iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 02:58 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Toplum ve Yaşam » Toplum bilimi » Etnik gruplar » araplar

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #21  
Alt 16.08.07, 19:17
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araplar

İskandinavya’da Müslüman sikkeleri ne arıyor?
“İskandinavya’da, özellikle İsveç’te İslami ticaretin en gelişmiş devri olarak bilinen yedinci yüzyılın sonundan on birinci yüzyılın başlarına kadar olan devreye ait üzerinde yazı bulunan binlerce Müslüman sikkesi bulunmuştur. Volga boyunda bulunan sikkeler, İslam İmparatorluğu ile Baltık Bölgesi arasında Hazar Denizi, Karadeniz ve Rusya’dan geçerek geniş ticari münasebetlerinin bulunduğunu zikreden yazılı kaynakları desteklemektedir. Bu memleketlerden Müslümanlar kürk, deri ve amber satın alıyorlardı. 10.yüzyılın sonlarında yaşamış olan Arap coğrafyacısı Mukaddesi bize geniş bir liste vermektedir: ‘Samur kürkler, sincap kürkleri, rakunlar, tilki derileri, kunduz kürkleri, benekli tavşan derileri, keçiler, balmumu, oklar, kayın kabuğu, kürk kalpaklar, tutkal, amber, at derisi, bal, fındık, şahin, kılıç, zırh takımı, Akçaağaç, köle, büyük ve küçükbaş hayvanlar…’ Araplar’ın İskandinavya Yarımadası’na nüfuz etmeleri çok az ihtimal dahilindedir. Arap tüccarlarının, Hazarlar ve Volga Bulgarları aracılığıyla Rusya’dan kuzeyden gelmiş olan tüccarlar ile irtibat kurmaları muhtemeldir. Bundan başka kuzey ile ticaretin önemi, en eski İsveç paralarının dirhem veznine dayanması ve İzlanda edebiyatında birçok Arapça kelimenin bulunmasından anlaşılmaktadır.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.129)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #22  
Alt 16.08.07, 19:17
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araplar


Araplar’ın Afrika ile ticari ilişkileri
“Araplar aynı zamanda Afrika ile de faal bir şekilde ticaretlerini devam ettiriyorlar ve özellikle altın ve köle satın alıyorlardı. Batı Avrupa ile olan ticaret fetihler esnasında durmuştu, fakat Yahudiler’in bu iki düşman dünya arasında irtibat kurmalarıyla daha sonra tekrar başladı. Dokuzuncu yüzyıl başlarında yaşamış olan coğrafyacı İbn Hurdadbih, Güney Fransa’da Yahudi tüccarlarından bahseden bir pasajında şöyle demektedir: ‘Onlar Arapça, Farsça, Yunanca, Frenkçe, İspanyolca ve Slavca konuşur. Batıdan doğuya ve doğudan batıya kara ve deniz yoluyla seyahat etmektedirler. Batıdan hadımlar, cariyeler, erkek köleler, nakışlı kumaşlar, kunduz, zerdeva vb. kürkleri ve kılıçlar getiriyorlardı. Batı Akdeniz’in bir limanından gemilere biniyor ve Farama’ya geliyorlardı. Buradan ticari eşyalarını 25 fersahlık bir uzaklıkta olan Kulzum’a kadar deve sırtında naklediyorlardı. Sonra Doğu Denizi’ni (Kızıldeniz) geçerek Kulzum’dan el-Câr ve Cidde’ye geliyorlardı ve buradan da Sind, Hindistan ve Çin’e gidiyorlardı. Bu sonuncu memleketten Kulzum’a misk, sarısabır, kâfur, tarçın ve bu ülkelerin diğer ürünlerini getiriyorlardı. Kulzum’dan Farama’ya gidiyor ve tekrar Akdeniz’e açılıyorlardı. Bazıları İstanbul’a kadar gidiyor ve mallarını Rumlar’a satıyorlardı; diğerleri de mallarını Frank Kırallığı’na götürüyor ve orada satıyordu. Bazen ticari eşyalarını deniz yoluyla Antakya’ya ve oradan üç günlük yolda bulunan Câbiye’ye götürüyor ve buradan da, Fırat yoluyla Bağdat’a, Dicle yoluyla Ubulla’ya, sonra Umman, Sind, Hindistan ve Çin’e kadar gidiyorlardı.’
Endüstri genellikle mali nedenlerle devletin teşviklerini gördüğü halde ticaret bu tarzda bir kolaylık görmüyordu, hatta yolların bakımı gibi ticareti geliştirecek hususlarda bile devletin çok az yardımı oluyordu. Tüccarlar bürokrasiye karşı sabırlı bir mücadele vermek zorunda idiler. Devletin ekonomik faaliyeti önceleri hayati gıda maddeleri üzerindeki spekülasyonu önlemekten –pek tesirli olmamakla birlikte- ve pazarlarda kullanılan ölçüleri, malların kalitesini kontrol eden muhtesibi tayin etmekten ibaretti; sonraları doğrudan doğruya ticarete müdahale etti ve hatta bizzat ticaret yapmak ve bazı maddeleri tekeli altına almak yoluna geçti.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.130)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #23  
Alt 16.08.07, 19:17
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araplar

İslam İmparatorluğu’nda bankacılık
“Dokuzuncu yüzyılda ticaretin gelişmesi ve büyük teşebbüslere girişilmesi bankacılık müessesesinin doğmasına zemin hazırladı. İslam İmparatorluğu’nun ekonomisi başlangıçtan itibaren iki paraya dayanıyordu: İran parası olan gümüş dirhem doğu eyaletlerinde, Bizans parası olan altın dinar (denarus) batı eyaletlerinde kullanılıyordu. Paranın vezni dirhem için 2,97 gr. Ve dinar için de 4,25 gr. Olarak devlet tarafından tespit edilmişti. Bu iki paranın değerinin korunması için girişilen girişimlere rağmen, paranın yapıldığı madenlerin değerine göre kıymetleri değişiyordu. Sarraf bütün Müslüman pazarlarında vazgeçilmez bir şahsiyet haline geldi. Dokuzuncu yüzyılda sarraf, sermaye sahibi zengin tüccarlara dayanmak suretiyle bankacı haline gelmiştir. O zaman merkezi Bağdat’ta, şubeleri imparatorluğun diğer şehirlerinde bulunan bankaları ve çek ile kredi mektupları gibi gelişmiş sistemin varlığını biliyoruz. Bu sistem o derecede gelişmişti ki, Bağdat’ta yazılan bir çek Fas’ta ödenebiliyordu. Doğu ticaretinin merkezi Basra’da her tüccar bir banka hesabına sahipti; çarşılarda ödemeler yalnız çekle yapılıyor ve para asla kullanılmıyordu. Onuncu yüzyılda hilafet merkezinde ‘Zamanın Bankerleri’ adıyla bilinen müesseseler bulunuyordu. Bu bankalar hükümete, henüz toplanmamış vergiler üzerine ipotek koyarak borç para veriyorlardı. Faizcilikle ilgili İslam’da yasaklayıcı hükümler bulunduğu için, bankacıların çoğu Yahudiler ve Hıristiyanlardan oluyordu.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.131)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #24  
Alt 16.08.07, 19:18
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araplar

Ticaretin gelişmesinin toplumsal yaşama etkileri
“Ticaretin gelişmesi bu devrin düşünce ve edebiyatına aksetmiştir. Doğru bir tüccar, ideal ahlaki bir tip olarak bize takdim edilmektedir. Hz. Muhammed’e atfedilen hadislerde bu hususta şöyle denmektedir: ‘Kıyamet gününde namuslu Müslüman tüccar din uğrunda şehit olanların safında yer alacaktır.’ ‘Doğru tüccar kıyamet gününde Allah’ın tahtının gölgesinde yer alacak.’ ‘Tüccarlar dünyanın habercileri ve Allah7ın denenmiş kullarıdır.’ Zayıf bir ihtimal olmakla beraber Halife Ömer’in şöyle dediği ileri sürülüyor: ‘Dünyada ailem için ticaret yaparken huzur içinde öleceğim. Çarşıdan daha güzel bir yer yoktur.’ Ünlü Arap yazar Câhız, ‘Medhü’t-tüccar ve Zemmameli’s-Sultan’ adlı denemesinde, geçim aracı olarak ticaretin ilahi bir tasvibe mazhar olduğu, Allah’ın peygamberi tüccar topluluğu olan Kureyş arasında seçmesinden belli olduğunu ifade etmektedir. Devrin edebiyatı dürüst ve ideal tüccarın portresini çizdiği gibi ticarete para yatıracak yerler hakkında da bilgi verir: Mesela mücevher gibi yalnız zenginlerin alabileceği ve sınırlı bir talebe karşılık veren maddeler ile ancak belirli sayıda ve genellikle fakir olan âlimler sınıfına hitap eden kitaplara para yatırılmaması tavsiye edilir.Bu tavsiyeye pratik tecrübesi olan bir yazardan ziyade teori ile uğraşan birisinden gelmektedir, zira lüks, mücevherat ve süs eşyaları ilgili maddelerle uğraşan tüccarların o devrin en zengin ve itibarlı kimseleri olduğu bilinmektedir.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.132)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #25  
Alt 16.08.07, 19:18
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araplar

