Nüve Forum


İslam ile İlgili Çeşitli Tartışmalar hakkinda İnsanlar başörtüsüyle okusun diye.. ile ilgili bilgiler


İnsanlar başörtüsüyle okusun diye.. Yapılan bir röportajda ünlü Yönetmen Sinan Çetin, özgürlüklerden yana olduğunu, insanlar başörtüsüyle okullara girsinler diye AK Parti***8217;ye oy verdiğini söyledi. Yönetmen Sinan Çetin***8217;in yedi yıl önce

Like Tree18Likes

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 06.03.07, 19:25
nuvekolik
Ziyaretçi
 
İletiler: n/a
Standart İnsanlar başörtüsüyle okusun diye..

İnsanlar başörtüsüyle okusun diye..


Yapılan bir röportajda ünlü Yönetmen Sinan Çetin, özgürlüklerden yana olduğunu, insanlar başörtüsüyle okullara girsinler diye AK Parti***8217;ye oy verdiğini söyledi.
Yönetmen Sinan Çetin***8217;in yedi yıl önce çektiği, ancak rafta beklettiği Romantik adlı filmi nihayet vizyona girdi.

Boş ve körü körüne inançlar uğruna hayatların harcandığını söyleyen Çetin, ***8220;İnsanoğlu kafasında bir gerçek yaratıp, o gerçek için savaşmaya başlıyor. Mesela komünizm için öldürülmüş yüz otuz milyon insan var.
İkiz kulelere saldırıda beş bin kişi öldü. Tarihte pek çok savaş körü körüne inanmaktan kaynaklanır.***8221; diyor.

Özgürlüklerden yana olduğunu belirten Çetin, ***8220;İnsanlar başörtüsüyle okullara girsinler diye ben AK Parti***8217;ye oy verdim.***8221; şeklinde konuşuyor.
Vizyona giren ***8220;Romantik***8221; filminin ***8220;rasyonel***8221; (akılcı) yönetmeni Sinan Çetin, gerçekliğin insanın kurgusundan bağımsız var oluşuna dikkati çekiyor: Hiçbir şeye körü körüne inanmamalı; çünkü günün birinde, hayatınızı boş bir inancın, kendi kafanızda yarattığınız bir gerçeğin peşinde harcamış, anlamsızlaştırmış olarak bulabilirsiniz kendinizi. Ya Sinan Çetin***8217;in körü körüne inandığı bir şey yok mu? Evet, var: Özgürlük. Ama bu bir paradoks değil; çünkü hiçbir şeye körü körüne bağlanmamanın önkoşulu zaten ***8220;özgürlüğe inanmak***8221;.

Çetin***8217;le, ***8216;Cihangir Cumhuriyeti***8217;ndeki Platofilm***8217;de, hiperaktivitesine derman kıvamında ***8220;ciddi***8221; bir sohbet gerçekleştiriyoruz. Ne felsefeyi açıkta bırakmaya niyetimiz var, ne siyaseti ne de ***8220;akacak bir mecra bulma***8221;nın taktikleri bunlar.

Film, size ait bir epigrafla başlıyor: ***8220;İnanç perdesi ne kadar kalınsa, akıl güneşi o kadar zor doğar.***8221; Dolayısıyla akıl ile inanç arasında bir ters orantı kuruyorsunuz. Bu ters orantının mahiyeti nedir sizin için? Bir de burada söz konusu olan inanç ne tür bir inanç?

Burada Tanrı***8217;ya inançtan söz etmiyorum. Çünkü sonuçta akıl da Tanrı***8217;nın organı. Tanrı***8217;ya ait bir şey. Tanrı***8217;ya isyandan ziyade, insana isyan var bu cümlede. Çünkü inancı Tanrı değil, insanın kendisi yaratıyor ve inandıklarıyla aklını yok ediyor. Bu bir ideolojiye, bir düşünceye, bir fikre, bir yalana inanmakla eşanlamlı.

Burada sözünü ettiğimiz şey Tanrı inancı değil, bunu açıkça belirtmek lazım. Çünkü Tanrı inancı insanların kendi özel seçimidir, kimi inanır, kimi inanmaz. Ama ben insanoğlunun, kendisini, kendi kendine inançlar yaratıp, kendini inanç tuzaklarına çok düşürdüğünü gördüm. Ve düşüncelerini inanç haline getirip, kendi inançlarının yaratmış olduğu trajedileri, hatta ölme ve öldürme noktasına getiren düşüncelerle ve inançlarla insanların yaşadığını gördüm.

Yeryüzündeki bütün savaşların, bütün terör eylemlerinin, bir davaya ölesiye ve öldürmeye varan boyutta inanç fikriyle ortaya çıktığını gördüm. Eğer ortada bir dava uğruna ölmek ve öldürmek fikri yoksa ortada terör ve savaş da olmaz. Burada sözünü ettiğimiz inanç, bir dava inancı. Bir kurtarma, bir kurtarılma, bir kolektivizm ve korumacılık içeren bir inanç.

Filmde karşımıza ağırlıklı olarak çıkan iki tema var, biri intikam diğeri ise gerçeklik, daha doğrusu ***8220;gerçekliğin parçalı bulutlu görüngüsü***8221; diyelim. Hangi tema sizin asıl üzerinde durduğunuz tema?

Gerçeklik. Bu film intikamla ilgili bir film değil. Tam tersi, intikama yol açacak kadar bir düşünceye inanmanın tehlikesini anlatan bir film. Film, bir düşünceye ölesiye inanmanın yanlışlığı filmi.

Yani, akılsız inancın tehlikeleri üzerine bir film. Zaten sonunda o inanç, o inancın sahibini öldürüyor. Ama sonuçta, inanç, tehlikeli bir oyundur ve akıl dışı kalmaması gereken bir şeydir. Akılsız bir inanç tehlikelidir, onu söylemek istiyorum.

***8220;Gerçeklik bir tanedir***8221; diyorsunuz filminizde ve onun insan algısı tarafından çarpıtılması ya da bütünsel olarak algılanamamasını bir sorun olarak ortaya koyuyorsunuz. Gündelik hayatta ya da felsefî olarak düşündüğünüzde, gerçekliğin böyle, farklı olarak algılanması sizi rahatsız ediyor mu?

İnsanoğlu, kafasında kendi gerçeğini yaratmakta serbesttir; fakat bu, gerçeği bağlamaz. Gerçek, gerçektir. Herkesin kendi kafasına göre gerçeği yorumlama hakkı olabilir; ama bu, gerçeğin canını sıkmaz. Bu, gerçeğin umursadığı bir şey de değildir.

Gerçek, bütün sertliği, kararlılığı, asık suratlılığı veya neşesi ile ortada pırıl pırıl parlar. Bu neşe ile, bu asık suratlılıkla, bu soğuklukla ilişki kurabilen akıllı insanlar gerçekle yaşarlar ve gerçeğe katlanamayıp, kendi gerçeğini kafasında yaratan, kendini kandırmaya meyilli ***8220;inançlı***8221; insanlar da bu gerçekten uzaklaşmak isterler. Derken felsefe tarihi ve sanat tarihi gerçeği olduğu gibi kabul edenlerle gerçeği değiştirmek isteyenler arasındaki mücadeleden ibarettir.

Peki, ***8220;Kar beyazdır***8221; cümlesi, ***8220;kar***8221;ı ve ***8220;beyaz***8221;ı algılayan kişiler olmasa da doğru olacak mıydı bu durumda?

Tabii. Kar***8217;ın umurunda değildir, yani kar***8217;ı algılayan kişiler. Elma, elmadır. Kimin ısırdığı ile ilgilenmez. Isırmasalar da elma elmadır. Onun tadına bakanlar veya bakmayanlarla ilgisi yoktur elmanın. Masa, masadır. Ne kadar basit değil mi? Bu basit gerçeğin insanlar tarafından kavranamaması ve milyonlarca insanın öldüğünü biliyor musunuz, bunun anlaşılmaması yüzünden? Örnek vereyim mi?

Tabii buyrun...

Veriyorum. İnsanoğlu kafasında bir gerçek yaratıp, o gerçek için savaşmaya başlar. Otuzyıl Savaşları, komünizmin kendisi, işte yüz otuz milyon resmi rakam, ölü sayısı için. Yani kafasında bir dünya yaratmış, onun için ölmüş yüz otuz milyon komünist var. Daha doğrusu komünistler tarafından öldürülmüş yüz otuz milyon var.

İkiz kulelere saldırılması, ikiz kulelerde ölen beş bin kişi, dünyada bütün savaşlar, aşağı yukarı insanlık tarihinin bütün savaşları herkesin kafasındaki gerçeğe körü körüne çok net inanmış olmasından kaynaklanır. Ne acı değil mi? Ama insan böyle, inanmak ve ölmek, ölmek ve öldürmek istiyor.

Çiçek Abbas***8217;tan, Prenses***8217;ten, hatta Bir Günün Hikayesi***8217;nden bu yana neler değişti Sinan Çetin***8217;in sinemaya bakışında? Ya da kendi sinemanıza bakışınızda?

Çok şey değişti aslında. Bu sinemayla ilgili benim duruşum, yani aramdaki ilişki: Sinema benim için bir iş, bir endüstri. Yani şu anda Platofilm***8217;de 300 kişiden fazla insan çalışıyor.

Ben aslında ***8220;resimlerle hikaye anlatıcısı***8221; olarak mesleği ele aldım ve hâlâ da öyle ele alıyorum. Resimlerle hikaye anlatmak konusunda bir üstünlüğümüz olduğuna inanıyorum, yoksa Platofilm diye bir şey olmazdı zaten. Ben Türkiye***8217;nin en pahalı yönetmenlerinden birisiyim. İnsanlar, hele reklam filminde özellikle, resimlerle hikayeyi iyi bir şekilde anlatayım diye bana yüklü paralar ödüyorlar.

Sinan Çetin***8217;in kendisini içinde ***8220;tamam, budur***8221; diye hissettiği, hissedeceği politik sistem, siyasal liberalizm mi?

Değil. Ben hiçbir kalabalıkta yer almadım hayatım boyunca. Hayatımın hiçbir döneminde istesem de yer alamadım, ne solcuların arasında ne de sağcıların arasında; kendime yatacak bir yer bulamadım açıkçası. E, liberallerin arasına da koysanız, orada da herhalde duramam hissindeyim. Ama insanoğlunun en önemli meselesinin özgürlük olduğuna inanıyorum.

Yani insanoğlu eğer özgür değilse, geri kalan hiçbir şeyin önemi yok. Ben AK Papti***8217;ye oy verdim. İnsanlar başörtüsüyle okullara girsinler diye. Ama yarın öbür gün AK Parti***8217;ye ***8220;başörtüsüz insanlar okullara giremez***8221; derse AK Parti***8217;ye de karşı çıkacağım. İnsanların özgürlük mücadelesi, benim, destekleyebileceğim tek mücadele. Ben başka bir mücadeleye de inanmıyorum zaten.

Platofilm***8217;e baktığımızda bir sürü iyi eğitimli, üretken insanın ***8220;bir arada***8221; ürettiğini, bununla da kalmayıp, üstüne bir de ***8220;kanka***8221; olduğunu görüyoruz. Bu nasıl oluştu?

Aslında ben bunu duyduğuma çok sevindim; çünkü bana Cihangir***8217;den gelen sesler böyle değil. O kadar mutlu oldum ki dışarıdan böyle gözüküyor olmasına; çünkü benim kulağıma çalan, gelen algı bu kadar pozitif değil. Biz sonuç olarak gerçekten çok masumca çalışan, iş yapmaya çalışan, iş yapmayı, neşe ve hürriyetle ele alan, tamamen masum bir iştahla çalışan insanlarız. Sonuçta bizim buranın öyle pozitif bir bakış açısıyla ele alındığını duyduğuma sevindim.
habervakti.com/
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 06.03.07, 20:01
lehrerin - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Atılgan
 
Üyelik tarihi: Jul 2006
İletiler: 678
lehrerin olağanüstü bir gizeme sahip!lehrerin olağanüstü bir gizeme sahip!
Standart Ynt: İnsanlar başörtüsüyle okusun diye..

aynen katılıyorum...kısır döngü içindeyiz:ilim yasaklandığı için örümcek kafalılar ,örümcek kafalı oldukları için ilimsizler.....yazık başka bişey diyemiyorum.....
__________________
http://rehberiniz.blogspot.com/
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 06.03.07, 20:18
nuvekolik
Ziyaretçi
 
İletiler: n/a
Standart Ynt: İnsanlar başörtüsüyle okusun diye..

diceni dedin daha ne dicen ki :-FF
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 06.03.07, 20:25
lehrerin - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Atılgan
 
Üyelik tarihi: Jul 2006
İletiler: 678
lehrerin olağanüstü bir gizeme sahip!lehrerin olağanüstü bir gizeme sahip!
Standart Ynt: İnsanlar başörtüsüyle okusun diye..

bence komik bişey yok...gayet hassas bi konu!helede bugün ismi lazım değil üniversitesinden bu sebeple red cevabı almışsam.........onlar asıl sebep bu değil deselerde....
__________________
http://rehberiniz.blogspot.com/
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 06.03.07, 20:39
nuvekolik
Ziyaretçi
 
İletiler: n/a
Standart Ynt: İnsanlar başörtüsüyle okusun diye..

gerekli açıklamalar gereksiz görüldüğü için tartışmayacağım
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 08.03.07, 17:39
nuvekolik
Ziyaretçi
 
İletiler: n/a
Standart Ynt: İnsanlar başörtüsüyle okusun diye..




Nuh Gönültaş


Paşa geliyor paşa, başörtülüler dışarı...

Önce şu soruyu soralım da herkes kendi algı seviyesine göre kendi kendine cevaplasın. Soru: Paşaların gittiği her yerin, ayağını bastığı her yerin "kamusal alan" kabul edildiği ülkenin yönetim şekline ne ad verilir?


Siz düşüne durun... Cevabı zor bir soru...

Geçelim...

Elimizde iki örnek olay var. İkisi de hem birbirini tamamlayan iki olay, hem de birbirinden çok farklı iki olay...

Nasıl oluyor öyle? Burası Türkiye olur böyle! Samsun... Cumhuriyet Balosu... Garnizon Komutanı Tümgeneral Naci Beştepe balonun yapıldığı otele geliyor. Bakıyor ki, salonda başörtülü konuklar var. Beraberindeki askeri zevatla birlikte anında balonun yapıldığı yeri terk ediyor. Şehit Aileleri Yardımlaşma Derneği üyelerinin türbanlı eşleri de baloda... Şehit yakınları vebalıymışlar gibi, komutan hızla oradan uzaklaşıyor.

"Böylece laikliğimiz kurtulmuş oluyor!"

Malatya... Öğretmenler Günü Kutlaması... 2. Ordu Garnizon Komutanı Tümgeneral Alaeddin Örsal'ın katıldığı tören öncesinde salonda bulunan başörtülü ve türbanlıların dışarı çıkması için anons yapıldı.

Bu defa anonsu yaptıran komutan değil, komutanın türban konusunda hassas olduğunu düşünen sivil görevliler... Bunun üzerine bazıları başörtüsünü çıkarıyor töreni izliyor, bazıları dışarı çıkıyor, bazıları da başörtüleriyle tören salonundan ayrılmıyor.

Şimdi... Buradan şu sonucu çıkarıyoruz. Asker sivil bürokrasi el ele devlet ile millet arasındaki duvarı sürekli yükseltiyor, türban yasağı konusundaki çıtayı sürekli yükseğe koyuyor. "Paşa geliyor başörtülüler dışarı" ya da "İçeride başörtülüler var paşam içeri girmeyelim" davranışları ile nereye kadar gideriz bilmiyorum.

Ama şu açık ki millet ile devlet arasında duvarı sürekli yükseltmeye çalışmakla sonunda bu işten kazançlı çıkacaklarını düşünenler yanılıyor olmalı. Bu durum kazananı olmayacak bir çatışmayı ifade ediyor.

Millete silah çekilemez!

Millet yok sayılamaz!

Millet dışarı çıkarılmaz!

Hayal kurmak da mı yasak?

Dün yazdığım "Türkiye sistemini değiştirip büyüyecek" başlıklı yazımı bazı okuyucular "Hayal görüyor olmalısın" diye eleştirdi.

Bazıları da "Galiba rüyanızda gördünüz. Türkiye gibi bir rejimin böyle hedefleri olamaz, rüya görmüş olmalısınız" dedi. Okuyucu velinimetimizdir. Okuyucu her zaman haklıdır!

Ben olaylara biraz optimist, iyimser bakıyorum. Geleceği tahmin ederken bazen bu iyi niyetimin ve ülkemin dünyada hak ettiği yeri alması adına her şeyi Türkiye tarafına yontuyorum. Bu sebeple gelecek analizlerim bazen Erbakan'ın hayalleri kadar kurşun atılsa yetişemez derecede reel politikten uzak olabiliyor. Ben rüyalarıma önem veririm, ama bilirim ki rüyalarla da amel edilmez. Rüyada Türkiye Irak'ı işgal ediyor olsa elbette çıkıp "Irak'ı işgal etmeliyiz" diyemem, dememeliyim. Bunu Bush ve evangelist tayfası yapar ancak.

Onun için dünkü yazıyı, sadece bir ufuk olur mu acaba, içimizdeki kısır çekişmelerden kafamızı kaldırıp biraz da "çevremize ve dünyaya emperyal bir vizyonla baksak ne olur" babında yazdım.

Tabii bu yazdıklarım elbette beni bağlar. Yalnız şu kadarını söyleyeyim, hayal de olsa gelecek adına bazı öngörülerde bulunmak bizi diri tutar. Hayallerimiz olmasa neyi arzu ederiz ki?

Yani diyorum ki, tamam bu ülke bir "yasaklar ve korkular ülkesi" ama hayal kurmak da mı yasak. Hayal kurmayı yasaklayacak bir düzen daha icat olmadı değil mi?

Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 08.03.07, 17:44
nuvekolik
Ziyaretçi
 
İletiler: n/a
Standart Ynt: İnsanlar başörtüsüyle okusun diye..



İrtica ve türban artık örtmüyor!

Piyasada, ne kadar dolandırıcı, üçkağıtçı, rüşvetçi, halk düşmanı, işkenceci varsa pislikleri açığa çıkana kadar sorun yok. Pislik bir şekilde tencerenin kapağından taşmaya başlayınca bu tip adamların kurtarıcı olarak sarıldığı bir gündem maddesi var: Türban, irtica, Fethullah Gülen.


Zaman en iyi müfessirdir, tefsir edicidir, açıklayıcıdır. Zaman geçip pislik gizlenemez boyutlara ulaşınca bu tip kişiler her şeyi "türban ve irtica" ile açıklamaya kalkmışlardır.

Son dönemde ise yıllardır vatan hasreti ile yurtdışında bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi'nin ismi her türlü olaya karıştırılmak istenmekte. Kim bir pisliğe bulaşsa ve bu ortaya çıkmışsa, olayın bir tür "Fethullah Gülen Komplosu" olduğu iddia edilerek onun temiz adı bu işlerle kirletilmeye çalışılmakta.

En son Taşkesen Paşa olayında bile onun adını işin içine çekmeye yeltenenler oldu. Ama işin bir "uçkur meselesi ve üstleri hakkında kötü söz söyleme" olduğunun açığa çıkmış olması o kadar açık ki, buna muvaffak olamadılar.

Geçmişe şöyle bir göz atalım:

LAİK VALİ ORHAN TAŞANLAR: İzmir, Ankara ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü görevinde bulunan, ardından da Bursa Valisi Olan Taşanlar bir zamanlar Türkiye gündeminin değişmez ismi olmuştu. Ankara Emniyet Müdürü olduğu dönemde Kızılay'daki memur eyleminde "Erkekseniz gelin ulan" diyerek bir memuru tokatlamıştı. Ardından bir basketbol maçında gazeteci dövdü. İstanbul Emniyet Müdürü olduğunda ise Metin Göktepe'nin duvardan düşerek öldüğünü açıkladı. Oysa sonuç çok farklıydı. İstanbul, İzmir ve Ankara Emniyet Müdürü iken yanından hiç ayırmadığı Emniyet Müdür Yardımcısı Deniz Gökçetin, Asayiş Şube Müdürü Sedat Demir ve Cinayet Masası Amiri Erdal Durmaz "Çetelerden rüşvet almak" suçundan meslekten ihraç edilince Taşanlar adı bir defa daha gündeme geldi. Taşanlar'ın Emniyet Müdürlüğü görevi sırasında özel kaleminde çalışan bir bayan polisin bir mafya babası ile evlenmesi olay oldu. Taşanlar'ın bir uyuşturucu kaçakçısını sınır dışı edilmiş gibi gösterip sahte belge düzenlettirdiği iddiası ise "çeteci vali" imajına tuz biber ekti. Sonra ne oldu? Taşanlar Bursa Valiliği sırasında koyu bir "Türban Düşmanı" kesildi. İmam hatip öğrencilerini joplattırdı!

ÖMER ŞARLAK: Malatya'nın vurguncu rektörü de yasakçı Malatya İnönü Üniversitesi'nde başlattığı başörtüsü yasağı ile 43 kişinin idamla yargılanmasına neden olan, Ömer Şarlak'ın da usulsüz uygulamalarla devleti milyarlarca lira zarara uğrattığı Sayıştay denetçilerinin hazırladıkları raporla ortaya konuldu.

ALEMDAROĞLU: Bugüne kadar başörtüsü eylemleri, öğrenci olayları ve akademik istifalarla adı gündeme gelmişti. Şimdi de yolsuzluklarla gündemde. Maliye Bakanlığı Müfettişleri'nin İstanbul Üniversitesi'nde yaptıkları inceleme sonucu hazırladıkları yolsuzluk raporunda üniversitenin mülkiyetindeki veya bu üniversiteye tahsisli taşınmaz mallar üzerindeki gelir getiren kuruluşlarda yaşanan usulsüzlükler ve yolsuzluklar konu ediliyor. 267 milyar 28 milyon ortada yok.

KEMAL GÜRÜZ: Kendisini sadece "sosyolojik olarak müslüman" diye tanımlayan, kamu alanında dinin yasaklanmasını isteyen birisi. Gerekli tedbirleri almadığı için meydana gelen sınav iptali sebebiyle kaybedilen 3.5 trilyondan, kurumun matbaaları boş dururken her yıl milyarlarca liraya mal olan baskı işlerini piyasaya yaptırmasına kadar eleştirilere maruz kalan Gürüz, başarılı rektörleri kendi düşüncesine muhalif düştükleri için baskıyla görevden aldırmasıyla tanınıyor.

ERALP ÖZGEN: Kamuoyu Türkiye Barolar Birliği Başkanı Eralp Özgen'i adli yıl açılışlarında yaptığı aykırı konuşmalarla tanıyordu. Son yıllarda sürekli "irtica"dan dem vurup kamuoyunda sevilen insanları rencide edici sözler sarf ediyor. İş Bankası Hukuk Müşaviri de olan Eralp Özgen, bankanın Erol Evcil'e verdiği 150 milyon dolarlık usulsüz kredi için "usulüne uygundur" raporu vermişti. O "Türban sokakta da yasaklanmalı ve yasak her alana yayılmalı" diyerek sık sık sıkı laik imajı veriyordu.

Bu listeyi artırmak mümkün. Ama şimdilik bu kadar yeter. Dediğim gibi zaman en iyi açıklayıcı. Zaman geçtikçe herkesin gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Yalanın en iyi tarafı mutlaka bir gün ortaya çıkmasıdır. Demek ki türban, irtica Fethullah Gülen vs. gerçeklerin üzerini örtmeye artık yetmemeye başladı. Enseyi karartmayalım, iyi şeyler de oluyor!
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 08.03.07, 19:34
nuvekolik
Ziyaretçi
 
İletiler: n/a
Standart Ynt: İnsanlar başörtüsüyle okusun diye..




Gülay Göktürk

Türkiye dindarlaşmıyor

TESEV Raporu'nun birçok çevrede kafa karışıklığına neden olduğu görülüyor. Bazı yorumcular raporun farklı sonuçları arasında ciddi çelişkiler bulunduğunu ileri sürerken, aynı raporun birbirinden çok farklı okumalara konu olduğunu da görüyoruz.


Çarşamba gecesi Nazlı Ilıcak'ın Sözün Özü programını izleyenler, orada aynı verilerden hareketle nasıl birbirinden tamamen farklı iki Türkiye tabloları çizildiğini görmüşlerdir.

Programı izleme olanağı bulamayanlar için, o programda ortaya koyduğum yorumu sizlerle de paylaşmak istiyorum. İsterseniz önce, araştırmanın "flaş" haber olan iki sonucunu bir arada ele alıp değerlendirelim: Bir yandan, kendisini "oldukça dindar" "dindar" ve "çok dindar" olarak ifade edenlerin toplam sayısında 1999'a oranla büyük bir artış; öte yandan ise şeriat devleti isteyenlerin sayısında büyük oranda düşüş...

Birinci sonuç, büyük bir kesim tarafından "Türkiye AK Parti iktidarında daha dindar bir ülke olmuş" şeklinde yorumlanıyor. Bence değil. Bana kalırsa görülen artış, 1999'daki araştırmanın yapıldığı siyasi koşullardan kaynaklanıyor. 28 Şubat'ın ağır baskılarının devam ettiği 1999'da, dindarların "iç düşman" ilan edildiği koşullarda, insanların kapılarına gelen anketöre "dindarım" ya da "kendimi birincil olarak müslüman kimliğimle tanımlıyorum" demekten çekinmesinden daha doğal ne var?

Bana kalırsa Türkiye'nin dindarlık dozunda bir değişiklik yok. 1999'da halkın ne kadarı dindarsa, şimdi de herhalde o kadarı dindar. Sadece 1999'da bunu söylemeye korkuyordu, şimdi korkmuyor. Bu da dindar kimliği daha "görünür" kılıyor.

İkinci sonuç, yani şeriat devleti isteyenlerin sayısındaki düşüş ise, demokrasinin temel tezinin parlak bir doğrulanışından başka birşey değil. Nedir bu temel tez: Baskıların kalkmasının aşırı uçları törpüleyeceği tezi... Bugün 28 Şubat günlerine göre çok daha daha az sayıda insan şeriat devleti istiyor. Çünkü AK Parti'nin seçime girip iktidar olabilmesi, eskiden dindar bir yaşam sürdürebilmek için şeriat devleti altında yaşamaktan başka çare olmadığını sanan birçok insanda yeni bir umut yaratmış: Demokratik bir sistem işlerse, kendi duyarlılıklarına sahip çıkan bir partinin de iktidar olabileceğini; yani şeriatın "tek yol" olmadığını görüyor. Ben kalıbımı basarım ki, eğer 3 Kasım seçimlerinde allem kallem edilip AK Parti'nin önü kesilseydi; Tayyip Erdoğan'ın partisinin başına geçmesine ve başbakan olmasına izin verilmeseydi, bugün bu ankette şeriat devleti isteyenlerin sayısında artış görecektik.

Peki başını örtenlerin sayısındaki azalmayı bu tablonun neresine koyacağız?

Ben bunu, halkımızın eğitime verdiği öneme ve pragmatizmine bağlıyorum. Daha başka etkenler de rol oynamıştır mutlaka ama öyle görünüyor ki temel etken hâlâ süren türban yasağı... Dindar kesim, kısa vadede türban yasağının kaldırılmasından umudunu kesmiş olmalı ki, içlerinden bir kısmı, okul mu- başörtüsü mü ikilemine sıkıştırıldığında vazgeçtiği şey başörtüsü olmuş.

Bence Türkiye'deki başörtülü sayısının kendi seyrine bırakıldığında ne yöne doğru evrileceğini anlayabilmemiz için, türban yasağının kaldırılışına kadar beklememiz gerekecek. Ancak o zaman, yapılan araştırmalar trendin yönünü; Türkiye'nin "başı açık" bir ülke olmaya doğru mu, yoksa "Tesettürlü bir Türkiye"ye doğru mu gittiğini ortaya koyacak.

Tıpkı, geniş muhafazakar kitlelerin ne kadar dindar olduklarını ancak şimdi, korkularından kurtulduktan sonra söyleyebilmeleri gibi, kadınlar da başlarını örtmek isteyip istemediklerini ancak o alanda seçme özgürlüğü sağlandığında sağlıklı biçimde ortaya koyabilecekler.

* * *

Araştırma, dine, laikliğe, demokrasiye, asker müdahalesine, başkalarının hak ve özgürlüklerine bakış açısından toplumun aşağı yukarı yüzde 30-yüzde 60 oranında ayrışmış olduğunu ortaya koyuyor.

Raporun belki de tek olumsuz sonucu, yüzde 60'ı oluşturan muhafazakar kesimin, demokratlık noktasındaki zaafı... Sıra başkalarının hakkına, farklı olanla bir arada yaşamaya, farklı yaşam biçimlerine tolerans göstermeye geldiğinde deyim yerindeyse "sınıfta kalması"...

Bu olumsuz durumun kısa vadede düzelmesini beklemek hayal olur. Ama, kendi üzerlerindeki baskının kalkmasının; inanç ve ibadet özgürlüğünün derinleşmesinin, kısacası daha özgür bir Türkiye'de yaşamanın, o kesim üzerinde de olumlu etki yapacağını ve şu andaki "sadece kendine Müslüman" tutumun bu koşullarda daha hızlı değişeceğini umabiliriz.

* * *

Araştırmanın halkın AK Parti'ye bakışını ortaya koyan bölümü tek başına ele alınması gereken önemli sonuçlar içeriyor. Onu da fırsat olursa bir başka yazıda ele almaya çalışacağım.


Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 08.03.07, 20:26
nuvekolik
Ziyaretçi
 
İletiler: n/a
Standart Ynt: İnsanlar başörtüsüyle okusun diye..



Gülay Göktürk

Dini siyasete alet etmek


Günlük siyasi polemiklerde adım başı kullanılan, kullanıla kullanıla da pek doğru sanılan klişelerden en başta geleni bu herhalde: Dini siyasete alet etmek...


Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Cumhuriyet Bayramı mesajında aynı klişeyle bir kez daha karşılaşınca hiç yadırgamadık doğrusu. Yine her zamanki gibi "malumun ilanı" gibi görüp baş salladık ve geçtik.

O kadar uzun zamandır o kadar çok kullanıyoruz ki bu ifadeyi, artık ne anlamı sorgulanıyor ne de en ufacık bir şüphe gölgesi var üzerinde. "Dini siyasete alet etmeyin" deyince akan sular duruyor. Dini siyasete alet eden siyasetçi en büyük suçu işlemiş oluyor. Oysa bakın Mete Tunçay aynı ifadeyi - eminim bu klişe üzerinde bir tartışmayı provoke etmek amacıyla yapmıştır- nasıl kullanmış bir yazısında: "Milli Mücadele'nin başlangıcından Cumhuriyet'in ilanına kadar, halk arasında ulusçu bir tutunum (cohesion) bilincinin yaygın olmaması nedeniyle, İslami dayanışmadan yararlanılmıştı. Hatta "dinin siyasete alet edilmesi" yolunda, Osmanlı dönemine oranla daha da ileri gidilmişti." (Eleştirel Tarih Yazıları, s. 156, Liberte Yayınları)

Hadi bakalım, ne diyeceksiniz şimdi? Bilmiyorum, Atatürk ve arkadaşlarının Milli Mücadele boyunca dini siyasete alet ettiklerini söyleyen birini duymak Sayın Sezer'i nasıl etkiler ama ben asıl başka bir noktaya gelmek istiyorum: Bu klişe, dini toplumsal yaşamın dışına sürgün etmenin formülasyonu olarak kullanılıyor ağırlıklı olarak. Dini sembolleri, dini ritüelleri, dini pratiği tümüyle görünmez kılmak, dini sadece Tanrı'yla kul arasında yaşanan, dışarıdan görünmez bir ilişki haline getirmek, kamu alanındaki bütün görünürlülüğünü yok etmek için...

Oysa hiçbir din insanla Tanrı arasında sıkışık bir vaziyette yaşayamaz. Dinler, kurallarıyla, ritüelleriyle, sembolleriyle, yarattıkları aidiyet duygusuyla, dayanışmayla, kültürle toplumsal hayatın ayrılmaz bir parçalarıdır. Dolayısıyla, din bu toplumun içindeyse, siyaset de toplum için yapılıyorsa, din elbette siyasetin içinde olacak. Dini siyasetin içinde olması, ille de dinin kurallarının topluma dayatılması anlamı taşımaz.

Laik bir ülkede karşı olunması gereken şey, ülke yönetiminde din kurallarının esas alınması ya da dini inançlar temelinde ayrımcılık yapılması, kin ve nefretin körüklenmesi, toplumsal barışı edici davranışlarda bulunulmasıdır. Bunun dışında, dini duyarlılıkların da diğer bütün duyarlılıklar gibi siyasete yansıması, siyasette karşılığını bulması doğal ve normaldir.

***

Din toplumun ve dolayısıyla siyasetin tamamen dışına sürülünce, toplumsal bir olgu olan cemaatler, tarikatlar da suç gibi algılanıyor. Zaten o yüzden de, Sezer aynı mesajında tarikatların sivil toplum örgütleri olarak sunulmasını "iyi niyetten yoksun girişim" olarak mahkûm ediyor. Oysa tarikatların sivil toplumun parçası olup olmadıkları bizim niyetimize göre değişmez. Ne iyi niyet, ne kötü niyet sosyolojik bir gerçeği değiştiremez. Sivil toplum örgütü tanımı da bizim siyasi tercihlerimize göre yapılamaz.

Sadece bizim tasvip ettiğimiz oluşumlara sivil toplum örgütü adını takıp, hoş bulmadıklarımıza "sivil toplum örgütü değildir" demek, beğendiğimiz partiye "parti", beğenmediğimiz partiye "parti değil" demeye benzer. Hatta biraz daha ileri giderek, beğendiğimiz insana "insan" beğenmediğimize "insan değil" demeye de benzetebiliriz. Sivil toplum örgütü, adı üstünde sivildir, yani devlet bağlantısı yoktur ve adı üstünde toplumsal bir fenomendir, yani toplumun içinde var olan herhangi bir eğilimin örgütlenmiş halidir.

Bunun din ekseninde mi, milliyetçilik ekseninde mi, çevrecilik ekseninde mi, kültür ekseninde mi, yoksulluk ve işsizlik ekseninde mi ortaya çıkacağını kimse kontrol edemez. Üstelik bu oluşumların "Çağdaş Türkiye görüntüsüyle örtüşmek" gibi bir mecburiyeti de yoktur. Ülkelerin görüntüleri - burada gerçek görüntüden ziyade imaj kastedildiği açık- toplumların durumuna uyar.

Önce bir ülke imajı yaratıp sonra da toplumun kimi kesimlerinin bu imaja uygun hale gelmesini beklemek, bu imaja uygun düşmeyenleri yeniden "dizayn etmeye", edilemiyorsa "görünmez" kılmaya çalışmak asırlardır bütün diktatörlerin hayalidir. Ama hiç gerçekleşememiş, hep hayal olarak kalmaya mahkum bir hayal...

Dini siyasete alet etmek 2

Dini siyasete alet etmek gibi çok hayati bir klişeyi sorgulamaya başlamışken, bugün biraz daha açarak devam edelim.


Bu klişenin, dini toplumsal yaşamın dışına sürgün etmenin formülasyonu olarak kullanıldığını yazmıştım dünkü yazımda ve şöyle demiştim: "Oysa hiçbir din insanla Tanrı arasında sıkışık bir vaziyette yaşayamaz. Dinler, kurallarıyla, ritüelleriyle, sembolleriyle, yarattı kları aidiyet duygusuyla, dayanışmayla, kültürle toplumsal hayatın ayrılmaz bir parçaları dır.

Dolayısıyla, din bu toplumun içindeyse, siyaset de toplum için yapılıyorsa, din elbette siyasetin içinde olacak. Dinin siyasetin içinde olması, ille de dinin kurallarının topluma dayatılması anlamı taşı maz. Laik bir ülkede karşı olunması gereken şey, ülke yönetiminde din kurallarının esas alınması ya da dini inançlar temelinde ayrımcılık yapılması, kin ve nefretin körüklenmesi, toplumsal barışı tehdit edici davranı şlarda bulunulmasıdır. Bunun dışında, dini duyarlılıkların da diğer bütün duyarlılıklar gibi siyasete yansıması, siyasette karşı lığını bulması doğal ve normaldir." Peki "laikçi" kamuoyumuz neden bunu bir türlü doğal ve normal karşılayamıyor?

Anakronik bir korku nedeniyle... Aslında din ile laik devlet arasındaki şiddetli iktidar savaşının tarihte kaldığını; caminin laik devletin en güçlü rakibi, en ciddi iktidar alternatifi olduğu dönemin çoktan kapandığını bir kabul edebilsek, o zaman dini duyarlılıklara da tıpkı milli duyarlı lıklar, kadın duyarlılıkları ya da çevre duyarlılıkları gibi "masum" duyarlılıklar olarak bakabileceğiz. Din dışı duyarlılıklar çeşitli taleplere dönüşüp siyasetin konusu olduğ unda nasıl serinkanlı bir tutum alabiliyorsak, dini duyarlılıklardan kaynaklanan çeşitli taleplerle karşı karşıya kaldığımızda da aynı şeyi yapabileceğiz.

Siyasetçi dindar kitleden gelen bir talebe cevap verdiği zaman şeriat geliyor diye hop oturup hop kalkmaktan kurtulup, konuyu tekil bir biçimde ele alıp, somut olarak o talebin anlamı nı, laikliği zedeleyip zedelemediğini, toplumun diğer kesimlerinin hak ve özgürlükleriyle çelişip çelişmediğini gönlümüz ferah bir şekilde tartışabileceğiz. Bunu yapabilsek, bir başbakan milliyetçi Türk ya da Kürt liderlerini başbakanlığ a davet ettiğinde nasıl karşılıyorsak, tarikat liderlerini davet ettiğinde de benzer tepki vereceğiz. Ve o zaman bir şey daha olacak:

Siyasetin doğal kontrol mekanizmaları devreye girecek. Sürekli olarak bir grubun hassasiyetlerini ön plana alan iktidar diğer kesimlerin tepkisini çekecek ve oy kaybedecek. Dinsel kökenli kimi taleplerin, diğer kesimlerin hak ve özgürlükleriyle çelişip çelişmediği demokratik tartışma içinde belirlenecek. Eşitliği ve toplumsal dengeleri bozan aşırı davranışlar bu yolla elenecek.

Yasaklamanın, damgalamanın, "dini siyasete alet etmek" gibi klişe suçlamaların yerini demokratik mekanizmaların düzeltici etkisi alacak. Tekrar başa, meşhur klişemize dönerek bitirelim: Siyasetçi, genel anlamda, yönetmeye talip olduğu toplumda varolan bütün duyarlı lıkları, bütün talepleri, bütün sorunları "siyasete alet etmeye" çalışır. Yani bunlar üzerinden siyaset yapar.

Bu duyarlıklara sahip çıkarak güçlenmeye, bu sorunları çözerek desteğini arttırmaya çalışır. Bunu oportünizm olarak algılamak, hayatında sandık derdi olmamış atanmışlara mahsus bir şeydir.
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 09.03.07, 00:35
nuvekolik
Ziyaretçi
 
İletiler: n/a
Standart Ynt: İnsanlar başörtüsüyle okusun diye..



Gülay Göktürk

Kadınlar ikiye ayrılmaz

Eskiden, ama iyice eskiden, ender olarak da olsa yurtdışına çıktığımızda karşılaştığımız yabancıların önyargılara bulanmış bir merakla sordukları sorular vardı bizlere, Türkiye, özellikle de Türk kadınları hakkında...


Hâlâ kafesler var mıydı evlerin pencerelerinde? Yüzlerimiz örtülüyken önümüzü nasıl görüyorduk da düşmeden yürüyorduk sokakta? Haremde yaşamak nasıl bir şeydi... Şimdi, başı açıkların başı kapalıların dünyalarını "keşfetmek" için yeni yeni sormaya başladıkları soruları duydukça, yabancıların o naif sorularını duymuş gibi oluyorum. Doğru, hiç değilse merak etmeye başladık başörtüsünün altında saklı kalan dünyayı. Merak, önyargıların tehdit altında olduğunun en iyi göstergesidir. Bu bakımdan sevinmek lazım böyle sorulara... Ama aynı zamanda çok acı değil mi? Aynı memlekette, dip dibe yaşayıp da bu kadar "Fransız" kalmak ötekinin dünyasına? Önce uzun bir süre, "anneannelerimizin" çizdiği prototipe uymadıkları için affetmedik onları. Kafamızı bu kadar karıştırmaya hakları yoktu! Bir tepki ve ret dönemi yaşandı. Sonra yavaş yavaş merak başladı. Şimdi de konuştukça şaşırıyoruz. "Ayy, vallahi onlar da tıpkı bizim gibi aşktan, cinsel cazibeden filan bahsedebiliyorlar!"

***

Belli ki, böyle bir dönemin yaşanması da kaçınılmaz. Ama çok uzun sürmese diyorum, en azından iki süreç iç içe yaşanabilse... Bir yandan burnumuzun dibindeki "kız kardeşlerimizin" hayatını merak eder ve keşfetmeye çalışırken, bir yandan da kadınların başı kapalılar ve açıklar diye ikiye ayrılmadıklarını fark etmeye başlasak. Evet, kadınlar iki çeşit değildir... Kadınlar başı açıklar ve kapalılar diye ikiye ayrıldıkları gibi, mesela çalışan ve çalışmayan; evli ve bekar; zengin ve yoksul, eğitimli ve cahil, köylü ve şehirli, akıllı ve aptal, genç ve yaşlı diye de ikiye ayrılırlar. Yapılan her kategorizasyon binlerce farklı biçimde yapılabilir ve hepsi de doğru olur. Mesela bir feministe sorsanız kadınlar önce ikiye (feministler ve feminist olmayanlar) sonra da üçe (eşitlikçi feministler, sosyalist feministler, radikal feministler) ayrılır. Bir sosyaliste sorsanız muhtemelen "emekçi kadınlar" ve "emekçi olmayan kadınlar" diye kabaca iki başlıktan söz edecek, sonra da sınıflar temelinde yeni bölümlere gidecektir. Bir playboy için kadınlar "güzel olanlar" ve "çirkinler" şeklinde bölünür; evli bir erkek açısından ise kadınlar ikiye ayrılır? Karısı ve ötekiler! Şaka bir yana, demek istediğim şu ki, bu farklılıkların herhangi biri, başı açık ya da kapalı olmak kadar önemli bir parçasıdır kimliğin. Türbanlı olmak, ya da olmamak, bir kadını tarif etmeye yetmez, hatta çok az tarif eder. Diyelim biri öğrenci biri ev kadını olan iki türbanlı arasındaki farklılık, ikisi de ev kadını olan biri açık biri kapalı iki kadın arasındaki farklılıktan daha büyüktür çoğu zaman. Oysa biz yirmi senedir laiklikle yatıp türbanla kalktığımızdan olacak, başı açık ya da örtülü olmayı, kadın kimliğinin en önemli unsuru, "yapı taşı" zannetmeye başladık. O kadar öyle zannettik ki, başı açık olma ortak paydasının, aramızdaki bütün diğer farklılıkları silip süpürecek kadar güclü olduğunu düşündük. Böyle bir ortak paydada buluştuklarımızla bütün diğer farklılıklarımızı bir yana bırakıp "bizler ve ötekiler" şeklinde bir cepheleşme yaratmaya çalıştık. Bunun en büyük tehlikesi, başı örtülü tarafın da başı örtülü olmayı kimliğinin en önemli parçası haline getirmesi olurdu ve nitekim biraz öyle oldu. Sanıyorum ki artık, bu kategorizasyona atfedilen önemin çok büyük abartma olduğunu anlama noktasına geldik. Şimdi unutma aşamasına geçmeliyiz yavaş yavaş. Başımızın açık mı kapalı mı olduğunu unutma aşamasına. Kafayı saçımıza takmadan, hem kendimizin hem de karşımızdakinin saçını başını unutarak girişilecek iletişim deneyimlerinden ne enteresan şeyler çıkar kim bilir...

Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
başörtüsüyle, diye.., okusun, ınsanlar

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 17:42 .