iconBütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 03:32 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » kütüphane » Toplum ve Yaşam » Toplum bilimi » Soykırımlar » Ermeniler-Osmanlı belgeleri

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #301  
Alt 14.03.07, 18:33
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: Ermeniler-Osmanlı belgeleri

Ermeni sorunu ve iç düşman kategorisi

İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri toplu halde.

Bu yaranın sarılması için, ne çok farklı saiklerle gündeme getirilen soykırım iddiasına gözü kapalı teslim olmamız gerekiyor ne de taşkın bir inkarcılığa kendimizi koyvermekle bunu başarmak mümkün

Lapsius, Enver Paşa'nın "Biz kendi iç düşmanlarımızla başa çıkabiliyoruz. Almanya'dakiler ise bunu başaramıyor. Onun için biz daha güçlüyüz", dediğini aktarır. Bu fikrin bu biçimde gerçekten söylenip, söylenmediği o kadar önemli değildir. Dönemin İttihat ve Terakki yöneticilerinden geriye kalan yazılı belgelerde, Osmanlı Ermenilerinin iç düşman oldukları için "anavatan topraklarındaki" varlıklarına son verilmesinin gerektiği inancı birçok kez dile getirilir. Bugün de, hem resmi tarih sözcüleri tarafından hem de yaygın bir toplumsal kanaat olarak benzer bir görüş dile getiriliyor.
İç düşman kavramı, toplumu homojen bir bütün halinde tasarlayan düşünce sisteminin doğal bir ürünüdür. "İç düşmanlar" elbette hep bir dış düşmanla ilişkilidirler ama dış düşman olgusundan farklı olarak, toplumsal bünyenin içindeki bir aykırılığın, bir "hastalığın" tezahürüdürler. Tasarlanan bünye, ancak mutlak homojenliği içinde hayatta kalabilecek bir yapıdadır. Bu bünyeyi kemirdikleri, beklenmedik anlarda onu zaafa uğrattıkları için, iç düşmanların dış düşmanlardan daha tehlikeli olduklarına inanılır. Homojen toplum hülyasının gerçekleşmesini engelleyen varlıkları nedeniyle yok edilmelerinin gerekli olduğuna hükmedilir.
Aşılan eşik
Balkan Savaşları sonrasında, İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde ve etrafında, dış müdahalelerin "bölücü etkilerine" karşı devletin korunması için, Edirne'den Halep'e uzanan yeni "anavatan toprakları" üzerinde etnik/dini açıdan homojen bir nüfus kütlesi yaratmanın olmazsa olmaz gerekliliğine inanç pekişti. Bu amacın gerçekleşmesine ayakbağı olan unsurlar, bağımsızlık veya özerklik talep etmese de, özerk kimliklerinin tanınmasını talep ettikleri andan itibaren bilkuvve veya fiilen iç düşmandılar. Berlin anlaşmasının "dış düşmanlara" verdiği geniş bir içişlerine karışma yetkisinin, ardından Trablusgarp ve Balkan savaşlarının sonuçlarının yarattığı travma içinde, bağımsızlığını elde ederek iç düşman olmaktan çıkmış unsurlara karşı çekilen çaresizliğin bedelini elde kalan "gayrı milli unsurlar" ödedi. Osmanlı Ermenilerinin yaşadıkları dramın, katıksız bir etnik temizlik hareketi olarak tezahür etmesi, bu eşiğin aşılmasından sonra başladı. Ondan önce pogromlar ve cemaatler arasındaki büyüklü, küçüklü çatışmalar biçiminde gelişen Ermeni sorunu, 1914 Yeniköy anlaşmasından itibaren farklı bir eşiğe taşındı.
Tehcir fikri ve uygulaması bir ilk değildi. İttihat ve Terakki ilk önce, yeni kurulmuş Bulgar devletinin Müslüman nüfusun "kendi arzusuyla" kaçmasını sağlamak için başvurduğu, çetelerin ahaliyi yıldırmasına göz yumup, "anavatanlarına" kaçmalarını sağlamak yönteminden esinlendi. İttihat ve Terakki'nin önde gelenlerinden olan Halil Menteşe, bu yöntemi açık biçimde tarif eder: "Talat Bey, Balkan Harbi'ndeki hıyanetleri tebarüz eden anâsırdan memleketi temizlemeyi ön safa almıştı. İstanbul Muahedesile Edirne, Kırkkilise ve civarındaki Bulgarlar, Bulgaristan'a sevk edilmişlerdi. Sıra Trakya'daki Rumlara gelmişti. Fakat bu çok ihtiyat isteyen bir işti. Zira yeni harbi doğurabilirdi. Alınan tedbir şu oldu: Valiler ve diğer memurin resmen işe müdahale eder görünmeyecek, Cemiyet'in teşkilâtı (Teşkilatı Mahsusa) işi idare edecek. Bir vak'a ihdas edilmeyerek, yalnız Rumlar ürkütülecek. Bu talimat dahilinde hareket başladı. Balkan Harbi'ndeki hıyanetlerinin tepkisile maneviyatı bozulmuş Rum halkı gitmek üzere ayaklandı. 100 bine yakın Rum, kimsenin burnu kanamaksızın Yunanistan'a çekilip gittiler. Bundan sonra aynı tarzda İzmir, Bergama, Dikili ve Menemen Rumları da ayaklandılar (...) İzmir civarından da 200.bine yakın Rum Yunanistan'a gitti." Aynı yöntem Karadeniz bölgesinde de uygulandı.


Ermenilerin farkı
Osmanlı Ermenilerinin, Bulgarlar veya Rumlar gibi gönderilecekleri veya kaçırılacakları bir yer, bir ulusal toprak, bir başka vatan yoktu. Dolayısıyla Ermeni sorununun, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında, hem ülkelerarası ihtilafın ana konularından biri olan, aynı zamanda ihtilaflı devletlerin çoğunun başvurduğu gönüllü veya zorunlu nüfus mübadelesi yoluyla çözülmesi mümkün değildi.
Ermeniler, ırk olarak, özcü biçimde "iç düşman" olarak algılanmıyorlardı. Bu nedenle, din değiştirenlerin, Müslüman ailelerin yanlarına aldıkları çocukların, Müslüman erkeklerin zevceliğe aldıkları kadınların bir bölümü fiziki olarak bu coğrafyadan kazınmaktan kurtuldular. Fazla göz önünde olan İstanbul ve İzmir Ermenileri de.
Geleneksel Osmanlı rejiminde hakim millet konumunda olan Sünni Müslümanlar, büyük ölçüde kerhen kabul etmeye zorlandıkları reformların kendi üstün konumlarını ortadan kaldıracağı endişesini taşıyorlardı. Bu endişe de, iç düşman kavramına devlet yöneticilerinin tahayyül dünyalarıyla sınırlı olmayan bir toplumsal boyut ve siyasal araç işlevi kazandırdı. Örneğin bugün dahi, nüfusları toplumun geri kalanına oranla yok denecek kadar az da olsalar, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Ermeniler ve Rumlar, aynı zihniyet tarafından, "içimizdeki yabancılar" veya "yerli yabancılar" olarak tanımlanıyor.