Ekonominin topluma yansıması nasıl oldu?
“Bütün bu ekonomik değişiklikler halkın sosyal ve etnik grupları arasında yeni ilişkilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Savaşçı sınıf hazineden artık pay alamıyordu; eski imtiyazlarını kaybetmişti. Arap tarihçileri, bu devirden itibaren kabileler arasındaki anlaşmazlıkları pek az zikretmektedir. Halbuki kabileler arasında sükunet hasıl olmamıştı; 19. yüzyıl gibi geç bir devirde bile Suriye’de Kays ve Kelb kabilelerinden gelenlerin birbirlerini boğazladıkları görülmektedir. Tarihçilerin bu sessizliği, kabile aristokrasisinin umuma dair işlerde müdahale iktidarını kaybettiğini göstermektedir; bu aristokrasi artık büyük bir önem taşımayan mücadele ve düşmanlıklarda kabile fertlerine tesir edemiyordu. Kabile fertleri Emsâı terk etmeye başladı; bazıları tam manasıyla terk edemedikleri bedevi hayatına dönüyordu, fethedilmiş bölgelerde bir ordunun bulunduğu askeri garnizondan, içinde tüccarların ve zanaatkarların karşılıklı yardım ve dayanışmaya dayanan bir teşkilat kurdukları ticaret merkezi haline geldi.
Fakat Araplar eski üstünlüklerini tamamen kaybetmiş değillerdi. Başlangıçta idari teşkilatın yüksek mevkilerini işgal ediyorlardı; hanedan Arap olma gururunu hâlâ hissediyordu. Arapça idare ve ilim dili idi. Araplar’ın teorik üstünlüğü edebi ve fikri hayatta, Arap olmayanların aynı haklara sahip olmalarını savunan Şu’ûbbiyye hareketinin doğmasına neden oldu. ‘Arap’ kelimesinde önemli değişiklik olmaktaydı. Çünkü bu devirden itibaren Araplar, ırsiyete dayanan kapalı bir sınıf olmayı terk edip bir halk haline geldiler. Mevâli de sosyal bakımdan onlar tarafından tam bir Arap olarak kabul edildi. Horasanlılar’dan meydana gelen muhafız askerleri tamamen Araplaştırıldı. Araplaştırma hareketi İran’ın batısındaki eyaletlerde terhis edilen askerlerin etrafa dağılması ve şehirler ile civar köylerde Arapça’nın üstünlüğü sayesinde hızlandı. Bu gelişme Mısır’da Koptlar ile Araplar’ın müştereken 831 yılında çıkardıkları isyanda açıkça görülür. Neticede Irak, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika’da yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlar bile Arapçayı kullanmaya başladı. Arap kelimesi, yalnız bedeviler için kullanılıyordu.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.133)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #26  
Alt 16.08.07, 19:19
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araplar

Arap İmparatorluğu’nda sınıf değişimi
“Aristokrasi yerini, zenginlerden ve bilginlerden meydana gelen yeni bir idareci sınıfa bırakmıştı; birinciler, menkul ve gayrımenkul büyük servete sahipti. Devlet memurları yalnız kendilerine verilen yüksek maaşlarla yetinmiyor, aynı zamanda ticaret, bankacılık, hem toprak sahibi ve hem de vergi toplayıcısı olarak toprağın işletilmesi sayesinde sınırsız imkanlardan faydalanıyorlardı. Bir kaynak, memur ailesinden bir gencin kendisine miras kalan kırk bin dinarı ticarete nasıl yatırdığını vermektedir. Bu paranın bin dinarı ile babasından kalan evini tamir ettirdi; yedi bin dinarı ile cariye, ev eşyası, elbise ve diğer şeyleri satın aldı; iki bin dinarını güvenilir bir tüccara kendi adına ticaret yapması için verdi, on bin dinarı lüzumu anında kullanmak için sakladı. Kalan yirmi bin dinar ile de günlük ihtiyaçlarını karşılamak için bir çiftlik satın aldı.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.134)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #27  
Alt 16.08.07, 19:19
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araplar

İmparatorlukta gerileme belirtileri
“Bu dikkate değer medeniyetin gerilemesinin ilk belirtileri siyasi birliğin yapısında kendini gösterir. Bazı isyanlara rağmen Mansur’un imparatorluğu, Abbasi iktidarının zirvesi kabul edilen Harun’ur-Reşîd (786-809) devrine kadar sarsılmaz gibi görünüyordu. İlk Abbasi halifeleri, kendilerini iktidara getirmiş olan İran aristokrasisi ile iyi geçiniyordu. İranlı Bermekî Ailesi, bir vezir hanedanı olma sayesinde mühim bir rol oynadı. Harun’ur-Reşîd’in son yıllarında menşei ve ayrıntıları bilinmeyen birtakım şartlar bu aileye iktidarı, serveti ve hayatı kaybettirdi.
Harun’un ölümü ile uzun zamandan beri küllenmiş olan olaylar patlak verdi ve bu büyük halifenin iki oğlu Emîn ve Me’mun arasında iç savaş çıktı. Emin’in askeri kuvvetleri özellikle merkezde ve Irak’ta bulunan kuvvetlerden meydana geliyordu. Me’mun’un birlikleri ise İran’da bulunuyordu. Şüpheli delillere dayanan bir yoruma göre Me’mun’un zaferi ile sona eren bu iç savaş Araplar’la İranlılar arasında bir milli mücadeleydi. Bu iç savaş, önceki devrin sosyal mücadelelerinin bir devamı olması, İran ve Irak arasında milli olmaktan ziyade bölgesel bir çatışma şeklinde görülmesi kuvvetle muhtemeldir. Doğu eyaletlerinin yardımını sağlayan Me’mun, bir an için merkezin Bağdat’tan Horasan’daki Merv’e naklini düşündü.
Şehrin, imparatorluğun can damarı olmasını tehlikeye düşüren bu düşünce Bağdat halkı’nı Emin’in tarafını tutmaya zorladı. Bağdatlılar şehirlerini istilacılara karşı savundular. Me’mun galip geldi, fakat Bağdat’ı merkez ve büyük ticaret yollarının kavşağı olma halinde tutmak akıllılığını gösterdi.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.135)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #28  
Alt 16.08.07, 19:20
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araplar



Bağımsızlık hareketleri: Tahir Hareketi, Safariler, Samaniler, Tahinler Hanedanı
“Bundan sonra İranlılar’ın aristokratik ve bölgesel arzuları mahalli hanedanlar yoluyla gerçekleşme imkanını buldu. Me’mun’un kumandanlarından İran kökenli Tahir 820 yılında bağımsızlığını ilan etti ve Doğu İran’da bir hanedan kurdu. Diğer İranlı hanedanlardan Safariler 867’de ve Samaniler 892 yılına doğru bağımsızlıklarını kazandı ve İran’ın diğer bölgelerine de yerleştiler. İdare tarzları farklı karakterlere sahipti. Tahinler Hanedanı, Arap-İslam medeniyeti etkisinden çıkmaksızın bir hükümet kurmuş olan ihtiraslı bir kumandanın eseriydi. Safariler, İran kökenli bir halk hareketinin iktidarını temsil ediyorlardı. Halbuki Samaniler ile İran aristokrasisi kudretini ve eski imtiyazlarını kullanma hakkını elde etmişti.
Batıda siyasi çözülme daha erken başladı. Hilafet merkezinin doğuya nakledilmesi batı eyaletlerinde merkezden kopmaya ve sonuçta otoritenin gevşemesine neden oldu. 756’da İspanya, yerel bir hanedanın yönetiminde tam anlamıyla bağımsızlığını kazandı. Aynı hareket 788’de Fas’ta, 800’de Tunus’ta tekrarlandı. Mısır 868 yılında Bağdat tarafından gönderilen Türk memlûkü Ahmed b. Tûlûn zamanında merkezi hükümetten ayrıldı; Ahmed bağımsızlığını kazanmayı ve Suriye’yi egemenliği altına almayı başardı. Tûlûniler’in Mısır’da çökmesini başka bir Türk hanedanının ortaya çıkması takip etti.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.136)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #29  
Alt 16.08.07, 19:53
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araplar

141) Parçalanmanın ekonomik yansımaları
142) İslam'da mezhep isyanları
143) Dinde arayışların siyasi ve ekonomik nedenleri
144) İran'da ortaya çıkan hareketler
145) Mukanna İsyanı nasıl çıktı?
146) Babek İsyanı nasıl başladı?
147) Siyah kölelerin isyanı
148) İsmailiye Hareketi İslam tarihinde derin etkiler bıraktı
149) Karmatî Hareketi nasıl oluştu?
150) Mu'izz'e kimler hizmet etti?












