Nüve Forum


İslam mimarisi hakkinda İslam ile ilgili bilgiler


[coverattach=1]İSLAM a. (ar. islâm). 1. Hz. Muhammet tarafından ortaya konulan ve yayılan din; müslümanlık: islamı kabul etmek. ***8212;2. islam dininden olan kimse; müslüman: islam olmak. ***8212;3. İslama gelmek, islam dinini

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 03.01.11, 22:14
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.463
Blog Başlıkları: 13
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart İslam

[coverattach=1]İSLAM a. (ar. islâm). 1. Hz. Muhammet tarafından ortaya konulan ve yayılan din; müslümanlık: islamı kabul etmek. ***8212;2. islam dininden olan kimse; müslüman: islam olmak. ***8212;3. İslama gelmek, islam dinini kabul etmek. || islam alemi, islam dinini kabul eden ülkelerin tümü. Tamlayan olarak islam'a ilişkin, islam ile ilgili.
***8212;Din. islam öncesi -> CAHİLİYE DEVRİ. || islam tarikatları -> TARİKAT, ***8212;isi. huk. islam hukuku, islam dini kurallarına göre düzenlenen ve kaynağı Kuran hükümleriyle, sünnete ve öteki kaynaklara (icma ve kıyas) dayanan hukuk. ( - ***8212;ANSİKL. Din. Müslüman bilginleri islamı genellikle kaynağı tanrısal olan, doğruluğu her yönden kuşkuya yer kalmayacak biçimde saptanmış, Hz. Muhammet'in elçiliği ile insanlığa duyurulmuş ve uygulanmış hükümler (ahkâm) bütünü biçiminde tanımlar. Bu tanımdan, İslam dininin iki temel kaynağa dayandığı anlaşılır: 1. Tanrı sözü (kelamullah) olan Kuran (kitap); 2. tüm yaşamı Allah'ın gözetiminde bulunan Hz. Muhammet'in söz, davranış ve onayları (hadis).
Dine "islam" adını veren Hz. Muhammet ya da müslümanlar değil, doğrudan Kuran'dır Kuran'da bu sözcük, özellikle bu dinin adı anlamına 6 ayette geçer. Bunlardan üçünde "Allah katında din, islamdır" (III, 19), "Bugün dininizi olgunlaşırdım, size olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı seçtim" (V, 3), "Kim islamdan başka din seçerse onun bu dini kabul edilmeyecektir" (III, 85) denilerek islamın son tanrısal din olduğu, öteki dinlerde zamanla ortaya çıkan boşlukları tamamladığı ve izlenmesi gereken tek din olduğu vurgulanır.
Araştırmacılar, son tanrısal dine "islam" adının verilmesini, bu sözcüğün sözkonu-su dinin temel nitelikleri olan şu üç anlamı birden içermesine bağlarlar: 1. "islam" sözcüğünün bir anlamı, teslim olmak'tır. Böylece bu dini benimseyen, Allah'a, O' nun hükümlerine boyun eğmiş; varlığını, birliğini, kitabını ve peygamberini tanıyarak hak dinini benimsemiş olur; 2. islam, kurtuluş ve esenlik anlamına gelen selam sözcüğü ile aynı köktendir. Buna göre, bu dini benimseyen inkârcılık ve şirk gibi her türlü yanlış inanışlardan ve kötülüklerden sıyrılarak esenlik ve mutluluğa ulaşmış olur; 3. İslam, karşılıklı uyuşmak, anlaşmak, dostça ilişkiler kurmak anlamına gelen müsaleme sözcüğü ile de kök ve anlam birliği taşır, islamın bu anlamı, özellikle Furkan suresi'nln 63. ayetinde vurgulanır. Goldziher, Ahmet Emin gibi ünlü İslam araştırmacılarına göre putperest Araplar'ın kaba tutumları ve sataşmaları karşısında müslümanların barışçıl bir yol İzlediklerini dile getiren bu ayet, Hz. Muhammet'in peygamberliğinden önceki döneme cahiliye, sonraki döneme islam dönemi denilmesinin nedenini en çarpıcı bir biçimde ortaya koyar.
İslamın kaynağı, tanrısaldır. Kuran, bütünüyle vahiy ürünüdür, içinde hiçbir insan sözü yoktur. Hz. Muhammet'in sünnetinin İslama kaynak olması, Kuran ile uyuşması ve tanrısal gerçekleri yine Tanrı'nın bildirdiği biçimde dile getirmesindendir. İslam, Allah tarafından ortaya konulmuştur (vazı-ı ilahi). Kuran, Hz. Muhammet'in yalnızca bir elçi (resul), duyurucu (mübelliğ), müjdeleyici ve uyarıcı (beşir ve nezir) olduğunu sık sık hatırlatır. Bu nedenle müslümanlar, bazı Batı kaynaklarının islamı muhammedilik (moham-medanism) biçiminde adlandırmalarını yanlış bulurlar.
Bir tevhit dini oluşu, islam dininin en belirgin özelliğidir. Kuran, Allah'ın birliği ilkesini her şeyin üstünde tutar, islam inancına göre tevhit, Âdem'den Hz. Muhammet'e kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin dinlerinin değişmez ilkesi olmuştur; işte bu nedenle aslında onlar da islamdır. Bu yüzden Hz. Muhammet, yeni bir din getirmediğini, ancak daha önceki peygamberlerin, ümmetleri tarafından bozulan, saptırılan dinlerini düzeltmekle görevlendirildiğini içtenlikle belirtir islam dininde inanmanın en özgün anlatımı olan ve Kuran'da da yer alan (XXXVII, 35; XLVII, 19) "La ilahe Ilallah" sözü, bütün hak dinlerin ortak onayıdır. Kuran, özellikle hıristlyanları bu İlkede birleşmeye çağırır: "(Ey Muhammet) Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceğiz, Allah'ı bırakarak kimimiz kimimizi tanrı edinmeyecek. Eğer onlar bu çağrıya ilgi göstermezler-se, o zaman 'şahit olun, biz müslümanız' deyiniz" (III, 64).
İslamın ikinci inanç ilkesi, Hz. Muhammet'i Kuran'ın bildirdiği biçimde peygamber tanımaktır. O, Allah'ın kulu ve elçisi-dir. Bu nedenle islamın "kelime-l tevhit"i-nln ikinci bölümünde "Muhammedün resulullah" sözü yer alır; bu söz Kuran'da da geçer (XLVIII, 29). islam dininde Hz. Muhammet'in peygamberliğini tanımamak doğru olmadığı gibi, hangi niyetle olursa olsun, onun hakkında Kuran'da bildirildiğinden öte gitmek de büyük yanılgı olarak kabul edilir. Kuran'ın bu konuyla ilgili ayetinde "Muhammet, ancak bir elçidir; ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölse ya da öldürülse geri mi (eski dininize) döneceksiniz?" (III, 144) denir.
islam dini, kendisinden önceki bütün ilahi dinleri, bunların peygamberlerini ve kitaplarını tanımakla kalmaz, bunu müslüman olmanın koşullarından sayar, islam inancına göre, Kuran'da adları verilen ve verilmeyen pek çok peygamber gelip geçmiş, ancak bugün elde bulunan Kuran dışındaki kutsal kitaplara insan eli karıştığından bunlar büyük ölçüde değişikliğe (muharref) uğramıştır.
islam inancına göre, evrende gözle görülenlerin yanında görülmeyen başka varlıklar da bulunur Melek ve cin denilen bu varlıkların niteliklerini kavramak, insan akıl ve bilgisinin sınırlarını aşarsa da, Kuran' da bildirildiği için bunlara inanmak gerekir.

Kuran'a göre Allah'ın bir "halk âlemi" bir de "emr âlemi" vardır (VII, 54). Bunlardan İkincisi, akıl ve duyularüstü âlemdir. Ehl-i sünnet mezhebine göre kader"e inanmak da islam dininin bir inanç ilkesidir; Allah'ın gücü ve iradesi sonsuzdur, bütün evreni ve evrende olanları iradesi ile kuşatmıştır. Kuran şöyle der: "Sizi de sizin yaptıklarınızı da Allah yaratır" (XXXVII, 96). Ancak mutezile mezhebi, insanın sorumluluğuna konu olan kötü fiillerin gerçekleşmesinde Allah'ın iradesinin etkisi olmadığı görüşünü savunur.
islam dininde ibadetler, kategorik olarak islamın şartları adı altında beş türde toplanır. Bunlardan kelime-i şahadet, Allah'ın varlık ve birliğini, Hz. Muhammet' in peygamberliğini tanımayı kapsar. Namaz, islam dininde İmandan sonra ikinci dinsel yükümlülüktür ve bu yükümlülükle her müslüman, günde en az beş kez Tanrı huzuruna çıkarak İman bilincini yeniler. Oruç, insana Allah'ın nimetlerinin önemini anlama bilinci verir; Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla en zorunlu gereksinimlerden gönüllü olarak uzak durma, insanın açlığı bizzat benliğinde yaşayarak yoksulların sıkıntılarına ortak olma iradesini pekiştirir. Zekât, islam dininden başka hiçbir dinde olmayan ve İyi işlediği dönemlerde güçlü bir toplumsal dayanışma, refahı yaygınlaştırma olanağı getirmiş buiunan ekonomik-dinsel bir kurumdur. Hac, olanakları elverişli her müslümanı ömründe en az bir defa islamın kutsal yerlerini ziyarete, islamın ilk döneminin anılarını yaşamaya, tüm dünya müslü-manlarıyla tanışmaya yönelten bir görevdir. Bu farz ibadetlerin yanı sıra, bir de vacip olan kurban ibadeti vardır. Bu ibadet de zekât ile aynı amacı güder islam dininin ibadetler konusunda ağırlık verdiği en önemli nokta, ibadetlerin ahlaksal içeriğidir. Bu İçerik, Allah'ın hoşnutluğunu amaçlama ve kulların İyiliklerini isteme konularında toplanır. Gösteriş için yapılan ya da çıkar amacı güden hiçbir ibadet geçerli değildir. Ayrıca, kişinin erdemlerini geliştirmeyen ibadetlerde de hayır yoktur. Kuran'da şöyle denilir: "Namazı kıl; çünkü namaz kötü ve çirkin davranışlardan alıkor" (XXIX, 45). Kuran'daki konuların en ağırlıklı olanı ahlaktır. Hz. Muhammet de "İslam, ahlak güzelliğidir" der; müslüma-nı, "öteki müslümanların dilinden ve elinden zarar görmediği kişi" diye tanımlar. ***8212;Tar. ***8226; islamın doğuşu ve gelişimi. "Yaradan Rabbinin adıyla oku" (Alak 1-5) buyruğuyla başlayan ilk vahiy, Hz. Muhammet'e, 40. yaşını doldurduktan altı ay sonra 610 ramazan ayının 27. gününe rastlayan gecede, her yıl 6 ay boyunca gidip itikâfa çekildiği Hira dağındaki mağarada geldi. Hz. Peygamber'e ilk buyruğun inişiyle dinin insanlara duyurulmasına ilişkin verilen buyruk arasında geçen süreye islam tarihçileri fetret derler. Bunun genellikle 3 yıl sürdüğü kabul edilir. Bu dönemde Peygamber'e inanan sadece 4 kişiydi: eşi Hz. Hatice, azatlı kölesi Zeyd bin Haris, amcaoğlu Ali ve en yakın arkadaşı Ebubekir. "Rabbi'nin nimetine gelince, onu başkalarına durma anlat" (Duha XCIII, 11) buyruğunu alınca, artık İslam yalnız yakın çevrelere duyurulan bir öğreti olmaktan çıkarak, tüm insanlığa duyurulması gereken bir din durumuna geldi. Bunu "Önce en yakın hısımlarını uyar" (Şuara) ayeti izledi. Ancak, Peygamber'in ailesi bu çağrıyı reddetti. Bunun üzerine Safa tepesine çıkan Peygamber, Tanrı buyruğunu tüm Mekkeliler'e duyurdu. Bu girişim sonunda 6 kişi daha İslama geldi: Ebu-zer Gıfari, Saad bin Ebu Vakkas, Zübeyir bin el-Avvam, Abdurrahman bin Avf, Tal-ha bin Ubeydullah ve Osman. Öte yandan, mekkeli yönetlcllerse, bu yeni akımı önlemek içini zulmü bile İçeren çeşitli önlemler almaya başladılar. Buna karşın İslam, hızla yayıldı: Bilali Habeşi, Amir bin Fuhey, Emmül Ubeys vb. Yeni dinin 4. yılında Peygamberin amcası Hamza ve Ömer'in islamı kabul edişleri bir dönüm noktası oldu. islamın 5. yılında müslüman-lara karşı Mekke'de baskının artması üzerine Peygamberin izniyle bir grup müslüman Habeşistan'a göçtü. Öte yandan, Mekke'de kalan müslümanları Kureyşliler, her türlü toplumsal haklarından yoksun bıraktılar. Peygamber bunun üzerine yakın dostlarının bulunduğu Taif'e gittiyse de, orada umduğunu bulamadığı gibi, üstelik kentten de kovuldu. Ancak, Peygamber bu başarısızlıklarına karşın, islamlığı yayma çabasından hiçbir zaman vazgeçmedi. Sonuçta islamlığın Medine'de bir yılda geniş ölçüde yaygınlaşması üzerine Mekke'deki müslümanlar Peygamberin önderliğinde Medine'ye göçtüler (622). Böylece Medine dönemi denen bu süreçte Peygamber, islamlığı yaymaya çalışan bir din kurucusu olarak değil de, çevresindeki kabileler, kentler ve devletçiklerle antlaşmalar yapan, savaş açan, barış imzalayan bir devlet başkanı kimliğine büründü. islamlığı yayma göreviniyse sahabe (Peygamberin yakın arkadaşları) üstlendi. Bu arada, mekkeli müşrikler (İslama karşı çıkanlar) Peygamberi ve önderliğinde yayılan dini ortadan kaldırmak için Bedir (624), Uhud (625), Hendek (627) seferlerini düzenledllerse de başarısızlığa uğradılar. Özellikle Hendek savaşı'ndan sonra İslamlık arap kabileleri arasında hızla yayıldı. Hicret'in 8. yılında (630) Mekke' nin alınması ve Kâbe'deki putların Peygamber tarafından kırılması sonucu tüm Yemen islamlığı benimsedi. Hicret'in 9. yılında (631) Güney Irak'ta Semave bölgesinden Aden körfezine kadar tüm Arabistan yarımadası islamlığı resmen kabul etti. Peygamber, bu tek tanrılı son dini yarımadada egemen duruma getirirken; Bizans, Habeş ve iran hükümdarlarına ulaklar aracılığıyla gönderdiği mektuplarla İslama çağırdı. Ancak, hepsinden de red yanıtı aldı. Hz. Muhammet'in Hicret'in 10. yılında Medine'de ölmesi üzerine (632) kan ya da evlilik yoluyla akraba ve hısımı durumundaki dört sahabesi onun ardından islam topluluğunun önderi oldular. Bunlar halife unvanıyla anıldılar.
***8226; Dört halife dönemi (632-661). Hz. Muhammet'in eşlerinden Ayşe'nin babası, ayrıca en eski ve güvenilir dostu olan ilk halife Ebubekir, bedevi kabileler Peygamber'e verdikleri bağlılık sözünden döndüklerinde, Arabistan yarımadasının en uzak bölgelerinde bile Medine'nin egemenliğini yeniden sağladı. Peygamberin öteki kayınpederi Ömer (634-644), çöl Arapla-rinın savaşçı gücünü düzenli ordulara dönüştürerek Suriye, Filistin ve Mısır'ı Bizans'ın; iran ve Irak'ı Sasaniler'in elinden aldı. Ayrıca, "divan" sistemini oluşturarak sivil yönetimin fethedilen bölgelere götürülmesini sağladı ve arap savaşçılarını düzenli maaşa bağlayıp askerleştlrdi. Ömer' in öldürülmesi üzerine (644) müslüman önde gelenlerinden oluşan bir kurul tarafından üçüncü halife olarak seçilen Peygamberin damadı Osman, karşıtlarının çıkardığı bir ayaklanma sonunda öldürüldü (656). Dört halifenin sonuncusu ve Peygamberin amcaoğlu, süt kardeşi, damadı olarak üç yönden akrabası olan AH, bazı çevrelerce Hz. Muhammet'in gerçek ardılı sayıldı. Ancak Ali, Suriye valisi Mu-aviye'nin yönetimindeki bölgeleri denetim altına almayı başaramadı. Irak Arapları' nı kendi çevresinde toplamak için başkentini Kûfe'ye taşıyan Ali, Yukarı Fırat'ta Mu-aviye'ye karşı yaptığı Sıffin savaşı'nda kesin sonuç elde edemedi. Ali öldürülünce (661), oğlu Hasan Irak'ta babasının yerini almaya çalıştıysa da, kısa sürede Mu-aviye tarafından etkisiz duruma getirildi ve tüm halifelik yetkilerini ona devretmek zorunda kaldı.