Mülkiyet ihtilafı
İşin bir de, her yerde olduğu gibi, mülkiyet paylaşımı cephesi var. 1895 ve 1909 pogromları sırasında veya hemen sonrasında kaçan Ermenilerin topraklarına el konulması, özellikle Doğu vilayetlerinde sonradan sürekli canlı kalacak bir mülkiyet ihtilafı yaratmıştı. 1910'lu yılların başında, Doğu vilayetlerinde ve Kilikya'da yaşanan cemaatler arası gerginliğin artmasında bunun da önemli bir rolü vardı.
Halil Menteşe, kendi ifadesiyle, "Şark vilayetlerinde Ermenlileri temizleyenlerin taktil ve yağmagerlik cürümleriyle" yargılanmalarına başlanması nedeniyle tutuklanmasını hatıralarında naklederken, "Bu tehcir işiyle alakadar olmayan Türk Anadolu'da pek azdır. Bu suretle tedhiş ederek bir sürü halkı dağlara çıkaracaksınız, bu müthiş vaziyette ancak birlik ve beraberlikle memleket korunabilir" dediğini aktarır.
Misakı Milli sınırları içinde Müslüman olmayan ahalinin yok edilmesi, hakim milletin önde gelenlerinin önemli bir bölümünün yağmadaş kılınarak, "millî birlik ve beraberliğin" harcının bu ortaklıkla güçlendirilmesini sağladı. El konulan malların bir kısmı, Balkan savaşlarıyla yerinden yurdundan olmuş Müslümanlara dağıtıldı. Bir bölümü yerli eşraf arasında paylaşıldı veya bütçe dışı kaynak olarak kullanıldı. Emval-i Metruke İdare Komisyonu eliyle gerçekleştirilen servet paylaşımının yanında, doğrudan gerçekleştirilen el koymalar da bir o kadar önemliydiler. Tehcirin geçici bir önlem olarak tasarlanmamış olmasının önemli ipuçlarından birisi, tehcir edilen kişilerin malları üzerinde tasarruf hakkının hiç beklemeksizin Komisyon'a geçmesini sağlayan, 1915 Eylül'ünde Mebusan Meclisi'nin yayımladığı geçici müsadere ve kamulaştırma kanunudur. Tehcir edilenler düşman olduklarına göre, mallarının hemen müsaderesi ve ganimet olarak paylaşılması mübahtı. İç düşmanın tasfiyesinin sadece bir etnik temizlik operasyonu olmaması, bunun aynı zamanda kapsamlı bir servet el değiştirmesi operasyonuyla tamamlanması ve yeni milli birliğin harcını güçlendirmesi evrensel bir olgudur.
Ermeni tehciri, Talat Paşa başta olmak üzere, İttihat ve Terakki sorumlularının iddia ettiği gibi, "vicdansız ve karaktersiz insanların elinde bir facia şeklini almış olan, esas olarak askeri bir önlem" değildir. Ne eli silah tutacak yaştakilerle veya silahlı mücadeleye karışmış Ermenilerle ne de Rus cephesinin geri hatlarının temizlenmesiyle sınırlı olmayan, kadın, yaşlı ve çocukların hepsini kapsayan toplu bir yok etme girişimidir. 1915'de Ermenilerin yaşadıkları trajedinin, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak, Müslümanların da büyük ölçüde maruz kaldıkları diğer mezalimlerden önemli bir farkı olduğunu günümüz Türkiye toplumunun ezici çoğunluğu bugün duyabilecek durumda değil. Üstelik, yakın zamana kadar toplumun büyük çoğunluğunun bu konuda korumakta inat ettiği suskunluğu radikal bir inkarcılığa dönüştürmek için "iç düşman" ideolojisini araçlaştırmada mahir çevreler önemli bir çaba sarf ediyor. Ermeni sorunuyla, bunun bu topraklarda yaşanmış olan dramlarla hem bütünlük arz eden hem de bunları aşan yönleriyle Türkiye toplumunun yüzleşmesi, sadece bir vicdan muhasebesinin gereği değildir. Bu, aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyeti içinde rejimin efendilerinin sürekli olarak ve çok büyük bir rahatlıkla iç düşmanlar tespit ederek, bunlara karşı toplu mobilizasyon yöntemiyle kendi hükümran konumlarını üretmek kolaylığına neden sahip oldukları sorusunu tarihsel derinliği içinde aydınlatmamızı sağlayacaktır.
Türkiye toplumunun bilinçaltında, ne kadar reddetmeye çalışsa da işleyen önemli birkaç yaradan biridir bu. Bu yaranın sarılması için, ne çok farklı saiklerle, farklı çevreler tarafından gündeme getirilen soykırım iddiasına gözü kapalı teslim olmamız gerekiyor ne de taşkın bir inkarcılığa kendimizi koyvermekle bunu başarmak mümkün. Ermeni tehcirinin yol açtığı büyük zulmün arkasında yatan devlet iktidar ve olanaklarını elinde tutan güç ve zihniyetin uyguladığı şiddetle, o dönemlerde aktörleri Ermeni, Türk, Kürt veya Rum olan diğer kapsamlı şiddet pratiklerinin arasındaki indirgenemez farkı görebilmek, takdir edebilmek o yaranın kapanmaya başlaması için atılacak en önemli adımdır.
Bu indirgenemez farkı anlama adımını atmak, önemli bir Müslüman kitlesinin yaşadığı zulüm ve katliamı, maruz kaldığı tehciri unutmak veya inkar etmek demek değildir. Ama Ermeni tehciri vesilesiyle insanlığa karşı işlenmiş örgütlü suçun, işlenmiş diğer suçları bahane ederek hiçbir biçimde mazur görülemeyeceğini beyan etmektir.
(Ertelenilen, "İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri" konferansında sunulacak tebliğin özeti.)
ahmetinsel
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #302  
Alt 14.03.07, 18:35
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: Ermeniler-Osmanlı belgeleri

Soykırım derken dikkatli olmalı

Yahudilerin uğradığı, kelimenin tam tanımıyla soykırımdı.

