iconBütün zaman ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 02:51 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Toplum ve Yaşam » Toplum bilimi » Etnik gruplar » bizans

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 22.08.07, 21:26
Standart bizans

hayati - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Ordinaryüs
Üyelik tarihi: Dec 2006
İletiler: 48.550
Send PM
22.08.07, 21:26


Bizans imparatorları kimlerdir?
"Konstantinos 1 324-337
Konstantios 337-361
Iulianos 361-363
Iovianos 363-364
Valens 364-378
Tneodosios 1 379-395
Arkadios 395-408
Theodosios 2 408-450
Markianos 450-457
Leon 1 457-474
Leon 2 -474
Zenon 474-475
Basiliskos 475-476
Zenon (ikinci kez) 476-491
Anastasios 1 491-518
Iustinos 1 518-527
Iustinianos 1 527-565
Iustinos 2 565-578
Tiberios 1. Konstantinos 578-582
Mavrikios 582-602
Phokas 602-610
Herakleios 610-641
Konstantinos 3 ve Heraklonas -641
Heraklonas -641
Konstans 2 641-668
Konstantinos 4 668-685
Iustinianos 2 685-695
Leontios 695-698
Tiberios 2 698-705
Iustinianob 2 (2.kez) 705-711
Philippikos 711-713
Anastasios 2 713-715
Theodosios 3 715-717
Leon 3 717-741
Konstantinos 5 741-775
Leon 4 775-780
Konstantinos 6 780-797
Irene 797-802
Nikephoros 1 802-811
Stavrakios -811
Mikhail 1.Rangabe 811-813
Leon 5 813-820
Mikhail 2 820-829
Theophilos 829-842
Mikhail 3 842-867
Basileios 1 867-886
Leon 6 886-912
Aleksandros 912-913
Konstantinos 7 913-959
Romanos 1.Lakapenos 920-944
Romanos 2 959-963
Nikephoros 2.Phokas 963-969
Ioannes 1.Çimiskes 969-976
Basileios 2 976-1025
Konstantinos 8 1025-1028
Romanos 3.Argyros 1028-1034
Mikhail 4 1034-1042
Zoe ve Theodora -1042
Konstantinos 9.Monomakhos 1042-1055
Theodora (2.kez) 1055-1056
Mikhail 6 1056-1057
Isaakios 1.Komnenos 1057-1059
Konstantinos 10.Dukas 1059-1067
Romanos 4.Diogenes 1067-1071
Mikhail 7. Dukas 1071-1078
Nikephoros 3.Botaneiates 1078-1081
Aleksios 1.Komnenos 1081-1118
Ioannes 2.Komnenos 1118-1143
Manuel 1.Komnenos 1143-1180
Aleksios 2.Komnenos 1180-1183
Andronikos 1.Komnenos 1183-1185
Isaakios 2.Angelos 1185-1195
Aleksios 3.Angelos 1195-1203
Isaakios 2 (2.kez) ve
Aleksios 5.Murtzuphlos 1203-1204
Theodoros 1.Laskaris 1204-1222
Ioannes 3.Dukas Vatatzes 1222-1254
Theodoros 2.Laskaris 1254-1258
Ioannes 4.Laskaris 1258-1261
Mikhail 8.Palaiologos 1259-1282
Andronikos 2.Palaiologos 1282-1328
Andronikos 3.Palaiologos 1328-1341
Ioannes 5.Palaiologos 1341-1391
Ioannes 6 Kantakuzenos 1347-1354
Andronikos 4.Palaiologos 1376-1379
Ioannes 7.Palaiologos -1390
Manuel 2.Palaiologos 1391-1425
Ioannes 8.Palaiologos 1425-1448
Konstantinos 11.Palaiologos 1425-1453"
(Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, TTK, 1991)






