Cevap: araplar 141) Parçalanmanın ekonomik yansımaları 142) İslam'da mezhep isyanları 143) Dinde arayışların siyasi ve ekonomik nedenleri 144) İran'da ortaya çıkan hareketler 145) Mukanna İsyanı nasıl çıktı? 146) Babek İsyanı nasıl başladı? 147) Siyah kölelerin isyanı 148) İsmailiye Hareketi İslam tarihinde derin etkiler bıraktı 149) Karmatî Hareketi nasıl oluştu? 150) Mu'izz'e kimler hizmet etti? Parçalanmanın ekonomik yansımaları “Diğer bölgelere gelince, halife, arada sırada vergilerin ödenmesi, mahalli hanedanların cuma hutbelerinde adının zikredilmesi ve paralarda adının bulunması şeklinde görülen bağlılıklara razı olmak zorunda kaldı. Bağdat’ın bölgeden geçen ticaret yollarının kontrolünü elinde tuttuğu sürece siyasi parçalanma, ekonomik ve kültürel hayatın gelişmesine engel olamadı, hatta bu gelişmeye yardım bile etti denebilir. Bir müddet sonra çok tehlikeli gelişmeler oldu ve halifenin otoritesi merkezde bile zayıfladı. Sarayın aşırı lüks düşkünlüğü ve bürokrasinin lüzumundan fazla ağır basması maliyenin bozulması ve paranın değerinin düşmesi şeklinde sonuçlandı. Daha sonra bazı maden yataklarının tükenmesi yahut istilacılar tarafından işgal edilmesi durumu daha da ağırlaştırdı. Halifeler, devletin arazilerini merkezi hükümete belirli bir para ödeyen ve kendi birlikleri ile memurlarının maaşlarını veren bölge valilerine kiraya vererek bu duruma bir çare buldu. Bu kiracı valiler, kısa zaman sonra imparatorluğun gerçek hakimleri haline geldi ve çabucak askeri şefler olarak ortaya çıktı. Mu’tasım (833-842) ve Vâsık’tan (842-847) itibaren halifeler, kendi arzularına göre hassa birliklerinin ve muhafız alaylarının kumandanları üzerindeki bütün otoritelerini kaybetti. Kumandanlar ve muhafız birlikleri genellikle Türk memlüklerinden meydana geliyordu. 935 yılında merkezde bulunan kumandanın üstünlüğünü göstermek için Emiri’lümeralık makamı oluşturuldu. 945 yılında, Batı İran’da bağımsızlığını kazanmış olan İranlı Büveyhiler Bağdat’ı işgal etti ve halifenin otoritesinin son izlerini de silip süpürdü. Bu tarihten itibaren halifelerin kaderi genellikle İranlı ve Türkler’den meydana gelen ve maiyetlerindeki birlikler sayesinde hüküm süren saray nazırlarının elinde kaldı. Her ne kadar halife hâlâ İslam’ın din ve devletin yahut daha doğrusu ikisinin karışmasından meydana gelen düzenin en üstün hakimi olarak kabul ediliyor ise de artık onun gerçek iktidarı ortadan kalkmış ve halife vali veya kumandan tayininde, yalnızca mevcut olan bir durumu resmen tasdikle yetinmiştir.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.137) İslam’da mezhep isyanları “Abbasi Hanedanı’nın hilafeti ele geçirmesini takip eden yüzyıllar boyunca Yakın ve Ortadoğu’nun süratli bir şekilde iktisadi gelişmesi, imparatorluğun sosyal bünyesinde kurulu düzene karşı memnuniyetsizlik hareketleri ve açık isyanlar haline gelen bir seri huzursuzluklara ve gerginliklere yol açtı. Bu hareketlerin kökeni ekonomik, sosyal ve bazen de milliyetçilik rengini taşıyordu. Nedenleri ve koşulları farklı olmasına rağmen hemen hepsi dini hareket olarak ortaya çıkıyordu. Bir memnuniyetsizlik yahut çıkar çatışması, İslam’da vasıtası mezhep, aracısı misyoner ve lideri de Mesih yahut onun temsilcisi olan bir grup meydana getiriyordu. Fakat arkasında entrikacı kimselerin saf müminleri aldatmak için kendi geçek maddi amaçlarını gizledikleri bu sosyal hedefli din sapıklıkları paravana olarak nitelendirmek, tarihi gerçekten saptırmak olarak olacaktır. Medine’de doğan ve Doğu’nun eski monarşileri tarafından beslenen İslam Devleti teoride ve halkın anlayışına göre dini temellere dayanıyordu. İktidarın ve kanunun kaynağı olan Allah tek ve hükümdar yeryüzünde onun temsilcisiydi. İmam, kurulu düzenin resmi amentüsü, kült ise hüviyetinin ve birliğinin dış görüntüsü, bunları tasdik baştan savma olsa bile bağlılığın işareti ve yeminiydi. Dinde doğru yol mevcut düzenin kabulü anlamına geliyordu; onu tenkit veya ret sapıklık yahut dini terk etme manasını taşıyordu.