Her insanlık dışı eylemi soykırım diye nitelemek doğru olur mu? Olmaz...
20. yüzyılın ikinci yarısında tanımlanmış olan soykırım suçu, insanlığa karşı işlenmiş suçların en ağırını oluşturur. Nazi yöneticilerinin yargılandığı Nürnberg mahkemesinde, ardından Kudüs'te, Eischmann'ı yargılayan mahkemede soykırım suçunun tanımı, Nazi yönetimi ve işbirlikçileri tarafından gerçekleştirilen Yahudi soykırımı etrafında oluşturuldu. Hannah Arendt, Eischmann'ın yargılanmasını incelediği kitabına yazdığı sonsözde, Kudüs'te yargıçların, Eischmann'ı bir suç sağanağı altında boğup, Holokost suçunun indirgenemezliğini bozmamaya özen göstermelerini över. Arendt'e göre, Kudüs'teki soykırım suçu tanımı, Nürnberg'dekinden daha belirgin biçimde soykırımı diğer savaş suçları, toplu kıyım, vahşet girişimlerinden ayırır. Nürnberg'de mahkeme Nazilerin örgütlediği toplu cinayet ve ağır şiddet kullanımına dayalı bir dizi tasarrufun sadece "muhalif bir grubu ezmek amacı taşımadığını", "bütün bir topluluğu yok etmeye yönelik bir planın parçası olduklarını" vurgular. Ama Kudüs mahkemesi, daha belirgin biçimde, Eichmann'ı "Yahudi halkına karşı insanlık suçu işlemekle" suçlar. Avrupa'nın dört bir yanında Yahudi avlamaya yönelen, Yahudileri soy olarak dünya yüzünden silme amacı taşıyan bir girişime aktif biçimde katılmış bir kişi olarak Eichmann'ı ölüm cezasına çarptırır.
İdam edilmeniz gerekiyor
Arendt, Kudüs'teki yargılamayı değerlendirirken, hem yargı usulünde hem de dile getirilen suçların tanımında yanlış ve eksikler olduğunu belirtmekten geri kalmaz. Arendt'e göre, Yahudilerin Avrupa'nın dört bir yanında yok edilmeye çalışılması Almanya'nın topraklarını genişletme emeliyle bağdaştırılacak bir olgu değildi. Yahudi soykırımını hiçbir askeri, stratejik, polisiye mülahaza ile izah edilemezdi. Hatta hiçbir "faydacı" yanı yoktur bunun. Kötülüğün mutlaklaştığı ve mutlaklığı içinde sıradanlaştığı bir kötülük nöbetidir bu. Bunun için Arendt, her iki mahkemenin de, "savaş esirleri veya partizanların" öldürülmesi gibi "savaş suçlarının", bazı topraklara kendi ırkından yerleşimci yerleştirmek için orada yaşayanların yok edilmeleri veya sürülmeleri gibi "insanlık dışı eylemlerin" soykırım suçu kanıtları olarak ele alınmaması gerektiğini belirtir. Arendt'e göre, Kudüs'te mahkeme kararında eksik olan en önemli değerlendirme, "Yahudi, Çingene, Polonyalı gibi etnik grupların yok edilmesi girişiminin, Yahudi halkına, Çingene halkına ve Polonya halkına karşı işlenmiş ağır bir suç olmanın ötesinde; insanlığa ve dünya düzenine saldıran, onu tehdit eden bir suç" olduğunun vurgulanmamasıydı. Arendt, yargıcın Eischmann'a verilen cezanın gerekçesini okurken, gerçekten insanlığa karşı indirgenemez, mutlak bir suç işlenmiş olduğunu vurgulayacak şu cümlelerle bunu ifade etmiş olmasını tercih ettiğini belirtir: "Sanki siz ve amirleriniz yerküre üzerinde kimin yaşayıp kimin yaşamayacağına karar verme hakkınız varmış gibi, Yahudi halkı ve başka birkaç ulustan halkla bu dünyayı paylaşmamaya dayanan bir politikayı desteklediğiniz ve uyguladığınızı dikkat alarak, hiç kimsenin, hiçbir insanın sizinle bu dünyayı paylaşmak istemeyeceği kanısındayız. Bu nedenle, ve sadece bu nedenle, idam edilmeniz gerekiyor."
Soykırım kavramı, 1980'lerde izah edilebilir en ufak bir nedene indirgenemez, mutlak kötülük konumunu kaybetmeye başladı. Eski Yugoslavya'nın dağılması sırasında işlenen insanlık suçlarını yargılamak için kurulan Yugoslavya için Uluslararası Ceza Mahkemesi, Srebrenika'da 8,000 Boşnak erkeğinin öldürülmesi suçundan yargılanan Sırp generali Radislav Krstic'in soykırım suçu işlediğine hükmettiği 2001 yılındaki kararında, soykırımı şöyle tarif ediyor: "Munhasıran belli bir insan topluluğunu, bazı yöntemler kullarak, kısmen veya bütünüyle yok etmeye yönelik her türlü cani girişim". Bir topluluğa yönelik cani girişimin soykırım olarak tanımlanabilmesi için, bu eylem veya eylemlerin etnik, dini, ırkî veya milli bir topluluğa karşı yapılmış olması ve bu topluluğun üyelerinin bir kısmını ya da tümünü yok etme amacı taşımış olması gerekiyor.

Sempatiden değil
Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün 1982-1994 yılları arasında başkanlığını yapmış olan Rony Brauman, Krstic'in yönettiği katliamda, kadınların, çocukların, yaşlıların öldürülmediğini, yaralıların taşınmasına izin verildiğini mahkemenin dikkate almayıp, eli silah tutan Müslüman Boşnak erkeklerin öldürülmesini bir soykırım suçu olarak tanımlamasından duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Krstic'in yaptıklarına karşı herhangi bir sempati duyduğu için değil, soykırım suçunun kapsamının genişletilmesi ve dolayısıyla sulandırılmasının, insanlığa karşı işlenmiş en ağır suç olgusunu yavaş yavaş gözden yitirmemiz tehlikesini taşıdığı için, soykırım tanımı dışında da insanlığa karşı işlenmiş başka suçlar olduğunu, bunu unutmamamız gerektiğini söylüyor.
Brauman'a göre, Sudan'ın Darfur bölgesinde günümüzde yaşanan insanlık dramına, işlenen toplu kıyım, iğfal, tehcir suçlarına soykırım yaftası takılarak araçlaştırılıyor bugün. ABD'de farklı gruplar kendi iç çatışmalarına malzeme yapmak için Darfur'da yaşanan insanlık dramını, soykırım kavramı çerçevesinde kullanıyorlar. La Haye mahkemesinin Krstic'e karşı aldığı kararın içtihatlaşması durumunda, kitlesel katliam girişimlerinin, iki etnik grup arasında yaşanan şiddetli çatışmalar sırasında yapılan insanlık dışı eylemlerin hepsinin soykırım statüsüne girme riski gerçekten var. Bu durumda, kendi başına her biri çok ağır bir suç damgasıyla dağlanmış olsalar bile, "soykırımların sıradanlaşması" ve zaman içinde insanlığın tasavvur etmesi bile mümkün olmayan bir insan ve insanlık dışı eylemi soykırım kavramının münhasıran tanımlayamaz olması mümkün.
Arendt'in, "ne yeterince cezalandırmanın, ne de hiçbir şekilde affetmenin mümkün olmadığı suçlar" olarak tanımladığı bu soykırım suçunun sıradanlaşmasının ikinci bir mahzuru var. Dünyadan kazınması elzem olan, bir daha kimsenin girişimde bulunmaya tasavvur bile etmemesi gereken, her türlü suçtan daha ağır bir suç olması gereken soykırımın, farklı radikal grupların elinde hasım tarafı alt etme aleti haline dönüşmesi. Bunun sonucunda, insanlığa karşı işlenmiş suçlarla ilgili uluslararası ceza yargısının meşruiyetinin zaman içinde erozyona uğraması.