Bizans neden Ortaçağ’ın kültür ve aydınlanma merkeziydi?
“Antik geleneklere sıkı sıkıya bağlı kalmak Bizans İmparatorluğu’nun özel bir kudret kaynağı idi. Grek kültürü geleneklerine dayanmak suretiyle Bizans yüzyıllar boyunca dünyanın en önemli kültür ve aydınlanma merkezi olarak ayakta durmuştur.
O, Roma Devleti’nin geleneklerine dayanarak Ortaçağ dünyasına bir devlet olarak üstün durumunu muhafaza etmiştir. Bizans Devleti, emsali bulunmayan, çok geniş ve yetiştirilmiş bir memurlar cihazına, üstün bir savaş tekniğine, geliştirilmiş bir hukuka ve çok ileri bir iktisadî ve malî sisteme sahiptir.
Emrinde büyük servetler vardır ve devlet bütçesinin parasal iktisadî temeli gittikçe güçlenir. Bu bakımdan Bizans Devleti, ilkel doğal iktisadîyatları ve muahhar antik devir ve Ortaçağ ülkelerinden esas bakımından farklıdır.
Ödeme gücü en iyi devrelerinde hemen hemen sonsuz görünümü uyandıran Bizans’ın kudret ve itibarı her şeyden önce paraca zenginliğine dayanır.”
(Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, S. 30)





Helenizm Bizans’ta ne kadar etkindir?
“Hellenismus ile Bizanslılık sadece irsî olarak değil ayrıca derin bir mahiyet akrabalığı ile de birbirine bağlıdır. Hellenismus gibi Bizantinismus da birleştirici ve uygunlaştırıcı ruhî ve fikrî bir kudrettir.
Her ikisi de, Bizantinismus Hellenismus’dan daha yüksek derecede, bir ikinci kuşak olma, bir yaratıcılık dışı bağımlılık havası ile malûldürler. Her ikisi de kendilerininkinden daha büyük, daha yaratıcı kültürlerin mirasıyla yaşarlar ve her ikisinde de tarihî başarı kendi yaratıcılıklarında değil daha ziyade meydana gelmiş olan sentezdedir.
Hellenismus insanı gibi Bizanslı da kültür tipi olarak bir toplayıcıdır. Ancak toplayıcılık ne kadar gerçek fikrî canlılıktan yoksun, taklit ne kadar aslın anlam ve muhtevasını basitleştirmiş ve şeklin aslî güzelliğini çoğunlukla boş ve manasız bir hitabete tahvil etmiş olsun, yine de antik kültür varlığının sevgi ile korunmasının, Roma hukukunun ve Grek tenevvürünün itina ile muhafazasının Bizans7ın büyük tarihî şerefi olduğu da muhakkaktır.
Antik devrin iki zıt kutbu ve aynı zamanda iki doruğu olan Greklik ve Romalılık Bizans toprağında bir bütün halinde birleşirler, gelişirler ve bunların en yüksek tesir araçları olan Roma devlet müessesesi ve Grek kültürü yeni bir hayat sentezi halinde bir araya gelip, eski devlet ile eski kültürün en kuvvetli düşmanları olarak görmüş oldukları Hıristiyanlık ile bir daha çözülemez bir şekilde birleşirler.
Hıristiyan Bizans ne putperest sanatından, ne de putperest hikmetinden nefret eder. Nasıl Roma hukuku bütün devirler içinde Bizanslılar’ın hukuk ve hukuk bilincinin temeli olarak kalmışsa, Grek kültürü de bütün devreler için onların fikir hayatlarının temeli olarak kalmıştır.
Grek ilmi ve felsefesi, Grek tarih yazarlığı ve şiiri din bakımından en mutaassıp Bizanslının bile tenevvür malzemesidir. Bizzat Bizans Kilisesi antik felsefenin düşünce formunu benimsemiş ve bunun tasavvur ve düşüncelerini Hıristiyan dogma bilgisinin şekillendirilmesinde kullanmıştır.”
(Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, S. 30)






Bizans’ın Hun macerası...
“2.Theodosius onlara (Hunlar’a b.n.) altın olarak, yıllık bir vergi ödemeyi kabul etmişti. Attila, başa geçtikten sonra bununla yetinmeyerek, Theodosius’tan, alınan haracın iki katına çıkmasını ve kendisine magister militum unvanı verilmesini sağladı.
Ve bununla da yetinmeyerek, 441 yılında Tuna’yı aştı. Sirmium ve Naisus’u (Niş) ele geçirdi. Konstantinopolis üstüne yürüdü. İranlılar’la savaşmakta olan 2.Theodosius, yıllık verginin üç katına çıkarılmasını ve Hunlar’a aldıkları Romalı tutsaklar için bir kurtulmalık verilmesini öngören aşağılayıcı bir antlaşma imzalamak zorunda kaldı.
Ama Attila yine de, 447’de Tuna’yı aşarak Moisia’yı yakıp yıktı ve Thermopylai’ye kadar gitti. Yine pazarlığa oturuldu. Haraç vermeyi reddeden ilk kişi, Marcianus oldu. Bunu belki de o sırada Attila’nın gözünün Batı’da olduğunu bildiği için yapmıştı.
Nitekim, gerçekten, Attila birliklerini batıya yöneltti. Campi Catalaunici’de başarısızlığa uğradı. Attila’nın, 452’de döndüğünde, Konstantinopolis’te saltanat süren imparatorla hemen bir savaşa girişecek gücü yoktu. Zaten bir yıl sonra da öldü ve onunla birlikte devleti de son buldu.”
(Paul Lemerle, Bizans Tarihi, S.42-43)