Parçalanmanın ekonomik yansımaları
“Diğer bölgelere gelince, halife, arada sırada vergilerin ödenmesi, mahalli hanedanların cuma hutbelerinde adının zikredilmesi ve paralarda adının bulunması şeklinde görülen bağlılıklara razı olmak zorunda kaldı.
Bağdat’ın bölgeden geçen ticaret yollarının kontrolünü elinde tuttuğu sürece siyasi parçalanma, ekonomik ve kültürel hayatın gelişmesine engel olamadı, hatta bu gelişmeye yardım bile etti denebilir. Bir müddet sonra çok tehlikeli gelişmeler oldu ve halifenin otoritesi merkezde bile zayıfladı. Sarayın aşırı lüks düşkünlüğü ve bürokrasinin lüzumundan fazla ağır basması maliyenin bozulması ve paranın değerinin düşmesi şeklinde sonuçlandı. Daha sonra bazı maden yataklarının tükenmesi yahut istilacılar tarafından işgal edilmesi durumu daha da ağırlaştırdı.
Halifeler, devletin arazilerini merkezi hükümete belirli bir para ödeyen ve kendi birlikleri ile memurlarının maaşlarını veren bölge valilerine kiraya vererek bu duruma bir çare buldu. Bu kiracı valiler, kısa zaman sonra imparatorluğun gerçek hakimleri haline geldi ve çabucak askeri şefler olarak ortaya çıktı. Mu’tasım (833-842) ve Vâsık’tan (842-847) itibaren halifeler, kendi arzularına göre hassa birliklerinin ve muhafız alaylarının kumandanları üzerindeki bütün otoritelerini kaybetti. Kumandanlar ve muhafız birlikleri genellikle Türk memlüklerinden meydana geliyordu. 935 yılında merkezde bulunan kumandanın üstünlüğünü göstermek için Emiri’lümeralık makamı oluşturuldu. 945 yılında, Batı İran’da bağımsızlığını kazanmış olan İranlı Büveyhiler Bağdat’ı işgal etti ve halifenin otoritesinin son izlerini de silip süpürdü. Bu tarihten itibaren halifelerin kaderi genellikle İranlı ve Türkler’den meydana gelen ve maiyetlerindeki birlikler sayesinde hüküm süren saray nazırlarının elinde kaldı. Her ne kadar halife hâlâ İslam’ın din ve devletin yahut daha doğrusu ikisinin karışmasından meydana gelen düzenin en üstün hakimi olarak kabul ediliyor ise de artık onun gerçek iktidarı ortadan kalkmış ve halife vali veya kumandan tayininde, yalnızca mevcut olan bir durumu resmen tasdikle yetinmiştir.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.137)




İslam’da mezhep isyanları
“Abbasi Hanedanı’nın hilafeti ele geçirmesini takip eden yüzyıllar boyunca Yakın ve Ortadoğu’nun süratli bir şekilde iktisadi gelişmesi, imparatorluğun sosyal bünyesinde kurulu düzene karşı memnuniyetsizlik hareketleri ve açık isyanlar haline gelen bir seri huzursuzluklara ve gerginliklere yol açtı.
Bu hareketlerin kökeni ekonomik, sosyal ve bazen de milliyetçilik rengini taşıyordu. Nedenleri ve koşulları farklı olmasına rağmen hemen hepsi dini hareket olarak ortaya çıkıyordu. Bir memnuniyetsizlik yahut çıkar çatışması, İslam’da vasıtası mezhep, aracısı misyoner ve lideri de Mesih yahut onun temsilcisi olan bir grup meydana getiriyordu. Fakat arkasında entrikacı kimselerin saf müminleri aldatmak için kendi geçek maddi amaçlarını gizledikleri bu sosyal hedefli din sapıklıkları paravana olarak nitelendirmek, tarihi gerçekten saptırmak olarak olacaktır. Medine’de doğan ve Doğu’nun eski monarşileri tarafından beslenen İslam Devleti teoride ve halkın anlayışına göre dini temellere dayanıyordu. İktidarın ve kanunun kaynağı olan Allah tek ve hükümdar yeryüzünde onun temsilcisiydi. İmam, kurulu düzenin resmi amentüsü, kült ise hüviyetinin ve birliğinin dış görüntüsü, bunları tasdik baştan savma olsa bile bağlılığın işareti ve yeminiydi. Dinde doğru yol mevcut düzenin kabulü anlamına geliyordu; onu tenkit veya ret sapıklık yahut dini terk etme manasını taşıyordu.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.143)



Dinde arayışların siyasi ve ekonomik nedenleri
“Hem hükümet yapısında, hem de insanların duygu ve düşüncelerinde din ve devletin birbirinden ayrılamayacak bir şekilde iç içe olduğu bir toplumda din ve dini tartışma, modern dünyada politikanın oynadığı rolü oynamaktaydı. İtici gücü ne olursa olsun her hareket dinde bir maske değil, bu hareketi yöneten hırs ve tatminsizliklerin halkla ilgili ve sosyal terimlerle mecburi ve organik bir ifadesini arardı. Şüphesiz bazı istisnaları da vardı: Siyasi zayıflama sırasında saray ve askeri müdahaleler, iktisadi kriz esnasında da köylü isyanları ve şehirlerde karışıklıklar ortaya çıkıyordu. Bu hareketler yer yer görülüyordu; onların ani ortaya çıkışlarının zaman, yer ve şartları bakımından sınırlı oluşları ve genellikle kötü organize edildikleri dikkati çekiyordu. Çoğunlukla şahsi bir mahiyet taşıyorlardı. Her seferinde bir grup sosyal düzene karşı teşkilatlı bir meydan okuma şeklinde ortaya çıkıyor ve günümüzdeki bir siyasi partiye yönelindiği gibi bir dini mezhep de ifadesini buluyordu.
Abbasi hilafeti başlangıçtan itibaren bu tip tehditlere karşı koymak zorunda kalmıştı. 752 yılında, daha önce Emevi Hanedanı’na bağlı olan Suriye’de bu hanedanın haklarına sahip çıkmak isteyen bir ayaklanma oldu, fakat kısa zamanda bastırıldı. Emevi partisi taraftarları bu hanedanın mesihi bir görünüşünden söz ederek Emeviler’in bir gün yeniden dünyaya dönerek adaleti tesis edeceklerine inanıyordu. Diğer taraftan çok geçmeden Şiiler, yerleşmesine yardım ettikleri yeni rejim tarafından aldatıldıklarını hayal kırıklığı içinde ilan ediyorlardı. Hz. Ali evladından Muhammed el-Nefs el-Zekiyye (temiz ruhlu Muhammed) halifelik iddiasıyla hükümete karşı gizli bir hareket hazırladı ve Kudüs7te kendisini mehdi ilan etti. Filistin’deki başarısızlığından sonra Medine’de tekrar ortaya çıktı, fakat mağlup edildi ve 762’de öldürüldü.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.144)




İran’da ortaya çıkan hareketler
“Bunlar köken olarak Abbasileri ortaya çıkaran hareketlere dayanıyordu. Abbasi İhtilali Emeviler’e muhalif olan unsurların ittifakıyla meydana çıktı; bu unsurlar Arap ve İranlı Müslüman muhalifler ile İranlı aristokrasi ve aşağı sınıftan olan topluluklardan oluşuyordu. İhtilalin başarıya ulaşmasından sonra ittifak bozuldu ve taraftarları başarısızlın verdiği hayal kırıklığıyla birbiriyle olan eski mücadelelerine döndü. Abbasi zaferinin asıl mimarı olan Ebu Müslim, ikinci Abbasi halifesi el-Mansur tarafından öldürüldü. Hareketin diğer şefleri de aynı akıbete maruz kaldı. Halifeler, İranlılar ve özellikle Horasanlılar’ın desteğinden yararlanmaya devam ediyorlardı, fakat Ebu Müslim ve benzerlerinin yerine aristokratik Bermeki Ailesi iktidarı ele geçirdi. Birkaç halife devrinde devlet idaresinde üstün bir rol oynadılar ve eski İranlı idareci sınıfın da hükümeti desteklemesini sağladılar. Halkın memnuniyetsizliği İran’ın çeşitli bölgelerinde köylülerin yardımıyla birtakım dini hareketler şeklinde kendini gösterdi. Belirli bir noktaya kadar bu hareketler milliyetçi karakter taşıyordu, çünkü karşı çıktıkları rejim onlarca hâlâ Arap olarak telakki ediliyordu; muhalefet hareketinin altında yatan dini ideoloji İran kökenliydi, fakta Zerdüşti değildi. İran Devleti’nin eski dininin gerçek taraftarları ve yönetici sınıfın mensupları idare ile bir süre için bütünleşti ve ancak Me’mun’un hilafete geçişinden (813-833) sonra İranlı prensler Doğu eyaletlerinde bağımsız beylikler teşkil ederek istiklal hususunda kendi hareketlerini başlattılar. Bu isyancıların dini ilhamı, Sasani monarşisine karşı aşağı ve orta tabakaların birleştiği İslam öncesi eski İran sapık düşüncelerinden geliyordu. Bunların en önemli mürşitleri 4.yüzyılda az kalsın Sasani İmparatorluğu’nu yıkacak olan Mezdek idi. Her ne kadar Hüsrev Anuşirvan isyanı kanlı bir şekilde bastırıldı ise de onun hatırası köylü halk arasında canlı olarak kaldığı gibi, doktrini de Emeviler devrinin sonunda başlayan ve Abbasi hilafetinin başlangıcında da devam eden dini hareketlerin oluşumunda önemli bir rol oynadı. Ebu Müslim’e ihanet eden halifelere karşı onun intikamcıları ve mirasçıları olarak ortaya çıkan İranlı asiler de onun hatırasını canlı tuttu. Bu hareketler ilk zamanlar İran kökenli inanca bağlı kaldı. Daha sonra Mezdek ve aşırı Şii prensiplerinin birleştirildiği bir görüş ortaya attılar. Samimi Zerdüştiler ya bir kenarda sessiz kaldı ya da açıkça bir düşmanlık göstermedi.
Bunlardan ilk defa ismi geçen 749 yılına doğru Nişabur’da ortaya çıkan ve peygamber olduğunu iddia eden eski bir ZerdüştiBihâferid idi. Onun geçmişi hakkında, birkaç yıl muhtemelen ticaret maksadıyla Çin’de kalmasından başka fazla bir şey bilmiyoruz. Ona karşı koyma, bu harekete ilgisiz kalan Müslümanlardan değil samimi Zerdüştiler’den ve özellikle din adamlarından geldi. Bunlar Abbasiler’den Bihâferid’e karşı yardım istedikleri gibi onun iki yıl içinde mağlup edilmesinde de önemli rol oynadılar.
Ebu Müslim’in ölümü bir karışıklığa sebebiyet verdi. Taraftarları arasında çok aşırı olanlar genellikle onun ölmediğini, gizli bir yerde yaşadığını ve halkın arasına döneceğini iddia ederek bir seri köylü ayaklanmasını kışkırttı. 755 yılında büyük bir ihtimalle Neşâbur taraflarında bir köyden gelmiş olan eski arkadaşlarından ve muhtemelen Mezdek olan Sunbâz, Zerdüştiler’in ve Müslümanların bulunduğu Doğu İran köylü sınıfını saflarına kazanan bir isyanın başına geçti. Hareket genişledi ve onun taraftarları birçok şehri işgal etti. Arap kaynakları Sunbâz’ın taraftarlarının 90 veya 100 bine ulaştığını belirtir, fakat Mansur’un ordusu onu yenmeyi başardı. İki yıl sonra Ebu Müslim’in ajanlarından İshak el-türki’nin idaresinde aynı şekilde bir isyan patlak verdi fakat bu isyan da bastırıldı. İshak’a Türk denmesi, Orta Asya Türklerine propagandacı olarak gönderilmesinden ileri gelmektedir. 767 yılında Ustâzsis, Horasan’da imparatorluğun güvenliğini tehlikeye sokan bir isyan çıkardı.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.145)




Mukanna isyanı nasıl çıktı?
“Diğer bütün isyanların çok daha tehlikelisi Mukanna’nın (Peçeli) isyanıdır. Mukanna, taraftarlarına inanmak icap ederse yüz ifadesini saklamak, yahut düşmanlarına göre de çirkinliğini göstermemek amacıyla yüzünü bir peçeyle örtmeye alışmıştı. Mesleği çamaşır yıkayıcılığı olan sapık birisiydi. Propagandalarına Merv’de başladı. Hareket hızla Horasan’ı geçerek Orta Asya’ya kadar yayıldı. Buhara kısa bir sürede onun sağlam bir dayanağı oldu. Bu hareketin Mezdek ve Abu Müslim hareketleriyle benzerlikleri görülür. Sünni Müslüman kaynakları onu, kadın ve mülkiyet hususunda Komünizmi tatbik ve propaganda ettiğini kaydetmekten geri kalmazlar. (Bu tümcenin anlamı açık değil, çevirmenin bir hatası olabilir… b.n.) Mukanna İsyanı, önceki isyanlardan daha uzun süreli ve etkili oldu; kendisinden sonra da 776’dan 789’a kadar devam etti.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.148)




Babek İsyanı nasıl başladı?
“Bu isyanların en ciddisi, geniş bir sahaya yayılması, devamlılığı, teşkilatlanması ve bütünlük arz etmesi bakımından Babek’in (816-837) isyanıdır. Babek, askeri ve siyasi sahada dikkate değer yeteneklere sahipti. Taraftarlarını büyük çoğunlukla köylüler meydana getiriyordu; zira o, büyük arazilerin ve toprakların taksim edileceğini vaat ediyor ve vaadini de tutuyordu. Diğer bir Hurremiye Mezhebi’ne bağlı olan çağdaşı Mâzyâr, ‘köylülere, toprak sahiplerine hücum etmelerini, mallarını ve mülklerini yağmalamalarını emretti.’ Aynı zamanda basit bir köylü durumuna düşürülen ve eski günlerini hatırlayan Dihkanlar’dan ve İran’ın arazi sahiplerinden de yararlandığına ilişkin ipuçları vardır. İsyanın merkezi, coğrafyası Yakut’un devamlı isyan ve karışıklıkların bir ocağı olarak belirttiği Azerbaycan idi. Diğer taraftan Kürt ve İranlı unsurların bulunduğu İran’ın güneybatısını ele geçirdi; kuzeyde Hazar denizi kıyılarına, batıda Ermeniye’ye ulaştı. Babek’in bir ara Bizans İmparatorluğu ile, ortak düşmanlarına karşı ittifak yaptığı zannediliyor. Kuzey ticaret yollarının kavşağında bulunması onu İslam Devleti için korkunç bir hasım haline getirdi. Yedi yıl boyunca zafer ona gülümsedi. Me’mun’un dört kumandanını mağlup etti. Mu’tasım’ın 833 yılında halife olmasından sonra imparatorluğun emniyetini sağlamakta meydana gelen gelişme daha düzenli bir askeri harekata imkan verdiğinden Babekiler Azerbaycan’da tecrit edildiler ve hezimete uğratıldılar.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.148)




Siyah kölelerin isyanı
“Zenc adıyla bilinen siyahi kölelerin 869-883 yılları arasındaki isyanı çok farklı bir karakter taşıyordu. İslam cemiyeti kölelerin kullanılmasına izin veriyordu ve hâlâ bazı bölgelerde köleler kullanılıyordu. Siyah köleler Roma İmparatorluğu’nda olduğu gibi daha çok serbest ve yarı serbest köylüler ve zanaatkarlara bağlı olarak üretimin başlıca temelini teşkil etmiyorlardı. Köleler özellikle hizmetçilik ve askeri işlerde istihdam ediliyordu; bu sonuncu durumda olan ‘memlûk’ diye isimlendiriliyordu. Bunlar daha sonraları devlet işlerinde sözü geçen imtiyazlı bir sınıf meydana getirdi. Bununla beraber bazı istisnai haller de vardı; köleler maden ocaklarında, denizcilikte, bataklıkların kurutulmasında ve diğer önemli teşebbüslerde kullanılıyordu. Büyük kapitalist ve müteşebbislerden meydana gelen bir sınıfın yayılması tarım işlerinde çok miktarda kölenin satın alınması ve kullanılması sonucunu doğurdu. Köleler barakalarda barınıyordu. Yalnız bir arazi sahibi onlardan binlercesine sahipti. Bu kölelerin büyük bir kısmı Doğu Afrika’dan esir ve satın alma yoluyla temin edilen zencilerden yahut tâbi devletlerden vergi karşılığında alınan kimselerden meydana geliyordu.
Doğu Basra tuzlalarında çalıştırılan çok sayıda köle bu kategoriye dahildi. Burada köleler, tarım yapılabilmesi için toprağı hazırlamak, tuzlalardan tuz elde etmek için işlerinde zenginler tarafından çalıştırılıyorlardı. Köleler, sayıları 500 ile 5000 arasında değişen gruplar halinde çalışıyorlardı; 15 bin kişilik bir gruptan da bahsedilir. Onların yaşama şartları son derece kötüydü, ağır çalışma karşılığında çok kötü besleniyorlardı. Arap kaynaklarına göre onların gıdaları ekmek, irmik ve hurmadan ibaretti.
Afrika’dan yeni gelmiş olan kölelerin çoğu Arapça bilmiyordu, liderleri de onları anlamak için tercüman kullanmak ihtiyacını duyuyordu. Muhtemelen Arap asıllı olan Ali b. Muhammed adıyla bilinen bir İranlı lider Hz. Ali soyundan geldiğini iddia ediyordu. Binbir güçlükle hapisten kaçabildiği Basra da dahil, çeşitli bölgelerde birçok başarısız isyan teşebbüsünden sonra Eylül 869 tarihinde köleleri ayaklanmaya sevk ettiği güherçile ocaklarının bulunduğu bölgeye gitti. Meşhur tarihçi Taberî’nin belirttiğine göre Ali b. Muhammed kölelere yaşama şartlarının perişanlığını hatırlatarak onları ‘Allah’ın köleleri kendisinin aracılığıyla bu durumdan kurtaracağına ve onlara zenginlik ve güzel evler verilmesi suretiyle hayat seviyelerini yükselmesini arzu ettiğine’ inandırdı. Bu son sözler, gerçek bir reform programı olmaktan uzak, köleliğin kaldırılmasını hedef almayan ve bur grup köleyi, durumlarını düzeltmek için isyana sevk etmekle yetinen hareketin zayıflığını göstermektedir. Ali, esir ettiği Müslümanlar taraftarlarına köle olarak vermeyi mümkün kılan zaferlerini kazandıkça vaatlerini yerine getiriyordu.
Bu yarı barbar hareket bile dini ifade aramak bakımından İslam cemiyetinin hakim eğiliminin yeteri kadar etkisi altında kalmıştır. Zencilerin lideri her ne kadar Hz. Ali soyundan geldiğini iddia ediyor ise de Şia’ya bağlı değildi, fakat insanların en mükemmelinin, Habeşli bir köle dahi olsa, halife olacağını kabul eden eşitlikçi anarşist Hariciler7in mezhebini benimsemişti. Bu hususta Hariciler’in fikirleriyle uyuşan Zenci hareketi bütün diğer Müslümanları imansız gözüyle görüyor ve onların ele geçirilmesini kabul ediyordu.
İsyan birbiri arkasından yeni grupların katılmasıyla süratle gelişti ve daha sonra muhtemelen şehir ve köylerden kaçıp gelenlerle kölelerin sayısı oldukça arttı. Halife ordularının siyahi birlikleri de isyancılara katıldı ve böylece asilerin silah ve talimli asker ihtiyacını karşıladılar. Diğer yandan yağma imkanının doğması, komşu bedevi kabilelerin onlara destek olmasını sağladı. Bölgenin hür köyleri Zenciler’in liderlerinin tarafını tutup onu zahire bakımından destekledi. Her ne kadar kaynaklar Ali’nin iki kumandanından birinin değirmenci, diğerinin de şerbetçi olduğunu bildirmekte iseler de şehirlerdeki gayri memnunlar arasından bu hareketi destekleyenlerin bulunduğuna dair pek az işaret vardır.
Zencilerin askeri harekatı çok parlak oldu; halifenin birlikleri birbiri arkasından mağlup edildi ve böylece Zenciler yeni köleler, ganimet ve özellikle silah ele geçirdi. Ekim 869’da Basra’ya karşı hücuma geçti, fakat şehri zapt edemediler. Bu sırada Basra halkı’nın bir karşı taarruzu püskürtüldü ve kısa zaman sonra Zenciler tuzlaların ortasında kuru bir bölgede el-Muhtârâ adı verilen yeni bir merkez kurdu. Onların idare tarzı hakkında maalesef hiçbir şey bilmiyoruz. Zenciler, 19 Haziran 870 tarihinde zengin ticari liman olan Ubua’yı ele geçirdi ve şehri yağma ederek halkını kılıçtan geçirdi. Serbest bırakılan kölelerle daha da kuvvetlenerek kısa zaman sonra İran’ın güneybatısını ve bu bölgede yer alan Ahvâz şehrini zapt ettiler.
Bu hareket imparatorluk için ciddi bir tehlike halini aldı. Zenciler Güney Irak’ın Güneybatı İran’ın önemli bölgelerini hakimiyetleri altına aldı, birçok şehri zaptettiler, merkezi eyaletin önemli şehri Basra’yı baskı altında tuttular ve Bağdat’ın güneydoğusundaki ulaşım yollarını işgal ettiler. 7 Eylül 871 tarihinde Basra’ya girdiler ve yerinde bir hareketle şehri yağmaladıktan hemen sonra geri çekildiler. Bu arada halife ordusunu mağlup ederek 878 yılında eski ordugah şehri Vâsıf’ı zapt ettiler. Ertesi yıl Basra’nın 17 mil yakınına kadar akınlarını devam ettirdiler; bu hareket onların başarılarının zirvesini teşkil eder. Halifenin kardeşi ve naibi el-Muvaffak, büyük masraflar yaparak sefer hazırlığına girişti. 881 Şubatı’na kadar Zencileri zapt etmiş oldukları bütün yerlerden kovdu ve onları, merkezleri el-Muhtârâ’ya sığınmaya mecbur etti. Zencilerin lideri, el-Muvaffak’ın aman ve ölümüne kadar belirli bir para verileceği teklifini reddetti. Uzun bir kuşatmadan sonra 11 Ağustos 883 tarihinde el-Muhtârâ teslim oldu. Aynı yılın kasım ayında Zencilerin lideri Ali b.Muhammed’in başı kesilerek mızrağa takılı olduğu halde Bağdat’a getirildi.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.152)





İsmailî Hareketi İslam tarihinde derin etkiler bıraktı
“Ne İran’daki köylü ayaklanmaları, ne de Irak’ın güneyinde kölelerin isyanı İslam tarihinde uzun müddet devam eden bir etkiye ve cemiyetin yapısında gerçek değişikliğe neden olmuşa benzemiyor. Yalnız birbiri arkasından ortaya çıkan başarısız ayaklanmalarda görüldüğü üzere derin bir memnuniyetsizlik ve anlaşmazlık bırakmıştır. Fakat imparatorluk halkının artan memnuniyetsizliği daha belirli ve etkileri daha devamlı başka bir harekette ifadesini bulacaktı: Bu Şia’nın bir kolu olan İsmailî Hareketi’dir. İslam’ın ilk devirlerinde bir Arap partisi olarak ortaya çıkan Şiilik’in, mezhep haline gelişini ve Abbasiler’in iktidara geçişinde oynadıkları önemli rolü görmüştük. Abbasi hareketinin başarısı, Muhammed b. el-Hanefiyye neslinden halifelikte hak iddia edenlerin sonunu getirmiştir. Bu tarihten itibaren Şîa şefleri Hz. Muhammed’in kızı Fâtıma vasıtasıyla Hz. Ali soyundan geliyorlardı. Halifelikte hakları olduğu savunan bu kimseler İmam adı altında tanınıyor ve onların Şii taraftarlarınca tek meşru halife olarak kabul ediliyorlardı. Fakat onların savundukları güç, Abbasiler’inkinden daha kuvvetli idi. Tanrı’nın ilhamına mazhar olan Şii imamı, kendisinin yanılmayacağını iddia ediyor ve emirlerine kayıtsız şartsız itaat edilmesini istiyordu.
765 yılında İmam Cafer’in ölümü üzerine taraftarları, onun halefi olarak oğulları Musa ve İsmail’i destekleyen iki gruba ayrıldı. Musa’nın taraftarları, onun soyundan gelenleri Hz. Ali’den itibaren 12.imama kadar tanıdı. Musa,esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu ve dönüşü taraftarlarınca hâlâ beklenmektedir. Musa soyundan gelenleri imam olarak tanıyanlar, Sünni İslam doktrininden pek az farklı olan inanç sistemlerinde ılımlı görünürler. Bir Fransız bilim adamı onları, Abbasi halifelerine karşı Tanrı’nın Gazabı olarak gayet güzel bir şekilde tarif etmiştir.
İsmailîye Partisi’nin gelişmesi tamamıyla farklıdır. Bu grup daha önceki hareketin aşırı ve ihtilalci karakterini bırakmıştı. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyılın başlangıcı ihtilalin hazırlık safhası olarak kabul edilebilir. Bu devrede İsmail, oğlu Muhammed ve onların sadık taraftarlarından bir grup mezhebin propaganda ve yapısını teşkilatlandırmaya çalıştı. Onların fikirleri Sünni Müslümanların fikirlerinden oldukça farklıdır ve Yeni Platoncular ile Hintlilerin birçok prensibini içermektedir. Mezhebin gizli doktrini yalnız kendi taraftarlarına özgü toplantılarda yayılıyordu. Buna göre Kuran’ın her ayeti iki mana taşıyordu. Biri dış ve edebi, diğeri gizli ve yalnız öğretimle anlaşılanıdır. Mezhebin gizli fikirleri masonik bir hiyerarşi vasıtasıyla yayılıyor ve ancak hiyerarşinin en yüksek noktasına ulaşana ve mezhebin bütün sırları veriliyordu. Bu gizli örgütlenme, Abbasi idaresinin göz açtırmamasına rağmen mezhebin devam etmesini ve devamlı olarak yayılmasını sağladı. Mezhebin reisi olan imam, mezhebin asıl reisi İsmail vasıtasıyla Hz. Ali soyunun dini yanılmazlığına sahipti. Bazı durumlarda imam bu gücünü başka bir şahsa manevi bir şekilde intikal ettirebilirdi. Böyle durumlarda bu şahıs tam manasıyla olmasa bile, kısmen imamın manevi gücüne sahip, güvenilir bir kimse veya vekili oluyordu.
Onuncu yüzyılın başında imparatorluğun içinde bulunduğu sosyal buhran en yüksek noktasına erişmişti. Mağlup edilen köylülerin ve kölelerin memnuniyetsizlikleri devamlı bir şekilde artarken, şehirlerde de işçiliğin ve sermayenin toplanması büyük miktarda gayrı memnun proletaryanın doğmasına zemin hazırladı. 920-921’de vezirin aldığı mali önlemler Bağdat’ta ekmek baskınlarına ve imparatorluk düzeyinde hoşnutsuzluğun artmasına neden oldu. Bunların dine karşı tutumları, devrin bir şairinin mısralarında açık bir şekilde görülür:
‘Ben iflasta iken yemin ederim ki, Allah’a dua edemem,
Bırakalım da Şeyh el-Celîl ve Fâ’ik O’na dua etsin,
Niçin dua edeyim, servetim, güzel evim,
Atlarım, koşum takımlarım, altın kemerlerim nerede?
Bir karış toprağım bile olmazken,
Eğer dua edersem iki yüzlülük etmiş olurum.’

Bütün bu unsurların üstünde İsmailî propagandacılarının fikirleri hızla yayılıyordu. İsmailî Mezhebini kabul edenler, yazılarında mezhebin sosyal teorilerini fazla açıklamaz. Sünni din alimlerinin reddiyelerinden açık bir şekilde anlaşıldığına göre, kurulu düzene karşı ortaya atılan tehdit, dini olmaktan çok sosyal idi. El-Bağdâdî bu hususta şu bilgiyi vermektedir: ‘Gerçek yönü basit bir şekilde şöyle anlatılır: Onların efendileri (Muhammed) onlara nimetlerden zevk almayı yasakladı ve kalplerini anlaşılmaz gizli bir varlığın korkusu ile doldurdu. İşte varlığına inandıkları Tanrı budur. Onlara, öldükten sonra dirilme, yaptıklarının karşılığını görme, cennet ve cehennem gibi varlıklarına asla şahit olamayacakları şeyleri bildirdi. Böylece onları kendisine bağladı ve yaşadığı sürece kendisine, ölümünden sonra da haleflerine köle haline getirdi. Onların her türlü imkanlarından faydalanma hakkını kendisine tanıyordu. Çünkü şunu ileri sürüyordu: Sizden bunun için akrabama karşı göstereceğin dostluk dışında hiçbir karşılık beklemiyorum. (Kuran LXHI, 23). Onun onlarla ilişkisi nakit para ödeme esasına, buna karşılık onların imamla ilişkileri ise kredi esasına dayanıyordu. Hiçbir zaman gerçekleşemeyecek gelecekteki bir vaat karşılığında onlardan gerektiğinde mallarını ve canlarını vermelerini istiyordu.’
Bu vesikanın muhtemelen otantik olmamasına rağmen tehlikenin nasıl anlaşıldığını göstermesi bakımından yine de yararlıdır. İslam ulemasının en ünlülerinden Gazalî, Kavasımu’l-Batiniyye adlı risalesinde defalarca belirttiği gibi mezhebin esas tehlikesi, normal halka cazip gelmesinde yatıyordu.
Başlangıçta İsmailîler’in kabileler ve köylüler arasında faal oldukları görülüyor, bununla beraber çok geçmeden şehir halkı ve özellikle zanaatkarlar arasında büyük ölçüde taraftar buldular. İsmailîler muhtemelen İslami loncalar kurdu ve teşkilatlarının vasıtası olarak onlardan yararlandılar. Yüzyıllar boyunca loncaların yapısı ve prensipleri İsmailî etkisin izlerini taşıyacaktır. İsmailîğe ve ona benzer mezheplere karşı muhaliflerince ortaya atılan bir iddiaya göre onlar kadın ve malda ortak kullanma fikrini kabul etmişlerdi. Arap kaynakları dokuzuncu yüzyılın ortasında Küfe civarında bir İsmailî dâînin (propagandacının) faaliyetleri hakkında enteresan bilgi vermektedirler:
‘Bazı köylerin halkını kendi inancını kazandıktan sonra onları ağır vergiler, borçlar ve nihayet ulfe (birlik) mecburiyeti altına soktu. Bu mecburiyet bütün malların genelin kullanımı için belirli bir yerde toplanmasını ve hiç kimsenin diğerlerine karşı üstünlük sağlayacak şahsi eşyaya sahip olmamasını gerektiriyordu. Onlara ‘madem ki toprağımız var, yanımızda mal saklamaya ihtiyacımız yoktur’ düşüncesiyle teminat verdi. ‘İşte bu imtihan vasıtasıyla sizin nasıl hareket edeceğinizi öğreneceğiz’ diyerek taraftarlarını disiplin altına alıyordu. Taraftarlarını silah altına almaya ve mücadeleye hazırlanmaya teşvik ediyordu. Misyonerler her köyde güvenilir bir adamı, halkın elinde bulunan koyun, sığır, mücevher ve diğer ihtiyaç maddelerini toplamakla görevlendirmişlerdi. Tek bir fakir yahut sakat kalmamak üzere açlar doyuruldu ve çıplaklar giydirildi. Herkes, toplumda bulunan rütbeler nedeniyle bir üst sınıfa geçmek için vazifesini hızla yapıyordu. Kadınlar örgü örerek kazandıkları, çocuklar kuş kovalayarak aldıkları parayı bu nedenle ona ödüyordu. Kimsenin elinde kılıç ve silahtan başka malı kalmamıştı. Bu düzen herkes tarafından kabul edilip iyice yerleştikten sonra misyonerlere, erkeklerle bir arada bulunmaları için bütün kadınları bir araya toplamalarını emretti. İmama göre gerçek dostluk ve kardeşlik bu idi.’
İsmailî kaynaklarında böyle bir uygulamanın delili yoktur. Komünizm suçlamasının, İsmailîler’in kadına daha yüksek bir mevki vermekle gösterdikleri serbestliğin neticesi olan sosyal özlemlerinden ileri geldiği muhtemeldir.
Hareket onuncu yüzyılın başlangıcında açığa çıktı. 901 ve 906 yılları arasında Karmatîler adıyla bilinen bir gruba mensup İsmailî silahlı çeteleri Suriye, Filistin ve Kuzey Mezopotamya’yı yağmaladı ve dehşete verdi. Kaynaklar İsmailî işgali sırasında Hıms’ta vaaz veren bir vaizin söylediklerini kaydetmiştir:
‘Tanrım bize, beklenilen, Mehdi, zamanın efendisi, müminlerin emiri olan halife ile doğru yolu göster. Tanrım yeryüzünde adalet ve eşitliği sağla, onun düşmanlarını kahreyle. Tanrım onun düşmanlarını kahreyle.’”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.153)





Karmatî Hareketi nasıl oluştu?
“Bahreyn bölgesindeki (bugünkü el-Hasa) Karmatî hareketi çok daha önemli idi. Burada arazi, ihtilalci hareketlere elverişliydi ve bölge çevreden soyutlanmıştı; giriş çıkış zordu. Çok karışık bir nüfusa sahipti ve zenci isyanının kalıntıları da bunlar arasında bulunuyordu. Onuncu yüzyılın başlarında Karmatî misyonerleri bölgede hâkim güç oldu ve merkezi hükümetin temsilcilerini kovdular. Onların kurdukları rejim hakkında maalesef çok az bilgiye sahibiz. Bu konudaki bilgimiz bölgeyi ziyaret eden iki İsmailî gezginin yazdıklarından kaynaklanmaktadır. Onuncu yüzyılın ikinci yarısında bu havaliye gelen birincisi, Karmatî Devleti’ni bir nevi oligarşik cumhuriyet olarak göstermektedir. Zorba hükümdar, kendisiyle denk olanlar arasında ilk sırayı işgal ediyor ve yakınlarından meydana gelen bir komitenin yardımıyla devleti idare ediyordu. Bu durum on birinci yüzyılda Bahreyn’i ziyaret eden ve Karmatî cumhuriyetinin müreffeh bir hayat yaşadığını nakleden İranlı bir İsmailî tarafından onaylanmaktadır. Merkez Lahsa’da, yirmi binden fazla silah taşıyacak durumda olan insan yaşıyordu. Halk, adalet ve eşitlikle hükmeden, kendilerine yumuşak ve alçak gönüllülükle davranan altı kişilik bir heyet tarafından yönetiliyordu. Oruç tutmuyor ve namaz kılmıyorlardı. Sünni hacılar için özel olarak yalnız bir cami inşa etmişlerdi. Ülkede vergi adıyla para alınmıyordu (Birinci gezgin vergilerden birçoğunu saymıştır.) Yönetici heyet tarım işlerinin yürütülmesi için otuz bin köle kullanıyordu. Bir kişi fakirleştiği veya borçlandığı zaman, toplumun yardımları sayesinde eski haline geliyordu. Lahsa’ya gelen yabancı bir zanaatkar yerleşmesi için gerekli parayı derhal alabiliyordu. Fakirlerin evlerinin tamiri devlet tarafından gerçekleştiriliyordu. Buğday devletin değirmenlerinde bedava öğütülüyordu. Ticari muameleler, yalnız kendi aralarında geçen kağıt para ile yürütülüyordu. Son zamanlarda yapılan arkeolojik kazılar komite adına basılan paraları ortaya çıkarmıştır. Bu arkeolojik buluntular rejim hakkında iki gezginin verdiği bilgileri doğrulamaktadır.
İsmaililer’in başarı kazandıkları bölgelerden biri de 901 yılında bir misyonerin iktidarı ele geçirdiği Yemen idi. Buradan adamlarını Hindistan, Kuzey Afrika ve muhtemelen diğer ülkelere gönderdi. Kuzey Afrika’ya giden grup Tunus’ta büyük bir başarı kazandı. İmam Ubeydullah 908 yılında birinci Fatımi halifesi olarak tahta geçti. Bu hanedan iktidarı ele geçirmede belirli bir noktaya kadar Abbasiler’in taktiğini kullandı; gizli olarak teşkilatlandırılmış sapık bir mezhebin propagandasından yararlandılar ve iktidarı ele geçirmek için imparatorluğun uzak bölgelerinden birinde harekete geçtiler. Abbasiler’den birbirine bağlı iki noktada ayrılıyorlardı: Bunlardan birincisi Fâtımîler’in bütün İslam dünyasına hakim olamamaları, ikincisi de kendilerini iktidara getiren mezhebin reisi olarak kamalarıdır.
Fatımi halifelerinin ilk üçü birçok zorlukla karşılaştıkları yalnız Kuzey Afrika’da hüküm sürdü. Böyle ihtilalci muhalif bir mezhebe bağlı olanların bir devlet ve bir hanedan kurmaları için farklı şartlar gerekiyordu. Başlangıçta bu uzlaşmaz kişiler İsmailî fikirleri yumuşattıkları ve bu inanca ihanet ettikleri için yeni halifeleri suçluyor ve onları istemiyorlardı. Daha sonra Fâtımîler aşağı yukarı aynı nedenlerle Bahreyn Karmatîleri ile anlaşmazlığa düştü. Yeni hanedanın doğuya doğru yayılması, başarısız üç denemeden sonra 969 yılında Mısır’ı zapt eden dördüncü halife Mu’izz tarafından gerçekleştirildi. Bu hareket, uzun zamandan beri Mısırlılar’ın direnişini kırmakla görevlendirilenlerin faaliyetleri ve özellikle bu işle vazifeli olanların çalışmaları sayesinde hazırlanmıştı. Mısır’ın zaptını yeni rejim için gerçek bir tehlike meydana getiren Karmatîler ile anlaşmazlık izledi. Daha sonra Karmatîler, Fâtımîler ile ittifaka yönlemiş görünmektedir.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.158)




Mu’izz’e kimler hizmet etti?
“Mu’izz’e iki önemli şahsiyet hizmet etmiştir. Birincisi Avrupa kökenli bir memlûk olan kumandan Cevher, Mısır’ın gerçek fatihidir. Fâtımîler’in merkezi yeni Kahire’yi ve el-Ezher Camisi’ni inşa ettirdi. Sünniler’in hakim oldukları daha sonraki yüzyıllarda bazı değişikliklere uğrayan bu cami bugün bile İslam dini ve fikir hayatının başlıca merkezlerinden biri olarak ayakta duruyor. Diğer yardımcısı Bağdatlı Yahudi dönmesi Ya’kub b.Kilis, Mu’izz ile Tunus’ta tanıştı ve Mısır’ın zaptından önce ve sonra ona yardım etti. Mali konularda bir deha olan Ya’kub, hemen hemen Fâtımîler’in bütün saltanatları boyunca devam eden vergi sistemini ve idari teşkilatı organize etmiştir.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.160)








Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #30  
Alt 16.08.07, 19:59
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: araplar

151) Fatımîler'in egemenlik dönemi
152) Fatımî yönetiminin diğerlerindenfarkı neydi?
153) Fatımî Devresi ticaret ve sanayi bakımından nasıldı?
154) Fatımîler zayıflamaya başlayınca ne oldu?
155) Araplar Avrupa'da
156) Sicilya'nın fethi
157) İslam hakimiyetindeki Sicilya
158) Sicilyalılar ile Afrikalı Müslümanlar arasındaki savaş neye mal oldu?
159) Müslüman kültürünün Avrupa’ya aktarılması
160)
Araplar İspanya’ya ne zaman ve nasıl gitti?









Fatımîler'in egemenlik dönemi..............................





Fatımî yönetiminin diğerlerinden farkı neydi?
“En parlak devrinde Fatımî idaresi, Mısır’da daha önce hüküm sürmüş idarelerden birçok bakımdan farklıydı. Başta yanılmaz imam, mutlak hükümdar, Allah tarafından seçilmiş bir aileye ilahi arzu ile geçen ırsi hakla hüküm sürüyordu. Merkezi ve hiyerarşik bir tarzda olan onun idaresi, dini, askeri ve bürokratik olmak üzere üç temele dayanıyordu. Bunlardan son ikisi, sivil bir memur olan ve halife tarafından tayin edilen vezirin idaresinde bulunuyordu. Dini kısım ise, siyasi bakımdan büyük nüfuz ve tesiri olan bir misyoner şefinin emrindeki muhtelif rütbelerdeki misyonerler hiyerarşisine dayanıyordu. Yüksek tahsil kurumlarının ve İsmailîye propaganda teşkilatının sorumlusu olan bu bölüm modern tek partili diktatörlüklerde partinin yaptığı işlere benzer faaliyette bulunmuşa benzer. Propaganda kısmı bu sıralarda Bağdat Abbasi halifesinin ismen idaresi altında bulunan doğu eyaletlerine tam bir ajan ordusu gönderiyordu. Bu propagandanın tesiri çeşitli şekillerde görülüyordu. Irak’tan Hindistan sınırına kadar uzanan bölgelerde tekrarlanan isyanlar bu İsmailî ajanlarının faaliyet ve tesirlerini göstermektedir. Aynı zamanda İslami fikir hayatı, radikal aydın kesiminin İsmailî Mezhebi’ne bağlı olduğunu birçok yolla göstermektedir. Arap Edebiyatı’nın en büyük şairlerinden Mütenebbî (öl.965) ve Ebu’l-Alâ el-Ma’arrî (öl 1057) İsmailî fikirlerin tesiri altında kalmıştır. Irak’ta İhvanü’s-Safâ, bir ansiklopediciler hareketini organize etmiştir. Bunlar o zamanki bilginin bütün dallarını içine alan elli bir kadar eser meydana getirdi. Bu eserlerde açık olarak İsmailî etkisi görülür. İhvânü’s-Safâ’nın eserleri Hindistan’dan İspanya’ya kadar her tarafta okunuyor ve daha sonraki yazarlar üzerinde büyük bir etki bırakıyordu. Bu eserlerin yayılması İhvânü’s-Safâ üyelerinin idaresindeki yarı gizli çalışma gruplarının çalışmalarıyla gerçekleştiriliyordu.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.161)



Fatımi Devresi ticaret ve sanayi bakımdan nasıldı?
“Fatımî Devresi ticari ve sanayi bakımından Nü Nehri’nin yahut bazı askeri gruplaşmaların sebep oldukları birkaç kıtlık müstesna müreffeh bir devir olmuştur. Başlangıçtan itibaren Fatımî Hükümetleri, imparatorluğun refahı ve kudretinin artması bakımından ticaretin önemini fark etmişlerdir. Ya’kub b. Kilîs, kendisinden sonra gelen hükümdarların da izleyecekleri ticari harekatı başlattı. Fatımîler’den önce Mısır ticareti sınırlı ve az kazançlı idi, Fatımîler, tarım faaliyetlerini endüstriyi ve Mısır mallarının ihracını teşvik etti. Diğer taraftan özellikle Avrupa ile Hindistan arasında ticari ilişkiler kurdular. Tunus’ta ortaya çıkmalarından itibaren İtalya’nın şehir cumhuriyetleri, özellikle Pize, Amalfi ve Venedik ile anlaşmalar yaptılar. Mısır’dan batıya büyük ölçüde ticari eşya naklediliyor ve Mısır gemileriyle tüccarlar İspanya’ya kadar gidebiliyordu. Fatımîler’in başlıca iki limanı, İskenderiye ve Trablusşam dünyanın önemli birer pazarı haline gelmişti. Fatımî donanması Doğu Akdeniz’in hakimiyetini ele geçirmişti.
Fatımîler doğuda Hindistan ile ilişkilerini artırdı ve hakimiyetlerini yavaş yavaş Kızıldeniz’in iki sahiline kadar yaydılar. Yakındoğu’nun Hindistan ticaretini Basra Körfezi’nden Kızıldeniz’e ve özellikle Sudan sahilindeki büyük Fatımî limanı Aidhâb’a çevirdiler. Fatımîler’in Bizans ve İslam devletleri ile olan ticaretleri fazla önem taşımıyordu. Mısırlı tüccarın gittiği her yerde bir İsmaili misyoneri onları yakından takip ediyordu. Kısa zaman içinde aynı fikirlerin tohumu İspanya ve Hindistan Müslümanları arasında da yeşermeye başladı.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.162)





Fatımiler zayıflamaya başlayınca neler oldu?
“Fatımi hilafeti kendi ülkesinde zayıflamaya başlayınca hanedan ve mezhep arasında bağlar kopacak derecede zayıfladı. Bu hilafet daha bir müddet Mısır’da kukla hanedan olarak varlığını devam ettirdi ve sonunda da ortadan kaldırıldı. Fakat artık Selçuklu Türkleri’nin hakimiyeti altında giren Abbasi halifeliğinin doğudaki topraklarında ihtilalci bir grup yeni bir hayatı başlatıyordu.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.163)


Araplar Avrupa’da
“İslamiyet’ten önce Araplar tam anlamıyla denize yabancı değillerdi. İslam’ın doğuşundan önceki yüzyıllarda Güney Arabistan halkları gemiler inşa ederek Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nda önemli sayılabilecek bir deniz ticaretini devam ettiriyorlardı. Fakat kuzey Arapları ve özellikle Hicaz, Suriye ve Irak sınırında yaşayanlar, deniz ve denizcilikle çok az irtibatı olan kara hayatı yaşıyorlardı. Büyük İslam fetihlerinin en dikkate değer özelliklerinden birisi, fatihlerin denizcilik faaliyetine süratle alışmış olmalarıdır. Suriye ve Mısır sahillerinin fethini takip eden birkaç yıl, Arabistan çöllerinin sakinlerine büyük harp filoları yapmak ve donatmak, Bizans’ın kuvvetli ve tecrübeli deniz filolarıyla karşı karşıya gelmek ve onları yenmek, halifeliğin yayılma ve emniyeti bakımından önemli şart olan Akdeniz’de üstünlüğü elde etmek için yeterli oldu.
Suriye ve Mısır’ın fethiyle Akdeniz’in uzun bir sahil şeridi, birçok liman ve denizci halkıyla Araplar’ın hakimiyeti altına girmişti. Araplar, o zamana kadar yalnız Bizans’ın kara ordularıyla karşılaştıkları halde şimdi Bizans donanmasının karşısına çıktılar. 645 yılında İskenderiye’nin denizden Bizans tarafından kısa süreli geri alınması onlara deniz gücünün önemi hususunda ilk tehlike işareti oldu. Müslümanlar buna çok çabuk cevap verdi. Bir Müslüman donanmasının meydana getirilmesinin önemini ilk kez Halife Muaviye ile mısır Valisi Abdullah b.Sa’d b. Ebî Şerh anlamıştı. Müslümanlar Suriye sahil şehirlerinde olduğu gibi İskenderiye’de de kara orduları kadar parlak zaferler kazanacak olan bir donanma kurarak bunu teçhiz etti. İlk büyük deniz savaşı 655 yılında Anadolu sahilleri açığında yapıldı ve iki yüz gemiden meydana gelen Arap donanması sayıca kendisinden üstün olan Bizans donanmasını ağır bir yenilgiye uğrattı.
Abbasiler’in hilafet merkezini Suriye’den Bağdat’a nakletmelerinden itibaren merkezi hükümet Akdeniz’e daha az ilgi göstermeye başladı. Fakat Mısır ve Kuzey Afrika’daki bağımsız Müslüman devletleri, bir uçtan diğer ucuna kadar Akdeniz’e hakim olan donanmalarını uzun müddet devam ettirdi. Rivayete göre belirli bir zaman içinde Mısır Fatımî halifelerinin emrinde beş binden fazla kaptan faaliyet halinde idi. Dokuzuncu yüzyıl boyunca önemli bir Müslüman ticaret filosu Akdeniz’de Müslüman limanlarını hem birbirine ve hem de kuzeydeki Hıristiyan limanlarına bağlıyordu.
Yeni kurulan harp filolarının ilk faaliyetleri, Doğu Akdeniz’de Bizans Donanması’nın başlıca üsleri arasında yer alan Kıbrıs, Rodos ve Girit adalarına karşı oldu. Arap tarihçilerinin verdiği haberlere göre ilk halifeler deniz yoluyla yapılacak akınlar hakkında tereddüt ediyordu. Halife Ömer, kumandanlarına deve ile varamayacakları yerlere gitmelerini yasak etmişti. Halife Osman, 649 yılında Muaviye’nin Kıbrıs’a karşı sefer yapmasına istemeye istemeye izin vermiştir. Bunu Rodos ve Girit’in kısa süreli işgalleri izledi. Emeviler Devri’nde Araplar kısa bir süre için Marmara Denizi’ndeki Kapıdağ (Cyzicus) Yarımadası’nı ellerinde tutmaya muvaffak oldu. Bu yarımada İstanbul7a karşı yapılan kara ve deniz hücumlarında harekat üssü görevini gördü.
Doğu Akdeniz’deki adaların işgali, çok daha önemli olan Sicilya’nın fethi hariç kısa süreli ve geçici oldu. Sicilya’ya karşı ilk akınlar Muaviye’nin girişimiyle Yakındoğu ve Libya’dan yapılmıştır. Daha sonraki zamanlarda yapılan akınlar ise daha çok Tunus’taki üslerden geliyordu. 700 yılı dolayında Pantellaria Adası’nın zaptı Sicilya’nın fethine yardımcı olmuştur. Fetih için ilk ciddi girişim 740 yılında Habîb b. Ebî Ubeyde’nin Sirakuza’yı kuşatması ve vergiye bağlamasıyla gerçekleştirilmiştir; ancak onun Afrika’da Berberiler’in çıkardığı bir isyanı bastırmak için geri dönmek zorunda kalmasıyla bu girişim başarısızlığa uğramıştır. 752-753’te yapılan yeni bir akını, adanın Bizans yetkilileri ile bu sırada bağımsız olan Tunus hükümdarları arasında kararlaştırılan birkaç ateşkesle kararsız bir barış devresi izledi.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.167)





Sicilya’nın fethi
“Sicilya’nın gerçek fethi 825 yılında başladı. Sebebi pek açık olmayan bir suçtan dolayı cezalandırılma tehdidiyle karşı karşıya kalan Bizanslı Amiral Euphemius, imparatora karşı isyan ederek adayı ele geçirdi. Bir müddet sonra imparatorun kuvvetleri karşısında yenilince Tunus’a kaçtı ve Ağlebi Hükümdarı Ziyadatallah’tan yardım isteyerek onu Sicilya’nın fethine teşvik etti. Ziyadatallah, başlangıçta biraz tereddüt etti ise de 827’de 70100 (yazım yanlışı olmalı, 701 akla yakın geliyor, b.n.) gemilik bir donanmayı Sicilya’ya gönderdi ve bu donanma Mazara’ya çıkarma yaptı. Süratli bir ilerlemeden sonra istilacılar bazı güçlüklerle karşılaştı, fakat İspanya’dan maceracı bir grubun aniden gelişiyle bu güçlüklerden kurtuldu. Fetih hareketi yeniden başladı ve 831’de Müslümanlar, daha sonraki fetihlerde bir üs olarak kullandıkları ve İslam hakimiyeti boyunca başşehir olarak kalan Palermo’yu fethettiler –Müslümanlar ile Bizanslılar arasındaki çarpışmalar, karada ve denizde, Sicilya’da ve İtalya’da, Bizans’ın adayı terk ettiğini belirten antlaşmayı imzaladığı 895-896’ya kadar devam etmiştir. Müslümanlar 843’te Messina’yı, 859’da Castrogiovanni ve 878’de Sirakuza’yı zapt etti. Aynı zamanda İtalya’ya çıkarma yaparak Bari ve Taranto’ya kısa bir süre için askeri birlikler yerleştirdiler. Müslüman akıncıları Napoli, Roma ve hatta Kuzey İtalya’yı tehdide başladı; Papa’yı iki yıl boyunca vergi vermeye mecbur ettiler. 882-915 yılları arasında Gariglianho’daki Müslüman garnizonu Campania ve Güney Latium’u tehdit altında tuttu. Bu garnizonun Sicilya’dan gönderildiği ve ihtiyaçlarının oradan sağlandığı düşünülebilir.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.170)





İslam hâkimiyetindeki Sicilya
“İslam hakimiyetindeki Sicilya, idari ve siyasi bakımdan önce Tunus’a bağlıydı; Ağlebiler’in ortadan kaldırılmasından sonra adanın egemenliği Fatımiler’in eline geçti. Başlangıçta Sicilya valileri merkezi hükümet tarafından tayin ediliyorlardı; kriz devresinde de Palermo’nun ileri gelenleri tarafından seçilmişlerdir. Fatımiler’in 972 yılında merkezlerini Mısır’a naklettikten sonra ada üzerindeki otoritelerei zayıfladı ve valilik Hasan b. Ali el-Kelbî’nin ailesi elinde babadan oğula geçer bir durum aldı. El-Kelbî Ailesi’nin 1040’a kadar devam eden hakimiyeti Sicilya’da İslam etkisinin parlak devrini oluşturur. Coğrafyacı İbn Havkal, 10.yüzyılda yalnız Palermo’da üç yüz caminin bulunduğunu belirtmektedir; bu, adadaki Müslüman nüfusunun çokluğunun açık bir delilidir. Diğer yazarlar, daha sonraki yıllarda, ne yazık ki günümüze pek az intikal etmişx olan Arap Edebiyatı ve kültürünü övmektedir.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.167)





Sicilyalılar ile Afrikalı Müslümanlar arasındaki savaş neye mal oldu?
“Sicilyalılar ile Afrika Müslümanları arasındaki iç savaş Kelbîler’in yıkılmasına ve adada birliğin sona ermesine zemin hazırlamıştır. Palermo’nun şehir ileri gelenlerinin meydana getirdiği bir meclis, adanın geri kalan kısmının da mahalli asilzadeler tarafından idare edildiği kısa bir devreden sonra, Güney İtalya’yı işgal etmiş olan Normanlar hücuma geçti ve Sicilya’nın büyük bir kısmını zaptettiler. 1.Roger 1061 yılında Messina’yı ele geçirdi ve 1091 yılına doğru, hâlâ Müslümanların direndiği bazı ileri karakollar hariç, bütün adayı hakimiyeti altında aldı. 1194 yılına kadar devam eden Norman hakimiyeti devresinde kültürlü şehir halkının büyük bir kısmı Kuzey Afrika’ya ve Mısır’a göç etmiştir.
Araplar, doğuda fethettikleri memleketlerde uyguladıkları ilkeleri hemen hemen Sicilya’da da uyguladı. Arazi rejiminde ve toprağın taksiminde önemli sosyal değişiklikler yaptılar. Yaşayan Arapça yer isimleri kolonizasyonun yoğunluğunu göstermektedir. Aynı şekilde Sicilya şivesinde Arapça kelimelerin çokluğu, zirai alanda fatihlerin etkisini ortaya koyar. Araplar ada sakinleri