. Mesleğinin en iyisi olabilmek için çok çalışmalı ve hızlı davranmalıdır. Ağır hareket ederse, her an çevresindeki biri tarafından geçilebilir. Derken emekli olur; yüzünde acı bir tebessümle... yaşlandığının mı öleceğinin mi farkına varmaya çalışırken; ölür. Okul insanı yaşlanmaya hazırlamaz. Yaşlanmaya hazırlanamayan ölmeyi de beceremez. Ölmeye becerebilmek, yaşamayı becerebilmekle ilişkilidir. Okul, yaşamımızın her anını değerli ve anlamlı kılacak, değerler sistemi ile içselleştirilmiş bir tutum ile davranmalıdır.
__________________ Hayvanları Sevmeyen İnsanları Hiç Sevmez (\__/) (='.'=) (")_(") |
|
#15
| ||||
| ||||
| 14. Ölümü anlamlandıramamaktan kaynaklanan sorunlar: Ölüm insan varlığının bütün olanakları arasında en gerçek olanıdır. Ölüm bir başkası tarafından yerine getirilemez, bunu herkes kendisi başarır. Ölüm aşılamaz bir şeydir; çünkü ölümle bütün olanaklar biter. İnsan ölüme giden bir varlıktır. Ölüm var olur olmaz, insanı aşan bir biçim almaktadır. Ancak böylece insanın burada oluşunun her dakikası ölümle içten bir biçim alır. Öncelikle ölüm, yaşamı bir bütünlük haline getirir, ikinci olarak ancak ölüm, yaşama anlam verir. Ölüm olmasaydı, hiçbir şeye başlayamazdık. Ama ölümün ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Her an gelebileceği için yaşamın anlamı her an gerçekleştirilmelidir. Herkes ölecektir, bunu herkes bilir. Ama insan ölüm korkusunu, günlük işler arasından uzaklaştırmaya çalışır. Aslında bütün bunlar, insanın kendi ölümü karşısında, korkakça kaçmasından başka bir şey değildir. Ama kendi ölümünü göz önünde tutan ve yine de kendini sağlam tutan, kendi varoluşuna doğru açılabilir (Akarsu, 1979). Okul sistemi içinde doğaya yabancılaşan insan; doğanın kendisini yüzleştireceği yaşam döngüsünden (doğmak-evreni kucaklamak-ölmek) uzakta, doğar ve yaşar. Okulun ona yüklediği rollerle o kadar meşguldür ki, bir gün aniden yaşlandığının farkına varır, yaşamı sorgulamakla ve analiz etmekle hiçbir ilgisi olmadığı için, ölümü de sorgulayıp analiz edemez. Ondan korkar. Oysa yaşamı anlamlandıran, ölümü de anlamlandırabilir (Yapıcı, 2004).
