iconBütün zaman ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 07:27 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Toplum ve Yaşam » Toplum bilimi » Etnik gruplar » araplar

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 16.08.07, 18:03
Standart araplar

hayati - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Ordinaryüs
Üyelik tarihi: Dec 2006
İletiler: 48.561
Send PM
16.08.07, 18:03




Araplar’ın tarihsel geçmişi
M.Ö. 853 3.Salamanasar’ın yazıtında Araplar’ın ilk zikredilişi.
M.Ö. 65 Pompeius’un Petra’yı ziyareti-Roma İmparatorluğu ile Nabati Krallığı arasındaki ilk ilişkiler
M.Ö. 26-25 Aelius Gallus’un Güney Arabistan’a seferi.
250 Palmira Krallığı’nın ortaya çıkışı
273 Aurelian’ın Palmira’yı zaptı.
525 Himyeriler’in yıkılışı-Habeşliler’in Güney Arabistan’ı işgali.
575 Güney Arabistan’ın Sasaniler tarafından işgali ve burasının bir satraplık haline gelmesi.
602 Irak-Arabistan arasındaki Hîre Arap Krallığı’nın sonu.
622 Hz.Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçü, İslami tarihin başlangıcı.
630 Hz.Muhammed’in Mekke’yi fethi.
632 Hz Muhammed’in ölümü ve Ebu Bekr’in ilk halife oluşu.
633-37 Araplar’ın Suriye ve Irak’ı fethi.
639-642 Mısır’ın fethi.
656 Hz. Osman’ın şehit edilişi ve İslam’da ilk iç harbin başlaması.
657-59 Sıffin Savaşı
661 Hz. Ali’nin öldürülmesi, Emeviler7in hilafete geçişi.
680 Hz. Hüseyin7in Kerbela’da şehit edilmesi.
683-89 İslam’da ikinci iç harp.
685-87 Muhtacın Irak’ta isyanı.
696 Abdülmelik’in ilk sikkeyi bastırması.
710 Müslümanların İspanya’ya geçişi.
750 Emevi hanedanının yıkılışı ve Abbasiler’in hilafete geçişi.
751 Çinli kağıt ustalarının Orta Asya’da esir edilmesi ve İslam İmparatorluğu’nda kağıt yapımının başlaması.
756 Emevi Prensi Abdurrahman’ın Kurtuba Emiri olarak bağımsızlığını kazanması.
762-63 Mansur tarafından Bağdat’ın kurulması.
788 İdrisîler’in Mağrib’te bağımsızlıklarını kazanmaları.
803 Harun’ur-Reşîd’in Bermekîler’i yok etmesi.
809-813 Emîn ile Me’mun arasındaki iç harp.
813-833 Me’mûn’un halifeliği, ilim ve edebiyatın gelişmesi.
825 Ağlebiler'in Sicilya’nın fethine başlamaları.
833-842 Mu’tasım’ın halifeliği, Türk hakimiyetinin başlaması.
836 Sâmerrâ’nın kuruluşu.
868 Türk kumandanı Ahmed b. Tolun’un Mısır’da Tolunoğulları Hanedanını kurması.
869-883 Güney Irak’ta Zenciler’in isyanı.
871 Grekçe’den Arapça’ya bilimsel çeviriler yapan Huneyn b.İshak’ın ölümü.
890 Karmatîler’in Irak’ta ilk ortaya çıkışları.
901-906 Karmatîler’in Suriye, Filistin ve El-Cezire’deki faaliyetleri.
910 Kuzey Afrika’da Fâhmi hilafetinin kurulması.
925 Fizikçi Râzî’nin ölümü.
929 3.Abdurrahman’ın Kurtuba’da halife unvanını alması.
932 İranlı Büveyhî Hanedanı’nın Batı İran’da ortaya çıkışı.
935 Emîrü’l-ümeralık kurumunun ortaya çıkışı.
945 Büveyhîler’in Bağdat’ı işgali.
969 Fâtımiler’in Mısır’ı işgali ve Kahire’nin kuruluşu.
970 Selçuklu Türkleri’nin doğudan halifenin ülkesine girmeleri.
1030 Endülüs Emevileri’nin küçük emirliklere bölünmesi (Tevaif-i mülûk)
1037 İbn Sina’nın ölümü.
1048 el-Birûni’nin ölümü.
1055 Selçuklular’ın Bağdat’a girmeleri.
1056-57 Hilali Bedevilerin Kayrevan’ı yağmalamaları.
1061 Normanlar’ın Messina’yı zaptı ve Sicilya’nın Hıristiyanlar tarafından geri alınmasının başlangıcı.
1070-80 Selçuklular’ın Suriye ve Filistin’i zaptı.
1085 Tuleytule’nin Hıristiyanlar tarafından zaptı.
1086 Sağrajas’ta Murabıtlar’ın zaferi.
1090 Hasan Sabbah’ın Alamut’u ele geçirmesi.
1094 Fatımî halifesi Mustansın’ın ölümü.
1096 Haçlı Seferleri’nin başlaması.
1099 Haçlılar’ın Kudüs’ü ele geçirmesi.
1111 el-Gazali’nin ölümü.
1127 Selçuklu Kumandanı Zengî’nin Musul’u zaptı, Haçlılar’a karşı Müslümanların harekete geçmesi.
1171 Selahaddin Eyyubi’nin Fatımî halifeliğini ortadan kaldırması ve Mısır ile Suriye’de Eyyubi Hanedanı’nın kurulması.
1187 Hıttîn Savaşı, Selahaddin’in Haçlılar’ı yenmesi ve Kudüs’ü ele geçirmesi.
1220 Moğollar’ın İslam dünyasına girişi.
1236 Hıristiyanlar7ın Kurtuba’yı ele geçirmesi.
1250-60 Memlûk Sultanlığı’nın Mısır ve Suriye’de hakimiyeti ele geçirmesi.
1254 10.Alphonso’nun Sevilla’da Latince ve Arapça araştırmaları okulunu açması.
1258 Hülagû Han’ın Bağdat’ı zaptetmesi ve Abbasi Hanedanı’na son vermesi.
1260 Memlûklar’ın Ayn Câlut’ta Moğolları mağlup etmesi.
1348 Elhamra Sarayı’nda Adalet kapısının yapılması.
1400-01 Timur’un Suriye’yi tahribi.
1406 İbn Haldun’un ölümü.
1492 Hıristiyanlar’ın Gırnata’yı zaptı.
1498 Vasco de Gama’nın Ümit Burnu’nu geçerek Hindistan’a ulaşması.
1517 Osmanlılar’ın Suriye ve Mısır’ı zaptı, Memlûk Sultanlığı’nın sona ermesi.
1639 Osmanlılar’ın Irak’ı zaptı.
1792 Arabistan’da Vahabilik Mezhebi’nin kurucusu Abdulvahhab’ın ölümü.
1798-1801 Fransızlar’ın Mısır’ı işgali.
1805 Mehmed Ali Paşa’nın Mısır’da iktidarı ele alması.
1805 Hindistan ile Süveyş arasında düzenli deniz seferlerinin başlaması.
1820 Basra Körfezi şeyhleri ile yapılan anlaşma gereğince bu bölgede İngiliz hakimiyetinin başlaması.
1822 Mehmed Ali Paşa’nın Mısır’da matbaa kurması.
1830 Fransa’nın Cezayir’i işgal etmesi.
1831-40 Mehmed Ali Paşa’nın Suriye’yi işgali.
1836 Irak’ta nehirlerde çalışan İngiliz buharlı gemi servisinin başlaması.
1836 Mısır ve Suriye’de düzenli gemi seferlerinin başlaması.
1839 İngilizler’in Aden’i işgali.
1851-57 İskenderiye-Kahire-Süveyş demiryolunun yapılması.
1861 Lübnan’da özerk bir yönetim kurulması.
1869 Süveyş Kanalı’nın açılması.
1881 Fransızlar’ın Tunus’u ele geçirmesi.
1882 Mısır’ın İngiltere tarafından işgali.
1901 İbn Su’ûd’un Necid’de Su’ûdi Emirliğini kurması.
1908 Osmanlı İmparatorluğu’nda 2.Meşrutiyet’in ilanı.
1916 Hicaz’da Araplar’ın isyanı ve Şerif Hüseyin’in kral unvanını alması.
1918 Arap ülkelerinde Osmanlı hakimiyetinin sona ermesi.
1920 Suriye ve Lübnan’da Fransa, Filistin, Ürdün ve Irak’ta İngiltere mandalarının kurulması.
1924-25 İbn Su’ûd’un Hicaz’ı ele geçirmesi.
1932 Irak’ta İngiltere mandasının sona ermesi.
1934 İbn Su’ûd’un Yemen’e karşı zafer kazanması ve Taif Anlaşması’nın imzalanması.
1936 İngiliz-Mısır anlaşması ve Mısır’ın bağımsızlığını kazanması.
1941 Suriye ve Lübnan’ın bağımsızlıklarını kazanmaları.
1945 Arap devletlerinin ittifak yapması.
1948 Filistin’de İngiltere mandasının sonu, İsrail Devleti’nin kurulması ve Arap-İsrail savaşı.
1951 Libya’nın bir krallık olarak bağımsızlığını kazanması.
1953 Mısır’da cumhuriyetin kurulması.
1953 İbn Su’ûd’un ölümü.
1954 Albay Cemal Abdülnasır’ın iktidarı ele geçirmesi.
1955 Bağdat Paktı’nın imzalanması.
1956 Sudan- Tunus ve Fas’ın bağımsızlıklarını kazanması, Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi, İsrail’in Sina Yarımadası’na sefer yapması, İngiliz ve Fransızlar’ın Süveyş Kanalı’na karşı saldırıya geçmesi.
1957 Tunus’ta cumhuriyetin kurulması.
1958 Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kurulması, Irak’ta cumhuriyetin ilanı.
1960 Moritanya’nın bağımsızlığını kazanması.
1961 Kuveyt’in bağımsızlığını kazanması, Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti’nden ayrılması, Arap Sosyalizmi’nin Mısır’da uygulamaya konması.
1962 Cezayir’in bağımsızlığını kazanması, Yemen’de ihtilal hükümetinin kurulması.
1963 Suriye ve Irak’ta ihtilal.
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
hayati kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
lolipop (17.08.07)
Sponsorlar
  #2  
Alt 16.08.07, 18:03
hayati - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Ordinaryüs
Üyelik tarihi: Dec 2006
Nereden: istanbul falan
İletiler: 48.561
Ettiği Teşekkür: 6.516
7.640 tane iletisine 10.810 kere teşekkür edilmiş
hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: araplar