Soykırım patlaması
Bugün bir soykırım tanınması talebi patlaması yaşıyoruz. Liberya'dan Çeçenistan'a, Kongo'dan Birmanya'ya, yapılan her türlü kitlesel zulüm, işlenen her türlü toplu vahşet, hatta karşılıklı kıyımın bile soykırım olarak tanınması için ilgili toplulukların radikal unsurları uluslararası alanda mücadele veriyor. Bu soykırım tanınması talebi patlamasının, geçmiş yaraların karşılıklı sarılacağı, suçluların cezalandırılacağı ve ardından çatışan toplulukların birbirlerini affedebilecekleri bir barışma süreci değil, tersine çok daha kabaran bir kinlenme dinamiği yaratma riski var. Bir çatışmada yapılan toplu katliamı soykırım olarak tanımlamak, o katliamın sorumlularını, o sorumluları seçen halkı dünya var oldukça affetmemek demek.
Soykırım olgusuyla, ne kadar önüne sözde vs... gibi sıfatlar koyup, tahayyül dünyamızdan savuşturmaya kalksak da, Türkiyeliler olarak bizim de yakın bir tarihte daha fazla yüzleşmemiz gerekecek. Bugün hâlâ toplama kamplarında gaz odaları olmadığına inanan, bunu uluslararası Yahudi komplosunun bir oyunu olduğunu iddia eden ve hayatını bu "yalanın" deşifre edilmesine adamış bir avuç Nazi nostaljiği inkarcı gibi, bunu da mutlak biçimde inkâr etmeye devam etmenin sürdürülmez olduğunu çoğumuz için biliyor. Bu kör inkarcılığın kamburuyla uluslararası camiada boynu dik yürünmeyeceğini de.

Yüzleşme şart
İşte bu noktada, Türkiye toplumunun yakın tarihinin karanlık sayfalarını kendisinin, kendi inisyatifiyle açmasının olmazsa olmaz önemi ortaya çıkıyor. Ermeni tehcirinin soykırım olsa ya da olmasa da, neresinden baksanız insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğu olgusuyla yüzleşmemiz gerekiyor. Ermeni çetelerinin mezaliminin, yaptıkları kıyımın da varlığını ve tüm boğucu ağırlığını dikkate alarak, kendi tarihimizle cesaretle yüzleşmeye hazırlanmalıyız. Sadece bununla değil elbette, daha yakın tarihte yaşadığımız, şahit olduğumuz, belki insanlık ölçeğinde bu denli önemli gözükmeyen ama bizim kendi ortak bilincimizin derinliklerine attığımız yerden etkisini sürdürmeye devam eden vahşetle, insanlık suçlarıyla da yüzleşmemiz gerekiyor.
Bugün başkalarına insancıl hukuk dersi veren bir dizi devlet, son 100-150 yıl içinde en önemli insanlık suçlarını işlediler. Bunların bazılarıyla yüzleştiler, bazıları hâlâ onlar için de tabu. Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan bomba insanlığa karşı işlenmiş bir suç değil miydi? Fransa'nın Cezayir'de 1945'te yaptığı ve hâlâ pek konuşulmayan toplu katliam da bir insanlık suçu değil mi? Hiçbir komplekse kapılmadan, sırtımızdan reddiyetçiliğin utanç verici yükünü atmak, ortak belleğimizi donduran, kısırlaştıran cerrahata neşter vurmak için, başkaları istediği için değil, kendimiz kendi tarihimizle yüzleşmek istediğimiz için soykırımı serinkanlılıkla tartışmalı, hiçbir örtünün arkasına gizlemeden yaşanmış olanlarla yüzleşmeliyiz.
ahmetinsel


Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #303  
Alt 14.03.07, 18:47
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: Ermeniler-Osmanlı belgeleri

soykırım suçlaması
SANEM ÖZDURAL (Arşivi)

New York - Türkiye-Amerika ilişkileri ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin ötesinde, soykırımın yasal tanımının ötesinde, ulusal onurumuzun da ötesinde yatan çok çok daha önemli bir olgu var: Gerçek. Osmanlı İmparatorluğu, bir kapris uğruna, Ermeni kökenli tüm vatandaşlarını katliamlar ve zorunlu göçler vasıtasıyla yok etmek amacıyla planlı ve örgütlü bir eyleme girişmedi. Gerçek çok daha bulanıktır ve Ruslarla işbirliği yaparak İmparatorluğa içten saldıran Ermeni vatandaşlar kayıplarının günahını büyük ölçüde omuzlamak zorundalar. Özellikle savaş zamanında vatana ihanet -ki Ermeniler bu suçu işlediler- ölüm cezası getiren bir suçtur. Hikâyenin sonu bu. Bir topluluğu birleştiren çok az suç vardır. Bir çocuğun katledilmesi ve vatana ihanet -özellikle savaş sırasında- bu suçların başında gelir. Soykırım iddiaları ise bu iki en haince sayılan suçu birleştirir: Kendi toplumunun en güçsüz, masum bireylerine ihanettir çünkü.
Günümüzde, -bir avukat olarak en iyi bildiğim ceza sistemi olan- Amerikan Ceza Yasaları uyarınca bir insan işlemediği bir çocuk cinayeti ile suçlandığı takdirde, koşulları ne kadar iyi olursa olsun savcılığın anlaşma önerisini kabul eder mi? Hayır. Böyle bir itham altında olan insan elinden gelen her yöntemle suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışır ve çalışmalıdır. Çünkü öyle suçlar vardır ki, savcılıkla bir anlaşma yapmak alternatif olamaz ve değildir. Uzlaşma
ABD Kongresi önünde Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili bir karar taslağı var. Bu karar taslağı, hepimizin bildiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü sırasında Türkiye'nin Ermeni vatandaşlarına soykırım yaptığı iddiasını tanımayı amaçlıyor. Bu taslağın metninde iki milyona yakın Ermeni'nin zorla göç ettirildiği ve bir buçuk milyonunun öldüğü yazılıdır. Gerçekle ilgisi olmayan bu rakamın yanı sıra, Ermeni vatandaşların neden göçe zorlanmış oldukları hakkında hiçbir bilgi yoktur.
Bir diğer karar taslağı ise, Hrant Dink'in öldürülmesi ertesinde, Türk Ceza Kanu'nun 301. maddesinin kaldırılmasını hedefliyor. Bu taslağın arkasındaki neden de, Hrant Dink'in Ermeni soykırım iddiaları hakkında, iki toplum arasında uzlaşma girişimleri yapması gösteriliyor. Türkiye bu iddialara karşı mücadele ediyor. Bu amaçla, Türk-Amerikan ilişkilerinin, hem askeri hem de siyasi alandaki önemini anlatmak amacıyla Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü Washington, D.C.'ye yolluyor. Bunlar çok önemli girişimler, ancak bu girişimler, cinayetle suçlanan bir insanın, mahkum edilmemesi gerektiğini çünkü toplumun ileri gelen bir bireyi olduğunu ileri sürmesine benziyor. Bu suçlu için geçerli bir yöntem olabilir, ancak masum biri için kesinlikle değil.
Masum olan için tek önemli olan, gerçektir. Çünkü bir çocuğu öldürdüğü iddia edilen bir insanın tamamıyla suçtan arınabilmesi ancak suçsuzluğunun belgelerle kanıtıyla mümkündür. Aynı şekilde, Türkiye için de ancak açıkça soykırım olmadığının itirafı yeterli olabilir, olmalıdır. Bu sorun konusunda Türkiye için yarım-kararlar yeterli olamaz. Realpolitik arkasına sığınarak, ya da Türklüğümüze leke olacak diye değil, kabul edilemeyecek bir suçlama olduğu için.
Yalnızca gerçek ve yalın olayları açıkça ve cesur bir şekilde ortaya koyarak. Evet Ermeniler kendi arşivlerini açmamakta direniyorlar. Ne yapalım, bizim problemimiz değil. Tıpkı bir duruşma sırasında olduğu gibi, Türkiye'nin sorumluluğu, tarihi doğru bir şekilde ortaya koyacak delilleri korkmadan sunmaktır. Bir dava sırasında, suçlama yapan savcı delil sunmazsa davayı kaybeder. Tabii bizim önünde olduğumuz mahkeme insanların içinde bulunan ahlak ve doğruluk hislerinin barındığı yerdir. Bu yüzden normal mahkeme kuralları geçerli değildir. Yani suçlayanın delil getirmesini bekleyemeyiz. Biz açalım arşivlerimizi ki Ermenileri zorlayalım, suçlamalarını gerçeklerle savunmaya.
Mücadele zamanı gerçekten geldi. Şimdi gerçek için, gerçeklerlerle mücadele zamanı.
SANEM ÖZDURAL: Avukat


Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #304  
Alt 14.03.07, 18:57
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: Ermeniler-Osmanlı belgeleri

Soykırım müzesi önünde kurban kanı

Bakan, 'gerçek soykırım' anıtının kapısında kanla kutsanıyor...

Bu milletin, uğruna kan dökülmeyince kimseye ve hiçbir şeye bakanım, sevdiğim, vatanım, kadınım, dostum demeye gönlü yok
Akla fikre, yüreğin pusulasına sadakati olan herkes bu haber karşısında durup acı ve utançla yutkunmuştur. Bu birlikte hatırlayacağımız olayın kapkara bir mizah öyküsü olma ihtimali de yüksek. Lâkin böyle bir öyküye gülebilmek için yanılmıyorsam gerekli mesafeye sahip değiliz. Sonuçta bizi bize anlatan, bunu yaparken de hiç şefkatli davranmayan bir öykü malzemesi, söz konusu olan.
Geçtiğimiz hafta Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesindeki Kültür Merkezi'nin açılış törenine katılmış. Daha sonra da 'çeşitli incelemelerde bulunmak üzere' karayoluyla Iğdır'a geçmiş. Valiyi ziyaret ettikten sonra Karakoyunlu ilçesindeki Soykırım Anıtı ve Açıkhava Müzesi'ni gezmiş.
Burada bir 'flashback'le Soykırım Anıtı'nın temeline bakalım. 1995 yılının Nisan ayında Iğdır'da düzenlenen "Tarihi Gerçekler ve Ermeniler" konulu sempozyuma çeşitli ülkelerden bilim ve siyaset adamı katılmış. Aralarından Azerbaycanlı Mimar Prof. Dr. Cafer Gayisi'nin Ermeniler tarafından katledilen Türkler hatırasına hazırladığı anıt projesi katılanları coşkuya gark edince, inşa edilmesinin gerekliliği sempozyumun sonuç bildirisinde şöyle vurgulanmış: "Doğu Anadolu'da geçmişte kaybettiğimiz bir milyondan fazla şehidimizin aziz hatırasını gelecek kuşaklara aktaracak ve 24 Nisan'ı katliam günü olarak kabul edenlere ve onlarcası dünyanın birçok yerinde açılan sözde soykırım anıtlarına cevap verecek bir şehitler anıtının Iğdır'da açılması ve Oba Köyü'nde bir şehitlik düzenlenmesi kararlaştırılmıştır. Iğdır'da inşa edilecek bu anıt; geçmişteki kötü günleri ve bizleri düşman eden sömürgeci devletleri sürekli aklımızda tutmamızı sağlayacak, geleceğimize dostluk, iyi komşuluk ve işbirliği temelinde ışık tutacaktır." Bu metnin söylem analizi apayrı bir dava konusu. Ama kime hitap ettiği, kimi hedef aldığı belirsiz metnin sanki ilk cümlesi ile ikinci cümlesi bambaşka insanlar tarafından yazılmış. "Uluslararası" "bilimsel" bir sempozyumun sonuç bildirisine pek uygun değil 'şehitlerimizin aziz hatırası', 'sözde'lere cevap vermek' gibi ifadeler.
Soykırım Anıtı Müzesi'ni gezerken Ermeni çetecilerinin fotoğraflarını inceledikten sonra sayın bakan, "Ermeniler de pek düşkünmüş fotoğraf çektirmeye" diyesi olmuş. Besbelli laf olsun diye söylenmiş bu sözlerden sonra müze çıkışı karşılaşacağı tablonun insana, "Türkler de pek düşkünmüş kan dökmeye" dedirtebileceğini bilse ne yapardı kim bilir.
Çünkü müze çıkışında kendisini bekleyen bir kurbanlık koyun kasaplar tarafından yere devrilip boğazına çökülmüş bile. Bakan, "Kesmeyin" diye haykırmış. Ama ona kurban kesmeye ant içmiş gözü dönmüşlerin "Azat!" duyacak halleri yok ya, vurmuşlar bıçağı, soykırım müzesinin kaldırımını kan gölüne çevirivermişler. Bakan, öfkeyle oradan uzaklaşmış.
Bu milletin, uğruna kan dökülmeyince kimseye ve hiçbir şeye bakanım, sevdiğim, vatanım, kadınım, dostum demeye gönlü yok. Şehitlik ve kurbanlık kültürünün hayatımızı rehin almışlığından söz etmenin anlamı kaldı mı?
Bir türlü pıhtılaşmayan kan tutkusuyla sevgisini, saygısını, iyi dileklerini, düşmanlığını, namusunu kanla sınayan, kanla sunan, kanla kutsayan bir kültürün vahşileri miyiz yoksa?
Soykırım gibi ağır mı ağır, insanın geçmişini tutsak, geleceğini rehin tutan bir dönemecin anısına dikilmiş anıtın kapısını kana bulayacak kadar kör mü vicdanlar? Bu kadar mı dokunmuyor, üstünden akıp gidiyor bütün ibretlik çabaları?
Yasını kanla yatıştırmaya, herkesin şahadete zorlandığı bir dünyanın kapılarını aralamaya çalışmanın ne kadar yüceltildiğini görüyoruz.
Bakan, 'gerçek soykırım' mağdurlarını temsilen bulunduğu anıtın kapısında kanla kutsanıyor.
Talep etmediği, onaylamadığı halde onun için kurban kesenler hep olacak. Çünkü o, kurbanlık kültürünün bekçisi olan otoriteyi temsil ediyor.
O gün orada yaşananlar, soykırım tartışmalarını da düşündürüyor.
Bizzat emir verenler, karşı çıkanlar, görmezden gelenler, kanın dökülmesine engel olamayınca yanından yürüyüp geçenler ile bir bütün olan otorite ve bendelerinin yüzü, soykırım anıtının önündeki kana yansıyor. Kana yansıyan, şanlı bir bayrağa ilham vermeyebilir, ama orada hayatımızın çıkmazları üstüne okunacak çok şey var.

yıldırım türker
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #305  
Alt 14.03.07, 20:57
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: Ermeniler-Osmanlı belgeleri


İsrail sözde Ermeni soykırımını tanımayı reddetti 14 Mart 2007


KUDÜS (A.A)

İsrail Parlamentosu (Knesset), sözde Ermeni soykırımını tanımayı reddetti.


Knesset'teki oylamadan önce AFP'ye açıklamalarda bulunan merkez soldaki Meretz Partisi milletvekili Haim Oron, "Yahudi halkının temsilcisi olarak İsrail parlamentosunun görevi (sözde) Ermeni soykırımını tanımak gerektiği konusundaki fikrini bildirmektir. Bu, Ermeni halkına olduğu kadar kendimize de borcumuzdur" dedi.

Oron tarafından parlamentoya sunulan ve İsrail'in de 24 nisanı uluslararası alanda "sözde Ermeni soykırımını anma günü" kabul etmesine ilişkin önerge reddedildi.

Türkiye ile hem diplomatik hem de yakın ilişkileri bulunan İsrail, sözde Ermeni soykırımını resmen hiç tanımadı.

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #306  
Alt 16.03.07, 13:06
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Ynt: Ermeniler-Osmanlı belgeleri

ABD'nin "soykırım gafı"
ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'nden çok tartışılacak skandal Almanak...

16.03.2007 11:36

ABD Kongresi'nde Ermeni soykırımı iddialarının gündeme gelmesiyle ilgili tartışmalar sürerken, ABD'nin Ankara Büyükelçiliği tarafından dağıtılan Almanak'ta "soykırım gafı" olduğu ortaya çıktı.

Amerika Birleşik Devletleri'nde 1868 yılında ilk olarak New York World gazetesi tarafından yayınlanan ve uzun zamandır ABD'nin Ankara Büyükelçiliği tarafından dağıtılan "The World Almanac and Book of Facts"in (Dünya Almanağı ve Gerçekler Kitabı) 2007 sayısında soykırım gafı yapıldı.

Amerika ve Dünya tarihindeki önemli olayların ve istatistiklerin her yıl güncellenerek yayınlandığı Almanağın 2007 yılında baskısında, "Suç Terörist Faaliyetler; Soykırım" başlıklı bölümde Türkiye'nin de adı geçti.

Soykırım ifadesinin ilk kez 1944 yılında Prof. Dr. Raphael Lemkin tarafından kullanıldığı ifade edilen Almanak'ta, soykırımın tanımı, "grubun üyelerinin öldürülmesi, grup üyelerinin vücut bütünlüğüne ciddi zarar verilmesi, doğumların önlenmesi ve çocukların gruptan alınması" olarak yapıldı.

ERMENİ İDDİALARI ŞU ŞEKİLDE YER ALDI

Almanağın, "1900'den bu yana soykırım örnekleri" bölümünde ise ilk sırada Ermeni soykırımının bulunması dikkat çekti. Ermeni soykırımı iddiaları, dünyada geniş biçimde dağıtımı ve satışı yapılan 2007 Dünya Almanağı'nda şu şekilde yer aldı:

"Yıl: 1915
Olay: Ermenilerin Jön Türkler tarafından imha edilmesi
Yer: Türkiye/Osmanlı İmparatorluğu
Tahmini ölü: 1.000.000+"

2007 Almanağında, 1930'larda Ukrayna'da yaşananlar, 1933-1945 yılları arasında Yahudilere yapılanlar, 1975-1979 yıllarında Kızıl Kmerlerin Kampoçya'da yaptıkları, 1988'de Iraklı Kürtlerin öldürülmesi, 1992-1995 yılları arasında Bosnalıların yaşadıkları, 1994'te Ruanda'daki olaylar ve 2003 yılından bu güne kadar devam eden Darfur olayları da diğer soykırım örnekleri arasında gösterildi.

ABD Elçiliği: Almanak resmi politikamızı yansıtmıyor

ABD Büyükelçiliği, “Soykırım” başlıklı bölümünde Türkiye’nin de adı geçtiği “Dünya Almanağı ve Gerçekler Kitabı” için “Resmi bir yayın değil, dış politikamızı yansıtmıyor” dedi.

ABD Büyükelçiliği Sözcüsü Kathy Schalow, yaptığı açıklamada, Almanak’ın resmi bir yayın olmadığını belirterek, “Resmi bir yayın değil, resmi politikamızı yansıtmıyor” dedi. Schalow, bu konu üzerinde durulmasından duydukları hayalkırıklığını da dile getirdi.

ANKA


Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #307  
Alt 30.03.07, 07:20
ilpar - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Yaratıcı
Üyelik tarihi: Dec 2006
İletiler: 1.105
Ettiği Teşekkür: 499
280 tane iletisine 593 kere teşekkür edilmiş
ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.ilpar ... O'nu tanımayan yok ki.
  Send PM
Standart Ynt: Ermeniler-Osmanlı belgeleri

BU UNUTULUR MU ? (Ama malesef unuttuk...)

Birinci Dünya Savaşı'nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kismi da Mısır'ın Iskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'na hapsedildi.Kampın tam adı, 'Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı' idi. Bu kampta, 1918'de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen'in 48. Alayı'na baglı Osmanlı askerleri tutuluyordu.
12Haziran 1920'ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, agır hakaret ve aşagılamaya maruz kaldılar.

Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi...

Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kamplarin Ingiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savas bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, Ingilizler'in işine gelmiyordu.Cünkü, olasi yeni bir savasta, bu askerlerin yeniden karşılarına cıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, Ingilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çözüm toplu katliamdı... Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin cok uzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak Ingiliz askerleri dipçik
darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarina izin vermiyorlardi. Mehmetçikler,
bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez Ingilizler
havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını
suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Cünkü gözler yanmıştı...

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. Bu vahset, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM'de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek,Mısır'da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının
gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan Ingiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler.

Tabiiki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işide
unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar...

Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En uzucu olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması...
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #308  
Alt 30.03.07, 15:37
ahmetdursun - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Çılgın
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nereden: Türkiye
İletiler: 771
Ettiği Teşekkür: 2
60 tane iletisine 85 kere teşekkür edilmiş
ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!ahmetdursun olağanüstü bir gizeme sahip!
  Send PM
Standart Ynt: Ermeniler-Osmanlı belgeleri

Tebrikler,
Unutturmaya çalışsalar da unutmayanların sayısı oldukça fazladır.Bundan eminim.
Bilgi için teşekkürler.
Bakınız unutmayanlardan bir yazı daha...
Ermeni-Kurt Dostlugu Bir Yere Kadar
Sabahattin Talu - Global Yorum
06.03.2007

Bugun dunya cografyasinda, basta Irak'in kuzey bolgesi olmak uzere, Turkiye,Suriye, Iran, Ermenistan ve Gurcistan'da yaklasIk 500 bin Yezidi yasiyor.
Irak'in Musul, Zaho, Dohuk, Turkiye'nin Batman, Urfa, Diyarbakir, Siirt, Mardin,Bitlis, Agri, Van, Kars, Suriye'nin Halep, Afrin, Iran'in Urmiye, Gurcistan'inTiflis, Ermenistan'in Erivan ve Gumri illeri ile koylerinde yasayan Yezidilerintamami Kurt kokenli olup, Kurtcenin Kurmanci diyalektigini konusurlar.

Ortadogu kokenli olan ve cikis noktasi Islamiyet olmasina ragmen, Kurtlerin eskidini Zerdustlukten beslenerek zamanla Islamiyet'ten kopmus bir din haline gelenYezidilik, Musevilik gibi tek ulus dini olup, mensuplarinin tamami Kurttur vediger tum Musluman Kurtler tarafindan da kabul gormustur.

Yezidilik inancina gore Tanri, dunyanin sadece yaraticisidir, ancak koruyucusuve surdurucusu degildir. Bu nedenle ibadet Tanriya yapilmaz. Ibadet, Tanrininelcisi ve onun en degerli melegi olan “Melek Tavus” a yapilmalidir.

Bu sayede tum kotuluklerden korunulacaktir. Anti parantez, Islamiyet'e goreMelek Tavus, Tanri tarafindan “Seytan”a cevrilmis kotu bir melektir.
Yezidilikte ahirete inanilmaz, onlara gore dunya sonsuzdur.
Kutsal kitaplari, “Meshaf Res” ve “Kitab el Celve” dir. Dini vecibeleri ise,sahadet, namaz, oruc, zekāt ve hacdir. Hac, Irak'in Dohuk ile Musul kentleriarasinda bulunan Lales Vadisi'ndeki “Seyh Adiy” in mabedine yapilmaktadir.

Turkiye'de yasayan Yezidi inancina sahip bircok Kurt vatandas, ozellikle1984-1994 yillari arasinda yogun yasanan PKK teroru nedeniyle, bolgeden gocederek, Ermenistan ve Gurcistan'a yerlestiler. <******>

Gunumuzde Turkiye'de 2-3 bin civarinda Yezidi inancina sahip Kurt yasarken,komsu Ermenistan'da ise halihazirda 45-50 bin civarinda Yezidi Kurduyasamaktadir. Oysa SSCB doneminde, bugunku Ermenistan sinirlari icerisindekalan bolgede onemli sayida Yezidi ve Musluman Kurt yasamistir.

Ermenistan'in, 1991 yilinda bagimsizligini ilan etmesiyle birlikte baslayan gocettirme, asimilasyon ve soykirim politikalari nedeniyle Kurt nufus giderekazalmis ve bugunku sayilara kadar dusmustur. Ozellikle Daglik Karabag nedeniyleAzerbaycan ve Ermenistan arasinda gelisen catisma sonucunda Kurtlerin, yaAzerilerle birlikte Azerbaycan'a gitmeleri istenmis, ya da etnik kimliklerindenvazgecmeleri sartiyla Ermenistan'da kalmalarina musaade edilmistir.

Halihazirda Ermenistan'da yasayan Kurtlerin tamami, Ermeni yonetimi tarafindanYezidi olarak tanimlanmakta, dilleri de Yezidice olarak kabul edilmektedir.

Yezidi inancina sahip Kurtler, Ermenistan'in bu iddialarina, Ermenistan'dan gocezorlanmamak ugruna, Kurt etnik kimliklerinden vazgecmis gibi gorunerek , hicbiritirazda bulunmazlarken, bazi Musluman Kurtler ise, kendilerinin Kurtolduklarini ve bundan vazgecmeyeceklerini zaman zaman ifade etmektedirler.

Ermenistan'da bulunan ve Yezidi olarak adlandirilan azinlik statusune sahipKurtler, genellikle daglik alanlarda ve koylerde yasarlarken, ciftcilik vehayvancilikla gecimlerini saglamakta, sehirlerde yasayanlar ise genellikle coptoplama ve temizlik gibi islerde calistirilmaktadir.

Ozellikle 1991'de bagimsizligin ilan edilmesi ile birlikte Ermenistan yonetimi,Kurtler uzerinde baskilarini artirarak onlari horlamaya, ezerek ve hattakatlederek yasam kosullarini her gecen gun giderek zorlastirmaya basladi.
Bu konudaki son olay, gectigimiz Kasim ayi icerisinde cereyan etti.
Bir Yezidi Kurdu, sucsuz yere guvenlik guclerince bilerek ve isteyerek olduruldu
ve mahkeme sonucunda da olaya karisan guvenlik gucleri serbest birakildi. <******>

Olayi, mahkeme kararini ve baskilari protesto etmek isteyen uc Yezidi Kurdu genc-ki bunlar oldurulen babanin cocuklari- ve Yezidi yasli bir kadin, kendilerini,uzerlerine gaz dokmek suretiyle yakti.

Yezidi Kurtlerinin Ermenistan'da horlandiklarina dair cok carpici bir ornegi debelirtmek gerekirse; Ermenistan'daki “Kurdistan Komitesi” olarak adlandirilanolusumun baskani Cerkez Maroyan , bir aciklama yapiyor ve

“Ermenistan 4 ncu Kolordu'da askerlik yapan Yezidi Kurtlerine Ermeni subaylaritarafindan kotu muamele yapildigini, pis islerde calistirildiklarini, itilipkakildiklarini, ayrica 2006 yilinda bu birlikteki bir Yezidi Kurdu askerin deolduruldugunu”
ifade ederek, ozellikle 4 ncu Kolordu'daki keyfi uygulamalara dikkat cekereksIkayet ediyor.

Carpici ve belirleyici aciklama ise Ermenistan Savunma Bakani Serj Sarkisyantarafindan, gectigimiz Ocak ayindaki Silahli Kuvvetler Gunu'nde, gazetecilereverilen roportajda yapiliyor. Savunma Bakani S.Sarkisyan, son derece sert birdille yaptigi aciklamasinda;

“ Erivan'in cop toplama hizmetlerinde cogunlukla Yezidi Kurtleri calistiriliyor.Bu nedenle Ordu'da da Kurtlere benzeri gorevlerin verilmesi son derece dogal ”seklinde beyanatta bulunarak, Kurdistan Komitesi Baskani C.Maroyan'a cevabiniveriyor.

Oysa, yillardir bilinen bir gercek var ki, Ermeniler, Turkiye'ye besledikleridusmanlik nedeniyle bolucu Kurtlerin olusturdugu teror orgutu PKK'ya her konudadestek verdiler, beslediler, egittiler ve birlikte hareket ettiler. Son dereceaciktir ki, buradaki isbirligi
“Dusmanimin dusmani, dostumdur”anlayisindan kaynaklaniyordu.
Hatirlatmak gerekirse; D.Karabag'in Ermenistan tarafindan isgalinin 14.yildonumu cercevesinde, D.Karabag'in Hankendi, Susa, Agdere, Hadrut ve Askeranillerinde, Ermenistan ve Rusya'dan gelen sanatcilarin da katilimiylagerceklestirilen cesitli kutlamalarda, Azerbaycan'dan Baku Ronahi Kurt Kultur <******> Merkezi uyeleri, Ermenistan'dan Ermenistan Kurtleri Medeniyet Merkezi ile Kurde
Welat ve Kurde Yezidi Dernekleri 'nin temsilcileri, Gurcistan'dan da TiflisUluslararasi Kurt Kultur ve Enformasyon Merkezi Baskani Vladimir Kaloyev'inliderligindeki Kurt asilli sahislar istirak etmislerdi.
Baku Ronahi Kurt Kultur Merkezi uyesi Alihan Tamoyev , yaptigi konusmasinda;“Ermenilerle kardes, dost ve muttefikiz. Osmanli Turkiye'si, bugune kadar Ermenive Kurt halkina zulmederek, ya vatanlarindan kacmaya mecbur birakti, ya da olumtehdidi altinda yasamaya mahkūm etti. Bu nedenle Kurtler ve Ermeniler,haklarini yeniden elde etmek amaciyla, mucadelelerini birlikte surdurmekzorundalar ”
demisti. Yani kisaca yine, “Dusmanimin dusmani, dostumdur” anlayisi bir kez dahakarsimiza cikiyordu.
Evet, gercekten de Ermeniler ile Kurtler, tarih boyunca dost, kardes ve muttefikolarak cogu zaman birlikte hareket etmislerdi.
Peki, Ermenistan'da yasayan Yezidi Kurtleri, Ermeniler tarafindan, nedeneziliyor, itilip kakiliyor, horlaniyor, asagilaniyor ve hatta katlediliyordu ?Oyle ya, burada durum bu kez biraz farkliydi.

Her iki taraf icin de, Ermenistan'da yasayan Turk gibi, Azeri gibi ortak birdusman yoktu ve bas basaydilar.
Bas basa kalindiginda durum buyuk farklilik gosteriyor, tersine isliyordu.
Ozetle Ermeni icin Kurt, “Ortak dusmana karsi dost, kendi basimiza kaldigimizdaise, benim icin sen, ikinci sinifsin” durumu, sonucu ve gercegi net olarakortaya konuyordu.

ahmetdursun' dan alınmıştır.
__________________
http://ahmetdursun374.blogcu.com/
Bilginin arşivlendiği yer.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #309  
Alt 24.04.07, 13:46
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart



GÖZLEMCİ OLARAK ÇALIŞMIŞ... Binbaşı Pravitz (ortada) tehcir döneminde Osmanlı topraklarında gözlemci olarak görev yapmış



İsveçli binbaşı: Tehcir doğru, soykırım yok


GÖKÇEN KESGİN DIŞ HABERLER



1915'te Anadolu'da gözlemci olarak bulunan İsveçli binbaşının 1917'de yazdığı makalede Ermeni soykırımı iddialarını yalanladığı ortaya çıktı. Binbaşı "Bir görgü şahidi olarak katliam iddialarına karşı çıkıyorum" diyor..

Ermenilerin her yıl 24 Nisan'da andıkları soykırım iddialarına İsveçli bir binbaşının 90 yıl önce karşı çıktığı belirlendi. Osmanlı topraklarında gözlemci olarak bulunan binbaşı Hjalmar Pravitz, 23 Nisan 1917 tarihli İsveç Nya Dagligt Allehanda gazetesine yazdığı makalede, "Bir görgü şahidi olarak Türklerin Ermenilere katliam yaptığı iddialarına kesinlikle karşı çıkıyorum!" ifadelerine yer verdi.

ERMENİLERLE YAŞADIM
Ülkesine döndüğünü ve Karl Gustav Ossiannilsson'un "Soylu insan" ve Marika Stjernstedt'in "Ermenilerin Acınacak Durumu" isimli kitaplarını okuduğunu belirten binbaşı Pravitz, bunların yalanlarla dolu olduğuna dikkat çekti ve "Benim yapmak istediğim, olayları anlatmak ve bu kitaplardaki çarpıklıkları ortaya çıkarmak" diye yazdı. Ermenilerin sefaletini kendisi kadar yakından başka hiçbir İsveçlinin görme fırsatı olmadığını söyleyen Pravitz, "Yazarların iddia ettiği katliamın gerçekleştiği 1915 yılının sonbaharının sonunda bir ay boyunca Ermeni göçmenlerin arasında yolculuk ettim. Hiçbir katliama şahit olmadım. Yaşananların şahidi olarak bu iddiaları kınamak görevim" dedi.

TEHCİR GEREKLİYDİ
Binbaşı Pravitz, savaşın başında, güvenilmez Ermenilerin, sürülmelerinin sebebini kavramak ve Osmanlının zorunlu nedenlerle bu işi yaptığını anlamak gerekli" diyerek tehcirin askeri bir zorunluluk olduğuna dikkat çekti. Öte yandan, Ermeni göçü hakkında, Türk yetkili kuruluşlarının göçmenlerin sıkıntılarını azaltmak için yaptıkları çabaların çok yetersiz olduğunu da belirten Pravitz, "Ancak Türkiye'nin içinde bulunduğu zor koşullar, yani üç güçlü düşman tarafından saldırıya uğramış olduğu göz önüne alındığında, Türklerin böyle koşullarda organize bir yardım faaliyeti yürütmesi de imkânsız olmuştur" diye ekledi.

KİTAP DA YAZDI
Ermeni soykırımı iddialarından büyük bir rahatsızlık duyduğunu belirten İsveçli subay Pravitz, "İran anılarım" isimli kitabında da bu konuya şu sözlerle değindi: "Acaba Türk hükümeti, Ermenileri sürgün etmek zorunda mıydı' diye sorulursa benim yanıtım Evet' olur. Aşırı uçlardaki bu Ermeniler, Londra ve başka yerlerde kurdukları gizli derneklerle Türk hükümetine cephe almışlardı. Kader kurbanı bu kişilere Türklerin saldırdığını kesinlikle görmedim."
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #310  
Alt 26.05.07, 23:28
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Arrow Cevap: Ermeniler-Osmanlı belgeleri

-

Ve buradaki forum sayfalarına sığmayacak okadar olay varki anlatmakla yazmakla tükenmez çok geniş açılımlı bir konu gündeme getirip sunduğun için teşekkürler.

haymatloslu
-
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
2 kullanıcı bu yararlı bilgilendirme için kullancısına teşekkür ediyor :
Ertugrul islam Behcet (03.07.07), pena (27.06.07)
Sponsorlar
Cevapla

Tags
belgeleri, ermenilerosmanlı

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz