161) Suriyeliler'in İspanya'da güçlenmesi
162) Endülüs'te Emevi egemenliği
163) İkinci Abdurrahman Devri kültür ve yaşamı
164) İkinci Abdurrahman devri'nde siyaset ve toplum
165) Tavâif-i Mülûk devri'nin sona erişi
166) İspanya'da Müslümanlık Devri'nin değerlendirmesi
167) İspanya'da Arap etkileri
168) İslam'ın doğurduğu medeniyet
169) Arap şiiri, şarabı,aşkı, şavaşı ... dile getiriyordu
170) Arapça'nın kültür dili haline gelmesi
Suriyelilerin İspanya’da güçlenmesi
“İspanya’da Suriyeli unsurun güçlenmesi, Emevi Hanedanı’nın yıkılması üzerine İspanya’ya sığınan bu hanedana mensup Abdurrahman’a elverişli bir zemin hazırlamıştı. Çoğu daha önceleri Emeviler'in mevlası olan Bele’nin ordusunda bazı ön çalışmalardan sonra Abdurrahman 755 yılında Almunecar’a çıktı. Abbasiler’e bağlı olan valiyi yendi ve 756’da Kurtuba’yı ele geçirerek 1031 yılına kadar devam edecek olan bağımsız Endülüs Emevi Hanedanı’nı kurdu.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.177)
Endülüs’te Emevi egemenliği
“Endülüs Emevi hakimiyetinin birinci yüzyılı bir karışıklık devri oldu. Bu devrede Kurtuba emirleri memleket içinde barışı sağlamak ve halkın çeşitli unsurları arasında gerek gizli ve gerekse açıkça meydana gelen çeşitli isyanlara karşı çıkmak için uğraştı. Çoğunlukla şehirlerde yaşayan Araplar cund askeri aristokrasisinin büyük vasalleriydi. Güneydoğuda kendilerini çok kuvvetli hissettiler ve bir müddet için hükümetin otoritesine karşı ciddi bir tehlike meydana getirdiler. Dokuzuncu yüzyılda dış göçün durmasıyla Araplar ile Müslümanlığı kabul etmiş olan İspanyollar arasındaki kaynaşma sonucunda Emevi devrinin sonlarına doğru büyük Arap ailelerinin nüfuzu zayıfladı ve idari işlerde oynadıkları önemli rollen sona erdi. Berberiler çok daha tehlikeliydiler, çünkü on birinci yüzyıla kadar süren ardı arkası kesilmeyen göçler nedeniyle onların sayıları oldukça azalmıştı. Bunlar şehirlerde süratle asimile olan bir azınlık haline gelmişlerdi. Bunların çoğunluğu Faslı dağlılar idi, dağlılar alışmış oldukları çiftçi hayatını sürdürmek ve hayvan yetiştirmek için kendilerine elverişli olan ve kendilerine stratejik üstünlük sağlayan gelişmiş bölgelerde yerleşmek istiyordu. Nihayet bizzat İspanyollar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve din değiştirenler vardı. Müslüman olmayan ve himaye gören grupların sayıları çoktu ve İspanya’da Müslümanlar’ın bulundukları yerlere göre iyi organize edilmişlerdi. Hükümet onların dini inançlarına karşı hoşgörülü davranıyordu; şayet karşı koymalar oluyor ise de bu siyasi düzen telakkilerinden ileri geliyordu. İslam’ı kabul, zorlamadan çok inandırma yoluyla çok çabuk ve geniş oldu. Arapça konuşan Müslüman İsyanyollar, hür olanlar, azatlılar ve köleler kısa zaman içinde halk arasında büyük bir çoğunluğu meydana getirdi. Eski dinlerine bağlı kalanlar bile Arapça’yı kullanıyordu. Dokuzuncu yüzyılın ortalarında Kurtubalı bir Hıristiyan olan Alvaro üzüntüyle şu hususları belirtmektedir: ‘Dindaşlarımın çoğu Araplar’ın yazılarını, şiirlerini okuyor, Müslüman din adamlarının ve filozoflarının eserlerini araştırıyor, bunları, onların iddialarını çürütmek için değil, kendi düşüncelerini zarif ve kusursuz bir şekilde ifade etmek için yapıyorlar. Günümüzde mukaddes kitapları Latince okuyan birisini nereden bulacağız? İncil’i, peygamberleri ve havarileri kim araştıracak? Genç Hıristiyanlar kendi bilgileri için yalnız Arap Dili ve edebiyatına ilgi duyuyor, büyük bir şevkle Arapça eserleri okuyor ve araştırıyorlar. Büyük masraflarla muhteşem kütüphaneler kuruyorlar ve bu edebiyatın takdire layık olduğunu ilan ediyorlar. İçimizde binlerce kişi arasında bir dostun orta halli bir Latince ile mektup yazabilecek kabiliyette birisi güçlükle bulunur. Buna karşılık düşüncelerini Arapça ifade etmesini ve bu dille Araplar’dan daha iyi şiir yazmasını bilen sayısız kimse bulunur.’