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.143) Dinde arayışların siyasi ve ekonomik nedenleri “Hem hükümet yapısında, hem de insanların duygu ve düşüncelerinde din ve devletin birbirinden ayrılamayacak bir şekilde iç içe olduğu bir toplumda din ve dini tartışma, modern dünyada politikanın oynadığı rolü oynamaktaydı. İtici gücü ne olursa olsun her hareket dinde bir maske değil, bu hareketi yöneten hırs ve tatminsizliklerin halkla ilgili ve sosyal terimlerle mecburi ve organik bir ifadesini arardı. Şüphesiz bazı istisnaları da vardı: Siyasi zayıflama sırasında saray ve askeri müdahaleler, iktisadi kriz esnasında da köylü isyanları ve şehirlerde karışıklıklar ortaya çıkıyordu. Bu hareketler yer yer görülüyordu; onların ani ortaya çıkışlarının zaman, yer ve şartları bakımından sınırlı oluşları ve genellikle kötü organize edildikleri dikkati çekiyordu. Çoğunlukla şahsi bir mahiyet taşıyorlardı. Her seferinde bir grup sosyal düzene karşı teşkilatlı bir meydan okuma şeklinde ortaya çıkıyor ve günümüzdeki bir siyasi partiye yönelindiği gibi bir dini mezhep de ifadesini buluyordu. Abbasi hilafeti başlangıçtan itibaren bu tip tehditlere karşı koymak zorunda kalmıştı. 752 yılında, daha önce Emevi Hanedanı’na bağlı olan Suriye’de bu hanedanın haklarına sahip çıkmak isteyen bir ayaklanma oldu, fakat kısa zamanda bastırıldı. Emevi partisi taraftarları bu hanedanın mesihi bir görünüşünden söz ederek Emeviler’in bir gün yeniden dünyaya dönerek adaleti tesis edeceklerine inanıyordu. Diğer taraftan çok geçmeden Şiiler, yerleşmesine yardım ettikleri yeni rejim tarafından aldatıldıklarını hayal kırıklığı içinde ilan ediyorlardı. Hz. Ali evladından Muhammed el-Nefs el-Zekiyye (temiz ruhlu Muhammed) halifelik iddiasıyla hükümete karşı gizli bir hareket hazırladı ve Kudüs7te kendisini mehdi ilan etti. Filistin’deki başarısızlığından sonra Medine’de tekrar ortaya çıktı, fakat mağlup edildi ve 762’de öldürüldü.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.144) İran’da ortaya çıkan hareketler “Bunlar köken olarak Abbasileri ortaya çıkaran hareketlere dayanıyordu. Abbasi İhtilali Emeviler’e muhalif olan unsurların ittifakıyla meydana çıktı; bu unsurlar Arap ve İranlı Müslüman muhalifler ile İranlı aristokrasi ve aşağı sınıftan olan topluluklardan oluşuyordu. İhtilalin başarıya ulaşmasından sonra ittifak bozuldu ve taraftarları başarısızlın verdiği hayal kırıklığıyla birbiriyle olan eski mücadelelerine döndü. Abbasi zaferinin asıl mimarı olan Ebu Müslim, ikinci Abbasi halifesi el-Mansur tarafından öldürüldü. Hareketin diğer şefleri de aynı akıbete maruz kaldı. Halifeler, İranlılar ve özellikle Horasanlılar’ın desteğinden yararlanmaya devam ediyorlardı, fakat Ebu Müslim ve benzerlerinin yerine aristokratik Bermeki Ailesi iktidarı ele geçirdi. Birkaç halife devrinde devlet idaresinde üstün bir rol oynadılar ve eski İranlı idareci sınıfın da hükümeti desteklemesini sağladılar. Halkın memnuniyetsizliği İran’ın çeşitli bölgelerinde köylülerin yardımıyla birtakım dini hareketler şeklinde kendini gösterdi. Belirli bir noktaya kadar bu hareketler milliyetçi karakter taşıyordu, çünkü karşı çıktıkları rejim onlarca hâlâ Arap olarak telakki ediliyordu; muhalefet hareketinin altında yatan dini ideoloji İran kökenliydi, fakta Zerdüşti değildi. İran Devleti’nin eski dininin gerçek taraftarları ve yönetici sınıfın mensupları idare ile bir süre için bütünleşti ve ancak Me’mun’un hilafete geçişinden (813-833) sonra İranlı prensler Doğu eyaletlerinde bağımsız beylikler teşkil ederek istiklal hususunda kendi hareketlerini başlattılar. Bu isyancıların dini ilhamı, Sasani monarşisine karşı aşağı ve orta tabakaların birleştiği İslam öncesi eski İran sapık düşüncelerinden geliyordu. Bunların en önemli mürşitleri 4.yüzyılda az kalsın Sasani İmparatorluğu’nu yıkacak olan Mezdek idi. Her ne kadar Hüsrev Anuşirvan isyanı kanlı bir şekilde bastırıldı ise de onun hatırası köylü halk arasında canlı olarak kaldığı gibi, doktrini de Emeviler devrinin sonunda başlayan ve Abbasi hilafetinin başlangıcında da devam eden dini hareketlerin oluşumunda önemli bir rol oynadı. Ebu Müslim’e ihanet eden halifelere karşı onun intikamcıları ve mirasçıları olarak ortaya çıkan İranlı asiler de onun hatırasını canlı tuttu. Bu hareketler ilk zamanlar İran kökenli inanca bağlı kaldı. Daha sonra Mezdek ve aşırı Şii prensiplerinin birleştirildiği bir görüş ortaya attılar. Samimi Zerdüştiler ya bir kenarda sessiz kaldı ya da açıkça bir düşmanlık göstermedi. Bunlardan ilk defa ismi geçen 749 yılına doğru Nişabur’da ortaya çıkan ve peygamber olduğunu iddia eden eski bir ZerdüştiBihâferid idi. Onun geçmişi hakkında, birkaç yıl muhtemelen ticaret maksadıyla Çin’de kalmasından başka fazla bir şey bilmiyoruz. Ona karşı koyma, bu harekete ilgisiz kalan Müslümanlardan değil samimi Zerdüştiler’den ve özellikle din adamlarından geldi. Bunlar Abbasiler’den Bihâferid’e karşı yardım istedikleri gibi onun iki yıl içinde mağlup edilmesinde de önemli rol oynadılar. Ebu Müslim’in ölümü bir karışıklığa sebebiyet verdi. Taraftarları arasında çok aşırı olanlar genellikle onun ölmediğini, gizli bir yerde yaşadığını ve halkın arasına döneceğini iddia ederek bir seri köylü ayaklanmasını kışkırttı. 755 yılında büyük bir ihtimalle Neşâbur taraflarında bir köyden gelmiş olan eski arkadaşlarından ve muhtemelen Mezdek olan Sunbâz, Zerdüştiler’in ve Müslümanların bulunduğu Doğu İran köylü sınıfını saflarına kazanan bir isyanın başına geçti. Hareket genişledi ve onun taraftarları birçok şehri işgal etti. Arap kaynakları Sunbâz’ın taraftarlarının 90 veya 100 bine ulaştığını belirtir, fakat Mansur’un ordusu onu yenmeyi başardı. İki yıl sonra Ebu Müslim’in ajanlarından İshak el-türki’nin idaresinde aynı şekilde bir isyan patlak verdi fakat bu isyan da bastırıldı. İshak’a Türk denmesi, Orta Asya Türklerine propagandacı olarak gönderilmesinden ileri gelmektedir. 767 yılında Ustâzsis, Horasan’da imparatorluğun güvenliğini tehlikeye sokan bir isyan çıkardı.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.145) Mukanna isyanı nasıl çıktı? “Diğer bütün isyanların çok daha tehlikelisi Mukanna’nın (Peçeli) isyanıdır. Mukanna, taraftarlarına inanmak icap ederse yüz ifadesini saklamak, yahut düşmanlarına göre de çirkinliğini göstermemek amacıyla yüzünü bir peçeyle örtmeye alışmıştı. Mesleği çamaşır yıkayıcılığı olan sapık birisiydi. Propagandalarına Merv’de başladı. Hareket hızla Horasan’ı geçerek Orta Asya’ya kadar yayıldı. Buhara kısa bir sürede onun sağlam bir dayanağı oldu. Bu hareketin Mezdek ve Abu Müslim hareketleriyle benzerlikleri görülür. Sünni Müslüman kaynakları onu, kadın ve mülkiyet hususunda Komünizmi tatbik ve propaganda ettiğini kaydetmekten geri kalmazlar. (Bu tümcenin anlamı açık değil, çevirmenin bir hatası olabilir… b.n.) Mukanna İsyanı, önceki isyanlardan daha uzun süreli ve etkili oldu; kendisinden sonra da 776’dan 789’a kadar devam etti.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.148) Babek İsyanı nasıl başladı? “Bu isyanların en ciddisi, geniş bir sahaya yayılması, devamlılığı, teşkilatlanması ve bütünlük arz etmesi bakımından Babek’in (816-837) isyanıdır. Babek, askeri ve siyasi sahada dikkate değer yeteneklere sahipti. Taraftarlarını büyük çoğunlukla köylüler meydana getiriyordu; zira o, büyük arazilerin ve toprakların taksim edileceğini vaat ediyor ve vaadini de tutuyordu. Diğer bir Hurremiye Mezhebi’ne bağlı olan çağdaşı Mâzyâr, ‘köylülere, toprak sahiplerine hücum etmelerini, mallarını ve mülklerini yağmalamalarını emretti.’ Aynı zamanda basit bir köylü durumuna düşürülen ve eski günlerini hatırlayan Dihkanlar’dan ve İran’ın arazi sahiplerinden de yararlandığına ilişkin ipuçları vardır. İsyanın merkezi, coğrafyası Yakut’un devamlı isyan ve karışıklıkların bir ocağı olarak belirttiği Azerbaycan idi. Diğer taraftan Kürt ve İranlı unsurların bulunduğu İran’ın güneybatısını ele geçirdi; kuzeyde Hazar denizi kıyılarına, batıda Ermeniye’ye ulaştı. Babek’in bir ara Bizans İmparatorluğu ile, ortak düşmanlarına karşı ittifak yaptığı zannediliyor. Kuzey ticaret yollarının kavşağında bulunması onu İslam Devleti için korkunç bir hasım haline getirdi. Yedi yıl boyunca zafer ona gülümsedi. Me’mun’un dört kumandanını mağlup etti. Mu’tasım’ın 833 yılında halife olmasından sonra imparatorluğun emniyetini sağlamakta meydana gelen gelişme daha düzenli bir askeri harekata imkan verdiğinden Babekiler Azerbaycan’da tecrit edildiler ve hezimete uğratıldılar.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.148) Siyah kölelerin isyanı “Zenc adıyla bilinen siyahi kölelerin 869-883 yılları arasındaki isyanı çok farklı bir karakter taşıyordu. İslam cemiyeti kölelerin kullanılmasına izin veriyordu ve hâlâ bazı bölgelerde köleler kullanılıyordu. Siyah köleler Roma İmparatorluğu’nda olduğu gibi daha çok serbest ve yarı serbest köylüler ve zanaatkarlara bağlı olarak üretimin başlıca temelini teşkil etmiyorlardı. Köleler özellikle hizmetçilik ve askeri işlerde istihdam ediliyordu; bu sonuncu durumda olan ‘memlûk’ diye isimlendiriliyordu. Bunlar daha sonraları devlet işlerinde sözü geçen imtiyazlı bir sınıf meydana getirdi. Bununla beraber bazı istisnai haller de vardı; köleler maden ocaklarında, denizcilikte, bataklıkların kurutulmasında ve diğer önemli teşebbüslerde kullanılıyordu. Büyük kapitalist ve müteşebbislerden meydana gelen bir sınıfın yayılması tarım işlerinde çok miktarda kölenin satın alınması ve kullanılması sonucunu doğurdu. Köleler barakalarda barınıyordu. Yalnız bir arazi sahibi onlardan binlercesine sahipti. Bu kölelerin büyük bir kısmı Doğu Afrika’dan esir ve satın alma yoluyla temin edilen zencilerden yahut tâbi devletlerden vergi karşılığında alınan kimselerden meydana geliyordu. Doğu Basra tuzlalarında çalıştırılan çok sayıda köle bu kategoriye dahildi. Burada köleler, tarım yapılabilmesi için toprağı hazırlamak, tuzlalardan tuz elde etmek için işlerinde zenginler tarafından çalıştırılıyorlardı. Köleler, sayıları 500 ile 5000 arasında değişen gruplar halinde çalışıyorlardı; 15 bin kişilik bir gruptan da bahsedilir. Onların yaşama şartları son derece kötüydü, ağır çalışma karşılığında çok kötü besleniyorlardı. Arap kaynaklarına göre onların gıdaları ekmek, irmik ve hurmadan ibaretti. Afrika’dan yeni gelmiş olan kölelerin çoğu Arapça bilmiyordu, liderleri de onları anlamak için tercüman kullanmak ihtiyacını duyuyordu. Muhtemelen Arap asıllı olan Ali b. Muhammed adıyla bilinen bir İranlı lider Hz. Ali soyundan geldiğini iddia ediyordu. Binbir güçlükle hapisten kaçabildiği Basra da dahil, çeşitli bölgelerde birçok başarısız isyan teşebbüsünden sonra Eylül 869 tarihinde köleleri ayaklanmaya sevk ettiği güherçile ocaklarının bulunduğu bölgeye gitti. Meşhur tarihçi Taberî’nin belirttiğine göre Ali b. Muhammed kölelere yaşama şartlarının perişanlığını hatırlatarak onları ‘Allah’ın köleleri kendisinin aracılığıyla bu durumdan kurtaracağına ve onlara zenginlik ve güzel evler verilmesi suretiyle hayat seviyelerini yükselmesini arzu ettiğine’ inandırdı. Bu son sözler, gerçek bir reform programı olmaktan uzak, köleliğin kaldırılmasını hedef almayan ve bur grup köleyi, durumlarını düzeltmek için isyana sevk etmekle yetinen hareketin zayıflığını göstermektedir. Ali, esir ettiği Müslümanlar taraftarlarına köle olarak vermeyi mümkün kılan zaferlerini kazandıkça vaatlerini yerine getiriyordu. Bu yarı barbar hareket bile dini ifade aramak bakımından İslam cemiyetinin hakim eğiliminin yeteri kadar etkisi altında kalmıştır. Zencilerin lideri her ne kadar Hz. Ali soyundan geldiğini iddia ediyor ise de Şia’ya bağlı değildi, fakat insanların en mükemmelinin, Habeşli bir köle dahi olsa, halife olacağını kabul eden eşitlikçi anarşist Hariciler7in mezhebini benimsemişti. Bu hususta Hariciler’in fikirleriyle uyuşan Zenci hareketi bütün diğer Müslümanları imansız gözüyle görüyor ve onların ele geçirilmesini kabul