İstanbul’dan önce orada ne vardı?
“İstanbul’un Konstantinus tarafından “kurulması”ndan söz ederken, bu kurulma sözcüğünün anlamı üzerinde anlaşmaya varmak gerekir.
Söz konusu olan, hiç de, yeni bir yerde kurulmuş yeni bir kent değildir.Bizans’taki bu eski Megara kolonisi, daha önce de, Marmara Denizi ile Haliç’in oluşturduğu geniş doğal limanın arasında yer alıyordu.
Bizans’ın refahı ve aynı zamanda geçirdiği birbirinden değişik durumlar da, Boğazlar’ın oluşturduğu büyük ticari yol ile, Avrupa ile Asya’nın birleştiği yerde, İlkçağ’ın buğday yolu üzerinde bulunan bu olağanüstü konumunun sonucu olmuştur.
Ama, Konstantinus imparatorluğa ikinci bir başkent yapmak amacıyla seçtiğinde burası henüz ancak büyükçe bir kasabaydı.
Konstantinus’tan önce Roma dünyasının bir başkenti vardı: Roma; Konstantinus’tan sonra ise, kurumsal olarak iki başkenti oldu: Roma ve Konstantinopolis.”
(Paul Lemerle, Bizans Tarihi, S.22)




İstanbul nasıl kuruldu?
“... Gerilemeye terk edilmiş olan Roma karşısında, İstanbul her geçen gün biraz daha büyüdü ve sırf imparatorun oturduğu yer olmasının yanı sıra idarenin de merkezi olması, burayı gerçek başkent durumuna getirdi.
Konstantinus’un saltanat döneminin en temel olayı budur ve bence bu olay, kaçınılmaz sonu öne almış olan, Hıristiyanlığın kabulünden çok daha önemlidir.
Daha İlkçağ’dan beri Konstantinus’un, paganlığın kalesi Roma’dan, halkın orada artık kendisini sevmediği kanısına vardığı için ayrıldığı söylenmiştir.
Sözde Eusebios’un tanıklığına bakarak, Konstantinopolis’i Hıristiyan bir kent yapmak istediğine inanmanın da yanlış olacağı gibi, bu da yanlıştır.
Kentin kuruluşuna, pagan ayinler eşlik etti ve Konstantinus, kentte kiliseler yaptırmasına karşılık, varolan tapınakları bıraktı (hatta pagan Zosimos’un bu konuda güvenilir sayılabilen tanıklığına göre yenilerini inşa ettirdi.)
Konstantinus, aslında, stratejik, ekonomik, politik düşüncelerle hareket ediyordu.
Stratejik: İmparatorluk üzerindeki en büyük tehlikeler Gotlar’la Persler’den geliyordu. Zaten kendisi Germenia ve İllirya kavimleri karşısında tehlikede olan Roma, bu iki harekat alanından çok uzaktaydı. Ele geçirilmez kale İstanbul, aynı zamanda, kuzeyin ve doğunun barbarlarına karşı tam bir kara ve deniz hareket üssüydü.
Ekonomik: Karışık zamanlarda Boğazlar yolunu serbest tutmak, Karadeniz kıyılarındaki ülkelerle Akdeniz, Avrupa ile Asya arasında ticari mübadeleyi sürdürmeyi sağlamak zorunluluğu vardı.
Ve nihayet politik: İtalya’nın, daha 2.yüzyılda pek apaçık olan genel gerilemesi hızlanmıştı; eski ayrıcalıklarının içinde gururla donup kalmış olan Roma, ölü bir kentti. Yunan Doğu, zenginliği ve uygarlığıyla, imparatorluğun yaşayan kısmı olarak açıklıkla ortaya çıkıyordu.
Zaten Roma daha 3. yy.da fiili başkent olmaktan çıkmıştı. Dörtler erkinin dört hükümdarından hiçbirinin ikametgahının Roma’da olmaması ve İtalya’da da, o dönemde, Milano’nun yerini almış olması anlamlı değil midir?
Ve yine, zaten Konstantin’in kendisi de Roma’da değil, Trier’de, Sirmium’da (Mitrovica), Nikomedeia’da oturmuştur.”
(Paul Lemerle, Bizans Tarihi, S.22-23)




