Cevap: araplar Basra’ya göç ettirilen Türk okçuları ne yaptı? “674 yılında Horasan ordusunun başında Ceyhun’u geçen Ubeydullah bölgenin önemli şehirlerinden Beykend ve Buhara’yı fethetti. Buhara melîkesi Kabac Hatun onun hâkimiyetini tanıdı. Ubeydullah bu seferden dönerken Buhara askerlerinden 2000 (İbn el-Fakih, s.191’e göre 4000) okçuyu hizmetine almış, bir yıl sonra Basra Valiliği’ne tayin edilince bu okçuları yanında götürmüştür. Bu Türkler Basra’da yarı bir sokağa yerleştirilmiş, bu sokağa Buharalılar Mahallesi denmiştir. Bundan biraz sonra Basra’da çıkan bir Haricî isyanının bastırılmasında bu askerler görevlendirilmiştir. 680 yılı olaylarında ve Kerbelâ vakasında Reşîd el-Türkî adında bir Türk kumandandan bahsedilir. Bu zat Buharalı askerlerden olmalıdır.” (E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.14) “Bu bizim Kuranımız, sen Kuranını getir” diyenler kimdi? “Emevîler devrinde Horasan ve Sistan bölgelerinden başka, batıda Irak ve Şam bölgelerinde Türkler’den meydana gelen mevlâ ve Memlûk Türk birlikleri vardı. Ubeydullah, Ziyâd’dan sonra, Haccac’ın Vasıt’taki muhafız birlikleri arasında Ferganalı Türkler’den bahsedilmektedir. İbn Kesîr’in Ebû Bekr b. Ebû Hayseme’den nakline göre, Halife Abdülmelik bu Türkleri 698 yılında yalancı peygamber el-Haris b. Abdurrahman’ın hareketinin bastırılmasında kullanmıştır. Fakat, bu sırada Fergana henüz zaptedilmemişti. Bu bakımdan bu rivâyeti biraz ihtiyatla karşılamak gerekir. Ebû Bekr b. Ebû Hayseme şöyle der: ‘Bize Abdüsselam Necdet el-Çuli haber verdi. Ona Muhammed b. Mübarek, ona el-Velîd b. Müslim haber vermiş, el-Velîd, Abdurrahman b. Hassan’dan naklen söyledi. Şöyle dedi: Dımaşk halkından Yalancı Hâris ....ten şikayet için Nasriye halkından bir adam gelip Halife Abdülmelik’ten ona karşı Türk askerlerinden bir birlik göndermesini istedi... Sonra Haris, Halife Abdülmelik’in Ferganalı Türkler’den oluşan bu askerlerine ... dedi. Bu askerler onu yakalayıp bağladılar. Haris ise ‘Ben sapıttıysam kendim için sapıttım’... Türkler’e şöyle dedi: Rabbim Allah’tır diyen insanı öldürecek misiniz? Onlar kendi dilleriyle ‘Bu bizim Kuranımız sen Kuranını getir’ dediler. Onu Abdülmelik’e götürdüklerinde, onun bir ağaçta çarmıha gerilmesini ve bir adama mızrakla onu öldürmesini emretti. Adam da onu öldürdü.” (E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.15-16) Yedinci yüzyılda 50 bin Arap doğuya göç ettirildi! “Ziyâd, (Ziyâd b.Ebîhî, 665 yılında Basra Valiliğine atandı, b.n.) Horasan ve Hind seferlerinin Basra’ya uzak olmaları dolayısıyla aksadığını görünce, Muaviye ile konuşarak Merv’i Horasan bölgesinin ordugâh şehri haline getirdi, Kûfe ve Basra’dan 50 bin aileyi Merv, Herat, Nisabur gibi şehirlere yerleştirdi. Bundan sonra Türkistan’a yapılan seferler Merv’den idare edildi.” (E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.13) Halife Ömer Türkler için neler söylemişti? “Hz.