ediyordu. İsyan birbiri arkasından yeni grupların katılmasıyla süratle gelişti ve daha sonra muhtemelen şehir ve köylerden kaçıp gelenlerle kölelerin sayısı oldukça arttı. Halife ordularının siyahi birlikleri de isyancılara katıldı ve böylece asilerin silah ve talimli asker ihtiyacını karşıladılar. Diğer yandan yağma imkanının doğması, komşu bedevi kabilelerin onlara destek olmasını sağladı. Bölgenin hür köyleri Zenciler’in liderlerinin tarafını tutup onu zahire bakımından destekledi. Her ne kadar kaynaklar Ali’nin iki kumandanından birinin değirmenci, diğerinin de şerbetçi olduğunu bildirmekte iseler de şehirlerdeki gayri memnunlar arasından bu hareketi destekleyenlerin bulunduğuna dair pek az işaret vardır. Zencilerin askeri harekatı çok parlak oldu; halifenin birlikleri birbiri arkasından mağlup edildi ve böylece Zenciler yeni köleler, ganimet ve özellikle silah ele geçirdi. Ekim 869’da Basra’ya karşı hücuma geçti, fakat şehri zapt edemediler. Bu sırada Basra halkı’nın bir karşı taarruzu püskürtüldü ve kısa zaman sonra Zenciler tuzlaların ortasında kuru bir bölgede el-Muhtârâ adı verilen yeni bir merkez kurdu. Onların idare tarzı hakkında maalesef hiçbir şey bilmiyoruz. Zenciler, 19 Haziran 870 tarihinde zengin ticari liman olan Ubua’yı ele geçirdi ve şehri yağma ederek halkını kılıçtan geçirdi. Serbest bırakılan kölelerle daha da kuvvetlenerek kısa zaman sonra İran’ın güneybatısını ve bu bölgede yer alan Ahvâz şehrini zapt ettiler. Bu hareket imparatorluk için ciddi bir tehlike halini aldı. Zenciler Güney Irak’ın Güneybatı İran’ın önemli bölgelerini hakimiyetleri altına aldı, birçok şehri zaptettiler, merkezi eyaletin önemli şehri Basra’yı baskı altında tuttular ve Bağdat’ın güneydoğusundaki ulaşım yollarını işgal ettiler. 7 Eylül 871 tarihinde Basra’ya girdiler ve yerinde bir hareketle şehri yağmaladıktan hemen sonra geri çekildiler. Bu arada halife ordusunu mağlup ederek 878 yılında eski ordugah şehri Vâsıf’ı zapt ettiler. Ertesi yıl Basra’nın 17 mil yakınına kadar akınlarını devam ettirdiler; bu hareket onların başarılarının zirvesini teşkil eder. Halifenin kardeşi ve naibi el-Muvaffak, büyük masraflar yaparak sefer hazırlığına girişti. 881 Şubatı’na kadar Zencileri zapt etmiş oldukları bütün yerlerden kovdu ve onları, merkezleri el-Muhtârâ’ya sığınmaya mecbur etti. Zencilerin lideri, el-Muvaffak’ın aman ve ölümüne kadar belirli bir para verileceği teklifini reddetti. Uzun bir kuşatmadan sonra 11 Ağustos 883 tarihinde el-Muhtârâ teslim oldu. Aynı yılın kasım ayında Zencilerin lideri Ali b.Muhammed’in başı kesilerek mızrağa takılı olduğu halde Bağdat’a getirildi.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.152) İsmailî Hareketi İslam tarihinde derin etkiler bıraktı “Ne İran’daki köylü ayaklanmaları, ne de Irak’ın güneyinde kölelerin isyanı İslam tarihinde uzun müddet devam eden bir etkiye ve cemiyetin yapısında gerçek değişikliğe neden olmuşa benzemiyor. Yalnız birbiri arkasından ortaya çıkan başarısız ayaklanmalarda görüldüğü üzere derin bir memnuniyetsizlik ve anlaşmazlık bırakmıştır. Fakat imparatorluk halkının artan memnuniyetsizliği daha belirli ve etkileri daha devamlı başka bir harekette ifadesini bulacaktı: Bu Şia’nın bir kolu olan İsmailî Hareketi’dir. İslam’ın ilk devirlerinde bir Arap partisi olarak ortaya çıkan Şiilik’in, mezhep haline gelişini ve Abbasiler’in iktidara geçişinde oynadıkları önemli rolü görmüştük. Abbasi hareketinin başarısı, Muhammed b. el-Hanefiyye neslinden halifelikte hak iddia edenlerin sonunu getirmiştir. Bu tarihten itibaren Şîa şefleri Hz. Muhammed’in kızı Fâtıma vasıtasıyla Hz. Ali soyundan geliyorlardı. Halifelikte hakları olduğu savunan bu kimseler İmam adı altında tanınıyor ve onların Şii taraftarlarınca tek meşru halife olarak kabul ediliyorlardı. Fakat onların savundukları güç, Abbasiler’inkinden daha kuvvetli idi. Tanrı’nın ilhamına mazhar olan Şii imamı, kendisinin yanılmayacağını iddia ediyor ve emirlerine kayıtsız şartsız itaat edilmesini istiyordu. 765 yılında İmam Cafer’in ölümü üzerine taraftarları, onun halefi olarak oğulları Musa ve İsmail’i destekleyen iki gruba ayrıldı. Musa’nın taraftarları, onun soyundan gelenleri Hz. Ali’den itibaren 12.imama kadar tanıdı. Musa,esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu ve dönüşü taraftarlarınca hâlâ beklenmektedir. Musa soyundan gelenleri imam olarak tanıyanlar, Sünni İslam doktrininden pek az farklı olan inanç sistemlerinde ılımlı görünürler. Bir Fransız bilim adamı onları, Abbasi halifelerine karşı Tanrı’nın Gazabı olarak gayet güzel bir şekilde tarif etmiştir. İsmailîye Partisi’nin gelişmesi tamamıyla farklıdır. Bu grup daha önceki hareketin aşırı ve ihtilalci karakterini bırakmıştı. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyılın başlangıcı ihtilalin hazırlık safhası olarak kabul edilebilir. Bu devrede İsmail, oğlu Muhammed ve onların sadık taraftarlarından bir grup mezhebin propaganda ve yapısını teşkilatlandırmaya çalıştı. Onların fikirleri Sünni Müslümanların fikirlerinden oldukça farklıdır ve Yeni Platoncular ile Hintlilerin birçok prensibini içermektedir. Mezhebin gizli doktrini yalnız kendi taraftarlarına özgü toplantılarda yayılıyordu. Buna göre Kuran’ın her ayeti iki mana taşıyordu. Biri dış ve edebi, diğeri gizli ve yalnız öğretimle anlaşılanıdır. Mezhebin gizli fikirleri masonik bir hiyerarşi vasıtasıyla yayılıyor ve ancak hiyerarşinin en yüksek noktasına ulaşana ve mezhebin bütün sırları veriliyordu. Bu gizli örgütlenme, Abbasi idaresinin göz açtırmamasına rağmen mezhebin devam etmesini ve devamlı olarak yayılmasını sağladı. Mezhebin reisi olan imam, mezhebin asıl reisi İsmail vasıtasıyla Hz. Ali soyunun dini yanılmazlığına sahipti. Bazı durumlarda imam bu gücünü başka bir şahsa manevi bir şekilde intikal ettirebilirdi. Böyle durumlarda bu şahıs tam manasıyla olmasa bile, kısmen imamın manevi gücüne sahip, güvenilir bir kimse veya vekili oluyordu. Onuncu yüzyılın başında imparatorluğun içinde bulunduğu sosyal buhran en yüksek noktasına erişmişti. Mağlup edilen köylülerin ve kölelerin memnuniyetsizlikleri devamlı bir şekilde artarken, şehirlerde de işçiliğin ve sermayenin toplanması büyük miktarda gayrı memnun proletaryanın doğmasına zemin hazırladı. 920-921’de vezirin aldığı mali önlemler Bağdat’ta ekmek baskınlarına ve imparatorluk düzeyinde hoşnutsuzluğun artmasına neden oldu. Bunların dine karşı tutumları, devrin bir şairinin mısralarında açık bir şekilde görülür: ‘Ben iflasta iken yemin ederim ki, Allah’a dua edemem, Bırakalım da Şeyh el-Celîl ve Fâ’ik O’na dua etsin, Niçin dua edeyim, servetim, güzel evim, Atlarım, koşum takımlarım, altın kemerlerim nerede? Bir karış toprağım bile olmazken, Eğer dua edersem iki yüzlülük etmiş olurum.’ Bütün bu unsurların üstünde İsmailî propagandacılarının fikirleri hızla yayılıyordu. İsmailî Mezhebini kabul edenler, yazılarında mezhebin sosyal teorilerini fazla açıklamaz. Sünni din alimlerinin reddiyelerinden açık bir şekilde anlaşıldığına göre, kurulu düzene karşı ortaya atılan tehdit, dini olmaktan çok sosyal idi. El-Bağdâdî bu hususta şu bilgiyi vermektedir: ‘Gerçek yönü basit bir şekilde şöyle anlatılır: Onların efendileri (Muhammed) onlara nimetlerden zevk almayı yasakladı ve kalplerini anlaşılmaz gizli bir varlığın korkusu ile doldurdu. İşte varlığına inandıkları Tanrı budur. Onlara, öldükten sonra dirilme, yaptıklarının karşılığını görme, cennet ve cehennem gibi varlıklarına asla şahit olamayacakları şeyleri bildirdi. Böylece onları kendisine bağladı ve yaşadığı sürece kendisine, ölümünden sonra da haleflerine köle haline getirdi. Onların her türlü imkanlarından faydalanma hakkını kendisine tanıyordu. Çünkü şunu ileri sürüyordu: Sizden bunun için akrabama karşı göstereceğin dostluk dışında hiçbir karşılık beklemiyorum. (Kuran LXHI, 23). Onun onlarla ilişkisi nakit para ödeme esasına, buna karşılık onların imamla ilişkileri ise kredi esasına dayanıyordu. Hiçbir zaman gerçekleşemeyecek gelecekteki bir vaat karşılığında onlardan gerektiğinde mallarını ve canlarını vermelerini istiyordu.’ Bu vesikanın muhtemelen otantik olmamasına rağmen tehlikenin nasıl anlaşıldığını göstermesi bakımından yine de yararlıdır. İslam ulemasının en ünlülerinden Gazalî, Kavasımu’l-Batiniyye adlı risalesinde defalarca belirttiği gibi mezhebin esas tehlikesi, normal halka cazip gelmesinde yatıyordu. Başlangıçta İsmailîler’in kabileler ve köylüler arasında faal oldukları görülüyor, bununla beraber çok geçmeden şehir halkı ve özellikle zanaatkarlar arasında büyük ölçüde taraftar buldular. İsmailîler muhtemelen İslami loncalar kurdu ve teşkilatlarının vasıtası olarak onlardan yararlandılar. Yüzyıllar boyunca loncaların yapısı ve prensipleri İsmailî etkisin izlerini taşıyacaktır. İsmailîğe ve ona benzer mezheplere karşı muhaliflerince ortaya atılan bir iddiaya göre onlar kadın ve malda ortak kullanma fikrini kabul etmişlerdi. Arap kaynakları dokuzuncu yüzyılın ortasında Küfe civarında bir İsmailî dâînin (propagandacının) faaliyetleri hakkında enteresan bilgi vermektedirler: ‘Bazı köylerin halkını kendi inancını kazandıktan sonra onları ağır vergiler, borçlar ve nihayet ulfe (birlik) mecburiyeti altına soktu. Bu mecburiyet bütün malların genelin kullanımı için belirli bir yerde toplanmasını ve hiç kimsenin diğerlerine karşı üstünlük sağlayacak şahsi eşyaya sahip olmamasını gerektiriyordu. Onlara ‘madem ki toprağımız var, yanımızda mal saklamaya ihtiyacımız yoktur’ düşüncesiyle teminat verdi. ‘İşte bu imtihan vasıtasıyla sizin nasıl hareket edeceğinizi öğreneceğiz’ diyerek taraftarlarını disiplin altına alıyordu. Taraftarlarını silah altına almaya ve mücadeleye hazırlanmaya teşvik ediyordu. Misyonerler her köyde güvenilir bir adamı, halkın elinde bulunan koyun, sığır, mücevher ve diğer ihtiyaç maddelerini toplamakla görevlendirmişlerdi. Tek bir fakir yahut sakat kalmamak üzere açlar doyuruldu ve çıplaklar giydirildi. Herkes, toplumda bulunan rütbeler nedeniyle bir üst sınıfa geçmek için vazifesini hızla yapıyordu. Kadınlar örgü örerek kazandıkları, çocuklar kuş kovalayarak aldıkları parayı bu nedenle ona ödüyordu. Kimsenin elinde kılıç ve silahtan başka malı kalmamıştı. Bu düzen herkes tarafından kabul edilip iyice yerleştikten sonra misyonerlere, erkeklerle bir arada bulunmaları için bütün kadınları bir araya toplamalarını emretti. İmama göre gerçek dostluk ve kardeşlik bu idi.’ İsmailî kaynaklarında böyle bir uygulamanın delili yoktur. Komünizm suçlamasının, İsmailîler’in kadına daha yüksek bir mevki vermekle gösterdikleri serbestliğin neticesi olan sosyal özlemlerinden ileri geldiği muhtemeldir. Hareket onuncu yüzyılın başlangıcında açığa çıktı. 901 ve 906 yılları arasında Karmatîler adıyla bilinen bir gruba mensup İsmailî silahlı çeteleri Suriye, Filistin ve Kuzey Mezopotamya’yı yağmaladı ve dehşete verdi. Kaynaklar İsmailî işgali sırasında Hıms’ta vaaz veren bir vaizin söylediklerini kaydetmiştir: ‘Tanrım bize, beklenilen, Mehdi, zamanın efendisi, müminlerin emiri olan halife ile doğru yolu göster. Tanrım yeryüzünde adalet ve eşitliği sağla, onun düşmanlarını kahreyle. Tanrım onun düşmanlarını kahreyle.’” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.153) Karmatî Hareketi nasıl oluştu? “Bahreyn bölgesindeki (bugünkü el-Hasa) Karmatî hareketi çok daha önemli idi. Burada arazi, ihtilalci hareketlere elverişliydi ve bölge çevreden soyutlanmıştı; giriş çıkış zordu. Çok karışık bir nüfusa sahipti ve zenci isyanının kalıntıları da bunlar arasında bulunuyordu. Onuncu yüzyılın başlarında Karmatî misyonerleri bölgede hâkim güç oldu ve merkezi hükümetin temsilcilerini kovdular. Onların kurdukları rejim hakkında maalesef çok az bilgiye sahibiz. Bu konudaki bilgimiz bölgeyi ziyaret eden iki İsmailî gezginin yazdıklarından kaynaklanmaktadır. Onuncu yüzyılın ikinci yarısında bu havaliye gelen birincisi, Karmatî Devleti’ni bir nevi oligarşik cumhuriyet olarak göstermektedir. Zorba hükümdar, kendisiyle denk olanlar arasında ilk sırayı işgal ediyor ve yakınlarından meydana gelen bir komitenin yardımıyla devleti idare ediyordu. Bu durum on birinci yüzyılda Bahreyn’i ziyaret eden ve Karmatî cumhuriyetinin müreffeh bir hayat yaşadığını nakleden İranlı bir İsmailî tarafından onaylanmaktadır. Merkez Lahsa’da, yirmi binden fazla silah taşıyacak durumda olan insan yaşıyordu. Halk, adalet ve eşitlikle hükmeden, kendilerine yumuşak ve alçak gönüllülükle davranan altı kişilik bir heyet tarafından yönetiliyordu. Oruç tutmuyor ve namaz kılmıyorlardı. Sünni hacılar için özel olarak yalnız bir cami inşa etmişlerdi. Ülkede vergi adıyla para alınmıyordu (Birinci gezgin vergilerden birçoğunu saymıştır.) Yönetici heyet tarım işlerinin yürütülmesi için otuz bin köle kullanıyordu. Bir kişi fakirleştiği veya borçlandığı zaman, toplumun yardımları sayesinde eski haline geliyordu. Lahsa’ya gelen yabancı bir zanaatkar yerleşmesi için gerekli parayı derhal alabiliyordu. Fakirlerin evlerinin tamiri devlet tarafından gerçekleştiriliyordu. Buğday devletin değirmenlerinde bedava öğütülüyordu. Ticari muameleler, yalnız kendi aralarında geçen kağıt para ile yürütülüyordu. Son zamanlarda yapılan arkeolojik kazılar komite adına basılan paraları ortaya çıkarmıştır. Bu arkeolojik buluntular rejim hakkında iki gezginin verdiği bilgileri doğrulamaktadır. İsmaililer’in başarı kazandıkları bölgelerden biri de 901 yılında bir misyonerin iktidarı ele geçirdiği Yemen idi. Buradan adamlarını Hindistan, Kuzey Afrika ve muhtemelen diğer ülkelere gönderdi. Kuzey Afrika’ya giden grup Tunus’ta büyük bir başarı kazandı. İmam Ubeydullah 908 yılında birinci Fatımi halifesi olarak tahta geçti. Bu hanedan iktidarı ele geçirmede belirli bir noktaya kadar Abbasiler’in taktiğini kullandı; gizli olarak teşkilatlandırılmış sapık bir mezhebin propagandasından yararlandılar ve iktidarı ele geçirmek için imparatorluğun uzak bölgelerinden birinde harekete geçtiler. Abbasiler’den birbirine bağlı iki noktada ayrılıyorlardı: Bunlardan birincisi Fâtımîler’in bütün İslam dünyasına hakim olamamaları, ikincisi de kendilerini iktidara getiren mezhebin reisi olarak kamalarıdır. Fatımi halifelerinin ilk üçü birçok zorlukla karşılaştıkları yalnız Kuzey Afrika’da hüküm sürdü. Böyle ihtilalci muhalif bir mezhebe bağlı olanların bir devlet ve bir hanedan kurmaları için farklı şartlar gerekiyordu. Başlangıçta bu uzlaşmaz kişiler İsmailî fikirleri yumuşattıkları ve bu inanca ihanet ettikleri için yeni halifeleri suçluyor ve onları istemiyorlardı. Daha sonra Fâtımîler aşağı yukarı aynı nedenlerle Bahreyn Karmatîleri ile anlaşmazlığa düştü. Yeni hanedanın doğuya doğru yayılması, başarısız üç denemeden sonra 969 yılında Mısır’ı zapt eden dördüncü halife Mu’izz tarafından gerçekleştirildi. Bu hareket, uzun zamandan beri Mısırlılar’ın direnişini kırmakla görevlendirilenlerin faaliyetleri ve özellikle bu işle vazifeli olanların çalışmaları sayesinde hazırlanmıştı. Mısır’ın zaptını yeni rejim için gerçek bir tehlike meydana getiren Karmatîler ile anlaşmazlık izledi. Daha sonra Karmatîler, Fâtımîler ile ittifaka yönlemiş görünmektedir.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.158) Mu’izz’e kimler hizmet etti? “Mu’izz’e iki önemli şahsiyet hizmet etmiştir. Birincisi Avrupa kökenli bir memlûk olan kumandan Cevher, Mısır’ın gerçek fatihidir. Fâtımîler’in merkezi yeni Kahire’yi ve el-Ezher Camisi’ni inşa ettirdi. Sünniler’in hakim oldukları daha sonraki yüzyıllarda bazı değişikliklere uğrayan bu cami bugün bile İslam dini ve fikir hayatının başlıca merkezlerinden biri olarak ayakta duruyor. Diğer yardımcısı Bağdatlı Yahudi dönmesi Ya’kub b.Kilis, Mu’izz ile Tunus’ta tanıştı ve Mısır’ın zaptından önce ve sonra ona yardım etti. Mali konularda bir deha olan Ya’kub, hemen hemen Fâtımîler’in bütün saltanatları boyunca devam eden vergi sistemini ve idari teşkilatı organize etmiştir.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.160) |