5 ve 6. yüzyıllarda Arabistan nasıldı?
“5., 6.yüzyılda Arabistan parçalanmış ve güçsüz bir durumda idi. Bu durum onun yabancı kültürlerin tesir sahasına girmesini kolaylaştırıyordu.
Daha sonra Medine ismini alacak olan Yesrib’e Roma’da hayatta kalmayı başarmış olan Yahudiler akın etmişler; kiliseden kopan Hıristiyanlar da burayı kendilerine mekan tutmuşlardı.
Araplar İranlı büyücülerden Zerdüştizm’i öğrenmişlerdi. Sahrada yıldızlara özellikle Zühre’ye tapan Bedeviler volta atıyordu.
Mekke-i Mükerreme’de gökten düşen bir meteorit vardı (Hacer’ül esved). Mekkeliler pratik zekalı insanlardı. Hacıların şehirlerine gelerek tapınmalarına müsaade ettiler ve bu arada onlara hurma ve suyu pahalı fiyattan sattılar. Araplar bu sükunetten faydalanarak, içlerinden bir kıvılcım parlayıncaya kadar sessiz sakin bir hayat sürdüler.”
(L.N.Gumilöv, Hazar Çevresinde Bin Yıl, S.301)

Konu hayati tarafından (16.08.07 saat 18:57 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
hayati kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
lolipop (17.08.07)
  #3  
Alt 16.08.07, 18:03
hayati - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Ordinaryüs
Üyelik tarihi: Dec 2006
Nereden: istanbul falan
İletiler: 48.561
Ettiği Teşekkür: 6.516
7.640 tane iletisine 10.810 kere teşekkür edilmiş
hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: araplar

Araplar şiiri nasıl keşfetti?
“Şiir, ilkel de olsa, kendi vücut hareketini devenin yürüyüşüne uydurabilmesi için sahrada yolculuk eden Arap’a gerekliydi. Bu durum bütün insanların faydalandığı şiir vezinlerinin doğmasına yol açtı.
Devenin yürüyüşü, üzerindeki binicinin biniş şekline göre birbirine benzemeyen farklılıklar arz ettiği için Arap şiirinde 27 vezin vardır.
Halbuki Rus şiirinde bu rakam beştir. Susuz insana su, Yunanlı’ya müzik, Bantu zencisine dans, Slavyan için şarkı vs. ne ise şiir de Arap için odur.
Arabistan’ın ilk passionerlerinin şairler olduğu söylenebilir ve 6.yüzyılda dünya şiir klasikleri arasında yer alan İmr’u-ul Kays’ın şiirleri ritmik bedevi hezeyanlarının yerini almıştır.”
(L.N.Gumilöv, Hazar Çevresinde Bin Yıl, S.301)

Konu hayati tarafından (16.08.07 saat 18:58 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 16.08.07, 18:13
hayati - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Ordinaryüs
Üyelik tarihi: Dec 2006
Nereden: istanbul falan
İletiler: 48.561
Ettiği Teşekkür: 6.516
7.640 tane iletisine 10.810 kere teşekkür edilmiş
hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: araplar

Basra’ya göç ettirilen Türk okçuları ne yaptı?
“674 yılında Horasan ordusunun başında Ceyhun’u geçen Ubeydullah bölgenin önemli şehirlerinden Beykend ve Buhara’yı fethetti.
Buhara melîkesi Kabac Hatun onun hâkimiyetini tanıdı. Ubeydullah bu seferden dönerken Buhara askerlerinden 2000 (İbn el-Fakih, s.191’e göre 4000) okçuyu hizmetine almış, bir yıl sonra Basra Valiliği’ne tayin edilince bu okçuları yanında götürmüştür.
Bu Türkler Basra’da yarı bir sokağa yerleştirilmiş, bu sokağa Buharalılar Mahallesi denmiştir. Bundan biraz sonra Basra’da çıkan bir Haricî isyanının bastırılmasında bu askerler görevlendirilmiştir. 680 yılı olaylarında ve Kerbelâ vakasında Reşîd el-Türkî adında bir Türk kumandandan bahsedilir. Bu zat Buharalı askerlerden olmalıdır.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.14)

“Bu bizim Kuranımız, sen Kuranını getir” diyenler kimdi?
“Emevîler devrinde Horasan ve Sistan bölgelerinden başka, batıda Irak ve Şam bölgelerinde Türkler’den meydana gelen mevlâ ve Memlûk Türk birlikleri vardı. Ubeydullah, Ziyâd’dan sonra, Haccac’ın Vasıt’taki muhafız birlikleri arasında Ferganalı Türkler’den bahsedilmektedir.
İbn Kesîr’in Ebû Bekr b. Ebû Hayseme’den nakline göre, Halife Abdülmelik bu Türkleri 698 yılında yalancı peygamber el-Haris b. Abdurrahman’ın hareketinin bastırılmasında kullanmıştır. Fakat, bu sırada Fergana henüz zaptedilmemişti. Bu bakımdan bu rivâyeti biraz ihtiyatla karşılamak gerekir. Ebû Bekr b. Ebû Hayseme şöyle der:
‘Bize Abdüsselam Necdet el-Çuli haber verdi. Ona Muhammed b. Mübarek, ona el-Velîd b. Müslim haber vermiş, el-Velîd, Abdurrahman b. Hassan’dan naklen söyledi. Şöyle dedi: Dımaşk halkından Yalancı Hâris ....ten şikayet için Nasriye halkından bir adam gelip Halife Abdülmelik’ten ona karşı Türk askerlerinden bir birlik göndermesini istedi...
Sonra Haris, Halife Abdülmelik’in Ferganalı Türkler’den oluşan bu askerlerine ... dedi. Bu askerler onu yakalayıp bağladılar. Haris ise ‘Ben sapıttıysam kendim için sapıttım’... Türkler’e şöyle dedi: Rabbim Allah’tır diyen insanı öldürecek misiniz? Onlar kendi dilleriyle ‘Bu bizim Kuranımız sen Kuranını getir’ dediler. Onu Abdülmelik’e götürdüklerinde, onun bir ağaçta çarmıha gerilmesini ve bir adama mızrakla onu öldürmesini emretti. Adam da onu öldürdü.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.15-16)
Yedinci yüzyılda 50 bin Arap doğuya göç ettirildi!
“Ziyâd, (Ziyâd b.Ebîhî, 665 yılında Basra Valiliğine atandı, b.n.) Horasan ve Hind seferlerinin Basra’ya uzak olmaları dolayısıyla aksadığını görünce, Muaviye ile konuşarak Merv’i Horasan bölgesinin ordugâh şehri haline getirdi, Kûfe ve Basra’dan 50 bin aileyi Merv, Herat, Nisabur gibi şehirlere yerleştirdi. Bundan sonra Türkistan’a yapılan seferler Merv’den idare edildi.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.13)

Halife Ömer Türkler için neler söylemişti?
“Hz.Ömer Türkler için ‘Bu zararı çok, ganimeti az bir düşmandır’ demiştir. Câhız ise ‘Arap ordularının kalplerini Türkler gibi kimse titretmemiştir’ der.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.9)

İbn-i Fadlan Türkler’in arasına niçin gidiyor?”
Bulgar hükümdarı müslüman olunca Bağdat halifesine elçiler gönderip müslüman olduğunu haber veriyor. O dönemde bir de Hazarlar var bugünkü Volga’nın Hazar Denizi’ne döküldüğü yerde başşehirleri Etilvar bulunmaktaydı. Hazarlarla Bulgarlar’ın arası açıktır.
Bulgarlar Müslüman olunca düşmanlıkları artıyor Hazarlar’ın. Hazarlara karşı bir kale yaptırmak isteyen Bulgar hükümdarı halifeden yardım istiyor. Kitabında söylediği gibi bu yardımı istemesi para olmadığı için değil de halifenin parası daha bereketli olduğu içindir.
Yani hem para hem uğur istiyor. Bulgar elçilik heyeti 920 yılında Bağdat’a geliyor. Elçilik heyeti gelince halife de elçilik heyetine bir cevap vermek istiyor. O zaman Nezirli Harami diye bir saray ağası var onu elçilikle görevlendiriyor halife fakat Abbasiler’de görev verilen kişi kendisi gitmez başkalarını gönderir, o da kendi gitmiyor, Farisi Saklani ve Sersenü Rassi’yi gönderiyor. Elçilik heyetinde İbn-i Fazlan da bulunuyor. Şimdiki Tahran bölgesinden geçerek Buhara’ya varıyorlar.
Oradan Harezim’e dönüyorlar, Harezim’de kalıp kışı geçirerek Kuzeye şimdiki Kazakistan’ın batısından Hazar bölgesinin güneyindeki Bulgar Devleti’nin bulunduğu yere varıyorlar. Oraya giderken Oğuzlar, Peçenekler, Başkırtlar, Hazarlar arasından geçiyorlar. İbn-i Fazlan geçerken gördüğü şeyleri devlet yönetme şekillerini, inanışlarını, yaşayışlarını anlatıyor bu kitapta.
Oradaki Bulgarlar’ın yaşayışları, adetleri nasıldı, hükümdar nasıl karşıladı bu gibi meselelerden bahsediyor. Kitapta diyor ki kadınlar, erkekler hepsi çırılçıplak nehre girer yıkanırlar, müslüman oldukları halde.
Orada görevini yaptığı esnada gördüğü enteresan şeyleri de anlatıyor. O arada bilhassa Volga kıyısında bir çarşı var ki daha sonra Bulgar şehri arada kuruluyor. O çarşıya gelen Ruslar’la da görüşüyor. Hatta orada bir Rus prensinin öldüğünü de anlatıyor. Cariyelerinden birisiyle evlendiriliyor bu prens. Hatta buluğa ermeden ölen çocuklar dahi evlendirilirdi sonradan bu Moğollar’da da vardır, Türkler’de de vardır.
Ölü düğününü ayrıntılarıyla anlatmıştır. Düğünün nasıl yapıldığını soruyor Ruslar’a tercüman vasıtasıyla. Orada işlerini bitirdikten sonra Bağdat’a dönüyor. Bu gördükleri hakkında halife ve Nezirli Harami İbn-i Fazlan’dan bir rapor istiyorlar. Bu eserini o maksatla yazıyor. Bu eserden bir çok kişi faydalanmış alıntılar yapmış, sonra kaybolmuş.”
(Prof. Ramazan Şeşen, ODTÜ Tartışmaları Bölüm 37, 5.11.2000)


Müslümanlar Hazarlar ile ilk kez ne zaman savaştı?
“Müslümanlarla Hazarlar arasındaki ilk büyük çarpışma 653 yılında meydana geldi. Abdurrahman kumandasındaki Müslüman kuvvetler Hazarlar’ın başşehri Belencer üzerine yürüdüler. Bu şehrin önlerinde Hazarlar’la yapılan savaşta yenildiler.
Abdurrahman şehid oldu. Kardeşi Selman b. Rabî’a ordunun kumandasını el aldı. El-Bâb’a çekildi. Bundan sonra İslâm devletinde iç kavgalar çıktı. Emevîler devrine kadar Horasan ve Kafkas cephelerinde yeni bir gelişme olmadı.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.12-13)

Muhammed Hendek Savaşı’na bir Türk çadırında mı hazırlandı?
“...İran’da olduğu gibi, Peygamber devrinde Arabistan’da Türk çadırları kullanılmaktaydı. Taberî’ye göre, Peygamberimiz Hendek Gazvesi*’nden önce, bir Türk çadırında oturarak hendek kazma çalışmalarına nezâret etmiştir.
‘Şöyle dedi : Peygamber bir çizgi çizdi. Biz onun çizgisini geçmek istemiyorduk. Bu sırada Peygamber bir Türk çadırında idi. Selman onun huzuruna çıkıp...dedi.’
Müslim’in naklettiği bir hadiste ise Peygamber’in bir Türk çadırında itikâfa** girdiği söylenmektedir.
‘Sonra Ramazan’ın orta onunda girişinde hazır bulunan bir Türk çadırında i’tikâfa girdi.’
* Gazve: Arapça, isim, akın, plâçka, cenk, savaş, din düşmanı üzerine olan sefer, saldırış. F.Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Lûgat)
** İ'tikâf : Arapça, isim, Bir yere kapanıp ibadetle vakit geçirme, (bilhassa, ramazannın son on gününde, camide maksûre denilen yerlere kapanıp ibadetle vakit geçirme.)
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.7-8)


Muhammed Türkler için ne demiş?
“Bu kısımdaki hadislerde Araplar’ın basık burunlu, küçük gözlü, geniş ve örsle dövülmüş kalkan gibi yüzlü, yapışık kulaklı Türk kavmi ile harbetmelerinin kıyamet alâmetlerinden olduğu ifade edilmektedir. Bu sınıfa giren hadisler tam senetlerle Peygamber’e kadar ulaşmakta, el-Nesâi’nin Kitab el-Sünen’i, Mâlik b. Enes’in el-Muvatta’ı dışındaki bütün sağlam hadis kitaplarında, çeşitli fazlalık ve eksikliklerle Ebû Sâid el-Hudrî, el-Basrî gibi büyük sahabe ve tâbiilere ulaşmaktadır. Bunlardan sadece şu hadisi kaydedelim:
‘Ebû Hureyre, Peygamber şöyle dedi, der: Siz küçük gözlü, kırmızı yüzlü, basık burunlu, yüzleri çekiçle dövülmüş kalkanlar gibi olan Türkler’le, ayakkabıları kıldan olan bir kavimle harbetmedikçe kıyamet kopmaz’ ”.
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.11)
Orta Asya’ya giden ilk Arap gezgin kimdir?
“Orta Asya’ya giden Arap seyyahları da Çin’dekiler ile bir benzerlik arz etmektedirler. Bir kısmı görevli olarak elçi olarak gitmiştir, bir kısmı da kendileri gitmiştir. İlk gönderilen elçi Türk Hakanı’na Emevi halifesi Hişanübbi Abdülmelik’in 730 yıllarında Türkleri İslamiyet’e davet etmek için gönderdiği elçidir. Elçinin bazı hatıraları bize kadar gelmiştir, hatıralarından bir kısmı kaydedilmektedir bazı kitaplarda. Bundan başka Abbasilerin Mehdi zamanında yine Türklere elçiler gönderilmiştir. Bunlardan birisi Temümübbil Mubabbul Mütavihi’dir. Bu zat hatıralarını kitap haline getirmiş, fakat bu kitap bize kadar gelmemiş, ancak kitabından bazı parçalar coğrafya kitaplarında bulunmaktadır.”
(Prof. Ramazan Şeşen, ODTÜ Tartışmaları Bölüm 37, 5.11.2000)

Perviz Bizans-Göktürk-Hazar ittifakına yenildi!
“604-628 yılları arasında Sâsâniler’le Bizans arasında yapılan uzun mücadelelerde Göktürkler, Hazarlar, Avarlar faal rol oynamışlardır. Bu tarihi olaylarla Araplar da ilgilenmişler, Kur’an, sûre 30, 2-5’te belirtildiği üzere Müslümanlar Bizans tarafını, Mekke müşrikleri İran’ı tutmuşlardır. Hüsrev Perviz Bizans-Göktürk-Hazar ittifakına yenilmiş, öldürülmesi üzerine, yerine Türk Hakanı’nın kızından doğan oğlu Şîraveyh geçmiştir. Çin kaynaklarına göre Şîraveyh, Göktürk Hakanı’nın desteğiyle kisra olmuştur. 629 tarihinde Sâsâni tahtına çıkan Harhan ve halefi 3.Hüsrev Türk ülkelerinde yaşamış prenslerdi.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.7)

Sasani tahtındaki 4.Hürmüz’ün annesi Türk müydü?
“Afganistan, Sistan, Harezm ve Mâveraünnehir bölgelerindeki Türkler de zaman zaman Sâsâniler’in hâkimiyeti altında yaşamışlardı. Nûşirevân’ın babası Kubad (485-531) Heftalitler’in (Akhunlar, b.n.) yardımıyla Sâsâni tahtına çıkmıştı.
Nûşirevân ise Hazar Hakanı’nın kızı Kâkum ile evlenmiş, bu evlilikten oğlu ve halefi 4.Hürmüz (579-596) dünyaya gelmişti. Sâsâni ordusundaki Türkler’den bir kısmı 575 yılında İran kumandanı Vahriz ile Yemen’in fethine katılmışlardı.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.6)

Arapça’nın Türk adının dünyaya yayılmasına katkısı var mıdır?
“Arapça, Türk kelimesinin en eski kullanıldığı dillerdendir. Türk kelimesi Arapça ile dünyaya yayılmıştır denebilir. Daha 6.asır Arap şairlerinin şiirlerinde Türk kelimesi geçmektedir. Yukarıda geçen Hassan b.Hanzala’nın şiirinden başka, aynı devir şairlerinden Nâbiğat el-Zübyânî (öl.604), Gassânîler’den Numan b. El-Hâris (öl.581)’in ölümü dolayısıyla yazdığı mersiyede ‘Gassâniler, Türkler, iki Acem heyeti, Kâbuller oturmuşlar onun dönmesini bekliyorlar’ der.
El-A’şâ el-Ekber (öl.629) bir kasidesinde Türk kelimesini kullanır; ‘Etrafında Türkler Kâbuller raksederken şarap içtim’ ”.
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.8)


Arap sözcüğü ne anlama gelir?
“Arap kelimesinin kökeni karanlıktır. Bazılarınca, kelime ‘batı’ manasına gelen bir Sami kökten türemiş ve ilk önce, Mezopotamya ahalisi tarafından, Fırat Vadisi’nin batısındaki halklar için kullanılmıştır. Bu türev sırf linguistik esaslar çerçevesinde bile tartışma götürür. Ayrıca terimin Araplar tarafından da kullanılmış olması itirazı gerektirir; zira, bir milletin başka birine nispetle kendi coğrafi durumunu gösteren kelimeyi ad olarak aldığı pek vaki değildir. Kelimeyi göçebelik kavramına bağlayan denemeler daha sonuca odaklı olmuştur. Bunlardan biri, Arap kelimesini kara ülkesi veya step ülkesi anlamına gelen İbranice Arabha’ya, diğeri karışık ve dolayısıyla teşkilatsız, yani göçebelerin reddedip hakir gördükleri yerleşik toplumların teşkilatlı ve düzenli hayatına zıt hayat demek olan Erebh’e bağlama girişimleridir. Göçmek veya vazgeçmek anlamını ifade eden ve muhtemelen ‘İbrani’ kelimesinin iştikak ettiği ‘abhar’ kökü ile de bağlantı kurmak istenmiştir. Bedevileri Arapça konuşan şehirli ve köylülerden ayırt etmek için, bizzat Araplar’ın bu kelimeyi çok uzun zamanlardan beri kullanmış olmaları ihtimali ve bugün bile kullanmaları keyfiyeti göçebelikle ilgiyi teyit eder. Kelimeyi ‘ifade etmek’ veya ‘beyan etmek’ fiilinden türeten geleneksel Arap türevi, hemen muhakkak ki tarihi gelişmenin tersine çevrilişidir. Buna benzer bir durum Almanca’da ‘deuten’ (halka açıklamak) ile ‘deutsch’ (ilk manası: halktan) kelimeleri arasındaki ilintide görülür.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar,s.13-14, Bernard Lewis, Pegasus yayınları)

Araplar’a ait en eski kayıt hangisidir?
“Arabistan ve Araplar’a dair elimizde bulunan en eski tarihi kayıt, yarımadadaki birçok kavim ve bölgelerin ismen zikredildiği Tekvin kitabının onuncu bölümüdür. Bununla beraber, bu metinde Arap kelimesine rastlanmaz. Adı geçen kelime, ilk defa Kral 3.Salmanasar’ın küçük asi prenslerin bir ayaklanmasının Asur kuvvetleri tarafından bozguna uğratılışını anlattığı, M.Ö. 853 tarihli bir Asur kitabesinde ortaya çıkar. Asi prenslerden biri, müttefik kuvvetlere 1000 deve veren Gindibu Arabi idi. Babil kitabelerinde Aribi, Arabu ve Urbî adlarına sık sık rastlanır. Bu kitabelerin içeriği, çoğunlukla deve ve çöl menşeli diğer eşya olan vergilerin Aribi ülkesine yapılan seferleri anlatır. Daha sonraki kitabelerin bazılarına Aribiler’in ve onların develerinin resimleri eklenmiştir. Aribiler’e karşı girişilen bu seferlerin fetih savaşları olmayıp itaatten ayrılmış göçebeleri Asuriler’e tabiiyet vazifelerini yerine getirmeye zorlamak amacıyla yapılmış yola getirme hareketleri olduğu açıktır. Bunlar Asuri sınır ülkeleri ve ulaşım hatlarının emniyetini sağlamak gayesine hizmet ediyordu. Kitabelerdeki Aribiler Arabistan’ın kuzeyinde, muhtemelen Suriye Çölü’nde yaşayan göçebe bir kavimdi. Asur kayıtlarında ayrıca zikrolunan Güneybatı Arabistan’ın mamur yerleşik medeniyeti bunun dışında kalıyordu. Aribiler’in Tevrat’ın son kitaplarında bahsi geçen Araplar olduğu kabul edilebilir. M.Ö. 530’a doğru, Arabaya terimi çivi yazılı Fars vesikalarında görülmeye başlar.
Klasik Çağ’ın en eski kaydına Aiskylos’ta rastlanır. Bu yazar, Prometheus’ta sivri uçlu ok kullanan savaşçıların çıktığı uzak bir ülke olarak zikreder. Persler de, Kserkses ordusunun kumandanlarından biri olarak aı geçen Magos Arabos’un da Arap olması mümkündür. İtalia vb.’ne benzer şekilde Arabia yer adını, ilk defa, Yunan metinlerinde buluyoruz. Heredotos ve ondan sonra birçok Yunan ve Latin yazarları Arabia ve Arap terimlerini yarımadanın tamamına ve Güney Arabistan, hatta NÜ Nehri ile Kızıldeniz arasındaki Doğu Mısır Çölü dahil olmak üzere, kıtanın bütün halkına yayarlar. Şu halde, Arabia teriminin bu zamanda Sami Dili konuşan kavimlerin oturduğu Yakın ve Ortadoğu’nun bütün çöl sahalarına yayıldığı sanılır. Sarazen terimi de, ilk kez Yunan Edebiyatı’nda kullanılmıştır. İlk önce eski kitabelerde görülen bu kelimenin, Sina Bölgesi’nde yaşayan bir çöl kabilesinin adı olması muhtemeldir. Bu terim Yunan, Latin ve Talmudi edebiyatlarında genel olarak göçebeler için kullanıldı; daha sonra, Bizans’ta ve Orta Çağ Avrupası’nda bütün Müslüman kavimleri için kullanılır oldu.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, s.14, Bernard Lewis, Pegasus yayınları)
Arap sözcüğü Arapça’da ilk kez ne zaman kullanıldı?
“Kelimenin Arapça’da ilk kullanılışına, Hıristiyanlığın çıkışından az önce ve az sonraki yüzyıllarda, Arap kavimlerinin güney kolu tarafından Yemen’de geliştirilen parlak medeniyetin kalıntıları olan eski Güney Arabistan kitabelerinde rastlanır. Bunlarda Arap, bedevi, çoğunluk da yağmacı manasına gelir ve yerleşik halktan ayırt edilmek üzere, göçebeler için kullanılır. Kuzeyde ilk defa, M.S. 4. yüzyıl başlarına ait olup daha sonra klasik Arapça haline gelecek olan Kuzey Arap Dili’nde yazılmış en eski kayıtlardan biri olan Namara mezar kitabelerinde rastlanmıştır. Nebati Aramı harfleriyle Arapça yazılı kitabe Bütün Arapların Kralı İmru’l-Kays’ın ölümünü ve hayattayken yaptığı işleri anlatır. Lakin, kitabedeki ibareler, iddia olunan hükümdarlık nüfuzunun Kuzey ve Orta Arabistan göçebelerinden daha öteye yayılmadığını göstermektedir.
Yedinci yüzyıl başlarında İslamiyet’in doğuşuna kadar, Orta ve Kuzey Arabistan’da Arap kelimesinin kullanılışına dair gerçek bir bilgiye sahip değiliz. Hz.Muhammed ve çağdaşları için Araplar çöl bedevileriydi. Bu terim Kuran’da yalnızca bu manayı ifade edip, Mekke, Medine ve diğer şehir halkları için kesinlikle kullanılmaz. Diğer taraftan, bu şehirlerde konuşulan dil ve bizzat Kuran dili, Arapça olarak vasıflandırılır. Böylece, Arapça’nın en saf şekli, öz Arap yaşayış ve konuşma tarzlarını sadakatle korumuş bulunan Bedeviler’inki olduğu hakkında sonraki devirlerde yayılan fikrin tohumu ile ilk defa karşılaşıyoruz.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, s.15, Bernard Lewis, Pegasus yayınları)


Arab ve A’rab arasındaki fark nedir?
“İslam tarihinin ilk devrinde, İslamiyet sırf bir Arap Dini ve Hilafet bir Arap krallığı iken, Arap terimi Arapça konuşanları, bir Arap kabilesinin soyca tüm üyesi olanları, kendisi yahut ataları Arabistan’dan gelenleri içine alıyordu. Bu terim onları, büyük fetihlerin Arap idaresi altına soktuğu İranlı, Suriyeli, Mısırlı vb. kütlesinden ayırt etmeye yarıyor ve Dar’ül-İslam dışındakiler arasında yeni hakim kavim için uygun bir ad olarak kullanılıyordu. Arap kelimesi ilk klasik Arap sözlüklerinde şu iki şekilde gösterilir: Arab ve A’rab. Sonuncusu Bedevi manasına gelir, ilkiyse yukarıda tarif edildiği gibi daha geniş manada kullanılır. Eğer doğruysa –ilk Arap sözlüklerinde birçok kelimenin sadece sözlük değeri vardır- bu fark bahis konusu devirde meydana gelmiştir. Daha önceleri mevcut olduğuna dair bir belirti yoktur; zaten, uzun zaman devam etmediği sanılır.
Sekizinci yüzyıldan itibaren, hilafet yavaş yavaş bir Arap İmparatorluğu’ndan bir İslam İmparatorluğu’na dönüştü. Burada idareci sınıfta mensubiyet, kökenden çok, inanca bağlı bulunuyordu. Egemenlik altına alınan kavimler Müslümanlığı kabul ettikçe, İslamiyet Arap fatihlerinin milli ve kabilevi dini olmaktan çıkıp, o zamandan beri taşıdığı genellik vasfını kazanıyordu.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, s.117-18, Bernard Lewis, Pegasus yayınları)


Daha geniş bir Arap tanımlamasına ne zaman geçildi?
“İktisadi hayatın gelişmesi ve Araplar’ın başlıca üretim faaliyeti olan fetih harplerinin sona ermesi neticesinde, fetihlerin yarattığı Arap askeri aristokrasisini bertaraf eden, ırk ve din bakımından homojen olmayan idareci ve tacirlerden oluşan yeni bir hakim sınıf meydana geldi. Bu değişiklik hükümet teşkilatı ve idareci zümresine aynen aksetti.
Arapça tek resmi dil ve başlıca idare, ticaret ve kültür dili olarak kaldı. Hilafetin birçok millete ve inanca mensup insanlar tarafından meydana getirilen zengin ve çeşitli medeniyeti, dil ve geniş ölçüde de üslup bakımından Arap idi. Bu medeniyetin çeşitli yönlerinin vasıflandırılması için Arap sıfatının kullanılışı, ‘Arap tıbbı’, ‘Arap felsefesi’ vb.ye hizmet edenler arasında Arap kökeninden gelenlerin nispeten az oluşu sebebiyle, çoğunlukla itiraza uğramıştır. Bu kültürün kurucularından pek çoğunun Hıristiyan ve Yahudi oluşu yüzünden, Müslüman sıfatı bile eleştirilmiştir. ‘İslami’ sıfat, din ve kavmiyetten çok kültür kavramını ifade ettiğinden, bu konuda tercihe değer görülür.
Bununla beraber, hilafet devri medeniyetinin aslı Arap vasıfları, sadece onu yaratan fertlerin ırki kökeninin incelenmesinin tahmin ettirdiğinden daha kuvvetledir. Kültür ve ırk kavramları arasındaki fark açıkça belirtildiği taktirde, Arap teriminin kullanılışı haklı sayılır. Diğer önemli bir konu da şudur ki, geniş manasında hilafet devrinin Arap medeniyeti bugünkü Araplar’ın toplumsal vicdanında ortak miras sayılır ve onların kültür hayatında yapıcı bir etki oluşturur.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.18)
Arap sözcüğünün etnik içeriği değişti mi?
“Bu arada Arap kelimesinin etnik içeriği de değişmekteydi. Egemenlik altına alınan kavimler arasında İslamiyet’in yayılışıyla birlikte Arapça da yayılıyordu. Bu oluş (yayılış b.n.) çok sayıda Arabın eyaletlere yerleşmesiyle hızlandı ve 10.yy.dan itibaren yeni bir egemen ırkın, yani Türkler’in gelişi üzerine, tabiiyet altına giren Arap fatihlerinin torunlarıyla Araplaşmış yerliler arasındaki fark bir anlam ifade etmez oldu. İran’dan batıdaki hemen bütün eyaletlerde eski yerli diller ortadan bilinerek, Arapça, konuşulan başlıca dil haline geldi. Abbasiler’in son zamanlarından itibaren, Arap kelimesi, daha önceki gibi, Bedevi’den çok, bir sosyal terim oldu. Haçlılar Devri Batı vakayinamelerinin birçoğunda bu kelime yalnız Bedeviler için kullanılıp, Yakındoğu’nun Müslüman halk kütlesine Sarazen adı verilir. 16.yy.da Tasso,
‘Altri Arabi poi, che di soggiorno,
Certo non solo stabili ağabeytandi*’
(Gerusalemme Liberata, XVII 21)
derken, muhakkak ki bu manayı kasteder. 14. yy. Arap tarihçisi, bizzat Arap soyundan gelen bir şehirli olan İbn Haldun da Arap kelimesini bu anlamda sık sık kullanır.”
* “Başka Araplar da, yerleşik hayatın
Şüphesiz ki devamlı sakinleri değillerdir.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.18)

Arap sözcüğü bir zaman Türkmen ve Kürt kökenliler için de kullanıldı
“Bu devirde toplumları sınıflandırmanın başlıca ölçütü dindi. Çeşitli azınlık inançları, her biri kendi reisleri ve kanunlarına tâbi olarak, dini-siyasi cemaatler halinde örgütlenmişlerdi. Çoğunluk İslam Ümmeti’ne mensuptu. Üyeleri kendilerini her şeyden önce Müslüman olarak kabul ediyordu. Daha başka sınıflandırmalar gerektiğinde Mısırlı, Suriyeli, Iraklı gibi bölgesel veya şehirli, köylü, göçebe gibi sosyal sınıflandırma yapılıyordu. Arap terimi bu sonuncu gruba aittir. Terim etnik manasından o kadar uzaklaşmıştır ki, bazen Kürt veya Türkmen kökenli Arap olmayan göçebeler için bile kullanılmıştır. İslam Ümmeti içinde egemen sınıf başlıca Türkler olduğu zamanlarda –bu durum Ortadoğu’da yüzyıllarca devam etmiştir- Arapça konuşan şehirli ve köylü tabakasına Ebnâ’ül-Arab veya Evlâd’ül-Arab adı verilmiştir ve bunlar böylece bir taraftan idareci Türk sınıfından diğer taraftan da göçebeler veya öz Araplar’dan ayırt edilmiştir.
Egemen sınıf olarak Türkler’in yerine başkaları geçmesine rağmen, halk Arapçası’nda bu durum günümüze kadar aynen kalmıştır. Ancak Arapça konuşulan ülkelerin aydınları arasında, esaslı neticeleri olacak bir değişiklik meydana geldi. Bu ülkelerde Avrupalıların faaliyet ve etkilerinin hızla artışı, ortak anavatan, dil, karakter ve siyasi gayeye sahip bir halk topluluğu şeklinde tasavvur olunan Avrupai millet fikrini getirdi. 1517’den beri, Osmanlı İmparatorluğu Yakın ve Ortadoğu’nun Arapça konuşan halklarından çoğunu idare ediyordu. Batı emperyalizmi yüzünden şiddetli bir sosyal değişiklik buhranı geçirmekte olan bu halk üzerine milliyet fikrinin tesiri, bir Arap uyanışının ve müstakil devlet veya devletler kurulmasını amaç edinen bir Arap milli hareketinin ilk tezahürlerini doğurdu. Hareket Suriye’de başladı; sanıldığına göre, ilk liderler yalnız bu ülkeyi istiklale kavuşturmayı düşünmüşlerdir. Daha, sonra, hareket Irak’a yayıldı ve son yıllarda, Mısır’daki, hatta Kuzey Afrika’nın Arapça konuşulan ülkelerindeki mahalli milliyetçilik hareketleriyle sıkı ilişkiler kurdu.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.20)

Arap teorisyenlerine göre Arap kimdir?
“Arap milliyetçiliği teorisyenlerine göre, Araplar sınırları belirli bir bölgede yaşayan, Arapça konuşan ve geçmiş Arap şanının hatırasını yüceltenlerden oluşmuş, Avrupai anlamda bir millettir. Bu sınırların nereden geçtiğine dair çeşitli görüşler vardır. Bazılarına göre, Arap bölgesi yalnız Güneybatı Asya’nın Arapça konuşulan elkelerini içine alır. Diğerleri Mısır’ı da buna katar; bu husus tartışmalıdır, çünkü birçok Mısırlı, milliyetçiliği yalnızca Mısır çerçevesinde düşünürdü. Birçokları Fas’tan İran ve Türkiye sınırlarına kadar bütün Arapça konuşulan ülkeleri Arap milletinin sahası sayar. Halk dilinde ‘Arap’ kelimesinin ‘bedevi’ manasına kullanılmasına rağmen, bu görüş noktasından, yerleşik ve göçebe Arap arasındaki sosyal engelin artık önemi kalmaz. Dini inancın uzun zaman hakim bulunduğu bir toplumda din engelinin bertaraf edilmesi daha güçtür. Hareketin sözcüleri her ne kadar vakayı kabul etmezlerse de, birçok Arap, Arapça konuştukları halde Arap dinini ve dolayısıyla bu dinin beslediği medeniyetin büyük bir kısmını reddedenleri Araplık dışında bırakır. Özet olarak Arap terimi, ilk olarak M.Ö.9.yüzyılda ortaya çıkar ve Kuzey Arabistan çölündeki Bedevileri tarif için kullanılır. Civar ülkelerin yerleşik halkı arasında, terim birçok yüzyıl bu anlamı ifade eder. Yunanlar ve Romalılar bu terimi vahaların yerleşik halkına ve güneybatıdaki nispeten ileri medeniyeti içine almak üzere, ilk defa olarak, bütün yarımadaya genelleştirir. Yerleşik ve göçebe Araplar’ın ortak dili Arapça adını taşımasına rağmen, terimin bizzat Arabistan’da hâlâ göçebelere özgü kaldığı sanılır. Adı geçen terim, İslam fetihlerinden sonra ve Arap İmparatorluğu devrinde, Arapça konuşan idareci fatihler sınıfını egemenlik altına almış kavimler kütlesinden ayırt ederdi.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.21)

Arap İmparatorluğu devrinde Arap’ın anlamı nasıl değişti?
“Arap krallığı bir kozmopolit İslam İmparatorluğu haline gelince, Arap terimi –içten çok dışarı ülkelerde kullanılmak üzere- bu imparatorluğu, Arap dilinde, Arap zevk ve geleneği tesirinde olmakla beraber, çeşitli ırk ve dinlere mensup insanlar tarafından yaratılan karışık kültürünü ifade etmeye başladı. Arap fatihlerinin Araplaşmış kitlelerle kaynaşması ve başka idareci unsurların ortak tâbiyeti altına girmesi sonucunda, Arap kelimesi milliyet muhtevasını yavaş yavaş kaybederek aslî Arap yaşayış tarzı ve dilini diğerlerinden çok sadakatle korumuş olan göçebeleri niteleyen bir sosyal terim oldu. Arapça konuşan yerleşik halka, genel olarak sadece Müslüman denildi; bazen de bunlar, başka dil konuşan Müslümanlardan ayırt edilmek için, Ebna’ül-Arab veya Evlad’ül-Arab adıyla anıldı. Belirli anlamlar kazanarak günümüze kadar gelen bu çeşit adlandırmalar yanında, Batı etkisi altında doğan bir yenisi, son elli yıldan beri, gittikçe önem kazandı. Buna göre, Arapça konuşan halklar ortak ülke, dil ve kültürün, ortak siyasi bağımsızlık özleminin birleştirdiği Avrupai manada bir millet ve kardeş milletler topluluğudur.”
(Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.22)

Konu hayati tarafından (16.08.07 saat 18:21 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
hayati kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye :
lolipop (17.08.07)
  #5  
Alt 16.08.07, 18:20
hayati - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Ordinaryüs
Üyelik tarihi: Dec 2006
Nereden: istanbul falan
İletiler: 48.561
Ettiği Teşekkür: 6.516
7.640 tane iletisine 10.810 kere teşekkür edilmiş
hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!hayati öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
  Send PM
Standart Cevap: araplar

01) Abbasi İhtiâline Türkler de yardım etti!
02) Araplar ne zaman Türkler'e önem vermeye başladı?
03) Harun el-Reşîd'in Türk korumaları vardı!
04) Hazar esirlerin torunlarından biri Abbasî komutanı oldu!

05) Hazarlar Araplar'ı yenebilmek için kimden yardım aldı?
06) Hazarlar Müslüman oldu mu?
07) Hazarlar Museviliği nasıl kabul etti, ne zaman nasıl Müslüman oldu?
08) İlk Türk köle edinen Arap kimdir?
09) Mu'tasım dönemi tam bir Türk dönemidir...
10) Mu'tasım emretti: Türkler Türkle evlenecek, başkasıyla düşüp kalkmasınlar!
11) Müslüman Türkler kâfir Türkler'e karşı!
12) Türkler Bağdat halkıyla geçinemeyince ne oldu?
13) Halifeleri Türkler "atamaya" başlayınca şair alay etti!
14) Samarra devrinin ünlü Türk komutanları kimlerdir?
15) Şam ve Mısır'ın Türk valileri kimlerdir?
16) Arap tarihçi Kazvinî Türkler'i nasıl tanımladı?
17) Türkler Sâsânîler'i yıkmak için kimle işbirliği yapmak istedi?
18) Araplar Türkler'i yenmek için boylar ile han araısnda ayrılık çıkardı
19) Halife Osman'ın korktuğu başına geldi mi?
20) "... Size dokunmadıkça Türkler'i kendi hallerine bırakın" sözü kime aittir?




Abbasi İhtilâline Türkler de yardım etti!
“Emevîler daha ziyade bir Arap devletiydi. Arapçı bir siyaset takip ediyorlar, mevalî adı verilen ve Müslüman olan gayr-i Arap unsurlara dahi ikinci sınıf tebaa gözüyle bakıyorlardı...

Bunun için Emevîler’e karşı yapılan Abbâsî ihtilâli mevâlînin çok olduğu Horasan bölgesinde gelişti. Ordana batıya, Arap ülkelerine doğru yayıldı. Bunda İranlılar kadar Horasan bölgesindeki Türkler’in de rolü olmuştur. Câhız, Menâkib Cund al-Hilâfe ve Fazâ-il el-Etrak adlı eserinin çeşitli yerlerinde Horasan Türkleri’nden bahseder.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.19)


Araplar ne zaman Türkler’e önem vermeye başladı?
“Câhız’ın eserinden anlaşıldığına göre, Me’mun (devri 813-833), Mu’tasım (devri 833-842), Tahir b. Huseyn ve bunların zamanındaki büyük kumandanlar, askeri kabiliyetleri, sağlam karakterleri sebebiyle Türkleri tutuyorlardı.
Bu sebeple, Me’mun devrinden itibaren, cengaverliklerini kaybeden Araplar’ın yerine, Türkler’den ve Afrikalılar’dan asker toplamaya ehemmiyet verildi. Türkler’den yeni askeri birlikler meydana getirildi.
Me’mun hilafeti devrinde kardeşi Mu’tasım Türkleri Hilâfet Ordusu’nda toplamaya çok önem verdi. Türkistan’a adamlar göndererek Türk köleleri satın aldırdı. Bu konuda el-Ya’kûbî, Ca’fer el_Huşşekî’den şunu nakleder:
‘Me’mun devrinde, Mu’tasım beni Türk köleleri satın almak için, Semerkand’a Nûh b. Esed b. Sâman’ın yanına gönderdi. Bu şekilde, Me’mun zamanında Mu’tasım’ın hassa birliğinde üç bin kadar Türk toplandı.
Yine bu sırada Horasan’ın yıllık haracının bir kısmı Türk kölesi olarak gönderildi. Me’mun devrinde Abdullah b. Tâhir harac olarak iki bin Oğuz kölesi göndermiştir.’ ”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.23)

Halife Harun el-Reşîd’in Türk korumaları vardı!

“İbn Abdurabbih bir kaydında şöyle der: Harun el-Reşîd’e Hindli elçiler hediye getirdiklerinde, halife Türkler’e sarayın girişinde teçhizatlı bir şekilde saf bağlamalarını emretti. Onlar yolun iki tarafında iki saf halinde durdular.
Zırhlarını giymişler, gözlerinden başka hiçbir yerleri görünmüyordu.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.22)

Hazar esirlerin torunlarından biri Abbasi komutanı oldu!

“...Hz.Osman’ın son zamanlarında çıkan iç mücadelelerden istifade ile Hazarlar Bâbülebvab ve Kuzey Azerbaycan’ı ele geçirmişlerdi. Hatta Muaviye devrinde Ermeniye’ye (Doğu Anadolu) bile akınlar yaptılar. Bundan sonra, 708 yılında Mesleme b.Abdülmelik Hazarlar’a karşı sefere çıkıp Bâbülebvab’a kadar ilerledi. 719 yılında çıktığı ikinci seferde Mesleme, Bâbülebvab’ı ele geçirdi.
Ardından Mesleme İstanbul muhasarasıyla uğraşmak zorunda kaldı.. Bu fırsattan istifade eden Hazarlar, Azerbaycan ve Ermenistan’a akınlar yaparak birçok Müslüman’ı esir aldı. Bunun üzerine, Halife Ömer b.Abdülaziz, Hâtim b.Numan el-Bâhilî kumandasında Hazarlar’a karşı bir ordu gönderdi.
Hâtim Hazarlar’ı yendi. 50 kadar Hazar esirini halifeye gönderdi. Daha sonraları Abbâsiler devrindeki büyük kumandanlardan biri olacak olan İshak b. Kündâcik bu Hazar esirlerinin torunlarındandır.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.17)

Hazarlar Araplar’ı yenebilmek için kimden yardım aldı?
“721 yılında Hazarlar Azerbaycan’a yeni bir akın yaptı. Araplar bu akına 722 yılında cevap verdi. Fakat, Bulgarlar ve Kıpçaklar’dan yardımcı kuvvet alan Hazarlar Sübeyt el-Nehrânî kumandasındaki Araplar’ı büyük bir yenilgiye uğrattı. Bunun üzerine, Cerrah b. Abdullah kumandasında büyük bir ordu Hazarlar’a karşı sefere çıktı. Belencer’i bile geçici olarak ele geçirdi. Bundan sonra 723, 725, 727, 729, 731 yıllarında Müslümanlar Hazarlar’a karşı sefere çıkıp Volga’nın mansabındaki Dâr el-Beyzâ (Etil) şehrine kadar ilerlerdi. Fakat, bu ilerlemelerin hepsi geçici bir başarıydı.”

(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.17)
Hazarlar Müslüman oldu mu?

“Mervân’ın (el-Cezîre Azerbaycan Ermeniye valisi, b.n.) Hazarlar’a karşı yaptığı en büyük sefer ise 737 yılında oldu. Mervân’ın bu seferi hakkında İbn el-A’sem ve Bel’amî geniş bilgi verir. Bunların anlattıklarına göre, Mervân 150 bin (mübalağalı) kişilik bir ordunun başında Kür Nehri üzerindeki Kasak (Kasah) şehrinden Semender’e hareket etti. Ordusunu iki kısma ayırıp bir kısmını Derbend’den kendisinin kumanda ettiği büyük kısmı Daryal geçitinden geçirip Hazar ülkesine girdi.
Gafil avlanan Hazarlar ülke içine çekildi. Mervân doğruca başşehir Dâr el-Beyzâ üzerine yürüyüp mukâvemetle karşılaşmadan şehir önüne gelip muhasaraya başladı. Hakan daha kuzeye çekilerek Hazar Tarhan’ın kumandasında 40 bin kişilik bir orduyu Mervân’a karşı gönderdi. Mervân bu orduyu da yendi.
Savaşacak kuvveti kalmayan hakan, Mervân’dan sulh istedi. Mervân ona İslâmiyet’i kabul ederse sulh yapacağı şartını ileri sürdü. Hakan bunu kabul edip sulh yaptı.
Dâr el-Beyzâ’ya geri döndü. Hazarlar’a İslâm dinin öğretmek için Nuh b. Sabit el-Esedî ile Abdurrahman b. Zübeyr el-Hûlânî adlı fakihler (din bilgini, b.n.) görevlendirdi. Aldığı esirlerle geri döndü. Bu esirleri Bâbülebvâb’ın güneyine Samur köprüsü ile Şaberan arasına yerleştirdi. Bu esirlerin çoğu Hazarlar’a yardıma gelmiş olan Bulgarlar’dan meydana geliyordu.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.17-18)
Hazarlar Museviliği nasıl kabul etti, ne zaman Müslüman oldu?

“Abbâsîler’in başlarında Halife Ebû Ca’fer el-Mansûr devrine kadar Hazarlar’la Araplar arasında önemli olay olmadı. El-Mansûr Ermeniye Valisi Yezîd b. Üseyd el-Sülemî’ye Hazar Hakanı ile sıhriyet (sıhriyyet, evlenmek yoluyla olan akrabalık*, b.n.) kurmasını emretti.Yezîd, Halife’nin isteği üzerine bir Hazar prensesi ile evlendi. Prenses kalabalık maiyyetiyle Bedea’ya gelmiş, burada düğün yapılmıştır.
Fakat, biraz sonra prensesin doğum yaparken ölmesi üzerine iki tarafın araları bozulmuştur. Bunun üzerine Hazarlar, Astarhan el-Harezmî’nin kumandasında 762-764 yıllarında Ermeniyye bölgesine çeşitli akınlar yapmışlardır. Bazıları bu olayların Harun el-Reşîd devrinde meydana geldiğini söyler.
Bundan sonra Harun el-Reşîd devrinde kadar iki taraf arasında önemli olay olmadı. 799 yılında Hazar Hakanı Bâbülebvâb’ı geçerek 70 gün kadar Ermeniyye’de kaldıktan sonra geri çekildi. Aynı sıralarda hakan ailesi Bizans’tan kaçan Yahudiler’in etkisiyle Musevî oldu. Böylece Hz. Ömer zamanından beri iki taraf arasında devam eden askeri mücadele sona erdi.
Bundan sonra Hazarlar’la Araplar arasındaki ilişkiler daha ziyade iktisadî ve dinî oldu. Her şeye rağmen Etil şehrinde bir İslâm cemâati yaşamaya devam etti. Zamanla Müslümanlar hâkim unsur haline geldi. Onlardan vezirler tayin edildi. 968 yılında Ruslar’ın Etil’e hücumundan sonra, Harezmliler’in etkisiyle hakan ailesi de İslâmiyet’i kabul etti. Hazarlar’ın hepsi Müslüman oldu.”
*F.Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Lûgat
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.18)
İlk Türk köle edinen Arap kimdir?

“Daha önce de Türkler’in İslâm devletinde halifelerin, kumandanların muhafız birliklerinde hizmet etmelerine rağmen, aralarında devlet idaresinde söz sahibi kişiler olmaması dolayısıyla, eski müellifler Türkler’in İslâm âlemine esaslı şekilde nüfuz etmelerinin başlangıcı olarak Halife Ebû Cafer el-Mansûr devrini (754-775) kabul eder. Bu hususta Ebû Hilâl el-Askerî, el-Sûlî’den şunu nakleder:
‘Bize Ebû Ahmed, el-Sûlî’den haber verdi. Ona Yemut b. El-Müzerri haber vermiş, o da el-Câhız’dan duymuş. El-Câhız şöyle der: Türkler’den ilk memluk edinen el-Mansûr’dur. O, Hammâd el-Türkî’yi hizmetine aldı. Sonra, el-Lehdî, Mübârek el-Türkî ile Tûlyâ el-Türkî’yi hizmetine aldı. Yezîd b. Mezyed ile bir olup el-Velîd b. Tarîf’i öldüren Tulya’dır.’ ”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.21)
Mu’tasım dönemi tam bir Türk dönemidir!
“Mu’tasım halife olduktan sonra, Türk memlûkler edinmeye devam etmiş, Bağdat’da çeşitli kimselerin elinde bulunan Türk kölelerini satın almıştır. Mes’ûdî bu konuda ‘Mu’tasım etrafında dört bin kadar Türk askeri topladı. Bunları Türk cariyelerle evlendirdi. Bunlara ipekli elbiseler giydirdi.
Altın sırmalı kemerler kuşandırdı. Bunların kıyafetlerini diğer askerlerinkinden ayırdı. Ayrıca, Mısır, Yemen,... taraflarından askerler toplayıp onlara Mağâribe adını verdi’ der.
İşte bunun neticesi Bağdat’ta Türkler çok miktarda artmış, bunun sonucu Samarra kurulmuş ve Câhız ‘Manâkib Cund el-Hilâfe ve Fazâ’il el-Etrak adlı eserini yazmıştır.
Bu eserde hilafet ve İslâm devleti için Türkler’in taşıdığı önemi ortaya koymaya çalışmıştır. Onlara karşı olan muhitlere tutumlarının yanlış olduğunu göstermeye çalışmış, Türkler’in yüksek karakterini sergilemiş, bu konudaki fikirlerini büyük Arap kumandanlarından yapılan rivâyetlerle desteklemiştir.
Bundan sonra Samarra kurulmuş, Türkler’in hakim olduğu bu şehir hilafetin merkezi olmuştur. Bu Türk nüfuzu bazı dalgalanmalarla Ortadoğu bölgesinde Selçuklular’ın gelişine kadar devam etmiştir.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.23)
Mu’tasım emretti: Türkler Türkle evlenecek, başkasıyla düşüp kalkmasınlar!
“Ya’kûbî, Mu’tasım’ın Türkler’e verdiği önem ve Samarra’yı kurması münasebetiyle şunları söyler:
‘Mu’tasım ağabeyisi Me’mun zamanında Semerkand’a Nuh b. Esed’in yanına Türk kölesi satın almak için adam gönderirdi...
Ben her sene ona bir miktar köle getirirdim. Böylece, Me’mun’un sağlığında onun üç bin kadar Türk memlûku (gulamı) toplandı. Hilafet kendisine geçince Türkleri toplamakta ısrar etti.
Bağdat’ta halkın elinde bulunan Türk kölelerinden bir kısmını satın aldı. Bağdat’ta satın aldığı köleler arasında Nu’aym b. Hâzım’ın memlûku Eşnâs, Sellâm b. Sehl’in memlûku Inak, Al el-Nu’aym’ın memluku zırhçı Vasîf, Zü’l-Riyaseteyn Fazl b. Sehl’in memluku Sîma em-Dımaşkî vardı.
Arapça bilmeyen bu Türkler hayvanlarına binip sürdükleri zaman sağlarındaki ve sollarındaki halka çarpıyorlar, ayak takımı onların üzerine hücum edip bazılarını dövüyor, bazılarını öldürüyordu.
Kanları heder oluyor, kendilerine tecavüz edenlere bir şey yapamıyorlardı. Bu durum, Mu’tasım’ın canını sıktı. Bağdat’tan çıkmaya karar verdi... Sonra avlanmak için çıktı. Gezerken Samarra’nın bulunduğu yere vardı...
...Samarra’yı inşa ederken Türkler’in kesimlerini (iktâlarını) bütün diğer insanların kesimlerinden ayırdı. Onları başkalarından ayrı yerlere yerleştirdi, müvelledlerden (Arap Acem melezlerinden) hiçbir grupla düşüp kalkmıyorlardı.
Onlara sadece Ferganalılar komşu oluyordu. Eşnas ve adamlarına el-Kerh denilen kesimi ayırdı. Onun yanına bazı Türk kumandanları ile devlet adamlarını verdi. Ona mescitler ve çarşılar yapmasını emretti. Hakan Urutc ‘Artuk’a) ve arkadaşlarına el-Cevsak el-Hakâni’yi takip eden yerleri ayırdı.
Adamlarını etrafında tutmasını ve halkla haşır neşir olmalarına izin vermemesini emretti. Vasif ve adamlarına el-Hayr denilen yerden sonraki kesimi ayırdı. Burada uzun bir duvar inşa ederek adına el_hayr Duvarı dedi.
Bütün Türkler’in ve Arapça bilmeyen Ferganalılar’ın kesimleri (iktâları) çarşılardan ve kalabalıktan uzakta, geniş caddelerle, uzun mahallelerle ayrıldı. Kesimlerinde ve mahallelerinde onlarla düşüp kalkan yabancı kimseler bulunmuyordu.
Sonra Türk cariyeler satın alıp ve Türkleri onlarla evlendirdi. Çocukları yetişinceye kadar onların müvelledlerle (melezlerle) evlenmelerini ve sıhriyyet kurmalarını yasakladı. Çocukları yetiştikten sonra birbirleriyle evleneceklerdi.
Türkler’in cariyeleri için devamlı tahsisatlar ayırıp adlarını divanlara (maaş defterlerine) kayd ettirdi. Bu Türkler’den hiçbirisi karısını boşayamıyor ve ondan ayrılamıyordu.
Eşnas el-Türkî için şehrin en batı kesimini ayırınca, adamları için de onun yanında yer ayırdı. Bu yere Kerh adını verdi. Eşnas’a tüccarların onlarla komşu olmalarına mani olmasını, müvelledlerle arkadaş olmalarına müsaade etmemesini emretti...
Samarra’nın dördüncü caddesi Bergamış el-Türkî Caddesi adını taşıyordu. Burada Türkler’in ve Ferganalılar’ın kesimleri bulunuyordu. Türkler’in mahalleleri ayrı, Ferganalılar’ın mahalleleri ayrıydı.
Türkler kıble tarafındaki mahallelerde, Ferganalılar onların hizasında kuzeydeki mahallelerde oturuyorlardı. Her mahalle birbirinin hizasındaydı. Onlara kimse karışmıyordu. Türkler’in evlerinin ve kesimlerinin doğudaki en uç kısmı Hazarlar’ın kesimleri (iktâları) ile sona eriyordu. Bu cadde sonraları Vasif ve adamlarına geçen Afşin’in uktâlarının yanındaki el-Mâtire’den başlıyor, Vâdi İbrahim ile bitişen vadiye kdar uzanıyordu. Beşinci cadde Salih el-Abbasi Caddesi tanınır... Burada da Türkler’in ve Ferganalılar’ın kesimleri vardır. Türkler ayrı Ferganalılar ayrı mahallelerde oturur.’
Burada bahsedilen Ferganalılar da Türk olmalıdır.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.24-25)


Müslüman Türkler kâfir Türkler’e karşı!
“el-Birûnî, Gazneliler’in hakimiyetini Türk hakimiyeti kabul eder. Mâverâünnehir’e dâhil Şaş, Fergana, İlâk, Uşrûsene bölgelerinde Türkler Suğdlular’la karışık olarak oturuyorlardı.
Harezmce konuşan Harezm’de, Suğdca konuşan Buhara ve Semerkand bölgelerinde dahi Müslüman Türkler olmalıdır. Buhara’nın etrafındaki büyük sur, bölgeyi göçebe Türkler’den korumak için yapılmıştı.
Suğd ve Harezm bölgelerindeki Türkler’in Türk adı altında zikredilmemeleri, bunların bazılarının ana dillerini unutup Farsça konuşmalarından ileri gelir. Mahmud Kaşgarî bu hususa işaret eder.
Horasan bölgesindeki askerlerin çoğunun Türkler’den olduğu kesindir. Bunların önemli bir kısmı Memlûktu. Kâfir olan soydaşlarına karşı çarpışırlardı. İslâm coğrafyacıları, Türk cephesinin en büyük cephe olduğunu söyler.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.20)
Türkler Bağdat halkıyla geçinemeyince ne oldu?
“Mu’tasım halife olduktan sonra, Türk askerlerinin hızla artması sonucu, Bağdat halkı ile Türkler arasında bazı tatsız olaylar oldu. Bunun üzerine, halife 836 yılında Samarra’yı kurmaya karar verdi. İnşaatın yürütülmesiyle Türk kumandanlarını görevlendirdi. Kısa zamanda bu şehir kuruldu.
Burada, geldikleri bölgelere ve kabilelere göre Türk askerlerine ayrı mahalleler ayrıldı. Yâkût, bu Türk askerlerinin yetmiş bin civarında olduğunu söyler. Belki de aileleriyle birlikte bu sayıya varıyorlardı. Bundan sonra Samarra 53 yıl Abbâsî halifelerine merkezlik yaptı.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.24)
Halifeleri Türkler “atamaya” başlayınca şair alay etti!
“Mu’tasım’ın halife olmasında Türkler’in büyük rolü olmuştu. Ondan sonra Samarra’da tahta çıkan Vâsıf, Mütevekkil, Muntasır, Müstaîn, Mu’tez, Mühtedî, Mu7Temid’in halife seçilmesinde Türkler’in rolü büyük olmuştur.
Türkler istediklerini halife tayin etmişler, istediklerini halifelikten azletmişlerdir. Halifeler Türk kumandanlarının kuklası haline gelmiştir. Bunun sonucu şair ‘Vasîf ile Boğa arasında bir halife. Onların söylediklerini papağan gibi tekrarlıyor’ demiştir.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.28)
Samarra Devri’nin ünlü Türk kumandanları kimlerdir?
“Sekiz halifenin iktidara geldiği Samarra devri (836-892) tam manasıyla Türk kumandanların hakimiyet devri olmuş, bu devirde Türkler Bizans’la yapılan gazalarda, başta Bâbek isyanı olmak üzere İslam devletinin çeşitli mıntıkalarında meydana gelen isyanların bastırılmasında önmeli rol oynamışlardır.
Bu devirde Irak’tan başka el-Cezîre, Avâsım, Şam, Mısır bölgelerinde önemli miktarda Türk nüfusu toplanmıştır.
Bunlar Ortadoğu bölgesinde yerleşmişlerdir. Bu devirdeki önemli Türk kumandanlar arasında Eşnas, Boğa el-Kebîr, Boğa el-Sağîr, Afşın, Vâsıf, İnak, Bağır, Bayıkbek, Salih b. Vâsıf, Mûa b. Boğa el-Kebîr, Feth b. Hakan, Ubeydullah b. Yahya b. Hakan, Otamış gibi adları sayabiliriz. Bundan sonra, emîru’l-ümerâ’lık makamı ortaya çıktı.
Türkler’den olan emîru’l-ümerâlara sultan unvanı da veriliyordu. Bunlardan Munis el-Hâdim (846-933) ile Muhammed b. Râ’ik (öl.894), Tüzün (öl.946) en meşhurlarıdır.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.28)
ve Mısır’ın Türk valileri kimlerdi?
“Mu’tasım 834 yılında Eşnas el-Türkî’yi Irak’ın batısındaki topraklara vali tayin etti. Eşnas Mısır ve Şam’ı naipleri vasıtasıyla idare etti. 845 yılında onun ölümü üzerine valiliği İnak’a verildi. Mu’tasım zamanında İnak kısa bir müddet Yemen valiliği yapmıştı.
Mütevekkil İnak’a 849 yılında Kûfe, Hicaz valiliklerini de verdi. İnak Bağdat’ta kaldı. Valiliklerini naipleri vasıtasıyla idare etti. 849 yılında İnak’ın katlinden sonra, Mısır ve Şam’a Muntasır, ardından Feth b. Hakan tayin edildi.
Feth Mısır’a önce kardeşi Ahmed’i, ardından Yezîd b. Abdullah el-Türkî’yi, Şam’a Külâbâ-Tigin’i naip tayin etti. Feth b. Hakan’ın ölümü üzerine yerine Müzâhim b. Hakan tayin edildi. Müzâhim 867 yılında önülce yerine Yezîd b. Abdullah Mısır valiliğine asaleten tayin edildi.
868 tarihinde Yezîd Mısır valiliğinden azledildi. Yezîd’den sonra Mısır valiliğine Mısır Şurtası Kumandanı Urhuz el-Türkî tayin edildi. Urhuz’un Ekim 868 tarihinde hacca gitmesi üzerine vekâleten yerine üvey oğlu Ahmed b. Tolun tayin edildi. Ahmed b. Tolun’un Mısır’da istiklâlini ilan etmesi üzerine, 870 yılında Dımaşk valiliğine Amacur el-Türkî tayin edildi.
Amacur’un valiliği 878 yılına kadar devam etti. Ölümü üzerine yerine oğlu Ali tayin edildi. Bunun üzerine, Ahmed b.Tolun Şam’a geldi. Tarsus’a kadar bütün Şam’ı ele geçirdi. Bundan sonra Mısır, Şam, Avasım bölgelerini 902 yılına kadar Tolunoğulları idare etti...
...Tolunoğulları devrinde Şam’da zaman zaman el-Cezîre valileri İshak b. Kündâcik ile İbn Ebi’l-Sac’ın hareketlerini de görüyoruz. Türk asıllı bu kumandanlardan başka Şam Valisi Toğuc b. Cuff 894 yılında Tarsus’tan Bizans’a sefer yaptı. Bu zattan sonra, Şam Valisi olarak oğlu İhşid Muhammed b. Toğuc’u görüyoruz.
906-933 yıllarında ise Abbâsiler’in Mısır Valisi Tigin el-Hassa idi. Bu sene onun ölümü üzerine, Ahmed b. Kayığlığ vali oldu. Halife el-Râzî 936 yılında Ahmed’i Mısır valiliğinden azlederek, burasını da Şam Valisi İhşid Muhammed b. Toğuc’a verdi. Böylece, Mısır’da İhşîdîler devri başladı. İhşîdîler Devleti 969 yılında Fâtımîler’in Mısır’ı ele geçirmelerine kadar devam etti. Bütün bu valiler Türk’tü, maiyyetlerinde oldukça kalabalık Türk unsuru vardı.
Hakimiyetlerinde onlara dayanıyorlardı. Tolunoğulları devrinde Türkler’den bir grup batıya Trablusgarp ve Tunus’a da geçti.”
(E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.29)

Arap tarihçi Kazvinî Türkleri nasıl tanımladı?
“On üçüncü asırda yaşayan tarihçi Kazvinî, Türkler’i şöyle tasvir eder: Onlar sayıca çok, cesur ve metin, sert görünümlü, geniş yüzlü, yassı burunlu, iri pazulu, geçimsiz kimselerdir; en belirgin özellikleri zulüm ve hiddettir; başlıca gıdaları ettir; yırtıcı hayvanlar misali sadece yağme ve talanı bilirler. Hayatları tamamen başkalarına karış yaptıkları akınlardan ibarettir...”
(Saîd Abdülfettâh Âşûr, Araplar ve Türkler Arasında İlk Tanışma, Türk-Arap Münasebetleri, s.277)
Türkler Sâsânîler’i yıkmak için kimlerle işbirliği yapmak istedi?
“Tür boyları miladî altıncı asırda Orta Asya’yı bütünüyle kendi hakimiyetlerine almayı başarmış ve bundan sonra tüm gayretlerini, Batı’ya açılmalarını engelleyen güce, yani Sâsânî Devleti’ni ortadan kaldırmaya yönlendirmişlerdir.
Bunun için ortak düşxman olan Sâsânîler’e karşı Bizanslılar’la bir işbirliği antlaşması içine girmeye gayret göstermişler, ancak Bizanslılar’ın o zaman zayıflamış olması bu projenin uygulanmaya konmasına mani olmuştur.”
(Saîd Abdülfettâh Âşûr, Araplar ve Türkler Arasında İl