İstanbul’un resmi kuruluş tarihi nedir?
“... I.Konstantinos’un, Bosforos kıyılarında, törenle, imparatorluğun yeni başkentinin açılışını yaptığı 11 Mayıs 330...”
(Paul Lemerle, Bizans Tarihi, S.7)




Bizanslılar kendilerine ne ad verirlerdi?
“Bizans tarihi evvel emirde sadece Roma tarihinin yeni bir devresi ve Bizans devleti eski Imperium Romanum’un sadece bir devamıdır. Bizans bilindiği gibi, bizim Bizanslı dediğimiz kişilerin bilmedikleri, daha sonraki devrin bir terimidir. Bunlar kendilerini her zaman Romalı (Pωμαιοι) olarak adlandırmış, imparatorlarını Roma hükümdarları, eski Roma Caesar’larının halef ve mirasçıları saymışlardır.
Devletleri yaşadığı sürece Roma adı onları büyülemiş ve Roma devlet geleneği onların siyasî düşünce ve iradelerine sonuna kadar hâkim kalmıştır. Etnik bakımdan mütecanis olmayan imparatorluk Roma devlet düşüncesi sayesinde bir arada tutulmuş ve çevresine karşı tutumu Roma’nın evrensellik düşüncesine uygun olarak saptanmıştır.”
(Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, S. 25.)






Bizans’ın kötü yanları nelerdi?
“...Bu devletin her şeyi ve herkesi bu malî gereksinimlerine köle yapan hazinecilik zihniyetidir. Onun mükemmel yetiştirilmiş idare cihazı aynı zamanda en vicdan tanımaz sömürünün bir aleti idi.
Bürokratik devletin belkemiğini teşkil eden usta Bizans memurlar müessesesi en kötü bir ahlaksızlık numunesidir. Bizans memurlarının atasözü halini almış irtikâp ve ihtirası halk için en korkunç bir musibet idi. Devletin serveti ve yüksek kültürü, halk kitlelerinin yoksulluğu, hukuk yoksunluğu ve hürriyetsizliği bahasına sağlanmıştı.”
(Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, S. 30)




Bizans Peçenekler’i Kıpçaklar’a kırdırıyor...
“I.Aleksios’un karşı karşıya kaldığı en büyük tehlike, Bogomiller tarafından çağrılan Peçenekler oldu. Peçenekler, Aleksos’u Silistre’de yendikten sonra, 1091’de Konstantinopolis’in surları önüne geldiler ve Selçuklu Türkleri ile, Bizans için ölümcül bir tehlike oluşturacak olan bir ittifaka girmelerine ramak kalmışken, bu yüzden çok güç durumda bulunan Aleksios, onlara karşı vahşi Polovestler’i (Kıpçaklar ya da Kumanlar) çağırdı ve onlar da 1091’de Peçenekler’i hemen hemen tümüyle yok ettiler.
Türkler’i ise, Birinci Haçlı Seferi’nin neredeyse tüm Küçük Asya’dan bir süre için kovacağını göreceğiz. 2.İoannes’in saltanatının başlangıcında, Peçenekler saldırıyla dönmeyi denediler ama tam anlamıyla ezilerek Bizans tarihinden artık tümüyle yok oldular.
(Paul Lemerle, Bizans Tarihi, S.89)