kaynak:2-cilt:10
Eklenmiş Resimin Önizlemesi
Ýslam-islam.jpg  
__________________
NEVART AKADEMİ
www.nevart.net
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Disleksi Eğitimi
Okuma Güçlüğü
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 03.01.11, 22:15
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.463
Blog Başlıkları: 13
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart İslam

***8226; Emeviler dönemi (661-750). Akrabası "Osman'ın öcü" sorununu dava konusu yaparak, Ali'den sonra islam devletinin halifesi olan ve emevi hanedanını kuran Muavlye, Ali yanlısı düzensiz bedevi ayaklanmacıları ezmek için disiplinli, iyi eğitilmiş, güçlü bir ordu meydana getirdi. Hanedanın en büyük üç halifesi olan Mua-viye (661-680), Abdülmelik (685-705) ve Hişam (724-743) devleti Şam'dan yöneterek Araplar'ın kurduğu imparatorluğu sağlam temeller üzerine oturttular. Fethettikleri Bizans ve iran'a ait yerlerin yönetimle ilgili yöntemlerini benimseyip bunları kendi düzenlerine yerleştirmek ve uygulamak için büyük çaba harcadılar. Arap orduları fetih hareketlerini hızlarını kesmeden sürdürdüler. Mısır'ın batısındaki tüm Kuzey Afrika ele geçirildi, islam orduları Cebelitarık boğazından geçerek ispanya içlerine girdiler. Daha sonra Pireneler'i aşıp Fransa'ya akınlar düzenlediler. Bir başka islam ordusu Kafkaslar'ın ötesindeki Hazarlar'la temasa geldi. Doğu Anadolu'da Bizans sınırlarına akınlar yapıldı, iran'da yerli mirzaların ve onların türk müttefiklerinin şiddetli direnişlerine karşın, Ha-rizm ve Maveraünnehir fethedildi. Bu arada, Araplar islam inancını Hint topraklarına da taşıyarak Mekran yoluyla Sind'e kadar uzandılar. Böylece fethedilen topraklarda Araplar'ın bol gelir sahibi bir sınıf oluşturmalarına ve Irak, Suriye, Filistin' de ekonomik etkinliği ele geçirmelerine olanak sağlandı. Tüm bu yönetsel ve ekonomik gelişimlere karşın, emevi halifeleri Irak'taki arap kabilelerinin ve Ali soyundan gelen şii imamlarının sert muhalefetiyle karşılaştılar. Ayrıca, fethedilen yerlerde arap olmayan halk (mevali) kitleleri, ikinci sınıf vatandaş işlemi gördükleri gerekçesiyle kaynaşmaya başladılar. Sonunda Emeviler, Ebu Müslim'in Horasan'da başlattığı ayaklanmayla devrildi (750).Emevi hanedanından olan kişilere yapılan kıyımdan ailenin sadece birkaç üyesi kurtula-blldl. Bunlardan Hişam'ın torunu Abdurrahman, kaçtığı Kuzey Afrika'dan ispanya'ya geçerek orada Emeviler'in yeni bir kolunu kurdu (756).
***8226; Abbasiler dönemi (750-1517). Mekke' nin Haşiml kabilesinden olan ve Hz. Muhammet'in amcası el-Abbas'ın soyundan gelen Abbasiler, Ali yanlısı alevilerin sürekli çıkardıkları ayaklanmalarla uğraştılar. Alevilerle şiilere göre, Peygamberin de belirtmiş olduğu gibi halifelik kendilerine verilmeliydi. Abbasiler kendilerini savunmak için halifeliğe her geçişte tazim ve ululuk anlamı taşıyan lakaplar (elkab) kullanma yolunu seçtiler. Böylece lakaplar sayesinde Allah'a dayandıklarını ve abba-sl yönetiminin ilahi destek altında olduğunu ilan ve iddia ettiler. Bu eğilim, Abbasi-ler'i Sünniliğin koruyucusu durumuna getirdi. Ayrıca, halifelik merkezini Şam'dan Bağdat'a taşımakla da doğuya yönelimi simgelediler. Emeviler döneminde en geniş sınırlarına ulaşan islam imparatorluğu, ilk Abbasiler'ln yönetiminde de durumunu korudu. Memun (813-817) ile Mutasım (833-842) dönemlerinde Anadolu'da Bi-zanslılar'a karşı başarılı seferler yapıldı. Ancak, X. ve XI. yy.'larda bu kez Abbasiler Bizans'ın güçlü Makedonya imparatorları karşısında kendilerini savunmak zorunda kaldılar. Öte yandan Emeviler'in bir kolu ispanya'da bağımsız olarak hüküm sürerken, Kuzey Afrika da gerçek anlamda bir denetimden çok uzaktı. Bu arada, Tolunoğulları Mısır'da bağımsız bir yönetim kurdular. Maveraünnehir ve Horasan' da Tahiriler'i, Bağdat'taki merkezi yönetime bağlı gibi gözükerek gerçekte başına buyruk davranan iranlı yerel hanedanlardan Samaniler ile Saffariler İzledi. X. yy.'da şiilik islam dünyasının büyük bölümüne egemen olunca, Abbasiler'in gerçek yönetimi ancak Irak'la sınırlı kaidı. Önce Kuzey Afrika'yı, sonra da Mısır ve Suriye'yi ele geçiren Fatımiler, Kahlre'de fatımi halifeliğini kurdular. Irak ve iran'da güçlenen Deylemli Büveyhiler, Bağdat'a girip halifeyi sadece dinsel başkan durumunda bir kuklaya indirgediler ve yönetime elkoydu-lar (945). Selçuklular'ın Bağdat'ı almaları abbasi halifelerini Şiiliğin baskısından kurtardı (1055). Ancak Sünniliğin koruyucusu durumundaki Selçuklular, halifelerin siyasal güçlerinin yeniden canlanmasına izin vermediler. Büyük Sefçuklular'ın gerileme ve parçalanma döneminde Abbasiler Muktefi (1136-1160) ile Nasır (1180 -1225) gibi yetenekli halifeler sayesinde yeniden toparlandılar; ama Hulagu'nun Bağdat'ta son halife Mustasım'ı öldürtme-si ve moğol istilası üzerine, Bağdat'taki abbasi halifeliği sona erdi (1258). Mısır memluklu sultanı Baybars, son halifenin kıyımdan kurtulan amcası Mustansır'ı Ka-hire'ye çağırarak halifelik makamına oturttu (1261). Bir mısır ordusunun başında Bağdat'ı geri almayı deneyen halife, bu başarısız girişimi sırasında ölünce (1261), oğlu Hâkim (1261-1302) babasının yerine geçti. Halifeliğin Kahire'de yeniden kurulması, memluk yönetiminin yasallaşması-na yardımcı olduğu gibi, Haçlılar ve Mo-ğollar'a karşı girişilen savaşlarda da manevi bir silah olarak kullanıldı. Ancak, Memluklar devletinde halifeler hiçbir siyasal güce sahip olmadıkları için onların sultanlarla yönetimi paylaşmaları düşüncesi bile sözkonusu değildi. Mısır fatihi Yavuz Sultan Selim tarafından istanbul'a getirilen son abbasi halifesi Mütevekkil III (1517), ölüm yatağında halifeliği osmanlı padişahlarına devretti.
***8226; Osmanlılar dönemi. Halifeliğin türk padişahlarına geçmesinden sonra Osmanlı devleti islam dünyasının önderi oldu. Daha önce Bizans imparatorluğu'nu ortadan kaldırarak istanbul'u islamlık merkezlerinden biri konumuna getiren Osmanlılar, ardından islamlığı Balkanlar'a ve Macaristan topraklarına yaydılar. Bu etkinlikler sonunda Boşnaklar ve Arnavutlar'ın büyük bölümü müslümanlaştı. Doğuda Azerbaycan ve Kafkasya'nın ele geçirilmesi üzerine buraların yerli halkları olan Çerkezler, Abazalar, Çeçenler, Dağıstanlılar vb. islamlığı benimsediler. Hint okyanusu'nda türk deniz kuvvetleri, arap üslerinden Portekizlilere karşı seferler düzenleyip zaferler kazandılar. Böylece G.-D. Asya adalarında, özellikle Endonezya'da müslüman-lık büyük bir hızla yayıldı.Ayrıca, Çin'de ve Hindistan'da da sayıları milyonları bulan İslam toplulukları oluştu. Öte yandan, islamlık zenci Afrika'da da müslüman tüccarlar ve Habeşistan'ı vilayet olarak topraklarına katan Türkler aracılığıyla doğal bir biçimde kendiliğinden yayıldı.Ancak, ikinci Viyana bozgunundan (1683) sonra Avrupa'da Osmanlılarla birlikte islamlık da geriledi. Balkan savaşı sonunda (1912 -1913) Osmanlı devletinin Avrupa'daki toprakları Doğu Trakya ile sınırlı kaldı. Cumhuriyetten sonra (1924) halife Abdülmecit görevden alınarak halifelik ortadan kaldırıldı.
***8226; Yeryüzünde islamlık. Dünya nüfusunun beşte birini oluşturan müslümanlar ırk yönünden türk kitlesi (Türkiye, Kıbrıs, Suriye, Irak, iran, Afganistan, Balkanlar, SSCB ve Çin Halk Cumhuriyeti): yaklaşık 150 milyon; iran kitlesi (iran, Irak, Tacikistan, Afganistan ve Hindistan): yaklaşık 50 milyon; hintli kitlesi (Pakistan, Bangladeş, Hindastan, Çlnhindi ve G.-D. Asya adaları): yaklaşık 300 milyon; çinli kitlesi (Çin, Tibet, Moğolistan, Mançurya, Filipinler): yaklaşık 90 milyon;Asya'da yerleşik Araplar: yaklaşık 25 milyon; afrikalı Araplar ve araplaşmış Afrikalılar: yaklaşık 90 milyon; Berberiler ve Zenciler: yaklaşık 70 milyon; Afrika'da yerleşik asyalı müslümanlar: yaklaşık 2 milyon; Avrupa'da Boşnaklar, Arnavutlar, Türkler ve Pomaklar gibi topluluklardan oluşurlar. Kafkas boylarından müslüman olanlar da SSCB'de yaşarlar. Evrensel bir din olarak islamlık, çeşitli mezhep ve kollara bölünmüş durumdadır. Dünyadaki yaklaşık 900 milyon müslüman nüfusun üçte ikisinden çoğu, sün-nidir. Dört sünni mezhebin °/o 52'si hanefi, °/o 28'i şafii, % 18'i maliki, % 2'sl hanbelidlr. Hanefilik Türklerin ve türk egemenliğinde yaşamış ülkelerdeki islam topluluklarının mezhebidir. Hanefiler, Türkiye, Balkanlar, SSCB, Afganistan, Hindistan, Pakistan, Çin, Çin Türkistanı, Ürdün, Eritrea ve Etyopya'da çoğunluğu; iran, Irak, Suriye, Filistin, Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir'de azınlığı meydana getirirler. Doğu arap ülkelerinde (Suriye, İrak, Filistin, Mısır, Libya, Arabistan yarımadasının bir bölümü, Sudan) şaflillk; batı arap ülkelerinde (Kuzey Afrika) malikilik egemen durumdadır. Sünniliğin en tutucu kolu olan hanbeliliğin bir türevi olan vahhabillk, Suudi Arabistan'ın tüm nüfusunu kapsar. Ayrıca, Pakistan, Suriye, Umman ve Ürdün' de de hanbeliler küçük topluluklar halinde bulunurlar. Dört sünni mezhep dışında islam nüfusunun büyük çoğunluğu, şi-Idir. En önemli şü kolu iran'da egemen olan Caferiliktir. Caferiler, küçük azınlık grupları olarak Hindistan, Pakistan, Afganistan, Türkiye, Lübnan, Suriye ve Bahreyn'de; büyük topluluklar halinde de Irak'la Kuzey Azerbaycan'da yaşarlar. Yemenin yarısına egemen olan zeydiler, Şiilerin ılımlı kanadını oluşturur. Bu mezhebin aşırı kanadını meydana getiren isma-ililer (yaklaşık 7 milyon), küçük gruplar halinde iran, Pakistan, Hindistan, Seylan, Suriye, Tanzanlya, Kenya, Madagaskar, Yemen gibi ülkelerde bulunurlar ve Ağa Han'ı imam olarak kabul ederler. "Alevi" adıyla anılan öteki aşırı kanattan olanlar Suriye, Lübnan, Türkiye'de yaşarlar. Öte yandan, Sünniler ve şiiler dışında en önemli mezhep olan ve sayıları 1 milyonu aşan hariciler, özellikle Umman'da, küçük topluluklar halinde de Cezayir, Tunus ve Zanzibar'da bulunurlar. Bir bakıma islamlıktan ayrı bir din şeklinde gelişimini sürdürmüş olan öteki mezhep mensuplarından ahmediler (kadıyanller) 250 bin kişilik bir topluluk halinde Pakistan'da; 500 bini aşkın dürzi, Suriye, Lübnan ve İsrail' de; yaklaşık 2 milyon bahai, iran ve ABD' de; 10 bin kadar yezidi de Suriye ve Irak' ta yaşarlar. Ayrıca, Türkiye'de (istanbul ve izmir) dönme adıyla bilinen, yaklaşık 50 bin kadar sabatai de vardır.
***8226; Devletlerin islam nüfus yüzdeleri. ABD (% 0,4), Afganistan (°/o 100), Alman Demokratik Cumhuriyeti (°/o 0,2 ?), Almanya Federal Cumhuriyeti (% 2,5), Arjantin (% 0,3), Arnavutluk (% 70 ?), Avustralya (% 0,5), Avusturya (% 0,4), Bahreyn (% 100), Bangladeş (°/o 96), Belçika (% 0,6), Brezilya (% 0,5), Bulgaristan (°/o 15 ?), Burkina Faso (% 29), Burma (% 6), Burundi (°/o 9), Büyük Britanya (°/o 0,8), Cezayir (°/o 88), Çad (% 90), Çin (% 5), Dahomey (°/o 13), Endonezya (% 91), Ekvator Ginesi (% 10), Etyopya (% 41), Fas (°/o 95), Fildişi Kıyısı (°/o 23), Filipinler (°/o 10), Fiji (% 7), Finlandiya (% 0,3), Fransa (% 2,5), Gabon (°/o 7), Gambiya (% 57), Gana (% 24), Gine (0/0 74), Güney Afrika (% 2), Haiti (°/o 1,5), Hindistan (% 17,5), Hollanda (% 2), Irak (% 96), iran (% 98), israil (°/o 9), ispanya (% 0,6), isveç (% 0,4), isviçre (% 0,8), italya (°/o 0,1), Jamaika (% 2), Japonya (°/o 0,3), Kamerun (% 34), Kampuçya (% 8), Kanada (% 0,7), Katar (% 100), Kenya (°/o 40), Kıbrıs (°/o 22), Kore (°/o 0,1), Kuveyt (°/o 98), Küba (°/o 0,1 ?), Laos (°/o 3), Liberya (û/o 16), Libya (% 97), Lübnan (°/o 42), Lüksemburg (°/o 0,7), Macaristan (% 0,1), Madagaskar (o/o 27), Mala-vi (o/o 8), Maldiv (°/o 100), Malezya (Vo 58), Mali (°/o 66), Malta (°/o 7), Mauritius (o/o 20), Meksika (o/o 0,1), Mısır (°/o 92), Moğolistan (o/o 19), Moritanya (°/o 100), Nijer (% 86), Nijerya (°/o 50), Orta Afrika (% 7), Pakistan (°/o 89), Panamá (% 6), Polonya (0/0 0,9), Portekiz (O/o 7), Rodezya (o/o 3), Romanya (°/o 2), Ruanda (°/o 10), Senegal (°/o 80), Sierra Leone (°/o 46), Singapur (O/o 50), Sri Lanka (°/o 7), Sudan (O/o 83), Suriye (o/o 88), Somali (% 100), Suudi Arabistan (Vo 100), SSCB (°/o 15), Tanzaniya (% 31), Tayland (% 5), Trinidad (°/o 8), Togo (°/o 13), Tunus (°/o 92), Türkiye (°/o 99), Uganda (% 21), Umman (°/o 100), Ürdün (% 100), Vietnam (% 6), Yemen (°/o 100), Yugoslavya (% 13), Yunanistan (°/o 4), Zaire (°/o 6), Zambiya (°/o 3) ve geriye kalan ülkelerde dağınık olarak yaklaşık 100 bin kişi.
Ancak, islamlık dünyada, özellikle ABD, zenci Afrika, Almanya Federal Cumhuriyeti, Büyük Britanya'da sürekli yayıldığından, yukardaki tablonun oranları 1980'li yılların ilk yarısının rakamları olarak kabul edilmelidir.

FELSEFE
islamın felsefeyle ilk karşılaşmasının, Emeviler çağına rastladığı söylenebilir Bu karşılaşma, hıristiyan tanrıbilimcilerle yapılan tartışmalar sayesinde ve onların pla-tonculuk ve yeniplatonculuk damgası taşıyan öğretileri ve Aristoteles mantığının etkisi altındaki kanıtlama yöntemleri aracılığıyla oldu (nitekim Aristoteles'e "mantığın üstadı" [sahib ül-mantık]) diyorlardı.
VIII. yüzyıl'ın sonuna doğru, yunan yapıtları, ilkin süryanice çevirilerinden, sonra da asıllarından arapçaya çevrildi. Gerçekten de, islamiyetten önce Bizans Ortodoksluğunun ülkeden kovduğu Edessa okulu nesturlleri, Huzistan'da Cündişa-pur'a sığınmışlardı. Atina okulunun iusti-nianos tarafından kapatılmasından (529) sonra, burada ders veren filozoflar, Hüs-rev Anuşlrvân tarafından Cündişapur'a kabul edildiler. Süryaniceye çeviriler işte bu merkezde yapıldı. Abbasi halifeleri zamanında da Bağdat bu kentin yerini aldı. 830'da halife el-Memun, bu kentte Bilgelik Evi'ni (Beytülhikme) kurdu ve bütün ülkelerin bilginlerini (yunanlı, iranlı, hintli, hıristiyan, yahudi) burada topladı. Çeviri işi devam etti ve giderek yunanca özgün metinlerden yapılmaya başlandı. Felsefeye duyulan ilgi, bağnaz din bilginlerinin (özellikle hanbelilerın) karşı çıkmasına rağmen, yunan bilimlerinin, gökbilim ve tıbbın yardımıyla gelişti. Oysa, bu bilimler, Araplar' ın büyük üstad olarak benimsedikleri Ga-lenos'un yapıtlarında da görülebileceği gibi fizik, metafizik ve mantık sorunlarından ayrılmaz durumdaydı. IX. yy.'dan itibaren, çeviriler daha çok yunanca ve süryanice bilen hıristiyanlarca yapılmaya başlandı. Bunların çoğu da nesturiydi. En ünlü çevirmenler, IX. yy.'da, hekim Yahya ibn Ma-seveyh; Yahya bin Birik, Musa bin Şakir' in matematikçi üç oğlu; Sabit bin Kurra, Bağdat'ta bir çevirmenler okulunu yöneten gökbilimci Harranlı Sabli, Hüneyn* bin ishak, oğlu ishak ve yeğeni Hübeyş; X. yy.'da, Kuşta bin Luka el-Baalbekki, Yahya bin Adi (ikisi de filozoftu) ve mantıkçı Matta bin Yunus'tu. Hepsi de çevirmen olmalarının yanı sıra, özgün birer bilgin ya da düşünürdüler. IX. yüzyılda, ilk büyük müslüman filozof olan el-Kindi, hem mutezile akımına bağlı bir tanrıbilimci, hem bir çevirmen, hem de gökbilim, aritmetik ve tıbba ilgi duyan bir bilgin ve Aristoteles'in etkisinde kalmış bir filozoftu. Yazdığı Mektuplarda, ilk felsefe üzerine kısa bir inceleme ve tüm arap felsefe terimlerinin tanımları da yer alır.
Farabi (870-950), Aristoteles'ten sonra ikinci hoca (el muallim üs-sâni) adıyla anılır. Gerçekten de, Farabi, yalnızca Ibni Sina'yı ve birçok doğu düşünürünü (bu arada Miskaveyh* ye ihvanüssefa'yı) değil, batı felasile'sini (İbni Bacce, ibni Rüşt) de etkiledi. Mantık yorumlaması, tüm arap mantığına kaynaklık etti ve siyaset konusundaki düşünceleri, büyük bir etki yaptı. Farabi, yeniplatoncudur; Plotinos'a ve özellikle Aristoteles'in yunanlı yorumcularına dayanır. Bu yorumcuların (Simpliki-os gibi) birçoğu ise platoncu ve hatta stoacı düşüncelerin, aristotelesçi görüşlerle yanyana getirildiği bir bağdaştırmacılık ortaya koyarlar. Farabi, bir nesturi hıristiyan olan Yuhanna bin Haylan'ın öğrencisiydi. Yanlış olarak Stagelroslu'ya (Aristoteles) atfedilen ve aslında Enneades' den alınma metinler derlemesinden başka bir şey olmayan Kitâb ûl-esolocya'ya dayanarak, iki "bilge"nin, yani Platon ile Aristoteles'in görüş birliği içinde olduğunu kanıtlamayı amaçlayan bir kitap yazdı. Farabi'nin bu İnancı bir philosophia perennis (ebedi felsefe) anlayışını güçlendirdi. Farabi'nin büyük yapıtları, önce Aristoteles'in yorumları, sonra mantık ve fizik kitapları ve nihayet metafizik ve siyaset incelemeleridir (bu son iki dal Farabi' de birbirinden ayrılmaz). Gerçekten de gerek Fî mebâdîi ârâ'i ehl il-medînet il fâzıla'da, gerekse Kitâb üs-siyâset il -medeniyye'de, hem Devlet'ten hem de Nikomakhos ahlakı'ndan (Ethika Niko-makheia) esinlenerek, mutiuluğun, kozmik düzenin yansısından başka şey olmayan siyasal düzene bağlı olduğunu gösterir.
Bu sistem, Şifâ' adlı yapıtı eksiksiz bir felsefe incelemesi olan İbni* Sina'nın felsefesinde yeniden ele alınıp geliştirilmiştir. ibni Sina Kitâb ül-kanun fi't-tıbb (Tıp kanunu) adlı yapıtıyla olduğu gibi gizemci bir düşünceye kapı açması ve "felsefi romanları" ile de ünlüdür. Ama bu, onu doğa bilimleriyle de ilgilenmekten alıkoymaz. Ancak, İbni Sina'da, sistematik düşünce, deneyci görüşten daha ağır basar.
ibni Sina, bu açıdan, çağdaşı el -Biruni'den (937-1050'den sonra) farklıdır. El-Biruni, her düşünmenin gözleme dayanması gerektiğini, doğruyu en iyi veren dilin matematik dili olduğunu İleri sürer, gizemci idealist bir felsefesi olduğunu söyleyerek Platon'u eleştirir ve Aristoteles'ten ihtiyatla yararlanır.
ibni Sina, bir eşari olan Fahrettin Râzî' nin (1149-1209) de esin kaynağıdır. Cü-veyni ve Gazalinin izleyicisi olan Fahrettin Râzî, bir Kuran tefsircisi ve filozof, islam dünyasında gerçek bir philosophia ancilla theologiae'riırı (tanrıbilim hizmetinde felsefe) yaratıcısıdır, ibni Sina' nın bir diğer vefasız izleyicisi de Ebülbe-rekât'tır.
Nihayet, Doğu'da birçok mutezile ya da eşari tanrıbilimcislnin, Tanrı, Tanrı'nın sıfatları, Tanrı'nın yaratıkları ve gelecekte olması muhtemel şeyler konusundaki bilgisine ilişkin felsefe sorunlarını ele aldıklarını belirtmek gerekir. Eşari Bakilla-ni, Tanrı'nın sınırsız gücünün mutlak özgürlüğünü açıklamak için yaratılmış evrenin atomlardan kurulmuş olduğunu ve Tanrı'nın kesintili olan zamanın her anında, bu atomların düzenini altüst edebileceğini, evrenin düzenli gidişinin aslında Yaradan'ır^aralıksız yeniden başlayan bir yaratışla sürdürmek lütfunda bulunduğu bir alışkanlığa (âde) dayandığını İleri sürdü. Bakillani'ye göre, yaratışın biricik etkin nedeni Tanriydı ve yaratıkların dayandığı nedensellik bir vesile nedenden başka bir şey değildi.
Bati da, dört filozof egemen durumdadır: ibni Bacce, ibni Tufeyl, ibni Rüşt ve ibni Seb'in. Üzerinde tartışılan en önemli sorun, aklın birliği sorunudur: insan aklı, arına arına sonunda, Etkin Akıl ile birleştiğinde kendi niteliğini korur mu, korumaz mı? Latlnler'de, özellikle Thomas Aquinus ile Brabantlı Slger'i karşı karşıya getiren tartışmaların çıkış noktası ibni Rüşt'tür. ibni Bacce, insanın, aklıyla mutluluğa ulaşmak için, kokuşmuş kurumlardan nasıl uzak durması gerektiğini açıklar. Burada, Farabi'nin etkisi açıktır. Bir yapıtında, tek başına kalmış bir çocuğun, doğayı gözlemleyerek, aklın en yüce doğrularına nasıl ulaşabileceğini gösteren ibni Tufeyl de aynı sorunu ele alır. ibni Rüşt, bir salt aristotelesçi olduğunu ileri sürer. Aristoteles' in yapıtları üzerine birçok yorumu dışında, tanrıbilimci Gazalinin "diyalektik" kanıtlarının geçersizliğini göstermeye çalışır, ibnirüştçülük, felsefe düzeyinde, aristote-lesçillğin bir sistemleştirilmesidir ve bu çaba, islam düşüncesine hemen hiçbir şey borçlu değildir.
Bu akımın dışında, ibni Haldun (1332-1406), tam anlamıyla özgün bir tarih felsefesi kurmuştur.

İSLAM BİLİMLERİ
islam biliminin kaynakları çok çeşitlidir; Araplar Mısır'da, İskenderiye biliminden arta kalanları toparladılar, Suriye'deki okulları, Yahudiler'in ve nesturi hıristiyan-larının okullarını ve yunanlı bilginlerin bilgilerine sahip çıkan Ortadoğu hıristiyan manastırlarını denetim altına aldılar. IX. yy.'dan başlayarak, çeşitli kültürlerden ve değişik dinlerden bilginler arapçayı edebiyat ve bilim dili olarak kullandılar.
İslam ülkelerinde bilimin gelişmesini üç aşamada inceleyebiliriz: ***8212;yunan kültür mirasının ve hint katkılarının özümlenmesi;
***8212;yunan elyazmalarının ya da bunların süryanice ve ibranice çeviri ve şerhlerinin arapça çevirileri. Eukleides, Arkhlmedes, Apollonlos, Heron ve Diophantos'un yapıtları derinlemesine incelendi. Yunanlıların bilgileri ve yöntemleri, sayısal hesap problemlerinin çözümüne uygulandı; ***8212;bu akımın yoğunlaşması ve islam biliminin kuruluşu.
İslam uygarlığı, kuramsal düşünceyle, ticaretin, mimarlığın, gökbilimin, coğrafyanın, optiğin vb. yarattığı pratik sorunları çözme isteklerinin derin bir bireşimini gerçekleştirdi, islam bilginleri çoğu kez uzmanlaşmadan habersizdi ve bilim dalları arasındaki ayrımı yok saydılar.
Bağdat matematik okulu, ticari aritmetik, geometrik şekillerin hesabı, yaklaştırınca hesap ve çizim, trigonometri ve cebirle ilgilendi; bu okulun, özerk bir bilim dalı haline getirdiği cebire katkısı büyüktür. Bağdat okulunun en büyük İlk bilgini el-Harezmi'dir (IX. yy. başı). Brahmagup-ta'nın metinlerinden esinlenen kitabı De numero indorum (arapça orijinali olan Ki-tâbu hisâb il-aded il-hindîgünümüze ulaşmamıştır) ondalık sistemin ilk açıklamasını içerir ve sıfırın tüm ayırtedici özelliklerini taşıyan küçük bir çemberden yararlanır. Bu temel yapı, doğrusal ve ikilenik denklemlerin pozitif köklerinin nasıl bulunacağını öğretir. Kitapta hiçbir simge kullanılmamıştır ve sayılar bile yazıyla gösterilmiştir. El-Harezmi'nin ilk tilmizi mısırlı Ebu Kâmil, onun orandışı sayılar konusundaki sessizliğini bozarak yeni doğmuş bu ceblri geliştirdi; orandışı sayıları, aritmetiğin başlı başına ele alınması gereken nesneleri olarak kabul etti.
X. ve XI. yy.'da yazılan arapça yapıtlarda, Diophantos'un Arithmetika adlı kitabının etkisiyle (Kuşta bin Luka bu kitabı, Kitâb fî hisâb it-telaki alâ cihet il cebri ve'l-mukabele adıyla arapçaya çevirmişti) aritmetik ve cebir, birbirlerini zenginleş-tirdiler: örneğin, sayısal algoritmalar tek bilinmeyenli ifadelere aktarıldı, cebir yöntemleri sayılara uygulanarak ondalık kesirler kuramı yaratıldı. El-Kereci, bir inceleme kitabında cebirin hedefinin, bilinmeyen büyüklükleri bilinenlerle saptamak olduğunu ileri sürdü ve bu bilim dalı, kesin bir biçimde, bilinmeyenin aritmetiği olarak tanımlandı. Es-Semev'el, icat ettiği bir tablo sistemiyle polinomları katsayılarına göre gösterdi. Bu sistemle, kare köklerin kökünü almak da içinde olmak üzere, tüm cebirsel işlemleri gerçekleştirmek olanaklı hale geldi. El-Kereci okulunda, denklemlerin incelenmesi, ikinci dereceden denklemlerin çerçevesi dışına çıkamadı. Geometri ve cebirin buluştuğu kavşakta yer alan yöntemler sayesinde ibnülhaysem (Kahire, X. yy.), Hayyam ve et-Tusi (iran, XII. yy. sonu) kübik denklemlerin çözümlerini bulmayı başardılar. Hayyam kübik denklemleri sınıfladı ve İki koniğin arakesitini kullanarak her tür için, köklerin (pozitif) bir çizimini gösterdi. Et-Tusi oldukça sistemli bir biçimde, pozitif köklerin var olma koşullarını tartıştı ve bu çalışmaları onu, eğrilerin özelliklerini incelemeye yöneltti. Ayrıca, daha önce bulunmuş kuramsal ve teknik yolların tümünden yararlanarak bir sayısal çözüm yöntemi ortaya koydu. El-Kaşi (Semerkand, XV. yy.) bu yöntemlerin büyük bir çoğunluğunu, çeşitli alanlarda duyulan pratik gereksinimleri karşılamak amacıyla Miftâh ül hisâb adlı kitabında bir araya getirdi. Kitapta özellikle, ondalık kesirlere ilişkin ilk kuramı açıkladı.
Geometri araştırmaları, yunan geometrisi tarafından belirlenen alanla sınırlı kaldı. Yunanlılar'ın bulduğu tüketme yönteminden yararlanan, alan ve hacim hesabı yöntemleri geliştirildi. Bağdat'ta büyük bir saygınlığı olan Beni Musa kardeşlerin tilmizi ve Arkhimedes, Eukleides ve Apol-lonios'un çevirmen-yorumcusu olan Sabit bin Kurra(IX. yy.), bir parabol parçasının alanını, parabolün içine çizdiği yamukların alanını toplayarak hesapladı ve parabol parçalarının dönmesinden doğan dönel cisimlerin hacimlerini belirledi. Yer ölçümü ve mimarlığın pratik gereksinimleri, kimi kez, Yunanlılar'ın bulduğu çizim yöntemlerinin yalınlaştırılmasını zorunlu kıldı. Ebülvefa, temel çözümleri, bir cetvel ve açıklığı değişmeyen bir pergelle gerçekleştirdi. Geometriciler yaklaşık çizim yöntemlerinde büyük bir ustalık kazandılar: bir çemberden ve bir cetvelden yararlanarak, bir açıyı üç eşit parçaya böldüler; belli iki büyüklük arasındaki orantılı ortalamaları saptamak için sürgülü cetvellerden oluşan bir alet tasarladılar.
Cevheri'den (IX. yy. başı) es-Semer-kandi'ye kadar (XIII. yy.'ın 2. yarısı) islam matematikçileri koşutlar kuramıyla çok yakından ilgilendiler. Sabit bin Kurra, ibnül-heysem, Hayyam ve et-Tusi, Eukleides' in 5. koyutuyla dörtgenin ve dolayısıyla üçgenin açılarının toplamı arasındaki bağı buldular. Hayyam, dörtgeni (Saccheri [XVII. yy.] dörtgeni), iki ucuna eşit dikmeler inilmiş belli bir doğru parçası olarak ele aldı ve dörtgenin üst açıları için üç varsayım ortaya koydu: dar açılar, dik açılar ve geniş açılar. Birinci ve ikinci varsayım XIX. yy.'da Gauss-Bolyai-Lobaçevskiy'in ve Ri-emann'ın eukleidesçi olmayan geometrilerinin çizimine yol açtı.
Trigonometri gökbilime bağlı olarak gelişti: kesin ölçümler yapma kaygısı, tam bir kesinlik taşıyan trigonometri tablolarının düzenlenmesiyle sonuçlandı. EtTusi, Ki-tabu şekl il-kattâ' adlı kitabında, düzlemsel ve küresel trigonometrinin, gökbilimden bağımsız sistemli bir açıklamasını yaptı.
Deneysel yöntem, özellikle mekanikte ve daha çok gökbilimde kullanılmaya başlandı. Aletlerin yapımı (usturlaplar; kadranlar...) yetkinleşti ve çok sayıda inceleme kitabının konusu oldu. Bağdat ve Şam gözlemevlerinde el-Bettani, ılım noktalarının kesinliğini, Ebülvefa, Ay'ın değişimini inceledi, es-Sufi, yıldız katalogları hazırladı.
Optikte, ibnülheysem geometriyle fiziği kaynaştırarak Kitâb-ül ün-Nezâ'ir'i yazdı; bu kitap Batı'yı derinden etkilemiştir. Hastanelerde deneysel yöntemlere ağırlık veren bir tıp anlayışı gelişmeye başladı.
XV. yy.'da Uluğ Bey, Semerkand'da, ileri düzeyde öğrenciler için bir okul açtı ve bir gözlemevi kurdu, islam bilimi son yapıtlarını bu okulda verdi, çünkü müslüman imparatorluğun bütünlüğü bozulmuştu (XIII. yy.'da) ve bilimsel araştırma olanakları yok olmuştu. Ortaçağ hıristiyan batı dünyasının islam mirasını ve bu yolla yunan mirasını özümlemesi için birkaç yüzyılın geçmesi gerekecekti.
__________________
NEVART AKADEMİ
www.nevart.net
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Disleksi Eğitimi
Okuma Güçlüğü
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 03.01.11, 22:15
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.463
Blog Başlıkları: 13
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart İslam

İSLAM SANATLARI
"islam sanatları" denince, islam ülkelerindeki sanatsal üretimin tümü değil, islam estetiğine az ya da çok bağlı olan yapıtlar anlaşılır. Bununla birlikte bu sanatın sınırları belirsizdir. Bütün uzmanlar şu yapıtları islam sanatına bağlamakta hemfikirdirler: VII. yy.'ın sonunda ve VIII. yy.'ın ilk yarısında gerçekleştirilen yapıtlar (bunlar kaynaklarını Antikçağ sanatından aldıklarından, bu sanatın izlerini taşırlar); ispanya'da, arap istilası sırasında müslüman olmayanlar için yapılan (mustarip sanatı), istiladan sonra da müslümanlar tarafından hıristiyanlar ve yahudiler için gerçekleştirilen (mücear sanatı) yapıtlar; ayrıca, Normanlar'ın egemenliğinde bulunan Sicilya'daki yapıtların bir bölümü. Buna karşılık uzmanlar Çin, Endonezya ve Zenci Afrika'da, yani klasik islam toprakları olarak kabul edilen yerlerin dışında müslümanların ürettikleri yapıtları islam sanatı ürünleri olarak kabul etmemektedirler. Ancak, bazı konular da uzmanlar arasında tartışmalıdır: hint-islam yapıtlarını, kimileri islamdan çok hint sanatına yakın olduğunu ileri sürerek yalnızca hint yapıtları olarak görmekte, kimileri de bunun tam tersini savunmaktadır; Mehmet Siyah-kalem'in resimlerinin yetkin örneklerini oluşturduğu (XV. yy.) islam sanatı kurallarının dışına çıkan birtakım klasik yapıtlarla, XVIII. ve XIX. yy.'larda temel ilkeleri bir yana bırakarak Avrupa etkisiyle üretilen yapıtlar da tartışma konusudur.
***8226; İslam sanatlarının alanı, islam sanatları, tarihsel olarak bin yılı aşkın bir süreye, coğrafi olarak 35° K. enleminin her iki yanında (yaklaşık 45° ve 25° enlemler arası), Atlas okyanusu kıyılarından Bengal körfezine kadar uzanan geniş bir alana yayılmıştır, islam sanatları, mimarlık, resim, heykelin yanı sıra ağaç ve fildişi oymacılığı, seramik, madencilik, camcılık, kumaşçılık ve halıcılık gibi endüstri sanatları alanında da yapıtlar vermiştir. Bu sanatlar tam anlamıyla ancak XIX. yy. sonundan itibaren tanınmaya başlamıştır, ilk araştırma ve incelemeler aşırı özen ve inceliğin çoğu zaman gücü maskelediği ve geleneklerin ikinci derecede önem taşıdığı ülkelerde (Hindistan, ispanya, Cezayir) yapıldı. En eski yapıtların büyük bölümü depremler, moğol istilaları (iran) ve hıristi-yanların Reconquista'dan sonraki taşkınlıkları (ispanya, Sicilya) sırasında yok oldu.
***8226; islam sanatının doğuşu, islam sanatları Avrupa ile Uzakdoğu arasındaki bölgelerde, Antikçağ ile Modern çağlar arasında doğup gelişmiş, daha sonraları da aracı görevi üstlenmişlerdir. Bu sanatın yaratıcısı olan Araplar'da sanat geleneği pek gelişmiş değildi ve fethettikleri topraklarda buldukları anıt ve eşyalardan devşirme yoluyla yararlandılar. Hıristiyan ve bi-zans kültürünün egemen olduğu Şam'a yerleşen Emeviler bu kültürlere çok şey borçludur. Emeviler aynı zamanda iran geleneklerinden de etkilenmişlerdir. Abbasiler*'in imparatorluğun merkezini Mezopotamya'ya taşımasından sonra bu gelenekler daha da önem kazanmıştır islam sanatının kubbeyi ve eyvan'ı örten beşik tonoz gibi önemli mimari biçimleri o dönemde benimsediğine kesin gözüyle bakılmaktadır. Bununla birlikte Yunan -Roma antikçağ sanat ürünlerinin çeşitli parçalarını yeni yapılarda kullanma alışkanlığı hemen hemen aralıksız sürdü. Bu iki temel katkıya yenileri de eklendi; başlangıçta Kiptiler ile Mısır, Vandallar ile ispanya daha sonraları da berberi istila-larıyla Afrika, türk ve moğol göçleriyle Orta Asya ve Çin, islam sanatını geliştirip zenginleştirdiler. Osmanlılar'ın Balkanlar'a doğru ilerlemesiyle Bizans, Rönesans'tan sonra da Haçlı seferleriyle yeniden Avrupa etkileri görülmeye başladı.
***8226; Benzerlik ve farklılık, islam sanatları çeşitliliklerine rağmen, dinsel, siyasal, iklimsel ve etnik etkenlere bağlı olarak derin bir birlik gösterirler. Yine de bu etkenlere şaşmaz gözüyle bakılmamalıdır. Dine her zaman uyulmamıştır: görkemli türbe ve mezartaşı yapımının alabildiğine gelişmedi.
sini din engelleyememiştir. Merkeziyetçi imparatorluk siyaseti taşra okullarının gelişmesine engel olamamıştır, islam ülkelerinin iklimi söylendiği gibi birbirinin aynı değildi ve güneşli ve kızgın toprakların yerini soğuk ve yağışlı bir ortam alıverir-di. Bu nedenle Anadolu Selçukluları* Anadolu'nun kışıyla baş etmek için kapalı avlular, Karadeniz ve Boğaziçi'nin yağışlı ikliminden korunmak için de eğimli çatılar yapmak zorunda kalmışlardır. Araplar'ın sami kökenli anlayışıyla Türkler'in ve iranlılar'ın altay ve hint-avrupa kökenli anlayışları çoğu zaman çatışmıştır. Bu saptamalar günümüzde çağdaş sanat tarihçilerini islam sanatlarının çeşitliliği üstünde durmak ve birbirinden farklı bir türk, arap, iran sanatından söz etmek zorunda bırakmıştır. Dahası türk sanatı Selçuklu ve osmanlı; arap sanatı da mısır-memluk ve ispanyol-mağrlb olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Ama ister türk, ister arap, ister iran kökenli olsun, bu sanatların tümü islam sanatıdır, dünyayı yorumlama biçimleri aynıdır.
En önemli sanat dalı mimarlıktır. Mimarlıktan bağımsız bir heykelcilik gelişmemiş, birkaç parlak dönem bir yana bırakılırsa heykel, bezemenin en önemli öğesi olmamıştır. Avrupa göreneklerinin benimsenmesinden önce sehpa resmi de yoktu; büyük duvar resmi sanatından tek tük örnekler kalmıştır; minyatürse kitap süsleme sanatının bir parçasıdır.
***8226; Dinsel mimarlık. Başlıca yapı türü hem ibadet yeri, hem de kültürel ve toplumsal bir merkez olan camidir. Aslında namaz ve vaaz için yapılmış olan cami, bunlar için gerekli birimlere sahiptir: Mekke'nin yönünü (kıble) gösteren ve namaz kılarken yüzün çevrildiği mihrap; vaaz kürsüsü ya da minber; kimi zaman hükümdar için ayrılmış hünkar mahfilin sınırlayan bir parmaklık ya da maksure; ilahilerin söylendiği sekiler, kuran rahleleri, bir ya da birkaç minare, aptes çeşmeleri, şadırvan. Cami, kandillerle aydınlatılır. Zemin çoğu kez, halılarla kaplanır. Camide sunak yeri, müzik aletleri ya da başka mobilya bulunmaz. islam hukukuna göre, cami için bir tek plan uygundur; bu da, çok eski çağlarda Araplar tarafından Şam ve Medine'de benimsenmiş ve her yere yayılmıştır: mihraba doğru yönelen dar uzun bir salon. Gerçekte, iran'ın apadana'ların-dan çıkan kare yapıların rekabet ettiği bu plan, XI. yy.'a kadar tekti (Córdoba, Fas, Marakeş, Tlemsen, Tunus, Kayrevan, Kahire, Halep, Konya, Damgan) ve Batı'da en çok kullanılan plan tipiydi; en değişik dinselyapıların inşa edildiği Doğu'da üstünlüğünü yitirdi. Çoğunlukla, geleneksel anlayıştan uzaklaşan camiler arasında, iran'dakiler (biri kubbeyle örtülü dua salonuna girişi sağlayan, biri de giriş dehlizi işlevini gören dört eyvanın açıldığı bir merkezi avlu [Isfahan]); türk camileri (kemerlerin taşıdığı ya da yarım kubbelerin desteklediği, göğe yükselmiş merkezi kubbeli camiler [istanbul, Edirne]); moğol dönemi Hindistan'ındaki camiler (karınlı kubbenin altında üç bölüme ayrılmış dua yeri güney kanada yerleştirilirken, anıtsal girişlerle ulaşılan, en önemli bölüm haline gelen yüteek avlu [Delhi, Âgrâ, Lahor, Fatehpur, Sikri]) özel bir yer tutar. Bu planlar, çoğunlukla, medrese ve türbelerde de uygulanmıştır (ama, kimi zaman, bunlar da çok değişik olabilir). Medrese* (Mağ-rib'de medersa), XI. yy.'da Selçuklular'ın mimariye kazandırdıkları, Horasan'da tasarlanan ve bütün müslüman dünyasına yayılan bir din okulu ve daha sonra da bir bilim kuruluşudur, ister geniş, ister küçük olsun, mescit, hücreler, dershaneler ve kurucusunun türbesini içerir. Türbe, önceleri bir külliyeye bağlı bölümdü. XI. yy.'dan başlayarak, özellikle Hindistan'da, iran, Türkiye, Mısır ve Batı'da, en önemli yapı durumuna geldi. Kimi zaman yüksek bir kule, bazen de kubbeli, her yüzü kemerli kare bir yapı ya da gösterişli bir külliye hatta gerçek bir saray-bahçe (Hindistan) gibi değişik biçimleri vardır.
***8226; Sivil mimarlık. Dinsel mimarlığa oranla, bu dala daha az özen gösterildi; çünkü amacı Allah'a hizmet değildi ve yaşamın geçiciliği düşüncesiyle ele alınıyordu. Hükümdarlar genellikle, atalarının İkâmetgâhında oturmayı reddeder ve bunları ya yıktırır ya da unutulmaya terk ederdi. Saray'lar için, zaman içinde, düşünülebilecek bütün planlar uygulandı; kalıntı ve kazılar, özellikle, roma castrum planlarının ve daha sonraları cami ve medreselerde de dikkati çeken dört eyvanlı haç biçimli planların kullanıldığını düşündürmektedir. Daha yakın tarihlerde yapılan ve iyi durumda korunan saraylarda, kütlesel bölümlere pek az rastlanmaktadır; bunlarda daha çok güçlü duvarların çevrelediği parklarda, taraçalar üstüne kurulan pavyonlar dizisi yer alır (Elhamra, Topkapı, İsfahan ve Hindistan sarayları). Hepsi de görkemli olan sarayların en güzel eşyalarından bazıları günümüze ulaşmıştır. Resim hakkındaki bütün bilgiler de yine bunlar sayesinde elde edilmiştir (çöldeki emevi kasırları, Leşker-i Bazar', Isfahan*). Toplumun temeli olan islam ticareti, yollara gereksinim duymayan kervanlarla yürütülüyordu; köprüler yalnızca ırmakların geçit vermediği yerlerde yararlı oluyordu. Berkitilmiş, dirsekli, düz ya da eşek sırtı biçiminde yapılan, aynı zamanda baraj görevini yerine getiren bu köprülerde sağlamlık ve güzellik bir araya getirilmişti (Marakeş yakınında Tensift köprüsü, XII. yy.; Anadolu'da Malabadi köprüsü, 1147, Büyükçekmece köprüsü, 1567/1568; Yugoslavya'da VİSegrad'da Sinan köprüsü, XVI. yy.). Yol üstündeki konaklama yerleri olan kervansarayların her döneminden örnekler bugüne ulaşmıştır; bunların, en yakın tarihlerde yapılanları da önemli yapılar arasındadır. Bununla birlikte, Anadolu Selçukluları'ndan kalma kervansaraylar, o dönemin mimarlığında ilk sırayı alır (Sultan han, 1227). Kentlerde, çok sayıdaki özel hamamın ya da kamu hamamının yapımında antikçağ anlayışına bağlı kalındı. Cami ve halka açık alanlardaki sayısız çeşme ve sebiller, havuzlar (Kayrevan'da Aglebiler havuzu), kanallar ve bahçelerdeki göller, islamın suya verdiği büyük önemin birer kanıtıdır. Genellikle ahşap, çok pencereli ve eğimli bir çatıyla örtülü türk evi, üç bölümlü (harem, kabul salonları, hizmet odaları) olağan arap evinin karşıtıdır. Birkaç başarılı örneğe rağmen, uzun süre bizans ve batı sanatına bağlanan tahkimli yapılar, pek özgün değildir. Tunus'taki ribatlar (tahkimli tekkeler), Diyarbakır surları, Halep kalesi ve daha birçok yapıt, başyapıtlar arasında yer alır. Bu olgu, islamöncesi antik simgelerin izlerini taşıyan ve islamda konukseverliğin ilk işareti olan kent kapıları için de geçerlidir. Kahire'de fatimilerin kent kapırı mühürüdür.
tılar (Konya Karatay medresesi, 1251 /1252). Daha önemli bir başka özellik de renktir. Renk zevki, ilk yüzyıllardan başlayarak, pembe tuğla ve sarımsı kalker, siyah bazalt, pembe kumtaşı, kırmızı aşıbo-yası ve beyaz mermer taş dizileri ve kemer taşlarının genel ya da rastlantısal al-maşması; porfir ve akik sütunların yan yana konulması; yeşilimsi gri taşların arasına kırmızı tuğlaların yerleştirilmesiyle kendini gösterdi. Çoğunlukla, duvarlar insan boyu yüksekliğe kadar, dikey kesilmiş ve damarları ışıldayan mermerlerle kaplıdır; renkli ve yaldızlı badana, kirişleri, kiriş aralarını ve küresel bingileri örter. Açıtlar ya görkemli oymalı taş şebekelerle kapatılır ya da en canlı renklerde alçı vitraylarla (revzen) bezenir.

çiniler
XI. yy.'da geniş tuğla yüzeyleri bezemek ya da yükseğe yerleştirilmiş yazıtları okunabilir kılmak amacıyla anıtlarda sırlı tuğlalar kullanılmaya başladı. Bu moda çiniye eşsiz bir kullanım alanı açtı. XIII. yy.'da Selçuklular'da, yalnız mihrap gibi bazı bölümler çiniyle kaplanırken, sonraları bu gereç yapılarda daha çok yer aldı; aynı zamanda islam dünyasından ispanya'ya kadar yayıldı. Çini kullanımı XV. yy.'da türk -Iran dünyasında doruğuna ulaştı. Çoğunlukla, birbirine uygun yıldız, haç ya da kare biçiminde mozaiklerden oluşan Iran çinisi, içte ve dışta, bütün yapıyı, olağanüstü bir örtüyle kaplar. Burada, mükemmel bir türdeşliğe sahip, kesintisiz bir motif ge-
***8226; Mimarlık ve bezeme, islam mimarlığının bezemeler için bir zemin gibi düşünüldüğü söylenirse de, bu ender olarak doğrudur Müslüman mimar, bezeme sanatçısına başvurmadan önce, yapısına can katmak için kendi sanatının kaynaklarından en büyük ölçüde yararlanmaya çalışır: malzemeleri yatay, dikey, başak biçiminde ya da farklı düzeylerde yerleştirerek tuğlalarla bir hasır çalışması görünümü yaratmayı başarır (Buhara'da Samani ismail mezarı, Câm* ve Gazne* minareleri). Payanda ayakları, nişler, açıtlar, tek, ikiz ya da üçlü dörtlü olarak birleştirilmiş, ayaklarla almaşık biçimde sıralanan sütunlar yapıyla kuvvetli bir ritim sağlar. Kemerler, sayısız çeşitlilik gösterir. Beşik kemerler, kırık kemerler ya da özellikle ispanya ve Fas'ta at nalı kemerler, basık kemerler, çokdllimli kemerler yapının işlevine göre hafif ve şirin ya da ağır ve görkemli görünmesine katkıda bulunurlar. Birbirleriyle kesişir ya da üst üste gelirler. Mağrib mineralerinde, kat kat sıralanmış çokdilimli kemer dizileri, en gelişmiş örneğine Rabat'ta Hasan camisi'nln minaresinde rastlanan baklava biçimli süsler oluşturur. Kemerler gibi, kubbeler de büyük bir tür çeşitliliği gösterir: tek ya da çift, yarımküre biçiminde, alçak ya da yüksek, dev bir kasnak üzerine oturtulmuş, soğan biçiminde ya da dilimli ve kimi zaman da külah ya da piramit biçimli bir çatıyla örtülü olabilir. Küresel ve tonoz bingilerin yerine, müslümanlar, tıpkı bunlar gibi kare plandan yuvarlak plana geçişi sağlayan öğeler buldular: önceleri tuğla, sonra da taş mukarnas'lar. Bu buluş çok kısa zamanda büyük başarı kazandı ve birçok bln-dirmellk, kemer, korniş ve özellikle sundurmanın üçgen tonozlarında kullanıldı. XII. ve XIII. yy.'lardan başlayarak, mukarnas-lar islam mimarlığının ayırtedici öğelerinden biri durumuna geldi. Anadolu Selçukluları bu geçiş öğelerine türk üçgenini katmozaikler ve duvar resimleri Kubbetüssahra* ve Şam* Ulu camisi gibi ilk örneklerin üst yüzeyleri, bizans ve suriye-bizans geleneğinde, insan figürlerinin yer almadığı mozaiklerle kaplandı. Mozaik, çoğu bir başyapıt olan emevi çöl kasırlarında resimle rekabet edecek niteliktedir (Hirbet* ül-Mefcer). Çok erken başlayan resim sanatı daha sonraları gerilemekle birlikte devam etti. Belgeler ve Samerra*'da (bugün tahrip edilmiştir), fa-tıml ve horasan saraylarında Leşker-i Bazar*'da, özellikle Palermo* Palatina ca-pellası'nın tavanlarında yer alan yapıtlar bunu doğrulamaktadır. Resim sanatı, son görkemli evresini İsfahan'daki safevi saraylarında yaşadı.

bezeme ilkeleri
Her öğenin bütünün birliğine bağlı kalması, islam bezemeciliğinin başlıca ilkesidir. Gerçekten de, yapıta değer kazandıran türdeşliğidir; bütün birimlerin eşdeğerli olarak ele alınmasıyla, tekdüzeliğe düşme pahasına, bir bakışta yapıtın tümü kavranabilmelldir. Çözümlemeye ancak bir bireşimin ardından başlanabilir. Önemsiz gibi görünen bölgelerden vurgulanmış bölgelere ustaca geçişi, hafif ve zarif dokunuşların birbirini izlemesiyle elde edilen
sonsuz biçim çeşitliliğini kavrayabilmek için izleyici tüm dikkatini toplamalıdır. Bu koşullar altında, tamoymanın hemen hemen hiç var olmamasının, yüksekkabart-manın seyrek yapılmasının, çoğunlukla iki düzlemli yalpılı alçakkabartmanın egemen olmasının nedeni anlatabilmektedir. Müslüman bezeme sanatçısı için malzemenin kendisi yoktur ya da kendini unut-turmalıdır: pişmiş ya da ham toprak, alçı ya da yalancı mermer gibi gösterişsiz bir malzeme çok olumlu karşılanır. Kakmacılığın amacı, malzemeyi kavramak değil, dayanak rolüne indirgemektir: sanatçı, bunu mimarlıkta kullanır; tahta ve metal üzerine yaptığı kakmalarda kimi zaman aşırıya kaçar. Işığın yüzeyi yalayarak kaymasını hiçbir şey önlememeli, insanların düşleri kesintiye uğramamalıdır. Bu nedenle sanatçıya, bakışların takılabileceği çıkıntılar bulunmayan, düzgün ve parlak büyük yüzeylerin yapımına olanak tanıyan mozaikler, resimler ve çiniler mükemmel biçimde uyar insan motiflerinin kabul edilmemesi sabit biçimler kullanılmasını ve doğaya öykünülmesini önler.
***8226; Geometri. Bezemenin ana öğeleri olan geometrik çizgiler birbirleriyle kesişir, iç içe girerler ve bunlardan doğan çokgenler, güçlü bir ritim ve sınır tanımayan, baş döndürücü bir dinamizmle donatılmış, geniş konstrüksiyonlar oluşturmak üzere birleşir.
***8226; Bitkisel bezeme. Ritimli ve dinamik bir geometridir; özellikle müslüman dehasının mükemmel ürünü arabesk, uzun bir hazırlık döneminin ardından X. yy.'dan başlayarak büyük ölçüde kullanılmıştır. Bu tür bezemenin kaynağını oluşturan doğal öğeler altüst edilmiş, giderek doğal bir yanı kalmamıştır. Örneğin, hurma dalı, kenger, çam kozalağı, üzüm salkımı motifleri büyük bir üsluplaştırmadan geçirilerek çok yapay bir tarzda sunulmuştur. Her yaprak, uzunluğu boyunca ikiye bölünmüş ve önceki daldan çıkmış ve sonraki dalı çıkarmış gibi görünecek biçimde bir dal demeti içine sarılarak yerleştirilmiştir. Düzenlemenin başı, ortası, sonu yoktur; sonsuzluktan gelen ve başka bir sonsuzlukta kaybolan bir motifin sürekli yinelenmesi sözkonusudur.
__________________
NEVART AKADEMİ
www.nevart.net
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Disleksi Eğitimi
Okuma Güçlüğü
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 03.01.11, 22:26
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.463
Blog Başlıkları: 13
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart İslam

***8226; Hat. Bitkisel bezeme ve geometrinin yanı sıra, bezeme sanatçısının üçüncü büyük kaynağı hattır. Bu sanat farklı ilkelerden kaynaklanıyormuş, kendine özgü yasalara uyuyormuş gibi görünür, ama bu yalnızca bir izlenimdir ve hat aslında kısa sürede genel kurallara uymuştur, islamın soyut sanatı denilen hat, kendi özellikleri içinde sonsuzluğu betimler. Allah'ın kelamını ifade ettiği için de yaratılmadan var olduğu kabul edilir. Her harfin önüne başka bir harf, her sözcüğün önüne başka bir sözcük konabilir. Besmelenin sürekli yine-lenmesiyle başlangıç noktasına ulaşılır. En eski harflerde (küfi*) doğruların ve açıların geometrik bir yapısı vardır ve bunlarla, birbirini izleyen çok sayıda kare ya da dikdörtgen düzenleme yapılabilir, işlek yazıda, yüksek harflerin kuyrukları gerçek dallara dönüşür; onlar gibi esnektirler ve onlar gibi tomurcukları ve çiçekleri olur. Geometrik ya da çiçekli küfi yazı, birbiri üzerine binen işlek yazı, arabeskin temel kaygılarından birini sona erdirir: bezemeyi eşit yoğunlukta dağıtmak, boşluk bırakmamak. Geometrik şekiller, bitkisel bezeme ve epigrafi kimi zaman ayrı ayrı İşlenir, ama daha çok, neredeyse birbirine karışacak kadar, farklı ya da aynı düzeyde ikişer ikişer birleştirilir Dallardan doğan ya da, daha doğrusu, harflerin kuyruklarından çıkan insan ve hayvan başları, var olan her şeyin bir arada olduğu bu birleşimi tamamlar ve her şeyi aynı yaşam, yani aynı hareket içinde karıştırır.
***8226; Figüratif sanat. Hayvan ve insanların bağımsız biçimde betimlenmesi, islam bezeme sanatının ilkelerine aykırı düşer. Figüratif sanatın özgürce gelişmesini önleyen, hiç kuşkusuz, yasaklamalardan çok, bu olmuştur. Sık sık söylendiğinin tersine, Kuran, figürlere karşı hiçbir yasaklama getirmemekte, yalnızca insanları puta tapmaya karşı uyarmaktadır (V, 90). Hz. Pey-gamber'in ve din büyüklerinin resmedil-memesi ve cami içine resim yapılmasının yasaklanması bu uyarıya dayanmaktadır: bu kuralın dışında kalan örnekler de vardır (Miraçname'nin birkaç elyazması ve on kaöar cami). Bu yasaklar bölgelere göre farklı biçimlerde yorumlanmıştır: bütün figürlerin yasaklandığı Mağrib'de çok sert, Doğu'da, belki de türk ve iran düşünüş tarzının etkisiyle daha ılımlı yorumlar getirilmiştir. Dünyanın bu bölgesinde, yaşama gönderme yapmadıkları, belirli bir kişiyle değil de, bir tiple ilgili oldukları sürece resimlerin yapılabileceği düşüncesi üstün geldi: böylece, belirli bir kralı değil, kralı çizmek meşrulaştı. Bu düşünce, da ha önceden, saraylarda ve eşyalarda, canlı varlıkların, antik esinle büyük bir özgürlük içinde yorumlanabilme anlayışı hüküm sürerken, kuralların ve ikonografik simge belirtilerinin görüldüğü IX. yy. boyunca olgunlaştı. Bu dönemde, ispanya' ya kadar taşınan, görece sınırlı bir reper-tuvar oluştu, ispanya'da, bu yapıtlar özellikle fildişi* üzerine uygulandı ve büyük bir olasılıkla, Avrupa tarafından taklit edildi. Fatımiler'de, ahşap üzerinde başarıyla uygulandı ve XI. yy.'dan XIV. yy.'a kadar, bütün Selçuklu ülkesinde, iran'da, Anadolu' da, Yakındoğu'daki arap ülkelerinde daha da büyük bir başarı kazandı. En beğenilen sahneler yüz yüze ya da sırt sırta getirilen hayvanlar, bunların bitmeyen ko-valamacaları, kavgalar ("boğayı yere seren aslan"), özellikle atmacayla yapılan avın canlandırılışı, silahsız dövüşler, sarayda müzikçi ve dansçıların katılmasıyla yapılan şenliklerdi. En çok Karşılaşılan kahramanlar, haşmetle oturan şehzade, muhafızlar, ceylan avcıları ve aralarında, aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvanlar, tek ya da çift başlı kartal, ejderhaların bulunduğu yaratıklardı. Bunlar, az ya da çok üslup-laştırılmış, çokdilimli madalyaların içine kazınmış ya da görünür bir düzensizlik içinde arabesk tarzda düzenlenmiş bitki bezemesi arasına serpiştirilmiştir. Bununla birlikte, Emeviler'in ve Abbasiler'inkinden bağımsız ve Batı'nın tekil uygulamalarıyla (Elhamra'nın Aslanlı avlusunun çeşmesi, Granada) ilişkisi olmayan bir yüksek-kabartma okulunun mimariyle bütünleşen etkisi görülmektedir. Birlik göstermekten uzak olan bu okul, düzenleme ve teknik konularında çeşitlilik sunar. Gazneliler, mermer alçakkabartmaları üstün tuttular; iran'da, taştan merdiven parmaklıklarının yanı sıra yalancımermerden birçok heykelcik ve büyük oylumlu tablolar yapıldı. Anadolu ve Suriye'de, belirginleştirilmiş kabartmalar yeğlendi. Memluklu Bay-bars'ın simgesi olan yırtıcı hayvan resminde de buna rastlanır. Dağıstan'da yüksek-kabartmalı bir dizi göz alıcı yapıt, Gürcls-tan'dakllerle bir bakıma bağlantılıdır. Tüm bu yapıtların üzerinde henüz tam anlamıyla çalışHmadığından, klasik islam sanatıyla bağlantıları çok iyi anlaşılamamıştır. Zaten bunların uzantıları, XIV. yy.'dan sonra yalnızca Hindistan'da Büyük Moğollar döneminde ortaya çıkacaktır.
***8226; Minyatür estetiği. Müslüman sanatçının yaşama bakış tarzı, minyatürde daha iyi ortaya çıkar. Elyazmalarındaki resimler XII. yy. sonunda, Bağdat okuluyla gelişme göstermiştir. Aynı dönemde Mısır'da da resim sanatının atılım İçinde olduğu sanılmaktadır (günümüze hiçbir örnek gelmemiştir). Bu sanat önce iran'da, Herat, Tebriz, Şiraz, Isfahan kentlerinde, sonra iran etkisindeki osmanlı ve hint ülkelerinde gelişti. Minyatürde, tercih edilen bazı konular, sevilen bazı yapıtları resimleyen sahneler varsa da, tümüyle kişisel biçimde çalışılan sınırsız bir konu repertuvarı da bulunmaktadır. Müslüman sanatı olduğu İçin, gerçeği taklit etmeme zorunluluğuna boyun eğildi ve bilinçli biçimde, perspektif, gölge, oylumlama gibi belli ilkeler terk edildi ve inanılmazlık İlkesine uyum gösterilerek yeni bir kavram ve davranış estetiği yaratıldı. Bu anlayış hemen hemen dünya çapında kabul görmüş yunan geleneğinden kopuşu sağlayan ve bilinen başka hiçbir gelenekle yakınlık göstermeyen derin bir devrimdir, islam minyatürü, bu sanatın tüm kaynaklarının çok iyi bilindiğini sergileyen, yetkin bir bilime dayalı bir sanattır: minyatürün perspektifi anlamamış olduğunu söylemek anlamsız olur; bu sanat perspektif kurallarına isteyerek uymamıştır. Böylece, sanatçı alanını seçtikten sonra, onu tümüyle kucaklar ve bunu yalnızca paletinin eşsiz yumuşaklığı ve görkemiyle değil, belirli bir mekân düzenlemesi ve mizansen içinde gerçekleştirir. Kimi zaman, örneğin osmanlı sultanlarının, kendi yüzlerini kâğıt üstünde görme arzuları ya da Büyük Moğollar'ın avrupa resmine duydukları ilgi nedeniyle, kendi ilhamını bırakıp portreler çizdiğinde minyatür sanatı, gerçekten İslama ait olmaktan çıkar.

sanat eşyaları
Sanat eşyaları, dokuma ve halıların dışında, biçimleri ve bezemelerlyle belirginleşir. Biçimler, çoğunlukla yalın, kimi zaman da kaba ve hantaldır. Bezemeler ince, zarif ve zevklidir. Çoğunlukla, mlnya-türleştirildikleri için pek okunaklı olmadıkları halde renkleriyle insanı büyüler ve renk etkisinin, islam sanatlarına ne denli egemen olduğunu gösterir. Teknik nitelikleri tartışılmayan halı ve dokumaların ünü öncelikle renkten ileri gelir; bunu desenlerin son derece yetkin oluşu izler. Bunların en gözde olanları, ilgi çekici biçimde, minyatürle benzerlik gösterir; müslüman Afrika'nın ürünleri, türk-iran dünyasında-kilerle kıyaslanamaz. Önceleri bezemesiz olan cam eşya, kalıplama, fıskalama, oyma ve kesme yoluyla işleniyordu. XII. yy.'da Mısırlılar'ın yaldızlama ve çokrenkli mineleme tekniğini buldukları ve Memluk-lar'ın bu teknikleri uygulayarak Doğu ve Batı pazarlarını ele geçirdikleri sanılmaktadır. Cam sanatının bir başka özgün örneği istanbul'da üretilen (XIX. yy.) çeşmibülbül'lerdir. Parlak renkli metallerle, sarı ve kızıl bakırla, gümüşle, altınla takılar (büyük bölümü bugün kaybolmuş) ve gösterişli eşyalar yapıldı; sonra bunlar bronz ve çelik üzerine kakma işlerinde kullanıldı. Bronzlar yaldızlanmadıklarında çok etkileyici ve olgun bir görünüm kazanır. Doğu iran (XI.-XII. yy.)ve ispanya (XII. -XIII. yy.) ya da Mısır ve Sicilya kaynaklı, hayranlık verici hayvan biçiminde buhurdanlık ve ibrikler buna örnektir. Ayrıca, bronz ustaları, gerek soyut motifler çizmek, gerek son derece ince ve belirli biçimde zodyakı, armaları ya da şehzade eğlencelerini betimlemek için gümüş ya da kızıl bakırdan kakma işi yapmayı (tepsiler, leğenler, kutular, ibrikler, vazolar, kadehler, aynalar hatta altın ya da gümüş kakmalı bir kasap çengeli) severlerdi. Çinilerde yalnızca renk önemlidir ve insanı islam sanatının ayrıcalıklı bir alanına götürür: gerçekten de, porselenin yer almadığı islam çiniciliği, kullanılan toprak kaba bile olsa en güzel, en bol, en zengin bezemeye sahiptir. Her zaman ve her yerde uygulanan çininin, ilkin iran'da (Sus) ortaya çıktığı ve antik üsluplardan geçerek yavaş yavaş geliştiği sanılmaktadır; ama Fustat (Mısır) gibi başka merkezler de bu konuda öncülük etmiş olabilir. Çin porseleninden büyülenen ve sık sık Çin' den etkilenen müslüman sanatçı (X.-XI. yy. Horasan ve Maveraünnehir çinileri; XII. yy.'ın beyaz parçaları), malzemeden çok bezemeye önem verdi. IX. yy.'da Irak'ta, gümüş ve bakır oksitler yardımıyla ikinci bir pişirme sonucu elde edilen perdahı buldu. Bu teknik, özellikle Mısır ve ispanya'da büyük başarı kazandı. Tüm okulları saymak olanak dışıdır; ayrıca, bunlar henüz tam anlamıyla saptanamamıştır. Yine de bazı büyük merkezler anılmaya değer: Samerra (IX. yy.), Amol (IX.-XIII. yy.), Nişapur ve Semerkand (X.-XI.), Kaşan, Rey, Save (XI.-XIII. yy.), Rakka (XII.-XIII. yy.). Kahire (XI.-XV. yy.), Sultanabad (bugün Arak) (XIV. yy.], Şam (XIV.-XV. yy.), Va-lencia ve Manises (XIV.-XV. yy.). Ayrıca, mi-nai denen (XI.-XII. yy.) ve minyatürleri çağrıştıran, düşük ateşte pişirilmiş bir tür Selçuklu çinisi gibi özgün teknikler de sayılabilir. Daha sonraları (XVI.-XVIII. yy.), Osmanlı seramiği, safevi iran devletinin rekabetine rağmen, üretime (Şam, Rodos, iznik, istanbul, Kütahya adlarıyla) egemen oldu. Mağrib ise, sade desenli kaba par-

çaları, kalın bir malzeme kullanarak üretmeyi sürdürdü. XI. yy.'dan başlayarak Türkler ve iranlılar, duvar çiniciliğine yöneldiler: mozaik, çapraz, yıldız ve karolar binaların ana bezemesini oluşturdu.

islam sanatının etkileri

islam sanatları, hemen hemen her zaman, yakın ya da uzak öteki uygarlıkların sanatlarını etkilemiştir. Örneğin bir islam buluşu olan perdah, Reconquista'dan sonra da uzun yıllar boyunca, ispanyollar tarafından, mücear sanatından kaynaklanan ispanyol-mağrib üretiminde kullanılmıştır. Bu etkinin kanıtları, kipti, Suriye, gürcü vb. yakındoğu hıristlyan sanatlarında, bağımsız ya da Moğollar'a bağlı hint krallıklarında, Çin'de, Endonezya'da kolayca bulunabilir. Avrupa da bu etkiye açıktı: özellikle roman sanatı, Haçlılar ve ticaret yolları, Santiago de Compostela ya da Kudüs hacıları tarafından aktarılan birçok islam öğesi içerir. Kiliselerin hazinelerinde de birçok eşya korunmaktadır. Bunlardan kimisi, bazı müze koleksiyonlarının çekirdeğini oluşturmuştur Daha sonraları, islam yapımı parçalara karşı gösterilen ilgi öylesine arttı ki İtalya ve Polonya'da müslüman atölyeleri kuruldu. Daha XIV. yy.'da kadlfeleriyle ünlenen Venedik, XVI. yy.'da doğu modellerine dayanarak yaptığı üretimle ün kazandı. XIV. yy.'dan başlayarak, türk halıları Avrupa' da öylesine yaygınlaştı ki bunları, yapıtlarında işlemiş olan ressamların tablolarına bakarak incelemek mümkündür. XX. yy.'a kadar islamın biçim ve renklerinden sürekli yararlanıldı. Art nouveau da bu biçim ve renklerden esinlendi; ressamlar 1903 Paris sergisi'nde kendilerine tanıtılan bu renk ve biçimlerin çekiciliğine kapıldılar. ( - Kayn.)

EDEBİYAT

***8226; Edebiyat. Dinin düşünce, bilim, toplumsal yaşam ve sanatı büyük ölçüde belirlediği uzun dönemde (VII.-XIX. yy.'lar), islam dininin benimsendiği ülkelerde (arap ülkeleri, iran, türk ülkeleri, Hindistan vb.) benzer edebiyatlar gelişti, içeriği aynı dinin güçlü etkisi altında bulunan bu edebiyatlar ortak biçim ve ortak anlatım özellikleri de taşıyordu. Bu edebiyatı, Kuran ve hadislere dayanan dinsel inançlar, tefsir, kelam, fıkıh gibi islam bilimleri, peygamber kıssaları, mucizeler, efsaneler, islam tarihi, tasavvuf görüşü besliyordu, iran'ın İslamlık öncesine ait zengin mitolojisi de bu edebiyata önemli bir kaynak oluşturmuştu. Arap edebiyatından kaynaklanan ortak vezin (aruz), gene bu edebiyata ait nazım şekilleri (kaside, gazel vb.) farklı ülkelerde yerel edebiyatlardan da etkilenerek, sınırlı bazı değişiklikler gösterdiler. Tasavvuf düşüncesi, varlık birliği inancı, tarikatların bazen birbirlerine çok aykırı düşen görüşleri islam ülkeleri edebiyatlarında geniş yer tuttu. Tasavvufi aşk yaygın bir tema olarak işlendi. Gerçek aşk diye adlandırılan mutlak varlığa yani tanrıya yönelik bu aşkın yanı sıra, mecazi aşk denen ve insan ilişkilerini konu edinen aşk da ele alındı. Ancak genelde mecazi aşkın tanrısal aşka ulaşma yolunda bir ara aşama olduğu ileri sürüldü. Aşk serüvenlerini dile getiren pek çok mesnevide (Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha vb.) bu tür yorumlar ortaya konuldu. Aşk, şarap konularını İşleyen gazel türü de, mecazi aşktan gerçek aşka geçişi dile getiren yorumlara bağlandı. Bu şiirlerde örneğin meyhane tekkenin, mey tanrı aşkının simgesiydi. Ortak benzetmeler kullanılıyordu. Örneğin sevgilinin saçı (zülf), güzel kokusu dolayısıyla misk, anber, reyhan, benef-şe, sümbüle benzetiliyor; biçimi dolayısıyla perakende, perişan, tarumar, müşevveş, bikarar, silsile, tab, dal, kement, çember, dam, salip, şikeste, sümbül, tavus, yılan, akrep, ayın harfi, asa, çevgan; rengi dolayısıyla kâfir, zünnar, benefşe, gece,

zulmet, dalalet, zağ, duhan, siyah, hindu diye niteleniyordu. Saçın kokusu miske benzetilince bununla ilgili olan Çin, Hıta, Hutan, türk, tatar, ahu, nafe sözcüklerine yer veriliyordu. Bütün bunlar bu edebiyatta ortak bir mazmunlar dizgesi oluşturdu. Doğrudan doğruya dinle ilgili konuları İşleyen ve bütün islam edebiyatlarında ortak olan türler arasında şunlar sayılabilir: Tanrı'nın birliğini ve yüceliğini konu edinen ona bağlılığını dile getiren tevhit -münacat, Hz. Muhammet'i öven naat, Hz. Muhammet'in göğe çıktığı kutsal geceyi anlatan miraciye, Âdem'den Hz. Muhammet'e kadar peygamberlerin başlarından geçen olayları konu edinen kısas -ı enbiya, Hz. Muhammet'in yaşamöykü-sü olan siyer-i nebi ve mevlit, Hz. Muhammet ile öteki peygamberlerin ve dört halifenin niteliklerini, görünüşlerini anlatan hil-ye, Hz. Peygamber'in hadislerini derleyen kırk hadis, Hz. Ali'nin oğlu Hüseyin'in şehit edilmesini anlatan maktel-i Hüseyinler, islam velilerinin, ermişlerin, tasavvuf adamlarının menkıbelerini ele alan tezki-ret ül-evliyalar, menakıpnameler, dinin kutsal günleri, din törenleriyle ilgili ramaza-niyeler iftariyeler, bayramiyeler, dinsel kahramanlık hikâyeleri vb.

Arap edebiyatında islamlıkla ilgili ilk şiirler Hz. Muhammet'in hayatta olduğu dönemde ortaya konulmaya başladı. Kendilerine sapıkların uyduğu,iftiralara, abartmalara yer veren, yapmayacakları işleri söyleyen şairleri kınayıcı ayetler (Şûara suresi), dinin şiiri hoşgörmediği sanısını uyandırır. Ancak Peygamber'in çevresinde yer alan Abdullah bin Revaha, Hassan bin Sabit, Kâ'b bin Züheyr, Kâ'b bin Malik gibi şairler, yeni dini överek islam edebiyatına temel oluşturmuşlardır. Arap edebiyatında Ebül Atahiye, Büsîri, Safiyüddin el-Hilli, Hallaç, Ömer el-Fariz, Abdülme-lik bin Hişam vb. islam dinini ve tasavvuf düşüncesini yapıtlarında dile getirmişlerdir. iran edebiyatı islamlık öncesine ait zengin tarihsel, mitolojik birikimini islam ilkeleri içinde yeniden yorumlamış, tasavvuf düşüncesiyle birleştirmiştir. Feridettin Attar, Şebüsteri, Abdurrahman Cami, fars-ça yazan ve türk edebiyatı üzerinde derin izleri bulunan Mevlana Celalettin Rumi vb. islam edebiyatının temsilcileri arasındadır. Türk edebiyatında Ahmet Yese-vi, Yunus Emre, Süleyman Çelebi, Nesi-mi, Sinan Paşa, Eşrefoğlu Rumi, Yazıcıoğ-lu Mehmet, Fuzuli, Hatayi, Pir Sultan Abdal, Şeyh Galip vb. şeriat buyruklarını tasavvuf inançlarını konu edinen dinsel nitelikli ürünler verdiler. Tanzimattan sonraki dönemde ise M. A. Ersoy, N. F. Kısa-kürek vb. islamlığı çağdaş bilim ve düşünceyle yorumlayarak dinsel inanç ve mistik heyecanları yansıttılar.
__________________
NEVART AKADEMİ
www.nevart.net
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Disleksi Eğitimi
Okuma Güçlüğü
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 03.01.11, 22:26
Administrator
 
Üyelik tarihi: Aug 2006
İletiler: 21.463
Blog Başlıkları: 13
CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!CiwCiw öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart İslam

MÜZİK
İslam müziğinin belli başlı özelliği, bölgeden bölgeye biçimsel farklılıklar göstermesine neden olan, geniş bir coğrafyaya dağılmış olmasıdır. Tüm islam ülkelerinde az çok etkileri görülmekle birlikte, islam müziği gerçekte arap dilinin etki alanının içindedir. Bu, yalnız Arap yarımadasında yaşayanların değil, bir arap devletine sahip ya da arap kültürüne dahil tüm toplumların çaldığı, söylediği, dinlediği ve anladığı müziktir. Üç kola ayrılır: Kuzey Afrika (Fas, Tunus, Cezayir ve Libya), Suriye -Mısır (Mısır, Filistin, Ürdün, Lübnan, Suriye), Irak-Arap yarımadası (Irak-Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Umman, Kuzey Yemen ve Güney Yemen). Bu çeşitliliğe karşın, özgün bir geleneği temsil eden bu müziğin iki ana özelliği islamiyet öncesi dönemin müziğinden hareketle, ortak bir manevi (islam dini) ve dilsel (arapça) taban sayesinde, uluslarüstü olarak gelişmiş olması (usta bestecilerin yapıtlarıyla kuşaktan kuşağa ve bölgeden bölgeye geçen genel özellikler, müziğin yapısında, melodik ve ritmik düzenlenişinde, çalgılarda, ses tekniklerinde ve müzik sosyolojisinde kendini belli eder); yerel geleneklerin çok çeşitlilik göstermesi (bir ülkeden, hatta bölgeden öbürüne derin farklar taşıyabilen bu yerel geleneklere, tüm yeni olaylara karşı duyarlı, çok verimli bir hayal gücünün beslediği, tür ve üslup açısından zengin bir mozaik görünümündeki sanat müziğinde, hatta halk müziğinde rastlanabilir)..
İslam toplumlarında çok önemli bir toplumsal rolü olan müzik, her tür toplantı, gösteri ya da törenin en önemli öğesini oluşturur. Tıpkı ozan gibi, geleneğin bekçisi olan müzikçi, bir bakıma tarihçisi ve sözcüsü olduğu toplumda seçkin bir yere sahiptir.
Kulaktan kulağa aktarılan ve belleğin, hayal gücünün ve doğaçlamanın büyük önem taşıdığı sözlü gelenek çok canlıdır. Özü bakımından bir makam müziği olan ve makam', tab" ya da destgâh' kavramlarını temel alan islam müziği, hem geleneği, hem de çeşitli toplumların lehçe ve şive özelliklerini ve zevklerini yansıtan bir dizi kurala uyar.

İslam müziğinde, diatonik ve kromatik gamların yanı sıra, yaklaşık olarak üç ya da beş çeyrek tona eşdeğer ikili aralıklar içeren Doğu'ya özgü diziler de kullanılır. Ritim öğesi de önemlidir; usul" denilen ritim kalıplarının sayıca çok zengin olması, bunun kanıtıdır. Zamanlar vuruşlarla sınırlanır. Kuvvetli ve uzun vuruşlar düm, zayıf ve uzun vuruşlar tek hecesiyle belirtilir. Kısa vuruşlar için te, ke heceleri kullanılır. Kimi usullerde, düm ve tek vuruşları, te ya da ke gibi kullanılmıştır. Bu vuruşlar ve esler, bileşim ve nüans açısından büyük bir çeşitlilik gösterir. Ses müziği daha önemli olduğundan her şey, insan sesinden en yüksek düzeyde yararlanmayı sağlayacak biçimde düzenlenmiştir insan sesiyle icra, genellikle tekseslidir. Ama bu icra, hetereofoniyle, hatta polifoniyle ve zaman zaman gerçek bir çokritlmliliğe dönüşen ayrıritimlilikle zenginleştirilmiştir. Bu polifoni, paralel hareketin -armonik sonuç-iarı bilinerek- yer yer değiştirilmesine dayanır.

Türler birbirine karışmış olmakla birlikte, geleneksel arap-islam müzik birikimi, belli başlı üç ana başlık altında İncelenebilir:
1. Katı kurallara uyan ve İnce bir beğeniyi yansıtan sanat müziği. Tümüyle müslüman-arap uygarlığı çerçevesinde gelişen bu müzikte, sözlü ya da sözsüz yapıtlar, günümüzde, Kuzey Afrika ülkelerinde nûbe, Mısır ve Suriye'de vasla ve Irak ve Arap yarımadasında makam denilen demetler halinde seslendirilir. Bunların her biri bir dizi vokal ve enstrümantal yapıtı kapsar. Türk müziğindeki fasıl"a benzeyen bu programlar, besteli yapıtların arasına doğaçlamalar ve halk şarkıları serpiştirilerek zenginleştirilir.
2. Halkın duygu ve düşüncelerini yansıtan halk müziği, arap dünyasının çeşitli yörelerinde az çok değişik bir çehreyle karşımıza çıkan zengin bir birikimdir. Bu çeşitlilik, halk ezgilerinin, ait olduğu yörenin yaşam biçimini yansıtmasındandır. Günlük yaşamda ve -yılın belli dönemlerinin başında ya da sonunda yapılan- şenliklerde söylenen şarkıların ya da yapılan dansların önemi büyüktür. Bunlardaki çeşitlilik, estetik, müzik ve dil öğelerinin ne denli birbiriyle karıştığının göstergesidir.
3. Dinsel müzik'te klasik müzik öğelerinin yanı sıra halk müziğininkiler de kullanılır. Özellikle, tören şarkıları bakımından dinsel müzik, dindışı müzikle iç içedir. Bununla birlikte, temel dinsel formlarda oluşturulmuş özel bir dinsel repertuvar vardır. Dinsel formların başlıcaları: ezan, tecvîd (Kuran'dan bir bölümün okunması) ve çeşitli tarikatların ayinlerine özgü sema, haz-ra, zikr, medih, cezb ya da hammari.
islam müziğine insan sesi egemen olmakla birlikte, çalgılar da büyük önem taşır. Yazılı kaynaklarda sözü edilen çok sayıda çataldan bazıları buaün de kullanılır. Günümüz çalgılarından rikk, tef, tar, darbuka, dümbek, tabla, nakkarât (nakkare' nin çoğulu), davul, bendir, daire, ka-râkıb (madeni çalpara), kâsât (küçük sim-baller) ve nuiksât vurmalı; ney, halk çalgıları kasba, cuvvak, şebbâbe (eğri kaval), zurna, gayta, arağul, zemmâre, mizvid (gaydaya benzer) ve nefir üflemeli havalı; ut, kvitra, tar, dutar, tanbur, bozuk, kunb-ri, kanun ve santur telli-mızraplı; rebap, ke-mençe / kemançe ve coze de yaylı çalgılardır.

Günümüze ulaşabilen en eski kuram kitapları VIII. yy.'da yazılmıştır. Sonraki yüzyıllarda çok sayıda inceleme kaleme alındı. Çeşitli kaynaklarda, IX. ve XV. yy.'lar arasında yaklaşık 250 incelemenin adı geçer. Avrupa'daki manastırlarda bunların çoğu üzerinde çalışmalar yapıldı. Ne var ki bunlardan pek azı günümüze ulaşabildi. Kuramcılardan, el-Kin-dî, es-Serahsi, Sabit ibni Kurra, ibn'ül -Müneccim (IX. yy.), el-Farabi, ihvan'üs -Safa (X. yy.), ibni Sina, ibni Bacce, ibni Zeyla (XI. yy.), Saflyüddin* Urmevi (XIII. yy.), Abdülkadir* Meragî (XV. yy.), el-Laziki (XVI. yy.) anılmalıdır. Bu bilginlerin çoğu, aynı zamanda büyük birer besteci ya da ünlü birer icracıydı.

Arap yarımadasında gelişen çeşitli üslupların ve müzik türlerinin tutarlı bir bireşimi olan eski arap okulu, islamın gelişiyle, rakip iki okul (Mekke ve Medine okulları) sayesinde doğdu, Emeviler döneminde (661-750) Damas'ta ilkeleri belirlendi, Abbasiler döneminde (750-1258) Bağdat'ta Kayrevan'da, Sevilla'da, Cördoba' da ve çok geniş topraklara sahip Müslüman-arap imparatorluğu'nun öbür kültür merkezlerinde altın çağını yaşadı. Hem uygulama, hem de kuram açısından, udun başlıca çalgı olduğu eski arap okulunda, ishak el-Mavsili (767-850), Ziryab (789-857 ?) gibi önemli kuramcılar yetişti.

Çeşitli çalkantılara ve toplumsal bölünmelere karşın, müziğin parlak dönemi sürdü. Ama, 1258'de Bağdat'ın Hulagu tarafından yakılıp yıkılmasıyla başlayan ve iber yarımadasında müslüman egemenliğinin sona ermesiyle yerleşen durgunluk dönemi arap dünyasında yenidendoğuş döneminin (Nahzet) başlangıcı sayılabilecek XIX. yy, sonuna değin sürdü.

Müzik, öbür sanatlar gibi, yeni bir yaratma ve gelişme sürecine girdi. Bu dönemin en önemli atılımı, 1932'de Kahire' de ilk uluslararası arap müziği kongresinin toplanmasıdır. izleyen yıllarda, arap dünyasının her yanında, geleneksel müzik birikimi korunmaya, değerlendirilmeye ve yeni yaratılara temel alınmaya başladı. Öte yandan, çağdaş yaşamın gereklerine cevap verme kaygısıyla bu birikimi geliştirme çabaları da sürmektedir.

Türkler müslüman olduktan sonra, arap müziğiyle etkileşim içine giren türk müziğinin tarihsel gelişimi ve müzikblllmsel özellikleri, TÜRKİYE CUMHURİYETİ maddesinde ele alınmıştır.
__________________
NEVART AKADEMİ
www.nevart.net
Güzel Sanatlar Fakültesi/Lisesi Yetenek Sınavlarına Hazırlık Kursu
Resim Yağlı Boya Hobi Kursu
Hızlı ve Etkili Okuma Kursu
Çocuklar için Hızlı Okuma Kursu
Çocuklar için Resim Kursu
Disleksi Eğitimi
Okuma Güçlüğü
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
ıslam

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 11:18 .