Uygarlığa Geçerken Tarihöncesinde Anadolu
Yakın Doğu’da eskiden yaşamış türlü kavimler arasında uygarlığın doğup gelişmesi ele alınırken, her seferinde bir kavmin zaman içinde ortaya çıkışı ile ilgili belirli bir nokta saptanır. Bu nokta, dar anlamda tarihin başlangıcı sayılan yazılı belgelerde, bir kavimden ilk söz edildiği andır. Yazının bulunması ya da başka kavimden alınıp kullanılmaya başlaması her ülkede başka tarihte olmuştur. Örneğin Mezopotamya’da Sümerler ve Nil vadisinde ilk oturanlar bu konuda önde gelir. Komşu halklar onların başlattıkları bu işten yararlanmaya oldukça geç başlamıştır. Bu gecikme, Anadolu’da özelikle belirgindir.
Hitit Krallığının kuruluşundan geriye doğru gidildiğinde, Kaniş’te (Kültepe) Asur yerleşmesinin kanıtları bulunmuştur. Yazının hiçbir türü İÖ ikinci binin başlarından önce Anadolu’da görülmez; o zaman bile, yazı yerli halkın işi değil, Mezopotamya kültürünün buradaki uzantısı olmuştur. Çünkü Türkiye'de şimdiye değin bulunmuş en eski yazıtlar, İÖ 20. -18. yüzyıllar arasında Kappadokia’da Kaniş (Kültepe) adındaki kentte, Asur tüccarlarının kurmuş oldukları tecim yerleşmesinde tutmuş oldukları kayıtlardır. Doğal olarak bunlar Asur çivi yazısıyla kil tabletlere yazılmıştı.İlginç olan, Kaniş’te yörenin Anadolulu bir yöneticisinin sarayında bulunan belgelerin, başka bir yöntem geliştirememiş olan yerli yöneticinin de söyleyeceklerini yabancı tecimenlerin diliyle ve yazısıyla söylediğini göstermesidir.Kaniş’te bulunan belgeler iş mektupları, muhasebe kayıtları, konşimento türündendir. Görüleceği gibi, bu tür belgelerin kusursuz ve eksiksiz tarih bilgisi vermesi beklenmez. Zaman zaman geçen özel adlardan, örneğin, yıllarını bildiğimiz o dönemin Asur krallarının ya da komşu Anadolu kentleri ile yöneticilerinin adından bir şeyler öğrenebilmemiz doğaldır. Ancak İÖ 1700 yılında Hitit Krallığı kuruluncaya değin, tarihin hammaddesini oluşturan siyasal, askeri olaylardan söz eden yazıtlar ele geçmemiştir.
Bu tarihten önce Anadolu’da geçmiş olaylarla ilgili tüm bilgimizin arkeoloji araştırmalarının sonuçlarına dayanması gerekir. Bu tür çalışalar, ancak yarım yüzyılı aşkın bir zamandan beri sürdürülmesine karşın, bilgimize yadsınamaz ölçüde büyük katkıda bulunmuş, ülke insanının gelişme tarihini kuramsal olarak beş bin yıl daha eskilere götürmüştür. Bu çalışmalar bizi hiç bilmediğimiz, başka türlü de bilinemeden kalacak halklarla, onların yaşam biçimleriyle, kullandıkları, başka bir yerde tam karşılığını bulamayacağımız özgün teknolojiyle tanıştırmıştır. Anadolu yarımadasının sağlamış olduğu çevreye, burada ilk oturanların göstermiş olduğu ahlaki ve düşünsel tepkileri anlamamızı da bu çalışmalar olanaklı kılmıştır. Gene de bu ve benzer başarılar kendi çerçeveleri içinde değerlendirilmelidir. Bunları olanaklı kılan girişimleri beğenmemiz bizi yanıltıp işin önemini abartmamıza yol açmamalı. Yine unutmamalıyız ki, bu çalışmalar daha sona ermemiştir ve eksiklikler bulunmaktadır.
Tarihi olayların yokluğunda ya da başta bulundukları sürei uygun biçimde bir hanedana bağlanabilen krallar olmayınca, tarihöncesini zaman dilimlerine bölmek için başka bir dizgenin kurulması gerekiyordu. Anadolu’nun zaman dizini, komşu bir çok ülkede olduğu gibi, belki pek de duyarlı olduğu söylenemeyecek bir yöntemle, insanın maden bilgisinde geçirdiği evrimin aşamalarına göre bölünmüştür. Başka bölgelerde olduğu gibi, burada da ilk sırayı taş devri alır. Madenin bilinmediği bu çağ, Eski ve Yeni Taş devri ( Paleolitik ve Neolitik) olmak üzere ikiye ayrılır. Bunu, Kalkolitik Dönem (Bakır-Taş Dönemi) izler. Bu dönemde taş ya da önceki Yeni Taş döneminin yontulmuş taş aletlerinin yanı sıra ilk olarak bakır aletler kullanılmaya başlanmıştır(Çevirenin notu: Bakır aletler, çanak çömleksiz neolitikten başlayarak kullanılmıştır). Bundan sonra, Tunç Çağında, kalayla bakırın karışımıyla daha dayanıklı bir maden elde edilmiş, bu çağda genel olarak maden eşya yapımında büyük gelişmeler olmuştur. Tunç Çağı da Erken, Orta ve Geç olmak üzere bölümlere ayrılır. Erken Tunç Çağı, İÖ üçüncü binin büyük bölümünü kapsar; Orta Tunç Çağı, İÖ ikinci binin ilk yarısında Asur yerleşmeleri dönemidir; Geç Tunç Çağı ise Hitit belgelerinin aydınlattığı yüzyıllar karşılık gelir ve bu dönem İÖ 1200'lerde Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla sona erer.
Tarihin bu son döneminin aydınlık olması, siyasal gelişmenin ve dinsel düşünüşün kanıtlarının bulunması, birbirini izleyen krallar ve onlarla bağlantılı savaşlar, anlaşmalar, insanı daha çok araştırmaya iten konulardı; tabiatıyla da ilk gezgin bilim adamlarının ilgisini tekeline almıştı. Bu yüzden, kazılar başlayınca, öncelik tarihi kent alanlarına verildi. daha eski çağlarda gerçekleşmiş ve hakkında belge bulunmayan olaylar bunların yanında sönük kalıyor, kimsenin ilgisini çekmiyordu. daha sonra tarihöncesi araştırmalarında eğitilmiş genç kuşaklar Anadolu’nun daha erken dönemlerindeki yerleşim bölgelerini araştırmaya başladıklarında, buldukları, önce fazla ilgi toplamadı. Olaylar o denli uzun zaman önce gerçekleşmişti ki, bir ulusun yaşam öyküsü ancak çanak çömlek parçalarıyla, sanatkarlarının atmış olduğu kalıntılarla kurulabiliyordu; bu da doğal olarak ancak konunun uzmanını ilgilendiriyordu. Uzmanınsa, olayların önemini saptamak için zamana gereksinmesi vardı.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yabancı kazıcıların, tarihöncesi dönem üzerinde uzmanlaşmış genç Türklerle birlikte çalışmak üzere dönmeleriyle bu durum büyük ölçüde değişti. Platonun iç kısımlarında olduğu gibi başka yerlerde de, belli başlı yerleşmelerin büyük bir sabırla stratigrafik incelemeleri yapıldı, gelişmelerin kanıtları bulundu ve bulunanlar yeni düzenlenmiş zamandizinsel dizgede uygun konumlarına yerleştirildi. Birbirini izleyen dönemlerin ölçütü, çanak çömleğin ve küçük nesnelerin tipolojisiyle belirlenip dönemlerin adı geçici olarak kondu. Bundan sonra kazı yapılmamış yerleşmelerde arkeolojik yüzey araştırmaları düzenli olarak yapılarak bu yerlerin tarihi, yüzey buluntuları ile saptandı. ele geçen buluntular arasında bölgesel farklılıklar ortaya çıkmaya başladığında artık yeni bir aşamaya gelinmişti. bunların dağılımın incelenmesi ise, sınırları harita üzerinde yaklaşık olarak çizebilecek nitelikte, farklı “kültürel bölgeler”in varlığına işaret ediyordu. İlk zamanlarından beri nüfusu değişik etnik öğelerden oluşmuş bir ülkede, bu elbette önemli bir buluştu.
Yapılan bütün bu işlerin Anadolu’nun tarihöncesini yeniden kurulabileceği bir çerçevenin yaratılmış olmasına katkısı olduğu kabul edilmelidir. söylediğimiz gibi, bunun için sabır ve beceri gerekiyordu; ikisi de zaman içinde karşılığını fazlasıyla almıştır.1930'larda yapılan kazılar, bir anda salt mesleki ilginin sınırlarını aşarak insanın düş gücüne seslenmiştir. Sanki perde birden kalkmış, insanın kültür eriminde bambaşka bir arkeolojik dekorlar içinde geçen olaylar açıkça görülmüştü. Eskiçağın belirli zaman dilimleri güvenle hesaplanmış, insanların günlük yaşamı, dinsel törenleri ya da olağanüstü toplumsal durumlar gerçek dekoru içinde aydınlığa çıkmıştı.
Aslında yarım yüzyıl önce de buna benzer bir buluş, Troia’da (Truva) az kalsın gerçekleşiyordu. Düşsever bir Alman olan Heinrich Schliemann, Homeros’un efsanevi kentinin kalıntılarını ararken, Eski Tunç Çağı’nın, şimdi bizim ikinci dönemi olarak bildiğimiz altın ve gümüş hazineleriyle karşılaştı. Ne yazık ki, buluşun önemini anlaşılması için vakit henüz erkendi ve eserleri çıkarmada kullanılan ilkel yöntem, arkeolojik dekorun bozulmasına neden olmuştu. Buna karşılık, sonraki buluşlar, arkeolojinin, kazı ve kayıt yöntemlerini düzenleyen, kesin olarak tanımlanmış “töre ve kuralları” bulunan bir disiplin olarak kabul görmeye başladığı bir sırada gerçekleştirilmişti. Bundan ötürü bu buluşların sonuçları, artık müzede güzel nesneler göstermekle sınırlı değildir. Bulguların, antropoljik yönden de ele alınmasıyla, bize iletmek istediği bilgi, mantıklı yorum ve resimli kurguyla dile getirilmiştir.
(S. Lloyd, Türkiye'nin Tarihi,TÜBİTAK yay s: 15-18)













) 
Normal