__________________ Hayvanları Sevmeyen İnsanları Hiç Sevmez (\__/) (='.'=) (")_(") |
|
#16
| ||||
| ||||
| 15. Etik değerlerdeki çatışmalardan kaynaklanan sorunlar: Doğruluğu mutlak olmayan her olgu ve olay, mutlak doğrular arayan insanlar arasında değer çatışmalarına neden olur. Savaşa karşı olmakla, “barış için savaş” olgusunda olduğu gibi... Ya da, Atom bombasının keşfine katkıda bulunup, kullanılmaması gerektiğini savunmak gibi... Okul tek tip program uygulayarak; tek tip yargıların oluşmasını sağlamaya çalışır (İnal, 1996). Örneğin, çıplaklığın insan doğasından geldiğine inanan ve bu yüzden de; öğrencilerinin çırılçıplak okula gelmesini isteyen, bir okul olduğunu varsayalım. Bu okuldaki her şey, çıplaklığın yüceliği üzerine kurgulanacaktır. Öte yandan, çıplaklığın insan doğasının, henüz uygarlaşmamış dönemlerine özgü, hayvanlar düzeyine yakın ilk zamanlarının davranış kalıpları olduğunu benimseyen ama o dönemlerin artık aşıldığını dolayısıyla çıplaklığı örtmekle, hayvanlardan ayrılan insanoğlunun, çıplaklıkla tekrar hayvanlar düzeyine düşeceğine inan bir birey olduğunu varsayalım. Buraya kadar herhangi bir sorun gözükmemektedir. Sorun bireyin okula gitmesi ya da gitmeye zorlanmasıyla başlamaktadır. Okul, toplumsal döngü içinde sosyal kabul edilişin en önemli yollarından birisi olduğu için; birey okula gitmeye zorlanmasa bile anne-babası tarafından okula gönderilebilir. O zaman bu birey ne yapacaktır? Giyinerek okula gidip okul kurumunu dolayısıyla toplumsal kurumları karşısına mı alacaktır, yoksa çırılçıplak okula giderek kendi içselleştirdiği değerleri ile mi çatışacaktır? Dramatik bir örnekle betimlemeye çalıştığım, okul ve değer çatışması hemen hemen böyle bir şeydir. Eğer mutlak doğru olsaydı; birinden birini tercih etmek elbette ki çok kolay olurdu. Mutlak doğru olmadığına göre; zaman ve mekana göre, birinin diğerinden daha doğru gibi gözüktüğü anlar ya da dönemler olmasını doğal karşılamak gerekir. Okul, taraf olarak, değer çatışmalarını artırmaktan başka bir şey yapmamaktadır. Oysa, ihtimal ki okulun da doğru olduğu zamanların sayısı hiç de az değildir. Ama okul, tutumundan dolayı haklılığını ispatlamakta oldukça güçlük çeken bir kuruma dönüşmektedir.
__________________ Hayvanları Sevmeyen İnsanları Hiç Sevmez (\__/) (='.'=) (")_(") |
|
#17
| ||||
| ||||
| 16. Bağnazlık sorunu: Her din, insanı kötülükten korumak ve mutlak mutluluğa eriştirmek savıyla hareket eder. Bunun için de; bir takım norm, değer ve ilkeler geliştirmiştir. Tanrının kuralları herkes için geçerli olmasına rağmen, insanlar bu kuralları canlarının istediği gibi kullanma hakkını kendilerinde görürler. Bu dinsel bağnazlıktır. Okul, dinsel bağnazlığın yerleşmesinde; ortaçağ kilisesinin yerini alalı epey oldu. O gün, bugündür, kan ve gözyaşı insanların gündeminden düşmek bilmiyor. Okulun, dinsel bağnazlık yerleştirme gibi bir hedefi olmamasına rağmen, neden buna hizmet etmektedir? Birey, kendini “en doğru” düşünen varlık olarak algılama yanılgısı içindedir. İnsanlar doğası gereği, yaşamının uzun yıllarında, kendilerini evrenin merkezinde algılarlar. Yeni doğan bebek, bir süre annesini kendisinin bir parçası olarak algılar. Aile ve sonra okulda, bireye bağımsız olabilme yeterliliği kazandırılamadığı zaman, birey “ben merkezli”, “bencil” olmayı bir tutum haline getirir. Kendisini en doğru düşünen ve algılayan, karşısındakini yanlış düşünen ve algılayan olarak içselleştirir. Okuldan sonra yaşamın içinde; her zaman her şeyin, kendi düşündüğü gibi olmadığını ve istediği zaman istediği şeyi yapamayacağını, yaşayarak öğrenmek, bireyin ruhsal dengesini alt üst eder. Bu nedenle okul, bize, yaşamın merkezinde olmadığımızı, insanın mükemmel olmak zorunda olmadığımız olgusunu kazandırabilmelidir. Bu ise olanaksız gibidir; çünkü, okulda öğretmen otoritedir. Bunun aksini düşünmek yasaktır. Öğretmen bir çocuğa öğrenemediğini, çünkü geri zekalı ve tembel olduğunu söylediğinde, bu kurala dönüşür. Çocuk için, bunun dışında bir algı geliştirmek söz konusu dahi olamaz, düşünülemez. Öğretmenin öğrettiği, en doğru, bilimsel ve değişmez sabittir. Çünkü, öğretmen öğretmektedir. Öğretmenin nasıl öğreteceği önemlidir, çocuğun nasıl öğrendiği değil. Çünkü, o otoritedir. Öğretmenin doğru dediği doğru, yanlış dediği yanlıştır nokta, sonrası için bir şey söylenemez (Yapıcı, 2007). Öyle ise, bağnazlık okul ve öğretmen eliyle gerçekleşen planlı ve programlı bir niteliktir denilebilir.
__________________ Hayvanları Sevmeyen İnsanları Hiç Sevmez (\__/) (='.'=) (")_(") |
|
#18
| ||||
| ||||
| 17. Şiddet karşısında okulun duyarsızlığı sorunu: Okul kuralların olduğu yerdir. Okulda kuralın olması, itiraz edilecek bir durum değildir. Kuralın neden konulduğu önemlidir. Okul çocuğu korumak için kural koymaz, okul kendini korumak için kural koyar. Örneğin, iki çocuk kavga edip birbirlerine zarar verdiklerinde, okul onları geçici ya da sürekli bir biçimde okul sistemi dışına atmakla tehdit eder. Bunu yaparak, okul şunu söyler, “siz umarımda değilsiniz, neden birbirinizi hırpaladığınız da umurumda değil, hadi şimdi defolup gidin! Bundan sonra size ne olacağı benim sorunum değil, yeter ki benden uzak olun”. Oysa normal koşullarda, yapılması gereken şey, iki çocuğun neden birbirlerine zarar verdiklerini bulmak, sorunun kaynağını ortadan kaldırarak, onların birbirlerini nasıl sevebileceklerini kurgulamaktır. Şiddet; sosyal bir olgu olarak, öğrenilen bir tutumdur. Her ne kadar, şiddetin insanın doğasında var olan bir dürtü olduğunu ileri süren düşünceler var olsa da; doğum sonrası insan yavrusunun davranışları gözlemlendiğinde, gelecekte şiddeti çağrıştıracak davranış kalıplarına rastlanmadığını ileri sürebiliriz. Bebeğin emme davranışı sırasında memeye saldırmasının! şiddet dürtüsü ile betimlenmesi ise abartılı gözükmektedir. Çünkü, memeye saldırma davranışı (başkasına) zarar verme değil, açlığı giderme sabırsızlığıdır. Unutulmamalıdır ki şiddet öğesinde biriktirilmiş öfke, öfkenin kontrol altına alınamaması, öfkenin davranışa dönüştürülmesine yol açacak bir uyarıcı ve zarar verme fiili ya da tehdidi vardır (Yapıcı, 2006b). Genellikle, şiddetin insanın doğasında olduğu düşünülür. Oysa şiddet öğrenilir, hem de bir kısmı okulda olmak üzere. Şiddet insanın kendisini ifade etme yoludur. Bir insan kendini şiddet yolu ile ifade etmeyi seçiyor ise, konuşarak, düşünerek, paylaşarak ifade etmeyi öğrenemediği içindir. Bilin bakalım; konuşma, düşünme ve paylaşma nerelerde öğrenilir. Birazcık da olsa; okulda değil mi? Yukarıda yer alan sorunları irdeleyen bir okul kurgulanmadığı için, insanlık tarihi doğada inanılmazı yapan (kendi türünü (ve dolayısıyla kendini) yok eden) bir savaşlar tarihi değil midir? Çernobil faciasına bir ustabaşının hatası yol açmıştır. Bu usta başını sabaha karşı çalıştırarak, dikkatsizliğin yoğunlaştığı bu saatlerde, bunun olabileceğini düşünemeyen (ki bence doğrusu umursamayan) eğitimli yöneticilerine, okul evrensel insan sevgisi aşılamış olsaydı, yine de bu kaza olur muydu? Şüpheliyim.... Demokratik gelişimlerini tamamlayamamış ya da demokratikleşme sancılarını yaşayan toplumlar, sorunların çözümünde şiddete başvurmayı meşrulaştırabilirler. Demokratik tutum, farklılıkları kabullenmeyi (farklılığı fark etme, farklılıkları tanıma, farklılıklara yaşam hakkı vermede tutum oluşturma) gerektirir, şiddette başvurulurken kullanılan temel bilinçaltı savunma mekanizmalarından biri de farklılığa karşı duyulan hoşgörüsüzlüktür. Bu hoşgörüsüzlüğün şiddete dönüşmesi, kabullenmenin gerçekleşmemesi ile doğrudan ilişkilidir. Bu kabullenme, sosyal kurumların birbirini destekleyen ortak politikaları ile gerçekleştirilebilir. Örneğin, bir sosyal kurum olarak eğitim kurumu, bireylere fırsat eşitliği sağlamaya yönelik bir temaya sahip olmadığında, bunun politikaya yansıması da elbette çeşitlilik şeklinde olmayacaktır. Din kurumu, farklı inanışları, düşman olarak gördüğünde evrensel düşünen bireylerin (Yapıcı, 2006b) ortaya çıkması beklenebilir mi? Okul, bilimin yanında, yukarda yer alan sorunların da çözümünü içeren dersleri, programına almak zorundadır. Böylece, okul en temel işlevlerinden biri olan “sosyalleştirme” ve “kültürleme” hedefini de gerçekleştirme olanağı bulabilecektir. Okul, toplumsal hayatın genelindeki sosyal eşitsizliklerin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı, demokratik sosyal hareketliliği sağlayan bir yer olmalıdır. Okul, sosyalleştirme ve kültürleme işlevlerini yerine getirirken bireyin yaşantısı üzerinde egemenlik kurar. Bu durum; bireyin sosyalleşme ve kültürlenmesinin, toplumsal değerlerle ters düşmesine neden olabilir (Ergün, 1987). Toplumsal değerlerle ters düşen bir sosyalleşme ve kültürleme süreci, anlaşılmalıdır ki; evrene sorun üreten kuşaklar yetiştiriyor demektir. Mutlak anlamda; sosyalleşme ve kültürleme, yerelden evrensele doğru olmalıdır. İçine doğduğu kültürü ve sosyal dokuyu, mutlak doğru olarak kabul eden birey; farklılıklara tahammül edemez. Bununla da yetinmez, farklılıkları kendi algı penceresinden düzeltmeye kalkar. Oysa, Tanrı rolü; insanın üstesinden gelemeyeceği kadar ağır ve yok edici bir roldür. Okul kurumu bunun tedbirlerini alacak şekilde kendini kurgulamalıdır.
__________________ Hayvanları Sevmeyen İnsanları Hiç Sevmez (\__/) (='.'=) (")_(") |
|
#19
| ||||
| ||||
| SONUÇ İlk insandan günümüze, eğitim informel bir yapıdan formel bir yapıya dönüşmüştür. Doğrudan olmasa da dolaylı olarak insanın eğitim-öğretim gereksinimi hep var olmuştur. Bu gereksinim, günümüzde kuramsal bir yapı ve devasa bütçelere kavuşmuştur. Buna rağmen eğitme-eğitilme gereksiniminin tam olarak karşılandığı ileri dahi sürülemez. Uygarlık düzeyi ve yaşama biçimi değiştikçe eğitim kurumlarından beklenen gereksinimler de değişmektedir. Bu değişim eğitim kurumlarının izleyeceği yol ve yöntemi de belirlemektedir. Günümüz eğitim kurumlarının ana felsefesinin akademik başarıyı yükseltmeye odaklandığı görülmektedir. Günümüz okullarının akademik başarıya yüklediği öncelikli anlam, okullu insan için okul sonrası yaşamında sorunlarla baş edememesine ve mutsuz olmasına yol açmaktadır. Okul ders ve öğretim işi ile o kadar ilgilidir ki, genel olarak bireyin duygusal ve sosyal sorunlarını görmezden gelir ya da görmezden gelmek zorunda kalır. Ders sınavlarında mümkün olabildiğince çok doğru seçenek işaretlemek o kadar vazgeçilmez bir hedefe dönüşmüştür ki, neredeyse bunun için her yol mübah sayılabilmektedir. Oysa sosyal yaşamın katılımcısı ve paydaşı olarak sosyal ve duygusal tutumlara sahip olmak belki de günümüzde yaşanan bir çok sorunun da (yabancılaşma, iletişimsizlik, farklılıklara karşı tahammülsüzlük vb) çözümü olabilirdi. Sorunsuz bir yaşam düşünülemez, insan sorunları olan bir varlıktır. Ancak, sorunlara nasıl çözüm bulanacağı öğrenilebilir. İnsanın sorunlarının altından ezilmeden, baş etme yollarını öğrenebileceği en önemli iki kurum aile ve okuldur. Aile, sorunların analizinde yetersiz kalır çünkü aile gelenekseldir, geçmişe bağlıdır. Ama okulun, geleneklerin dışında, bilimin verilerini de kullanarak yaratıcı ve üretici olması beklenir. Bu bağlamda, okulun sorunlarla baş etmeyi öğretmede yükleneceği misyon kültürel bir zorunluluk olarak düşünülmelidir. Okulun bu işlevini yerine getirebilmesi için öncelikli sorunların farkında olması gerekir. Bu farkındalık nasıl oluşturulmalıdır? Eğitim politikasını belirleyenler bu farkındalığın oluşturulmasında birinci sorumluluğa sahip olanlardır. Onların bu sorumluluğu algılayabilmeleri, kamuoyu tarafından oluşturulması gereken bir niteliktir. Sorunlarının çözümünü kadere bırakan, büyüklerimiz en iyisini bilir mantığı ile hareket edenler, eğitim politikası belirleyicilerini, keyfi/sorumsuz davranış ve kararlara sürükleyebilmektedir. Burada paradoksal bir durum ortaya çıkmaktadır. İş başa dönüp kamuoyuna, aileye ve bireye tekrar dayanmaktadır. Oysa ailenin geleneksel ve geçmişe dönük olduğu yukarıda belirtilmişti. Öyle ise şimdi ne yapılmalı nasıl bir akıl yürütülmelidir? Bu soruya herkes kendi adına ve iyi niyetli olarak cevap vermelidir. Sorunların altında ezilen bir toplum mu, sorunları ile baş edebilen bir toplum mu? Güncel doğrular mı evrensel gerçekler mi tercih edilmelidir? Bu kararı kim/kimler vermelidir? Kendi adıma bu kararı ben veriyorum. Kararımı verirken, içinde yaşadığım toplumsal değerlerin farkındayım. Evreninin farkındayım ve başkalarının bana benzemek zorunda olmadığının farkındayım. Farklılığın farkındayım. Oğlumu, kızımı, eşimi ve öğrencilerimi kendime benzetmemek için sürekli kendimi sorguluyor ve düşünüyorum. Daha iyi bir yaşam, ortak oluşturulmuş bir değerler sistemi ile gerçekleştirilebilir. Okul bunu gerçekleştirebilecek güce dinamizme sahiptir. Ya içindekiler….. » Nüve Forum » akademik » Eğitim Fakültesi » Eğitim Bilimleri Bölümü kaynakpdf
__________________ Hayvanları Sevmeyen İnsanları Hiç Sevmez (\__/) (='.'=) (")_(") |
| Sponsorlar |
| |
![]() |
| Tags |
| eğitim, fiziksel çevre, sorumluluk |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|