Ömer Türkler için ‘Bu zararı çok, ganimeti az bir düşmandır’ demiştir. Câhız ise ‘Arap ordularının kalplerini Türkler gibi kimse titretmemiştir’ der.” (E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.9) İbn-i Fadlan Türkler’in arasına niçin gidiyor?” Bulgar hükümdarı müslüman olunca Bağdat halifesine elçiler gönderip müslüman olduğunu haber veriyor. O dönemde bir de Hazarlar var bugünkü Volga’nın Hazar Denizi’ne döküldüğü yerde başşehirleri Etilvar bulunmaktaydı. Hazarlarla Bulgarlar’ın arası açıktır. Bulgarlar Müslüman olunca düşmanlıkları artıyor Hazarlar’ın. Hazarlara karşı bir kale yaptırmak isteyen Bulgar hükümdarı halifeden yardım istiyor. Kitabında söylediği gibi bu yardımı istemesi para olmadığı için değil de halifenin parası daha bereketli olduğu içindir. Yani hem para hem uğur istiyor. Bulgar elçilik heyeti 920 yılında Bağdat’a geliyor. Elçilik heyeti gelince halife de elçilik heyetine bir cevap vermek istiyor. O zaman Nezirli Harami diye bir saray ağası var onu elçilikle görevlendiriyor halife fakat Abbasiler’de görev verilen kişi kendisi gitmez başkalarını gönderir, o da kendi gitmiyor, Farisi Saklani ve Sersenü Rassi’yi gönderiyor. Elçilik heyetinde İbn-i Fazlan da bulunuyor. Şimdiki Tahran bölgesinden geçerek Buhara’ya varıyorlar. Oradan Harezim’e dönüyorlar, Harezim’de kalıp kışı geçirerek Kuzeye şimdiki Kazakistan’ın batısından Hazar bölgesinin güneyindeki Bulgar Devleti’nin bulunduğu yere varıyorlar. Oraya giderken Oğuzlar, Peçenekler, Başkırtlar, Hazarlar arasından geçiyorlar. İbn-i Fazlan geçerken gördüğü şeyleri devlet yönetme şekillerini, inanışlarını, yaşayışlarını anlatıyor bu kitapta. Oradaki Bulgarlar’ın yaşayışları, adetleri nasıldı, hükümdar nasıl karşıladı bu gibi meselelerden bahsediyor. Kitapta diyor ki kadınlar, erkekler hepsi çırılçıplak nehre girer yıkanırlar, müslüman oldukları halde. Orada görevini yaptığı esnada gördüğü enteresan şeyleri de anlatıyor. O arada bilhassa Volga kıyısında bir çarşı var ki daha sonra Bulgar şehri arada kuruluyor. O çarşıya gelen Ruslar’la da görüşüyor. Hatta orada bir Rus prensinin öldüğünü de anlatıyor. Cariyelerinden birisiyle evlendiriliyor bu prens. Hatta buluğa ermeden ölen çocuklar dahi evlendirilirdi sonradan bu Moğollar’da da vardır, Türkler’de de vardır. Ölü düğününü ayrıntılarıyla anlatmıştır. Düğünün nasıl yapıldığını soruyor Ruslar’a tercüman vasıtasıyla. Orada işlerini bitirdikten sonra Bağdat’a dönüyor. Bu gördükleri hakkında halife ve Nezirli Harami İbn-i Fazlan’dan bir rapor istiyorlar. Bu eserini o maksatla yazıyor. Bu eserden bir çok kişi faydalanmış alıntılar yapmış, sonra kaybolmuş.” (Prof. Ramazan Şeşen, ODTÜ Tartışmaları Bölüm 37, 5.11.2000) Müslümanlar Hazarlar ile ilk kez ne zaman savaştı? “Müslümanlarla Hazarlar arasındaki ilk büyük çarpışma 653 yılında meydana geldi. Abdurrahman kumandasındaki Müslüman kuvvetler Hazarlar’ın başşehri Belencer üzerine yürüdüler. Bu şehrin önlerinde Hazarlar’la yapılan savaşta yenildiler. Abdurrahman şehid oldu. Kardeşi Selman b. Rabî’a ordunun kumandasını el aldı. El-Bâb’a çekildi. Bundan sonra İslâm devletinde iç kavgalar çıktı. Emevîler devrine kadar Horasan ve Kafkas cephelerinde yeni bir gelişme olmadı.” (E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.12-13) Muhammed Hendek Savaşı’na bir Türk çadırında mı hazırlandı? “...İran’da olduğu gibi, Peygamber devrinde Arabistan’da Türk çadırları kullanılmaktaydı. Taberî’ye göre, Peygamberimiz Hendek Gazvesi*’nden önce, bir Türk çadırında oturarak hendek kazma çalışmalarına nezâret etmiştir. ‘Şöyle dedi : Peygamber bir çizgi çizdi. Biz onun çizgisini geçmek istemiyorduk. Bu sırada Peygamber bir Türk çadırında idi. Selman onun huzuruna çıkıp...dedi.’ Müslim’in naklettiği bir hadiste ise Peygamber’in bir Türk çadırında itikâfa** girdiği söylenmektedir. ‘Sonra Ramazan’ın orta onunda girişinde hazır bulunan bir Türk çadırında i’tikâfa girdi.’ * Gazve: Arapça, isim, akın, plâçka, cenk, savaş, din düşmanı üzerine olan sefer, saldırış. F.Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Lûgat) ** İ'tikâf : Arapça, isim, Bir yere kapanıp ibadetle vakit geçirme, (bilhassa, ramazannın son on gününde, camide maksûre denilen yerlere kapanıp ibadetle vakit geçirme.) (E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.7-8) Muhammed Türkler için ne demiş? “Bu kısımdaki hadislerde Araplar’ın basık burunlu, küçük gözlü, geniş ve örsle dövülmüş kalkan gibi yüzlü, yapışık kulaklı Türk kavmi ile harbetmelerinin kıyamet alâmetlerinden olduğu ifade edilmektedir. Bu sınıfa giren hadisler tam senetlerle Peygamber’e kadar ulaşmakta, el-Nesâi’nin Kitab el-Sünen’i, Mâlik b. Enes’in el-Muvatta’ı dışındaki bütün sağlam hadis kitaplarında, çeşitli fazlalık ve eksikliklerle Ebû Sâid el-Hudrî, el-Basrî gibi büyük sahabe ve tâbiilere ulaşmaktadır. Bunlardan sadece şu hadisi kaydedelim: ‘Ebû Hureyre, Peygamber şöyle dedi, der: Siz küçük gözlü, kırmızı yüzlü, basık burunlu, yüzleri çekiçle dövülmüş kalkanlar gibi olan Türkler’le, ayakkabıları kıldan olan bir kavimle harbetmedikçe kıyamet kopmaz’ ”. (E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.11) Orta Asya’ya giden ilk Arap gezgin kimdir? “Orta Asya’ya giden Arap seyyahları da Çin’dekiler ile bir benzerlik arz etmektedirler. Bir kısmı görevli olarak elçi olarak gitmiştir, bir kısmı da kendileri gitmiştir. İlk gönderilen elçi Türk Hakanı’na Emevi halifesi Hişanübbi Abdülmelik’in 730 yıllarında Türkleri İslamiyet’e davet etmek için gönderdiği elçidir. Elçinin bazı hatıraları bize kadar gelmiştir, hatıralarından bir kısmı kaydedilmektedir bazı kitaplarda. Bundan başka Abbasilerin Mehdi zamanında yine Türklere elçiler gönderilmiştir. Bunlardan birisi Temümübbil Mubabbul Mütavihi’dir. Bu zat hatıralarını kitap haline getirmiş, fakat bu kitap bize kadar gelmemiş, ancak kitabından bazı parçalar coğrafya kitaplarında bulunmaktadır.” (Prof. Ramazan Şeşen, ODTÜ Tartışmaları Bölüm 37, 5.11.2000) Perviz Bizans-Göktürk-Hazar ittifakına yenildi! “604-628 yılları arasında Sâsâniler’le Bizans arasında yapılan uzun mücadelelerde Göktürkler, Hazarlar, Avarlar faal rol oynamışlardır. Bu tarihi olaylarla Araplar da ilgilenmişler, Kur’an, sûre 30, 2-5’te belirtildiği üzere Müslümanlar Bizans tarafını, Mekke müşrikleri İran’ı tutmuşlardır. Hüsrev Perviz Bizans-Göktürk-Hazar ittifakına yenilmiş, öldürülmesi üzerine, yerine Türk Hakanı’nın kızından doğan oğlu Şîraveyh geçmiştir. Çin kaynaklarına göre Şîraveyh, Göktürk Hakanı’nın desteğiyle kisra olmuştur. 629 tarihinde Sâsâni tahtına çıkan Harhan ve halefi 3.Hüsrev Türk ülkelerinde yaşamış prenslerdi.” (E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.7) Sasani tahtındaki 4.Hürmüz’ün annesi Türk müydü? “Afganistan, Sistan, Harezm ve Mâveraünnehir bölgelerindeki Türkler de zaman zaman Sâsâniler’in hâkimiyeti altında yaşamışlardı. Nûşirevân’ın babası Kubad (485-531) Heftalitler’in (Akhunlar, b.n.) yardımıyla Sâsâni tahtına çıkmıştı. Nûşirevân ise Hazar Hakanı’nın kızı Kâkum ile evlenmiş, bu evlilikten oğlu ve halefi 4.Hürmüz (579-596) dünyaya gelmişti. Sâsâni ordusundaki Türkler’den bir kısmı 575 yılında İran kumandanı Vahriz ile Yemen’in fethine katılmışlardı.” (E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.6) Arapça’nın Türk adının dünyaya yayılmasına katkısı var mıdır? “Arapça, Türk kelimesinin en eski kullanıldığı dillerdendir. Türk kelimesi Arapça ile dünyaya yayılmıştır denebilir. Daha 6.asır Arap şairlerinin şiirlerinde Türk kelimesi geçmektedir. Yukarıda geçen Hassan b.Hanzala’nın şiirinden başka, aynı devir şairlerinden Nâbiğat el-Zübyânî (öl.604), Gassânîler’den Numan b. El-Hâris (öl.581)’in ölümü dolayısıyla yazdığı mersiyede ‘Gassâniler, Türkler, iki Acem heyeti, Kâbuller oturmuşlar onun dönmesini bekliyorlar’ der. El-A’şâ el-Ekber (öl.629) bir kasidesinde Türk kelimesini kullanır; ‘Etrafında Türkler Kâbuller raksederken şarap içtim’ ”. (E.İhsanoğlu, R.Şeşen, Araplarla Türkler’in İlk Temasları, İki Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebeti, s.8) Arap sözcüğü ne anlama gelir? “Arap kelimesinin kökeni karanlıktır. Bazılarınca, kelime ‘batı’ manasına gelen bir Sami kökten türemiş ve ilk önce, Mezopotamya ahalisi tarafından, Fırat Vadisi’nin batısındaki halklar için kullanılmıştır. Bu türev sırf linguistik esaslar çerçevesinde bile tartışma götürür. Ayrıca terimin Araplar tarafından da kullanılmış olması itirazı gerektirir; zira, bir milletin başka birine nispetle kendi coğrafi durumunu gösteren kelimeyi ad olarak aldığı pek vaki değildir. Kelimeyi göçebelik kavramına bağlayan denemeler daha sonuca odaklı olmuştur. Bunlardan biri, Arap kelimesini kara ülkesi veya step ülkesi anlamına gelen İbranice Arabha’ya, diğeri karışık ve dolayısıyla teşkilatsız, yani göçebelerin reddedip hakir gördükleri yerleşik toplumların teşkilatlı ve düzenli hayatına zıt hayat demek olan Erebh’e bağlama girişimleridir. Göçmek veya vazgeçmek anlamını ifade eden ve muhtemelen ‘İbrani’ kelimesinin iştikak ettiği ‘abhar’ kökü ile de bağlantı kurmak istenmiştir. Bedevileri Arapça konuşan şehirli ve köylülerden ayırt etmek için, bizzat Araplar’ın bu kelimeyi çok uzun zamanlardan beri kullanmış olmaları ihtimali ve bugün bile kullanmaları keyfiyeti göçebelikle ilgiyi teyit eder. Kelimeyi ‘ifade etmek’ veya ‘beyan etmek’ fiilinden türeten geleneksel Arap türevi, hemen muhakkak ki tarihi gelişmenin tersine çevrilişidir. Buna benzer bir durum Almanca’da ‘deuten’ (halka açıklamak) ile ‘deutsch’ (ilk manası: halktan) kelimeleri arasındaki ilintide görülür.” (Uygarlık Tarihinde Araplar,s.13-14, Bernard Lewis, Pegasus yayınları) Araplar’a ait en eski kayıt hangisidir? “Arabistan ve Araplar’a dair elimizde bulunan en eski tarihi kayıt, yarımadadaki birçok kavim ve bölgelerin ismen zikredildiği Tekvin kitabının onuncu bölümüdür. Bununla beraber, bu metinde Arap kelimesine rastlanmaz. Adı geçen kelime, ilk defa Kral 3.Salmanasar’ın küçük asi prenslerin bir ayaklanmasının Asur kuvvetleri tarafından bozguna uğratılışını anlattığı, M.Ö. 853 tarihli bir Asur kitabesinde ortaya çıkar. Asi prenslerden biri, müttefik kuvvetlere 1000 deve veren Gindibu Arabi idi. Babil kitabelerinde Aribi, Arabu ve Urbî adlarına sık sık rastlanır. Bu kitabelerin içeriği, çoğunlukla deve ve çöl menşeli diğer eşya olan vergilerin Aribi ülkesine yapılan seferleri anlatır. Daha sonraki kitabelerin bazılarına Aribiler’in ve onların develerinin resimleri eklenmiştir. Aribiler’e karşı girişilen bu seferlerin fetih savaşları olmayıp itaatten ayrılmış göçebeleri Asuriler’e tabiiyet vazifelerini yerine getirmeye zorlamak amacıyla yapılmış yola getirme hareketleri olduğu açıktır. Bunlar Asuri sınır ülkeleri ve ulaşım hatlarının emniyetini sağlamak gayesine hizmet ediyordu. Kitabelerdeki Aribiler Arabistan’ın kuzeyinde, muhtemelen Suriye Çölü’nde yaşayan göçebe bir kavimdi. Asur kayıtlarında ayrıca zikrolunan Güneybatı Arabistan’ın mamur yerleşik medeniyeti bunun dışında kalıyordu. Aribiler’in Tevrat’ın son kitaplarında bahsi geçen Araplar olduğu kabul edilebilir. M.Ö. 530’a doğru, Arabaya terimi çivi yazılı Fars vesikalarında görülmeye başlar. Klasik Çağ’ın en eski kaydına Aiskylos’ta rastlanır. Bu yazar, Prometheus’ta sivri uçlu ok kullanan savaşçıların çıktığı uzak bir ülke olarak zikreder. Persler de, Kserkses ordusunun kumandanlarından biri olarak aı geçen Magos Arabos’un da Arap olması mümkündür. İtalia vb.’ne benzer şekilde Arabia yer adını, ilk defa, Yunan metinlerinde buluyoruz. Heredotos ve ondan sonra birçok Yunan ve Latin yazarları Arabia ve Arap terimlerini yarımadanın tamamına ve Güney Arabistan, hatta NÜ Nehri ile Kızıldeniz arasındaki Doğu Mısır Çölü dahil olmak üzere, kıtanın bütün halkına yayarlar. Şu halde, Arabia teriminin bu zamanda Sami Dili konuşan kavimlerin oturduğu Yakın ve Ortadoğu’nun bütün çöl sahalarına yayıldığı sanılır. Sarazen terimi de, ilk kez Yunan Edebiyatı’nda kullanılmıştır. İlk önce eski kitabelerde görülen bu kelimenin, Sina Bölgesi’nde yaşayan bir çöl kabilesinin adı olması muhtemeldir. Bu terim Yunan, Latin ve Talmudi edebiyatlarında genel olarak göçebeler için kullanıldı; daha sonra, Bizans’ta ve Orta Çağ Avrupası’nda bütün Müslüman kavimleri için kullanılır oldu.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, s.14, Bernard Lewis, Pegasus yayınları) Arap sözcüğü Arapça’da ilk kez ne zaman kullanıldı? “Kelimenin Arapça’da ilk kullanılışına, Hıristiyanlığın çıkışından az önce ve az sonraki yüzyıllarda, Arap kavimlerinin güney kolu tarafından Yemen’de geliştirilen parlak medeniyetin kalıntıları olan eski Güney Arabistan kitabelerinde rastlanır. Bunlarda Arap, bedevi, çoğunluk da yağmacı manasına gelir ve yerleşik halktan ayırt edilmek üzere, göçebeler için kullanılır. Kuzeyde ilk defa, M.S. 4. yüzyıl başlarına ait olup daha sonra klasik Arapça haline gelecek olan Kuzey Arap Dili’nde yazılmış en eski kayıtlardan biri olan Namara mezar kitabelerinde rastlanmıştır. Nebati Aramı harfleriyle Arapça yazılı kitabe Bütün Arapların Kralı İmru’l-Kays’ın ölümünü ve hayattayken yaptığı işleri anlatır. Lakin, kitabedeki ibareler, iddia olunan hükümdarlık nüfuzunun Kuzey ve Orta Arabistan göçebelerinden daha öteye yayılmadığını göstermektedir. Yedinci yüzyıl başlarında İslamiyet’in doğuşuna kadar, Orta ve Kuzey Arabistan’da Arap kelimesinin kullanılışına dair gerçek bir bilgiye sahip değiliz. Hz.Muhammed ve çağdaşları için Araplar çöl bedevileriydi. Bu terim Kuran’da yalnızca bu manayı ifade edip, Mekke, Medine ve diğer şehir halkları için kesinlikle kullanılmaz. Diğer taraftan, bu şehirlerde konuşulan dil ve bizzat Kuran dili, Arapça olarak vasıflandırılır. Böylece, Arapça’nın en saf şekli, öz Arap yaşayış ve konuşma tarzlarını sadakatle korumuş bulunan Bedeviler’inki olduğu hakkında sonraki devirlerde yayılan fikrin tohumu ile ilk defa karşılaşıyoruz.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, s.15, Bernard Lewis, Pegasus yayınları) Arab ve A’rab arasındaki fark nedir? “İslam tarihinin ilk devrinde, İslamiyet sırf bir Arap Dini ve Hilafet bir Arap krallığı iken, Arap terimi Arapça konuşanları, bir Arap kabilesinin soyca tüm üyesi olanları, kendisi yahut ataları Arabistan’dan gelenleri içine alıyordu. Bu terim onları, büyük fetihlerin Arap idaresi altına soktuğu İranlı, Suriyeli, Mısırlı vb. kütlesinden ayırt etmeye yarıyor ve Dar’ül-İslam dışındakiler arasında yeni hakim kavim için uygun bir ad olarak kullanılıyordu. Arap kelimesi ilk klasik Arap sözlüklerinde şu iki şekilde gösterilir: Arab ve A’rab. Sonuncusu Bedevi manasına gelir, ilkiyse yukarıda tarif edildiği gibi daha geniş manada kullanılır. Eğer doğruysa –ilk Arap sözlüklerinde birçok kelimenin sadece sözlük değeri vardır- bu fark bahis konusu devirde meydana gelmiştir. Daha önceleri mevcut olduğuna dair bir belirti yoktur; zaten, uzun zaman devam etmediği sanılır. Sekizinci yüzyıldan itibaren, hilafet yavaş yavaş bir Arap İmparatorluğu’ndan bir İslam İmparatorluğu’na dönüştü. Burada idareci sınıfta mensubiyet, kökenden çok, inanca bağlı bulunuyordu. Egemenlik altına alınan kavimler Müslümanlığı kabul ettikçe, İslamiyet Arap fatihlerinin milli ve kabilevi dini olmaktan çıkıp, o zamandan beri taşıdığı genellik vasfını kazanıyordu.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, s.117-18, Bernard Lewis, Pegasus yayınları) Daha geniş bir Arap tanımlamasına ne zaman geçildi? “İktisadi hayatın gelişmesi ve Araplar’ın başlıca üretim faaliyeti olan fetih harplerinin sona ermesi neticesinde, fetihlerin yarattığı Arap askeri aristokrasisini bertaraf eden, ırk ve din bakımından homojen olmayan idareci ve tacirlerden oluşan yeni bir hakim sınıf meydana geldi. Bu değişiklik hükümet teşkilatı ve idareci zümresine aynen aksetti. Arapça tek resmi dil ve başlıca idare, ticaret ve kültür dili olarak kaldı. Hilafetin birçok millete ve inanca mensup insanlar tarafından meydana getirilen zengin ve çeşitli medeniyeti, dil ve geniş ölçüde de üslup bakımından Arap idi. Bu medeniyetin çeşitli yönlerinin vasıflandırılması için Arap sıfatının kullanılışı, ‘Arap tıbbı’, ‘Arap felsefesi’ vb.ye hizmet edenler arasında Arap kökeninden gelenlerin nispeten az oluşu sebebiyle, çoğunlukla itiraza uğramıştır. Bu kültürün kurucularından pek çoğunun Hıristiyan ve Yahudi oluşu yüzünden, Müslüman sıfatı bile eleştirilmiştir. ‘İslami’ sıfat, din ve kavmiyetten çok kültür kavramını ifade ettiğinden, bu konuda tercihe değer görülür. Bununla beraber, hilafet devri medeniyetinin aslı Arap vasıfları, sadece onu yaratan fertlerin ırki kökeninin incelenmesinin tahmin ettirdiğinden daha kuvvetledir. Kültür ve ırk kavramları arasındaki fark açıkça belirtildiği taktirde, Arap teriminin kullanılışı haklı sayılır. Diğer önemli bir konu da şudur ki, geniş manasında hilafet devrinin Arap medeniyeti bugünkü Araplar’ın toplumsal vicdanında ortak miras sayılır ve onların kültür hayatında yapıcı bir etki oluşturur.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.18) Arap sözcüğünün etnik içeriği değişti mi? “Bu arada Arap kelimesinin etnik içeriği de değişmekteydi. Egemenlik altına alınan kavimler arasında İslamiyet’in yayılışıyla birlikte Arapça da yayılıyordu. Bu oluş (yayılış b.n.) çok sayıda Arabın eyaletlere yerleşmesiyle hızlandı ve 10.yy.dan itibaren yeni bir egemen ırkın, yani Türkler’in gelişi üzerine, tabiiyet altına giren Arap fatihlerinin torunlarıyla Araplaşmış yerliler arasındaki fark bir anlam ifade etmez oldu. İran’dan batıdaki hemen bütün eyaletlerde eski yerli diller ortadan bilinerek, Arapça, konuşulan başlıca dil haline geldi. Abbasiler’in son zamanlarından itibaren, Arap kelimesi, daha önceki gibi, Bedevi’den çok, bir sosyal terim oldu. Haçlılar Devri Batı vakayinamelerinin birçoğunda bu kelime yalnız Bedeviler için kullanılıp, Yakındoğu’nun Müslüman halk kütlesine Sarazen adı verilir. 16.yy.da Tasso, ‘Altri Arabi poi, che di soggiorno, Certo non solo stabili ağabeytandi*’ (Gerusalemme Liberata, XVII 21) derken, muhakkak ki bu manayı kasteder. 14. yy. Arap tarihçisi, bizzat Arap soyundan gelen bir şehirli olan İbn Haldun da Arap kelimesini bu anlamda sık sık kullanır.” * “Başka Araplar da, yerleşik hayatın Şüphesiz ki devamlı sakinleri değillerdir.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.18) Arap sözcüğü bir zaman Türkmen ve Kürt kökenliler için de kullanıldı “Bu devirde toplumları sınıflandırmanın başlıca ölçütü dindi. Çeşitli azınlık inançları, her biri kendi reisleri ve kanunlarına tâbi olarak, dini-siyasi cemaatler halinde örgütlenmişlerdi. Çoğunluk İslam Ümmeti’ne mensuptu. Üyeleri kendilerini her şeyden önce Müslüman olarak kabul ediyordu. Daha başka sınıflandırmalar gerektiğinde Mısırlı, Suriyeli, Iraklı gibi bölgesel veya şehirli, köylü, göçebe gibi sosyal sınıflandırma yapılıyordu. Arap terimi bu sonuncu gruba aittir. Terim etnik manasından o kadar uzaklaşmıştır ki, bazen Kürt veya Türkmen kökenli Arap olmayan göçebeler için bile kullanılmıştır. İslam Ümmeti içinde egemen sınıf başlıca Türkler olduğu zamanlarda –bu durum Ortadoğu’da yüzyıllarca devam etmiştir- Arapça konuşan şehirli ve köylü tabakasına Ebnâ’ül-Arab veya Evlâd’ül-Arab adı verilmiştir ve bunlar böylece bir taraftan idareci Türk sınıfından diğer taraftan da göçebeler veya öz Araplar’dan ayırt edilmiştir. Egemen sınıf olarak Türkler’in yerine başkaları geçmesine rağmen, halk Arapçası’nda bu durum günümüze kadar aynen kalmıştır. Ancak Arapça konuşulan ülkelerin aydınları arasında, esaslı neticeleri olacak bir değişiklik meydana geldi. Bu ülkelerde Avrupalıların faaliyet ve etkilerinin hızla artışı, ortak anavatan, dil, karakter ve siyasi gayeye sahip bir halk topluluğu şeklinde tasavvur olunan Avrupai millet fikrini getirdi. 1517’den beri, Osmanlı İmparatorluğu Yakın ve Ortadoğu’nun Arapça konuşan halklarından çoğunu idare ediyordu. Batı emperyalizmi yüzünden şiddetli bir sosyal değişiklik buhranı geçirmekte olan bu halk üzerine milliyet fikrinin tesiri, bir Arap uyanışının ve müstakil devlet veya devletler kurulmasını amaç edinen bir Arap milli hareketinin ilk tezahürlerini doğurdu. Hareket Suriye’de başladı; sanıldığına göre, ilk liderler yalnız bu ülkeyi istiklale kavuşturmayı düşünmüşlerdir. Daha, sonra, hareket Irak’a yayıldı ve son yıllarda, Mısır’daki, hatta Kuzey Afrika’nın Arapça konuşulan ülkelerindeki mahalli milliyetçilik hareketleriyle sıkı ilişkiler kurdu.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.20) Arap teorisyenlerine göre Arap kimdir? “Arap milliyetçiliği teorisyenlerine göre, Araplar sınırları belirli bir bölgede yaşayan, Arapça konuşan ve geçmiş Arap şanının hatırasını yüceltenlerden oluşmuş, Avrupai anlamda bir millettir. Bu sınırların nereden geçtiğine dair çeşitli görüşler vardır. Bazılarına göre, Arap bölgesi yalnız Güneybatı Asya’nın Arapça konuşulan elkelerini içine alır. Diğerleri Mısır’ı da buna katar; bu husus tartışmalıdır, çünkü birçok Mısırlı, milliyetçiliği yalnızca Mısır çerçevesinde düşünürdü. Birçokları Fas’tan İran ve Türkiye sınırlarına kadar bütün Arapça konuşulan ülkeleri Arap milletinin sahası sayar. Halk dilinde ‘Arap’ kelimesinin ‘bedevi’ manasına kullanılmasına rağmen, bu görüş noktasından, yerleşik ve göçebe Arap arasındaki sosyal engelin artık önemi kalmaz. Dini inancın uzun zaman hakim bulunduğu bir toplumda din engelinin bertaraf edilmesi daha güçtür. Hareketin sözcüleri her ne kadar vakayı kabul etmezlerse de, birçok Arap, Arapça konuştukları halde Arap dinini ve dolayısıyla bu dinin beslediği medeniyetin büyük bir kısmını reddedenleri Araplık dışında bırakır. Özet olarak Arap terimi, ilk olarak M.Ö.9.yüzyılda ortaya çıkar ve Kuzey Arabistan çölündeki Bedevileri tarif için kullanılır. Civar ülkelerin yerleşik halkı arasında, terim birçok yüzyıl bu anlamı ifade eder. Yunanlar ve Romalılar bu terimi vahaların yerleşik halkına ve güneybatıdaki nispeten ileri medeniyeti içine almak üzere, ilk defa olarak, bütün yarımadaya genelleştirir. Yerleşik ve göçebe Araplar’ın ortak dili Arapça adını taşımasına rağmen, terimin bizzat Arabistan’da hâlâ göçebelere özgü kaldığı sanılır. Adı geçen terim, İslam fetihlerinden sonra ve Arap İmparatorluğu devrinde, Arapça konuşan idareci fatihler sınıfını egemenlik altına almış kavimler kütlesinden ayırt ederdi.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.21) Arap İmparatorluğu devrinde Arap’ın anlamı nasıl değişti? “Arap krallığı bir kozmopolit İslam İmparatorluğu haline gelince, Arap terimi –içten çok dışarı ülkelerde kullanılmak üzere- bu imparatorluğu, Arap dilinde, Arap zevk ve geleneği tesirinde olmakla beraber, çeşitli ırk ve dinlere mensup insanlar tarafından yaratılan karışık kültürünü ifade etmeye başladı. Arap fatihlerinin Araplaşmış kitlelerle kaynaşması ve başka idareci unsurların ortak tâbiyeti altına girmesi sonucunda, Arap kelimesi milliyet muhtevasını yavaş yavaş kaybederek aslî Arap yaşayış tarzı ve dilini diğerlerinden çok sadakatle korumuş olan göçebeleri niteleyen bir sosyal terim oldu. Arapça konuşan yerleşik halka, genel olarak sadece Müslüman denildi; bazen de bunlar, başka dil konuşan Müslümanlardan ayırt edilmek için, Ebna’ül-Arab veya Evlad’ül-Arab adıyla anıldı. Belirli anlamlar kazanarak günümüze kadar gelen bu çeşit adlandırmalar yanında, Batı etkisi altında doğan bir yenisi, son elli yıldan beri, gittikçe önem kazandı. Buna göre, Arapça konuşan halklar ortak ülke, dil ve kültürün, ortak siyasi bağımsızlık özleminin birleştirdiği Avrupai manada bir millet ve kardeş milletler topluluğudur.” (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.22)
Konu hayati tarafından (16.08.07 saat 18:21 ) değiştirilmiştir..
|