Aynı devirde Sevilla Başpiskoposu, İncil’in Arapça’ya çevrilmesinin ve şerhinin yapılmasının gerekli olduğunu açıklamıştır. Bu işi misyonerlik gayesiyle değil, kendi toplumu için yararlı görüyordu. Birçok Hıristiyan, devletin hizmetinde çalışıyor ve Emevi emirleri bu piskoposları önemli diplomatik vazifelerle çeşitli yerlere gönderiyorlardı. Musta’rib (Araplaşma) kelimesinden gelen Mozarabe terimi Arapça konuşan Hıristiyanları ve Yahudileri belirtmek için kullanılıyordu. İspanyollar’dan Müslümanlığı kabul edenlere İspanya tarihinde mürted Arapça’da ise müvelled (evlad edinilmiş) denmektedir.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.177)
İkinci Abdurrahman Devri kültür ve yaşamı
“2.Abdurrahman Devri (822-852) gerçekten uzun süreli bir barış devresi olarak bilinir. Bu hükümdar Kurtuba Devleti’ni Abbasi tarzına göre merkezi ve bürokratik idare ve ona benzer prensiplerle teşkilatlandırılmış bir sarayla yeniden düzenledi. 2.Abdurrahman doğudan birçok kitap ve bilim adamı getirtti; bu hareket doğunun İslam medeniyet merkezleri ile Endülüs İslam Dünyası arasındaki kültür bağlarını kuvvetlendirdi. Bunun en güzel örneği, Harun’ur-Reşîd’in kıskançlığı nedeniyle saraydan kovulan ve Kurtuba Sarayı’na sığınan İranlı müzisyen Ziryâb’tır. Ziryâb, Kurtuba Sarayı’nda zevk ve moda konusunda rakipsiz bir kişi oldu ve o Doğu müzik usullerinden güzel elbiseler giyinmeye ve kuşkonmaz yemeğine kadar değişen Doğu Medeniyeti’nin birçok yeni ve bilinmeyen inceliklerini tanıttı.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.180)
İkinci Abdurrahman Devri'nde siyaset ve toplum
“Abdurrahman’ın halefleri zamanında iç karışıklıkların tehdidi daha az hissediliyordu. Araplar, Berberiler ve Müslüman İspanyollar politik olduğu kadar kültürel bakımdan da bağımsızlığı ile övünen ve zaman zaman İspanya’ya ait tesirlerin de görüldüğü homojen bir Müslüman halk meydana getirmişlerdi. Siyasi ve kültürel birleşmeye yönelik bu hareket 10. yüzyılın başlarında meydana gelen olaylardan büyük ölçüde yararlandı. Fatımîler’in Kuzey Afrika’da ortaya çıkışları ve çok geniş bir ihtilalci hareketin başında sapık bir inançla Abbasi halifeliğinin karşısında yer almaları Emir 3. Abdurrahman’ı (912-961) İspanya Müslümanları’nın dini lideri olarak ve doğunun son üstünlük bağlarını kopararak halife unvanın almaya sevk etti. Onun halifeliği Endülüs Emevileri’nin yükselme devrinin başlangıcıdır. Onun zamanı, memleket içinde feodal Arap şeflerini ve Berberiler’i merkezi hükümete sıkıca bağlı tutarak barışın ve siyasi istikrarın hakim olduğu bir devirdir. Doğu’nun etkileri zayıflayarak mahalli çevrenin açıkça etkisi altına giren klasik Arap geleneğinin devam ettiği İspanya Arap medeniyeti ortaya çıkmaya başladı. Aynı zamanda Doğu ile ticari bağlar devam ediyordu. Bizans ile diplomatik ilişkilerin başlaması Endülüs Emevi Devleti’nin kudret ve itibarını göstermektedir. 2. el-Hakem (961-976) içinde binlerce cilt kitap bulunan bir kütüphaneyi kuran, ilim ve sanat hamisi bir halifeydi; özellikle onun veziri ve aslında gerçek hükümdar olan el-Mansur yahut Almanzor, Abdurrahman’ın eserini, yani hükümetin merkezileştirilmesini ve halkların birleştirilmesini devam ettirdi.
Halife Hişâm Devri’nde (976-1009) Mansur’un ölümünü parçalanma izledi. Merkezi iktidarın zayıflaması iki parti, İspanya’nın Müslüman halkının bütünü anlamına gelen Endülüslü ile buraya Afrika’dan yeni gelmiş olan Berberiler arasında rekabetin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. İç savaş ve bunu izleyen karışıklıklar esnasında Slavlar adı verilen üçüncü parti bu mücadelelerde önemli rol oynamıştır. Slavlar deyimi başlangıçta Doğu Avrupa kökenli köleler için kullanılıyordu; daha sonraları Endülüs Emevileri’nin hizmetinde bulunan Avrupalı bütün köleler için kullanılmaya başlandı. Bu sıralarda onların çoğu İtalyalı idi yahut kuzeyin bağımsız Hıristiyan bölgelerinden gelmişlerdi. Küçük yaşta getirilenler Müslüman oluyor ve Arapça konuşuyorlardı. Dokuzuncu yüzyılın ortalarına doğru bunlar yavaş yavaş sarayda olduğu kadar orduda da önem kazanmaya başladı. Üçüncü Abdurrahman Devri’nde onların sayısı 13.750’ye kadar çıkmıştı. Bunlar içinde azat edilenlern çoğu zengin olmuş ve cemiyette bir sınıf meydana getirmişti. Emevi halifeleri, feodal Arap şeyhlerinin nüfuzlarını kırmak için idarede ve orduda onları yüksek mevkilere getirdiler. Onların serkeşliğinin ve Berberiler ile mücadelelerinin Endülüs Emevi hilafetinin çöküşünde büyük ölçüde etkisi olmuştur.
On birinci yüzyılın ilk yarısı siyasi parçalanma devri oldu. Bu devrede İspanya Müslümanlığı Berberi, Slav yahut Endülüs kökenli küçük hükümdarlar ve prensler arasında paylaşıldı. Bu siyasi zayıflama, kuzeyde Franklar’ın desteklediği Hıristiyanlar’ın, güneyde ise Berberiler’in akınlarına neden oldu. 1085 yılında Tuleytule şehrine karşı yapılan Hıristiyan saldırısı İspanya Müslümanlığı’na öldürücü bir darbe oldu. Siyasi başarısızlığa ve memleketin parçalanmasına rağmen ülkede büyük kültürel gelişme dikkati çekmektedir. Birçok küçük prensin sarayları, felsefe, edebiyat ve ilmin gelişmesine sahne olmuştur. Diğer yandan halifeliğin çöküşü Doğu ile ticari ve kültürel ilişkilerin yeniden başlamasına yardım etti.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.180)
Tavâif-i Mülûk Devrinin sona erişi
“Afrika’dan gelen yeni bir Berberi akını Tavâifi Mülûk devrinin sona ermesine neden oldu. Savaşçılar hanedanının kurucusu Yusuf b. Taşfîn, Endülüslüler’in daveti üzerine Hıristiyan tehdidinin karşısına çıkmak için İspanya’ya geçti. 1086 yılında Hıristiyanlar’ı mağlup ettikten sonra küçük hükümetleri Magrib İmparatorluğu’na bağlamak istedi. Savaşçılar, daha sonra yeni bir afrikalı hanedan olan ve Berberiler’in aşırı bir grubunun meydana getirdiği Muvahhidler’in hakimiyeti altına girdi. Bu devrede Hıristiyanlar İspanya’nın tekrar zaptına devam ediyordu. Endülüs’teki son büyük Müslüman zaferi Alarcos’ta 1195 yılında oldu. 1212’de Las Navas de Tolosa’da Müslümanların yenilmesi, 1236’da Kurtuba’nın ve 1248’de de Sevilla’nın zaptı ile sonuçlanan bir dizi Hıristiyan hücumlarını başlattı. Savaşçılar devleti, kısa ömürlü birçok yeni askeri hükümdarlıklara bölündü. On bir ve on ikinci yüzyılın sonunda Hıristiyanlar, Gırnata şehri ve bölgesi dışında bütün yarımadayı ele geçirmişlerdi. Gırnata’daki bir Müslüman hanedanı daha iki yüzyıl varlığını devam ettirecektir. İspanya Müslümanlığının bu çöküş devresinde onun yaratıcı dehasının en son ve en yüksek ifadesi olan Elhamra Sarayı yükseldi. 2 Ocak 1492 tarihinde Aragon ve Kastilya orduları Gırnata şehrini ele geçirdi. Kısa bir süre sonra bir krallık fermanı Katolik olmayanların hepsinin ülkeden sürülmesini emrediyordu. Zorla Hıristiyanlığı benimseyenler bir müddet daha Arapça konuşmaya devam etti. Fakat bunlar bile 17.yüzyılın başında Afrika’ya sürüldü.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.182)
İspanya’da Müslümanlık Devri’nin değerlendirmesi
“İspanya Müslümanlığı parlak devrinde muhteşem bir manzara arz ediyordu. Araplar yarımadanın hayatını birçok bakımdan zenginleştirdi. Ziraatta ilmi sulama sistemi ile birlikte turunçgiller, pamuk, şeker kamışı ve pirinç dahil, birçok yeni ürünü İspanya’ya getirdiler. Arazi rejiminde yapılan değişiklikler Arap hakimiyetindeki İspanya’da zirai refahın yükselmesinin başlıca nedenlerindendi. Tekstil seramikçilik, kağıt yapımı, ipekçilik ve şeker üretimi gibi birçok endüstri kollarını geliştirdiler; altın, gümüş ve diğer önemli madenlerini işletmeye açtılar. Yün ve ipek ürünleri Kurtuba, Malaga ve Almeria’da, seramikçilik Malaga ve Valensiya’da, halıcılık Beza ve Calcena’da, kağıtçılık (Uzakdoğudan ithalat) Jativa ve Valensiya’da yapılıyordu. Tekstil sanayisi, diğer Müslüman ülkelerinde olduğu gibi esas endüstriyi oluşturuyordu; yalnız Kurtuba’da 13 bin dokumacının bulunduğu bilinmekteydi. İspanya Müslümanlığı doğu ile faal bir ticarete girişmişti. Endülüs limanlarından kalkan tüccar gemileri, kendi ürettikleri eşyaları Akdeniz ülkelerine taşıyorlardı. Başlıca pazar yerleri Kuzey Afrika’da ve Mısır’da bulunuyordu. Ayrıca İstanbul tüccarları da, Hindistan ve Orta Asya’ya satmak için onlardan mal alıyorlardı. Ziraat ve zanaat kollarında kullanılan çok miktarda Arapça kelime Arap etkisinin kuvvetini açıkça ortaya koymaktadır. Hatta siyasi hayatta bile İspanya’da yerel ve askeri idarede pek çok Arapça deyimin kullanılması Arap geleneğinin devam ettiğini göstermektedir. Sevilla’daki Alcazar Sarayı’nı restore ettiren 14. yüzyılın bir Hıristiyan kralı, bu çalışmayı Arapça kitabede şöyle dile getirmektedir: ‘Tanrıya şükürler olsun Sultan Don Pedro.’ Yeni fatihlerin paraları uzun müddet Arap stilini muhafaza etmiştir.
İspanya Müslümanlığı’nın, uzaklığına ve yerel özelliklerinin bulunmasına rağmen netince itibarıyla bağlı bulunduğu klasik Arap geleneğine önemli katkısı olmuştur. Eski Grek kültür mirası bile İspanya Arapları’na yerel kaynaklar yerine özellikle 2.Abdurrahman’ın hükümdarlığı sırasında Doğu’daki çeviri merkezlerinden getirilen kitaplar aracılığıyla ulaşıyordu. Yerel etki daha çok lirik şiirde kendini gösterir. Bu sahada İspanya Arapları Doğu Müslümanlığı’nın bilmediği yeni şekiller oluşturdu ve İspanyol Hıristiyan şiiri üzerine, hatta muhtemelen diğer Batı Avrupa edebiyatları üzerinde önemli ölçüde etki bıraktı. İspanya Müslümanları’nın esas etkisi, başlangıçta Yakındoğu’nun Arap ve Bizans üslubu üzerine temellendirilen ve daha sonra yerel etkilerin altında gelişen yeni, şahsi ve özgün olma özelliği sanat mimaride açıkça görülmektedir. 1.Abdurrahman zamanında yapımına başlanan ünlü Kurtuba Camisi yeni İspanyol-Mağrub üslubunun başlangıcıdır. Bundan sonra Sevilla’da Giralda ve Alcazar, Gırnata’daki Elhamra gibi sanat şaheserleri yapıldı. İspanya tarihçileri Arap egemenliğinin İspanya hayat ve kurumları üzerindeki devamlı etkileri hususunda tahmin edilebileceği gibi fikir birliği halinde değiller. Modern tarihçi Sanchez Albornoz bir denemesinde acıklı sonuçları bir bir saymaktadır. Ona göre İslam7ın ilerlemesini durdurmak ve daha sonra uzun süren ülkeyi tekrar zapt etme gayretleri İspanya Hıristiyanları açısından devamlı zararlı sonuçlar vermiştir. Bu zararların ilki ülkenin siyasi (olarak, b.n.) parçalanmasıdır. Roma egemenliği zamanında gelişen siyasi birlik, Hıristiyanların memleketi ve en sonunda da İspanyollar’ın eski partikülarizmi yeniden canlanarak siyasi gelişme ve merkezileşme bakımından Avrupa’daki diğer ülkelerin gerisinde kalmasına neden oldu.
Buna paralel olarak bu mücadelelerde harcanan enerji ülkenin ekonomik bakımdan geri kalmasına neden zemin hazırlamıştır. Ticaret ve sanayi bakımından bu şartlarda gelişme imkanı da pek azdı. Çünkü İspanya, Arap egemenliği sırasında bağlı olduğu Afrika ve Akdeniz dünyasından çıkarak Batı Avrupa dünyasına girmişti. Bu dünyaya yeni katılması nedeniyle gelişme hareketinin sonlarında yer almış bulunuyordu. Sanchez Albornoz netice olarak şu konuyu belirtiyor: ‘İspanya’da Arap egemenliğinin kötü etkisi yalnız iktisadi ve siyasi hayatı geriletmekle kalmadı, aynı zamanda İspanyol ruhunda saklı kalmış reaksiyonları ortaya çıkardı.’ Tekrar zapt etme gayretinin uzaması bir savaş düşüncesinin ve politik şuurun zayıflamasının meydana geldiği bir macera ruhunun doğması sonucunu verdi. İspanyollar enerjilerini imparatorluğun verimsiz seferlerinde hesapsız şekilde harcadılar. Diğer yandan her bir dini karakteri, İspanyol siyasi hayatının zehiri olan papaz sınıfının ve onların etkilerinin sağlıksız bir şekilde gelişmesine yol açtı. Araştırmacılar şu noktalara da işaret etmektedirler: İslam medeniyeti şüphesiz kendi zamanında Batı Avrupa’daki diğer medeniyetlerden daha gelişmiş ve zengindi. Ancak bu durum söz edilen zararları bertaraf etmeye yetmemiştir. Çünkü bu medeniyetin unsurlarının çoğu Araplar’la birlikte ülke dışına atılmış ve yerine Müslüman güneyin muhteşem kültüründen ziyade fethedilmemiş kuzeyin geri, fakir bağımsız devletlerinkine dayanan Hıristiyan İspanya’nın kısır kültür hayatı geçmiştir.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.185)
İspanya’da Arap etkileri
“Araplar’ın İspanya’da uzun süren etkileri şüphesiz İran’dakinden daha az olmuştur. Farsça’da hemen hemen kültür ve manevi hayatla ilgili terminolojinin hâlâ Arapça olmasına karşılık İspanya’da Latince’dir. Maddi hayatla ilgili dilde yaşayan birçok Arapça kelime, iktisadi, sosyal ve bir dereceye kadar siyasi sahalarda İspanyollar’a Araplar’a çok şey borçlu olduklarını göstermektedir. Kültür bakımından Arapça’nın yalnız İspanya için değil, bütün Avrupa için çok önemli olduğu kabul edilmelidir. Hemen her taraftan Hıristiyanlar, İspanyollar ile beraber Arapça konuşan Müslüman ve Yahudi hocaların yönetiminde buraya tahsil yapmaya geliyorlar ve bu arada birçok Arapça eseri Latince’ye çeviriyorlardı. Eski Grek Kültürü’nün büyük bir kısmı Batı’ya İslam’dan yapılan çeviriler yoluyla geçti. Batı’da İslam’dan Hıristiyanlığa kültür aktarmasının yapıldığı ilk büyük merkez 1085 yılında Hıristiyanlar’ın eline geçen Tuleytule şehri idi. Pek çok Müslüman bilgini bu şehirde oturuyor ve kısa süre sonra tanrının birliğine inananların eline geçen güney bölgelerinden buraya sığınan Yahudiler ile bu sayı kabarıyordu. Muvahhidler Müslüman İspanya’da dini bir zulüm ortaya koydular; Yahudiler kendilerine geçici bir sığınak aramak amacıyla Tuleytule’ye gitti ve orada çok hoşgörülü bir hava buldu. 12. ve 13. yüzyıllar boyunca Kastilyalı Akıllı Alphonso ve Leon (1252-1284) devrinde Tuleytule’deki çevirmen okullarında, aralarında Aristo’nun Organon’u, Euclides, Ptolemaios, Galen ve Hippocrates’in birçok eseri Arapça açıklamalarıyla birlikte yayımlandı. Çevirmenler, çoğu Yahudi olan ve İspanyolca ile bir yabancı dil bilen yerlilerle işbirliği yaparak çalışıyordu. Bunlar arasında İspanyol ve yabancı bilim adamları da bulunuyordu. Şu isimler zikre değer: Domingo Gundisalvi, Sevillalı John ve Petrus Alphonsi gibi Müslüman olmuş Yahudiler, İtalya’dan gelmiş olan Cremonah Gerard, Almanya’dan gelen Dalmatianlı Herman ve İngiltere’den gelen Adelard of Bath, Daniel of Morlay ve Michael Scot.
Araplar İspanya’da köylü ve zanaat erbabı dilinde izler bırakmıştır. Yarımadanın mimari, müzik ve edebiyatında da bu etkiler görülür. Aynı şekilde Batı Orta Çağı’nın ilim ve felsefesine antik kültürü sadakatle aktararak zenginleştirdiler. Müslüman İspanya’nın hatırası Kuzey Afrika’ya sürülmüş olan Araplar arasında yaşıyordu. Bunlar çoğunlukla Endülüs isimlerini kullanıyor ve Kurtuba ile Sevilla’daki evlerinin anahtarlarını Marakeş ve Kazablanka’da saklıyorlardı. Daha sonraki yıllarda Doğu’dan İspanya’ya giden Mısırlı şair Ahmed Şevki ile Suriyeli bilim adamı Muhammed Kürd Ali gibi ziyaretçiler Araplar’a İspanyol kardeşlerinin büyük başarılarını anımsatarak Araplar’ın milli şuurunda İspanya Müslümanları’nın anısını yaşatmaya yardımcı olmuşlardır.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.186)
İslam'ın doğurduğu medeniyet....................
Arap şiiri, şarabı,aşkı, şavaşı ... dile getiriyordu.................
Arapça'nın kültür dili haline gelmesi......................











Normal