Bizans'ta Türkler
"Bizans İmparatorluğu'nun bin yıllık tarihini kapsayan devre içinde Türkler, bu imparatorluğun çeşitli etnik kökene mensup halkı arasında büyük bir grup oluşturmaktaydı. İmparatorluğun bünyesinde 5.yüzyılın ilk yarısından itibaren Hunlar ve daha sonra Avarlar, Oğuzlar, Peçenekler, Kumanlar gibi Balkanlar yoluyla gelip Bizans tebaası olmuş pek çok Türk bulunuyordu. Aynı şekilde 10.yüzyıl ortalarından itibaren Orta Asya'dan İran yoluyla Doğu Anadolu Bölgesi'ne göç edip imparatorluk topraklarında yerleşmiş Türk toplulukları da vardı ve bunlar daha o sırada Bizans ordularında görev almaya başlamışlardı. Zira bu dönemde kaleme aldığı De Cerimoniis adlı eserinde İmparator 7.Konstantinos Porpyrogennetos, saray muhafızları arasında Ferganalı Türklerin bulunduğunu yazmıştır. 10.yüzyıl Bizans yazarları genelde Asya'dan gelen bu halk için Tourkoi terimini kullanmaktaydılar.
11.yüzyılın ortalarında ise, Selçuklular'ın Anadolu'ya girişleri ve kısa zamanda Ege ve Marmara kıyılarına kadar ilerleyişleri Bizans'ı Türkler'le çok daha yakın ve yoğun ilişki içine soktu. Bu ilişki ister savaş ister barış halinde olsun, aralıksız devam etti ve aynı yüzyılın ikinci yarısında imparatorluk içindeki Türk unsuru dikkati çekecek kadar arttı. Bunların bir kısmı, diğer yabancı milletler mensup kişiler gibi, özellikle askeri alanda görev yapmak üzere Bizans hizmetine girmeye başladılar. Bizans yönetimi bundan memnundu. Zira imparatorluk yüzyıllardan beri yabancıları bünyesinde toplama politikasını sürdürmekteydi. İmparatorlar çoğu zaman bu yabancılara saray unvanları bahşederek onları aristokrat sınıf içine almayı, hatta evlilik yoluyla hanedana bağlamayı, kendi menfaatleri açısından uygun buluyorlardı. Bu sebeple Türkler'in de imparatorluğa katılmalarından hoşnuttular. Özellikle Komnenoslu hükümdarların, sarayda ve devlet idaresinin yüksek mevkilerinde yer alıp tahta karşı suikast ve her türlü entrika girişimine hevesli Bizans aristokrasisi ile hiç ilişkisi bulunmayan Türkler'in bizzat imparatorun şahsına gösterdikleri bağlılığa çok daha fazla güvendikleri anlaşılıyor.
Gönüllü gelenlerin yanı sıra Bizans, Anadolu'da ve Balkanlar'da komşuları olan Türk toplumları ile yaptığı savaşlarda esir aldığı Türkleri de bu mozaik içine katmaktaydı, ele geçirdiği esirleri, özellikle çocukları kendi geleneklerine uygun şekilde yetiştirip bunları imparatorluğun bir ferdi haline getirmekte, bu kişilerin çoğu da gerçekten ordu ve devlet yönetiminde yüksek mevkilere ulaşmaktaydı. Bu açıdan ele alındığında Bizans tarihinde, hele 12.yüzyılda imparatorluğa yeniden parlak bir dönem yaşatmış Komnenoslu hükümdarlar yanında siyasi ve askeri alanda yükselmiş ve önemli rol oynamış Türk asıllı birçok kişinin adını ve faaliyetlerini tespit etmek mümkündür."
(Bizans Tarihi Yazıları, Prof. Dr.Işın Demirkent, Dünya Kitapları)





Bizans'ın Türk komutanları kimlerdi?
"İmparator 6.Mikhail (1056-57) devrinden itibaren esir alınmış veya gönüllü gelip Bizans hizmetinde bulunmuş Türkler arasında Amertikes (Humartekin, Harun), Khrysoskulos (Erbasgan, Kurtçu), Tzakhas (Çaka), Tatikios, Siaus (Siyavuş), Elkhanes (İlhan), Skaliarios, Kutlumusios (Kutulmuş), Prosukh (Porsuk), Pupakes, Khaluphes (Halife) adları sayılabilir."
(Bizans Tarihi Yazıları, Prof. Dr.Işın Demirkent, Dünya Kitapları)





Ekloga'dan*

"1. Zina edene evli erkeğe ıslah için yirmi kırbaç vurulacak ve zengin yahut fakir olmasına bakılmaksızın para cezası ödetilecektir.

2. Evli olmadığı halde cinsel ilişkide bulunan erkeğe altı kırbaç vurulacaktır.

3. Bir rahibe ile cinsel ilişkide bulunan kişi, Tanrı'nın Kilisesi'ni kirlettiğinin ispat edilmesi üzerine burnu yarılarak cezalandırılır, çünkü Kilise'ye ait olan bir kadın ile zina etme günahını işlemiştir ve rahibe de, şayet ayağını denk almazsa, aynı şekilde cezalandırılacaktır.

4. Kendi vaftiz kızını, yani Kurtuluş'un yolu olan vaftizinde isim babalığı yaptığı kadını, karı olarak almaya niyetlenen, bu kadınla evlenmeden cinsel ilişki kuran ve fiilden suçlu bulunan kimse, sürgün edildikten sonra, zinaya giden diğer fiiller için uygun görülmüş cezaya çarptırılacak, yani hem erkek hem kadının burunları yarılacaktır.

5. Karısının zina ettiğini bildiği halde buna göz yuman erkek, kırbaç cezasının ardından sürgün edilir, zina eden kadın ile zina ettiği erkeğin de burunları yarılır.

6. Ebeveyn ile çocuk, çocuk ile ebeveyn, kız kardeş ile erkek kardeş olmak üzere fücur eden kimseler, kılıç ile başları vurulmak suretiyle ölüm cezasına çarptırılır. Aralarında başka derecelerden akrabalık olup da birbirlerini cinsi yönden suistimal edenler, yani üvey kız ile baba, üvey oğul ile ana, kayınpeder ile gelin, kayınbirader ile yenge, amca veya dayı ile ile yeğen, teyze veya hala ile yeğen, burunları yarılarak cezalandırılır. İki kız kardeşle, hatta iki kuzenle cinsel ilişkisi olan erkek de aynı cezaya uğrar.

7. Gayrı meşru cinsel ilişkide bulunarak hamile kalan ve düşük yapmaya çalışan kadın, kırbaç cezasının ardından sürgün edilir.

8. Aktif veya pasif surette olsun, tabiata aykırı fiillerde bulunan kimseler, kılıç ile başları kesilerek ölüm cezasına çarptırılır. Pasif yoldan bu suçu işleyen kimsenin on iki yaşın altında olduğu tespit edilirse, yaşı küçük olduğu için cahilliğinden ötürü bu suçu işlemiş olması sebebiyle affedilir.

9. Kerih fiil'den (eşcinsellik) suçlu bulunanlar, hadım edilir.

*Ekloga'dan cinsel suçlarla ilgili yasalardan bir seçme. Ekloga, 3.Leon tarafından, ölümünden az önce 740 yılında yayımlanan Bizans medeni kanunudur. Kaynak, Byzantium:Church, Society and Civilization Seen Through Contemporary Eyes, (der.) Deno John Geanakoplos, University of Chicago Press, 1984.

(Cogito dergisi, Sayı 17, 1999)





Bizans'ta manastır sisteminin kökenleri
"Uzun tarihi boyunca Bizans toplumunun her kademesini derinden etkilemiş olan bu kurumun kökenini tespit etmek için imparatorluğun ilk yüzyıllarına dönelim şimdi. Manastır sisteminin ortaya çıkışı, Roma İmparatorluğu'nda Hıristiyanlığın yayılmasıyla yakından ilişkilidir; ilk keşişler, Hıristiyanlara yönelik zulmün son evrelerini içeren 3. yüzyıl sonlarında ortaya çıkmıştı. Sonraki yüzyılda, İmparator Constantinus'un Hıristiyanlığı kabul etmesinden hemen önceki evreydi bu.
"Manastır" sözcüğü Yunanca μονάζω (tek başına yaşamak) fiilinden türemiştir; nitekim ilk keşişler, tek başına yaşayan birer münzeviydi. Dini bütün Hıristiyanlar, baskı ve zulümden kurtulmak için çöle sığınır, orada rahatsız edilmeden ibadetlerini yerine getirerek çilekeş bir hayat sürebilirlerdi. Geleneksel anlatıya göre bu çetin hayat tarzını benimseyen ilk kişi, Paulus adında biriydi (Havari Paulus'la karıştırılmaması için ‘İlk Münzevi’ adıyla anılır). Muhtemelen İmparator Decius zamanında (249-51) baskılardan kaçan Paulus, Mısır çöllerindeki dağlara çekilip bir mağarada yaşamaya başlamış. Hemen yakınlarda bir palmiye ağacı bitmiş ve bir pınar akmaktaymış. Palmiye yapraklarından kendine giysi yapan Paulus'a bir karga her gün bir somun ek­mek getiriyormuş. Böylece her türlü ihtiyacını karşılayan Paulus, ölene dek 60 yıl boyunca huzur içinde yaşamış burada.
Kendisinden genç bir çağdaşı olan Aziz Antonios çok daha fazla tanınmaktadır. Bunu da 4. yüzyılda, Kilise Babası İskenderiyeli Athanasios'un kaleme aldığı yaşamöyküsüne borçluyuz. Sonradan bütün azizlerin yaşamöykülerine model olan bu eser, ortaçağda hem Doğu'da hem Batı'da yaygın biçimde okunmuştur. Paulus yapayalnız yaşıyordu; Aziz Antonios'un yanına ise müritleri akın etti ve böylece keşiş toplulukları gelişmeye başladı. Keşişler hafta içinde ayrı ayrı hücrelerde kalıyor, dua edip hasırdan şilteler yapıyorlardı; hafta sonunda ise ibadet için toplanırlardı. Bu tür manastır topluluklarına tavra adı verilirdi. Aziz Antonios'un önemi, şahadet olmaksızın fakat nefsi körelterek kutsiyete erişmenin yeni bir yolunu göstermiş olmasından kaynaklanır.
"İnancı öylesine güçlüydü ki, bütün gece hiç uyumadan durduğu olurdu, hem de bunu bir değil birçok kez yaparak herkesi hayrete düşürmüştü. Günde bir kez, günbatımından sonra yemek yiyordu; iki günde bir yediği de olurdu, hatta pek çok kez dört gün durduktan sonra yemek yemişti. Onun gıdası ekmek ile tuzdu; bir tek su içerdi; et ile şarabın sözünü etmek zaten yersiz olur zira samimiyetle münzevi hayatı süren diğer adamlar için de söz konusu değildi bunlar. Sazdan bir şilte üzerinde uyur ama çoğu zaman doğrudan çıplak toprağa uzanırdı." 1
4. yüzyıl başlarında insanlar, Antonios'u örnek alarak çöle koşuyorlardı Hıristiyanlığın kuruluşuyla birlikte manastır yaşamının çöküşe geçmesi beklenebilirdi, çünkü ilk başlarda çok sayıda keşiş, baskılardan kaçarak çöle sığınmıştı. Ancak Hıristiyanlık hoş görülmeye başlanınca keşişlerin sayısı daha da arttı. Birçok Hıristiyan, artık inançlarının yeterince sınanmadığı hissine kapılarak kendi çetin sınavını kendi yaratmak üzere çöle çekilmeye başladı. Üstelik sadece erkekler değil, kadınlar da münzevi oluyordu; fakat bu kadın münzevilerin bir kısmı, tecavüze uğramamak için ya da kendi cinselliklerini inkar ettiklerinin ifadesi olarak erkek kılığına girmekteydi.2 Aziz Antonios'un yaşamöyküsünde Şeytan'ın şöyle yakındığı duyulur: "Zayıf düştüm ben ... Artık ne bir yerim var, ne silahım, ne şehrim. Hıristiyanlar her yere yayılmış, sonunda çöl bile keşişlerle doldu."3
Ancak Hıristiyanlar, uhrevi olmayan sebeplerle de, sözgelimi vergiden ve askerlikten kaçmak için keşişliğe yönelince sorunlar başladı. Yine Aziz Antonios'un Yaşamı'ndan bir alıntı yapacağım:
"Böylece ibadet çardakları gibi hücreler kurdular dağlarda; sürekli mezmurlar söyleyen, okumayı seven, oruç tutan, dua eden, gelecekte olacakları sevinçle bekleyen mübarek topluluklarla doldu buralar... Kendiliğinden gelişmiş, dindarlık ve adaletle dolu bir toprak parçası görebilmek gerçekten mümkündü ar­tık. Zira burada ne kötülük edenler vardı, ne kötülüğe uğrayanlar, ne de vergi ­tahsildarının aşağılamaları: Bunların yerine, yegane amacı fazilet olan çok sayıda çilekeş bir araya toplanmıştı... Geniş mülkleri olan çok sayıda asker ve adam hayatın yüklerini bir yana bırakıp ömürlerini keşiş olarak geçirmeye gelmişti."4
Aslında o kadar çok genç adam çöle çekilmişti ki, sonraları, 4. yüzyılda bir imparator, kamusal görevlerinden kaçmak için manastırlara sığınan keşişlerin buralardan çıkarılması için emir verdi.
Lavra'larda yaşayan münzevilerle keşişlerin yanı sıra 300 dolaylarında Mısır'da başka bir manastır sistemi gelişti. Adını Yunanca кοıνоζ ßıоζ, yani ‘ortak yaşam’dan alan bir tarikat manastırıydı bu. Yukan Mısır'da, Teb ile Luksor'un hemen kuzeyinde, son derece örgütlü bir yapı göstererek gelişen bu manastır sisteminin kurucusu, Pakhomios idi. Tarikat manastırlarında münzevilerin zaten uymakta olduğu yoksulluk ve iffet erdemlerine bir üçün­cüsü, itaatkarlık erdemi eklenmişti. Manastır bir başkeşişin yönetimindeydi ve keşişler de ona itaat etmek zorundaydı. Münzevi keşişler, kendi hayat tarzlarını kendileri belirliyor, dolayısıyla da kurtuluşa erme doğrultusunda kişisel manevi programlarını oluşturuyorlardı. Tarikat manastırlarında ise düzenli olarak toplu ibadet yapılmaktaydı ve bütün keşişler bunlara katılmakla yü­kümlüydü, Ayrıca her keşişten el emeğine dayalı belli bir iş görmesi, örneğin tarlada çalışması ya da kumaş dokuması beklenirdi. Muazzam genişlikte olan Pakhomios manastırlarında çoğu zaman yüzlerce, hatta bazen binlerce keşiş yaşıyordu.
Bu ilk 'çöl babaları'nın hikayelerini okuyunca, birbirini izleyen olaylar içinde belli temaların tekrar tekrar gündeme geldiği görülür. Bunlardan biri, keşişlerin kadın cinsine duyduğu tiksintidir; kadınlarla her türlü temastan kaçınmak için iyice aşırıya varan önlemler aldıkları görülür. Sözgelimi bir keşiş, günün birinde annesini sırtlayarak ırmaktan geçirmek zorunda kalmıştır. Karısını taşırken, ona dokunmamak için giysisiyle örtmüştür ellerini. Annesi ellerini niye örttüğünü sorunca şöyle der: ‘Çünkü kadın bedeni ateştir. Sana bile dokunacak olsam, başka kadınların anısı doluşur ruhuma.’5
Bu cinsel takıntının bir yüzü de kişinin kendi bedeninden tiksinmesidir. Mısırlı keşişler asla yıkanmaz ve giysi değiştirmezmiş; Pakhomios kurallarına göre keşiş ancak hastaysa yıkanmasına izin verilmiştir. Yazılanlara göre Aziz Antonios'un,
‘iç yüzeyi kıl kaplı bir giysisi vardı, dışa gelen tarafı ise deriydi bu giysinin ve ölene dek onu sırtından çıkarmadı- Asla suyla vücudunu yıkayıp kirlerini temizlemezdi, ayaklarını da yıkamaz, hatta zorunlu kalmadıkça suya bile sokmazdı onları. Ayrıca hiç kimse onu soyunuk görmüş değildi, öldükten sonraki gömme işlemini saymazsak kimse çıplak görmedi vücudunu.’6
Keşişlerin seksten uzak durma takıntısının yanına olsa olsa yiyeceklerden uzak durma takıntısı yaklaşabilirdi. Kimin en az yiyebileceği üzerine birbirleriyle yarışırlardı. Mesela Büyük Makarios bir keresinde bütün Büyük Perhiz dönemini haftada yalnızca bir kez yemek yiyerek geçirmişti ve o da, pazar günleri yediği birkaç lahana yaprağından ibaretti!"
1. Anthanasius, Life of Antony, İng. çev. H. Ellershaw ve A. Robertson, bkz. St. Athanasius: Select Works and Letters: A Select Library of Nicene and Post-Nicene Fathers of the Christians Church, 4. New York, 1892, s.197-98.
2. Patlagean, E., "L'histoire de la femme déguisée en moine et l'evolution de la saniteté féminine à Byzance", Studi Medievali, seri 3, 17, 1976, s.597-623.
3. Life of Antony, s.207.
4. Age., s.208, 219.
5. Waddell, Desert Fathers, s.74.
6. Life of Antony, s.209.
(Alice-Mary Talbot, Cogito dergisi, Sayı 17, 1999)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
Cevapla

Tags
bizanslar

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz