|
#1
|
|
23.11.07, 10:55
İnsanın doğasında varolan sahiplenme, sorumluluk, merak, öğrenme, araştırma içgüdüleri ile yaratıcı güç ve yenilikler üretme gibi beceriler, sistemimiz içinde eğitim kısıtlamalarıyla budanmış ve azalmıştır. Bunlara yeniden kavuşmak elbet zaman alacaktır. Gençlerimizin önlerini açmamız ve onların devinimci yönlerinden ülkemizin yararlanmasını sağlamamız gereklidir. Ancak, toplumumuzda saygın yerlere gelmiş kişiler, bu konuda yavaş, dahası ihmâlci davranmaktadırlar. Eğitim sistemimizde giderek daha buyrukçu ve yasakçı hâle dönüşen Yüksek Öğretim Kurumu(YÖK); kendi çıkarları ve yaşamsallığı söz konusu olduğunda, ilkelerinde olmayan konulara birden sahiplenen ve olduğundan farklı gösterilen bir yapılanma içindedir. YÖK, ülkemiz sorunlarına, kuruluşundan bu yana, önemli bir çözüm getirememiştir. Bizzat kendisi bir sorun olarak karşımızdadır. Araştırma hedef ve yönlendirmeleri bulunmayan, bilim-politikası diye bir konunun tartışılmadığı bir ortamdır. YÖK ve Üniversitelerarası Kurul(ÜAK), akademik yükseltmeler gündeme getirildiğinde; doğruluğu, niteliği şüpheli, çok sayıda yayının, üstelik yabancı dilde ve kendi gösterdiği yabancı dergilerde yapılmasına yönlendirici olmaktadırlar. Sonuçta; özgün eserlerin, yapıcı, devinimci, nitelikli yeni fikirlerin, Türk dilindeki bilimin değerlendirilmediği ve ülke yararına kullanılmasının engellendiği bir ortam yaratmışlardır. Prof. Dr. İsmail Halûk Gökçora Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi |
| mylove kullanıcısının bu bilgilendirici iletisine teşekkür eden üye : | ||
wakan (23.11.07) | ||
| Sponsorlar |
| |
|
#2
| ||||
| ||||
| Kapsam Yanlış bir sistemde, yetersiz bilim üretimiyle toplumsal erinç ve gönencin yükseltilmesi de olanaksızdır. Akademik yükseltilme için yukarıda konu edilen özellikteki eserlerle, bilim ve ülke adına araştırma yapıyormuş gibi görünmek ise bilim-insanımıza hiç yakışmayan ve savunulamayacak bir durumdur. Türkiye’nin geleceğine yönelik ve sosyal, kültürel, düşüncesel yapısına uyan yeni icat ve buluşlar ivedilikle geliştirilmelidir. Kendi ekonomik çıkarlarımız gözetilerek, geliştirilen yöntem/ürünlerin başka ülkelere ihracı bunu izlemelidir. Bilimsel araştırma kültürünün önemi ve ülkenin kazanılmış üretimden uygulama alanında yararlanması vurgulanmalıdır. Bilim/teknolojiyi geliştirecek insanlar, tüm dikkat ve güçlerini yapmaları beklenilen işe yoğunlaştırırlarken bu alana verilecek destek de en üst düzeyde olmalıdır. Üniversitelerin yükümlendiği görevlerden biri; bilimsel bilgi birikiminden yararlanabilen, sürekli yeni bilgi üretmek için varolan bilgi ve teknolojiyi en verimli biçimde kullanabilen, ülkesine saygı/sevgiyle bağlı, nitelikli meslek-insanlarını yetiştirmektir. Ayrıca, temel/uygulamalı araştırma-geliştirme (Ar-Ge) projeleri uygulayarak, yeni bilgi ve beceriye ulaşmak, bunları geliştirmek, yayın ve patent yoluyla topluma ve ekonomiye en etkin biçimde kazandırmaktır. Bu iki görevin oluşturduğu bileşkenin etkinliği, ülkenin bireysel, toplumsal ve ekonomik kalkınmasındaki katkıyı belirler. Türkiye için, kıt kaynakların en verimli biçimde kullanımı, daha çok sayıda ve nitelikli bilim-insanının yetişmesini gerektirmektedir. Ancak bilim-insanlarımızın, sanayi, tarım, enerji ve her alan çalışanımızın da Ar-Ge alanında istençlendirilmesi (heveslendirilmesi) devlet ve özel kurumlardan aktarılacak maddî olanaklarla sağlanmalıdır. Kaynakların dağıtımı ve kullanımı, konuyu iyi bilen, düzgün yöneten, bilimle yoğrulmuş, duygusallıktan uzak uzmanlarca yapılmalıdır. Millî eğitim ve bilim politikaları; kendine güvenen, moral değerleri yüksek, bu ülkeyi seven, tarihini bilen, gelişmeleri takip eden yeni nesilleri yetiştirecek biçimde düzenlenmelidir. İhmal edilmiş olan halkın eğitimi, en az ilk-orta ve yüksek öğretimimizde yer alan öğrencilerininki kadar önemlidir. Türkiye Gayrî Safî Millî Hasıla(GSMH)’sindeki değişkenlik, enflasyon, toplam borç stoku artışı ve dış-ticaret dengesindeki sürekli açık, gelir dağılımımızı iyice bozmuştur. Toplumumuzun varlıklı bölümünü oluşturan %20 nüfus, millî gelirden %55 pay alırken, en fakir %20 nüfus-diliminde bu pay ancak %5 ‘te kalmaktadır. Başka bir deyişle; konu edilen iki grup arasında 11 kat fark bulunması, ülkemizdeki kriz dönemlerinin ve sosyo-ekonomik bozulmalarının sonucudur. Geleceğimiz, Türk insanının ekonomik kalkınmasının yanı sıra, iç çatışmalardan kurtulup, en az 10-20 ve hattâ 50-100 yıllık; dengeli ve ileri görüşlü (geleceği plânlayabilen) siyasal kararlar almasına bağlıdır. Yönetici birey ve görüşler değişse de, kararların taviz verilmeden ve süreklilikle uygulanması, Türkiye’nin uluslarararası ilişkilerinde güvenilir, saygın bir yere gelmesini sağlayacaktır. Doğal olarak, Türkiye iç ve dış sorunlarını, kendisine yönelik tehditleri fark etmeli ve bunları öncelikle önlemelidir. Bilinçli, nitelikli, yaygın eğitimle kalkınmak bu aşamada anahtar görevi taşımaktadır. Yirminci yüzyılda hızla ilerleyen Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği(AB), Japonya, Güney Kore gibi ülkelerle bu yüzyılın başlarından beri öne çıkan Doğu-Asya ülkeleri ( Singapur, Malezya...), Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelere yetişme ve onlara rekâbet halinde olan ülkemiz, kendisine örnek alması gereken taraf yönünde ikilemler içinde bocalamaktadır. Tanzimat döneminin yabancılara teslimiyetçi batılılaşma kafası, “Cumhuriyet Türkiyesi”nin “Kemâlist” atılımlarını önlemektedir. Toplumumuzun hızlı kalkınmasında “kitlesel eğitim” ve “uzaktan eğitim sistemleri”nin kullanılması yetersiz kalmıştır. Ülkemiz, ne yazık ki, ileri teknoloji ithalâtından etkin biçimde yararlanamamaktadır. Sürekli akabilen su ve kesilmeyen elektrik gibi altyapıların yetersizliği bir yana, bir teknoloji müzesi ve çalışmayan aygıtlar mezarlığı haline dönüşmüş sistemimizi, daha akılcı yatırımlarla, teknolojiyi, çalıştırmasını bilen, süreli bakımlarını yapabilen insanların yönetiminde düzeltmeliyiz. Genç, öğrenme çağındaki nüfusumuzun bağımsızlığı ve birlikte çalışma becerisini elde etmesi ülkemizin kalkınmasına temel oluşturacaktır. Bu amaç doğrultusunda, ülkemiz yönetiminin sorumluluğu, insanımızın güvenlik, sağlık, barınma ve eğitimiyle sınırlı kalmamalı, gençlerimize bilim-teknoloji aktarımı alanını da kapsamalıdır. Ve asla göz-ardı edilmemelidir.Kendine güveni olmayan ve çıkarlarını kollamayan bir toplum !2004 yılında; Türkiye Cumhuriyeti, yaşam kalitesinde dünyada ellinci, sağlık kalitesinde ise altmış birinci sıraya gerilemiştir. Hızlı nüfus artışımızı, yoğun iç-göçlerimizi, plânsız kentleşmelerimizi kontrol altına almalıyız. Yeterince eğitilmemiş insanlarımızın “başkaları” tarafından aldatılmaları ve kullanılmaları çok kolay olmaktadır. Özellikle AB kapısında bekletildiğimiz bu günlerde; dinsel ve kültürel zorlamalar altında, ülkemizi parçalamayı kendine görev edinmiş birliğe karşı dikkatli olmalıyız. Çevremizi saran, içimize giren (işbirlikçisi de dahil), Türkiye’ye yararından çok kendi çıkarını gözeten kişilerin, küreselleşme ve özelleştirme adı altında yaptıklarını fark etmeli ve karşılığını da zaman geçirmeden vermeliyiz.Yabancı yatırımcılar ulusal üretim merkezlerimizi ele geçirmekle kalmayıp buralardaki üretimi de artırmamaktadır. Vergi adâleti ve yaygınlaştırılması, kayıt-dışı ekonominin kayıt-altına alınması, öncelikli araştırma konularımızın saptanması gibi konular yerine asıl sorunlarımızın görüşülmesini engelleyen; giyim-kuşam, hastayı tıbben muayene edecek hekimin cinsiyetinin ele alındığı yapay gündemler, yasama, yönetim ve bilimsel ortam tartışmalarını oluşturmaktadır. Hedefin şaşırtıldığı ve bitmeyen tartışmalarla önlendiği, basın-yayın kuruluşlarının ortamı alevlendirdiği ülkemizde dar boğazdan çıkılamamıştır. Dış ve iç borç yükü ile yoğun, malî kriz içindeki Türkiye, 12 milyon işsiziyle, AB ve ABD tarafından “çağ-dışı”, “ılımlı islâm” gibi terimlerle tanımlanmaktadır. Kuvvetli devletlerin ve özellikle ABD’nin adalet kavramını sadece kendi ulusuna uygun gördüğü ve etik kavramların kalmadığı ortamda, Türkiye tepkisiz kalmaktadır. Üçbuçuk milyon vatandaşımızın yaşadığı Almanya’da 40000 çocuğumuz, Almancaları yetersiz olduğu için, engelliler-okullarına yönlendirilerek gelecekleri kısıtlanmaktadır. Diğer taraftan, 2010 yılında AB’nin 700 000 ek araştırmacıya gerek duyacağı ve bunun 300 000’inin diğer ülkelerden beyin-göçüyle kolaylıkla sağlanabileceği ön-görüşü, Türkiye’de bilim-insanımıza “vizesiz Avrupa” reklâmı biçiminde iletilmektedir ! ABD, AB’nin önde gelen ülkeleri ve Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (WB) gibi kuruluşlar tarafından, Türkiye’yi giderek sömürgeleştiren, etnik plânda parçalamaya yönelik, batılı toplumların kulu-kölesi haline getirmeye yönelik akımlar sürmektedir. Yoğunlukla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hıristiyanlık reklâmı yapan, bu amaçla kaydettiği iş-birlikçiyi maaşa bağlayarak doyuran “turistler” ve “uluslararası sivil toplum örgütleri”nden de ivedilikle kurtulmamız gereklidir. Ekonomik, siyasî ve askerî çıkarlarını belirlememiş, koruyamayan ve yapılan haksız davranışlar, kötülükler karşısında “sus-pus” olan bir ülke görüntüsünden kesinlikle çıkmalıyız. Plânı çizilmemiş ve projesi olmayan bir yapıyı oluşturmak için sarf edilenler ne denli boşa giderse, bilim-teknolojimizin geleceği, hedefler netleşmedikçe, projeler ortamı aydınlatmadıkça, ayrılan maddî kaynağın da o kadar kaybı söz konusu olacaktır. Bu durum, elleri arkadan bağlanmış bir güreşçinin minderdeki rakipleri karşısında, üstelik yemeğine zehir de katılarak kaybetmesini izlemek gibidir. Aksi durum mucizedir. Bilim-insanımız da farklı bir görüntüde değildir. Bilimsel alanda ÜAK ve YÖK’ün getirdiği kurallarla; (aklımızca küçük kurnazlıklarla !) önce birbirimizi ve sonra dünyayı aldatmaya çalışmaktayız. Sonuçta, dünya bilimine Türkiye’de icat edilmiş, keşfedilmiş elle tutulabilir bir katkıda bulunamamaktayız. ÜAK ve YÖK’ün akademik yükseltmelerde kural olarak koyduğu; Uluslararası SCI ve SSCI atıf dizinlerinde (nedense, yalnızca bunlar !) taranan bilimsel yazılar çerçevesinde ise, Türkiye önemli bir sıçrama ile 1983’de 45., 1991’de 40., 1999’da 4491 makale ile 25., 2003’de 10000’in üzerinde makale ile 22.sırada yer almıştır. Buna karşın, dünya bilimine katkımız, ne yazık ki, %1’in altındadır. ABD, Kanada, AB ve Japonya gibi toplumların katkılarının yanında bu oran gülünç derecede düşüktür. ABD‘nin katkısı %27.5-30’a ulaşmaktayken, ülkemizle kıyasladığımız; Güney Kore, İspanya ve İsrail’in payları %1.7, %2.5, %1.2 gibi oranlardadır. Bu çelişki, ekonomik, politik, coğrafî, askerî, kültürel gücü temsil eden “ulusal güç” açısından bakıldığında, bilim-teknoloji politikasında zayıf olduğumuzu göstermektedir. Yurt-dışı (uluslararası !) bilimsel yayınlarımızdaki sayıca sıçrama, Türkiye’nin uluslararası saygınlığını artırmamıştır. Türk insanının gönenç ve güvenliğine de bir katkısı olmamıştır. Daha açık vurgulanmak istenirse; Türk bilim-insanlarının çabaları ve üretimi sonucu yapılan yabancı dildeki yayınlar, Türkiye’nin yararına değil, tam tersine bu dili konuşan ülkelere bedava bilgi üretimi (diğer bir deyişle beyin-göçü gibi bilgi-göçü) sağlamaktadır. Ülkemizde üretilen bor madeninin yurt-dışına ihracı sonrası, ileri teknolojiye sahip ülkelerden bu madenin işlenmiş biçiminin kat kat fazlasıyla geri-alınması gibi, bilim-teknoloji ve “yöntem bilgisi”nin (“know how”) ithâlâtı da Türkiye’ye pahalıya mâl olmaktadır. Akılcı ülkeler, kendi uygarlıklarına katkıda bulunmak için başka ülkelerin yetişmiş bilim-insanlarını kullanarak sağladıkları beyin-göçüne karşın tatmin olmamışlardır. Beyin-göçü sağladıkları ülkelerde yapılan bilimsel çalışmaların kendilerinin egemen olduğu dillerde yayımlanmasıyla doğrudan, bedava ve çalarak bilgi edinmeyi yeğlemişlerdir. Ülkemiz, yabancı ülkelere beyin-göçü ve beyin-firârıyla (doktora-sonrası yurt-dışında kalanlarla) bilimsel kan kaybına uğramaktadır. Bilim alanında yapılan her türlü casusluk, bilgi edinme; karşısındakilere üstünlük sağlama yönünden bitmeyen bir cephane sağlamak gibidir... Acımasız kapitalizmin baş-tacı edildiği dünyamızda, bilimde ilerleyen ülkeler, ekonomi ve siyasette de önder durumdadırlar. Üniversitelerimizdeki öğretim üyeleri, geleceğin kuşaklarını çok dikkatli yetiştirmelidirler. Kıt maddî olanakları arttırarak ve gereksiz harcamalar yapmadan, gerçekçi ve ayakları yere basan bilimsel araştırmalara yönelmeleri gerekir. Maddî olanaklar öncelikle istençli, eyleme hazır öğretim üyelerine doğrudan verilmelidir. Aksi durum; açık penceresinden içeri toz yağan bir odada, pencereyi sıkı sıkıya kapatmadan eşyalar üzerinden toz almaya benzer. Boşuna uğraşıp dururuz. Yerimizde sayarız. 1973’de kurucu ortaklarından olduğumuz Avrupa Bilim Vakfı (ESF) ile ortaklaşa yapılan COST, EUREKA, BioMed, LESC, EMRC gibi oluşumların projelerinde Türk bilim-insanlarına proje idareciliği görevi verilmemektedir. Diğer bir deyişle bilim idaresini de AB’nın ortak siyaseti belirlemiştir. Ortama AB üyesi ülkelerin temsilcileri hakimdir. Araştırmaların Türkiye fazı ülkemizdeki bilgilerin yurtdışına gönderilmesine dayanmaktadır. Yani bilgi akışı ülkemizden dışarı akmakta ve Türkiye’ye toplanan bilgilerin idaresi verilmemektedir. Çoğu araştırma ve maddî desteğe Türkiye’yi katmamaları politik alandaki baskının bilim dünyasını da etkilemesindendir. Ar-Ge ! Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeyi değerlendirmede ve diğer ülkelerle karşılaştırmada, uluslararası kabul gören bazı göstergeler kullanılmaktadır. Araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) harcamalarının Gayri Safi Yurt İçi Hasılaya (GSYİH) oranı, her on bin çalışan nüfus başına düşen Ar-Ge personeli sayısı; bunların başında yer alır. Türkiye için uygun görülmüş temel atıf indeksleri (Science Citation Index, Social Science Citation Index ve Arts and Humanities Citation Index) kapsamına giren uluslararası bilimsel dergilerde yayınlanan makale ve alınan patentler de diğer ögeler arasında sayılabilir. Onbin araştırma-geliştirme (Ar-Ge) personeli başına uluslararası taranan yayınların sayıları az olan Japonya, Güney Kore gibi Uzakdoğu ülkelerinin bilimsel eylemleri yayından çok ekonomik büyümeyi kalıcı biçimde sağlayacak “patent üretmeye” yönelmiştir. |
|
#3
| ||||
| ||||
![]() Japonya’da onbin Ar-Ge personeli başına 3941.3, G.Kore’de 6838 yıllık patent üretimi söz konusuyken, bu oran Türkiye’de 100, Brezilya’da 17’e düşmektedir. Türkiye’de GSMH’den Ar-Ge’ye ayrılan pay %0.5 ‘de seyrederken bunun 1.5’a çıkarılması durumun saptandığı 1991 yılından bu yana gerçekleştirilememiştir. Bilimsel yayınlarımızın ekonomik etkinliği çok düşük düzeyde olduğu için, yayınlarımız patent üretimimizle senkronize edilmelidir.Bilimsel temelli dünya gerçeklerine sahip siyasal partilerin tutarlı ve kararlı ilgileri, üniversiteler, sivil meslek örgütleri ve özel sektörden gelecek istenç ve yönlendirmelerle şekillenmesi ise zaman almaktadır. ![]() Çizelge II’de vurgulandığı üzere; onbin tam zamanlı Ar-Ge personeli başına yayın sayısı Türkiye için, 1990 yılların başından bu yana, çoğu üniversite ve TÜBİTAK tarafından uygulanan “yabancı dilde yayın teşvik programları” ve “akademik yükseltmelerde aranan sıkı koşullar” sonucunda artmakla birlikte, birim nüfus başına Ar-Ge personelinin düşük sayıda kalması ve araştırmaya ayrılan maddî olanakların yetersizliği, yayın sayısıyla ekonomik ilerlemenin paralel gitmesini sağlayamamıştır. |
|
#4
| ||||
| ||||
![]() İleri teknoloji ve imalât sektörü ihracatı yönünden Singapur, ABD, Almanya, İngiltere ve Japonya gibi ülkelerin ilk beş sırayı paylaştığı ve 31 ülkenin incelendiği araştırmada; %2’lik payıyla Türkiye, ne yazık ki sonuncudur. Patent istatistikleri Türkiye’de Ar-Ge sisteminin çıktıları hakkında daha gerçekçi fikir vermektedir. 1988-1998 yılları arasında Türkiye'de toplam 7277 patent verilmiştir. Ancak, bunun sadece %6.9'u Türkiye'de ikamet edenler tarafından alınmıştır. Bu yüzdeye giren patentlerin yıllara göre dağılımında ise herhangi bir artış gözlenmemektedir. ![]() “..... Türkiye, ekonomisinin ananevî sektörlerinde, teknolojik durgunluğa doğuştan yatkın olan ve bilimsel faaliyetler için ekonomik ve sosyal taleplerin çok zayıf olduğu, teknolojik değişmesi ithâl teknolojiye dayanan bir ülkedir. Bilimsel faaliyetler, “amacı yalnızca öğrenme olan bir araştırma” biçiminde olmakta ve Türk toplumundaki rolleri oldukça kısıtlı bulunmaktadır.” sözcükleri yer almaktadır. |
|
#5
| ||||
| ||||
| Tartışma Plân ve Programlar 1993 sonrasında izlenen ulusal bilim politikamızın belirgin özelliği, yalnızca bilim ve teknolojide değil, teknolojik keşif de yetkinleşmenin amaçlanması ve bu yetkinleşmenin sistematik bir yaklaşımla ele alınmasıdır. Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK)’nun İnovasyon Sistemi’ni kurmaya yönelik âcil önlem kararları, eğitim-öğretim politikalarından vergi politikalarına, Ar-Ge politikalarından altyapı yatırım politikalarına kadar uzanan, pek çok politika alanını ilgilendirmekle birlikte; başarıya ulaşamamıştır. İnovasyon politikalarının geliştirilmesindeki OECD ve AB yaklaşımı; “Türkiye’nin uzun dönemde ekonomik gelişmesini sürdürebilmesi ve rekâbet gücünü artırabilmesi için teknolojik yeteneğini hızla güçlendirmesi, teknolojik yeniliklerle üretkenlik artışı sağlaması ve teknoloji-yoğun-sanayîlerin gelişmesiyle, üretim ve ihracat yapısını ‘teknoloji-yoğun-ürünler’e dönüştürmesi gereklidir. ..... böyle bir dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. İmalât temelli endüstrinin ve bir bütün olarak ekonominin teknoloji geliştirme ve özümleme kapasitesinin geliştirilebilmesi için net bir kalkınma stratejisine, kapsamlı sanayî, teknoloji ve yenilik politikalarına, etkin bir şekilde çalışan ulusal yenilik sistemine gereksinimi vardır.” biçiminde özetlenmiştir. 1993 sonrasında uygulama yönünde, en azından devletin bazı kurum ve kadrolarınca ciddi çabalar gösterilmiş, bu çabalar sınırlı sayıda da olsa, bazı sivil toplum kuruluşlarınca (TTGV, TESİD, TAYSAD vb.) desteklenmiştir. Ne var ki, bu çabalar, öngörülen politikanın sistematik bir bütünlük, siyasî kararlılık ve süreklilik içinde uygulanmasına yetmemiş ve 2003/2004 için belirlenen çoğu hedefe ulaşılamamıştır. Türkiye’nin, bilim ve teknoloji bağlamında temel eksiği yalnız bilim ve teknoloji politikasının olmaması değil, varolanın tam olarak uygulanmamasıdır. Özetle; kadrolaşmalarında uzmanlığın esas alınmasının gerektiği belli kamu kurumlarımızda, siyasî erkin kendisini siyasî prim arayışı biçiminde dışa vurmasının önüne geçilemediği sürece, tasarlanan bilim ve teknoloji politikalarında öngörülmüş hedeflere, ne denli isabetli olursa olsun, ulaşılması olanaksızdır. Bilim ve teknoloji politikalarının gerek tasarım, gerekse uygulanması aşamalarında, işbirliği yapmaları en çok gereken kuruluşların; (Ör: TÜBİTAK ve DPT), bunu yeterince sağlayamamaları ya da işbirliğini sürekli kılacak mekanizmaları kuramamaları da bu başarısızlığa katkıda bulunmuştur. Çoğu bilim-insanı ve uzman, siyasî erke ve bakanlıkların işleyiş biçimlerine güven duymadığı için “Bilim ve Teknoloji Bakanlığı” fikrini savunmakta güçlük çekmektedir. Asıl sorun, devletin bilim-teknolojiye, Ar-Ge’ye ayırdığı maddî kaynağın yanı sıra bilim-insanlarımızı yeterince tatmin etmeyip, onları güdülemediği ve bilimsel kurumlar ile kaynaklar arasındaki uyumun sağlayamaması noktasında düğümlenmektedir. Siyasî erkin kararlılığı ve toplumun farkındalığı ile bu soruna sahip çıkılması gerekmektedir. BTYK’nın etkinleştirilebilmesi ya da bilim-teknolojiyi idare edecek, destekleyecek bir bakanlığın beklenen işlevleri tam anlamıyla yerine getirebilmesi bu gerekliliğin sağlanmasına bağlıdır. Konunun siyasî gündemde yer alabilmesi için ardında güçlü bir toplumsal talep olması gerekir. Ne yazık ki, son yirmi yılda, Türkiye ekonomisi, giderek, üretimi temel almayan bir rant ekonomisi hâline gelmiştir. Bilim ve teknoloji talebini ise, ancak üreten ekonomiler yaratabilir. Ranttan üretim ekonomisine geçişte; endüstrileşme, tarım/hayvancılığımıza, maden/enerji kaynaklarımıza sahip çıkmamız koşuluyla, üretime yönelik yatırımlar sağlayacak uygun iklim yaratılamadığı sürece, bilim ve teknolojiye olan talep sınırlı kalacaktır ! Çoğu ülke, teknoloji odaklı ekonomi kavramlarına uygun olarak, bilim ve teknolojiyi kalkınma modellerinin ana ekseni haline getirmiş bulunmaktadır. Türkiye, bu durumu fark ederek bunun için gerekli organları kuran ülkeler arasında ilk sıralarda yer almaktadır. 1961’de kurulan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), 1963’te kurulan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ve 1993’te kurulan Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), Türkiye’de bilim ve teknolojiyi belirlenmiş bazı sosyal hedeflere ulaşmak için yönlendirmekten, maddî destek sağlamaktan ve gerekli alt yapı ve kurumları tesis etmekten sorumlu bilim eşgüdüm organlarıdır. Yine de, bilim-teknoloji söz konusu olduğunda, en başta akla gelmesi gereken kurumlar, kalkınmanın motoru görevini üstlenmiş, üniversitelerdir. Ar-Ge harcamaları ve personeli ile ilgili istatistikler 1990 yılından itibaren Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) tarafından derlenmektedir. Patent istatistikleri ise Türk Patent Enstitüsü (TPE) tarafından tutulmaktadır. DİE istatistiklerine göre, Türkiye’de Ar-Ge harcamalarının GSYİH içindeki payı 1990-1996 yılları arasında % 03.2 ile % 05.3 arasında değişmektedir. Oysa, gelişmiş ülkelerde bu oran on kat daha fazladır. Türkiye’de 1996 yılında tam zamanlı olarak hesaplanmış 21.983 araştırma personeli vardır. Onbin üretken kişi başına düşen toplam Ar-Ge personeli ve araştırmacı sayısı sadece 10’da kalmaktadır. Bu sayı gelişmiş ülkelerde 130’a kadar çıkabilmektedir. Yine, bilimsel araştırmanın vazgeçilmez unsuru olan bilgi-işlem alt yapısı da yetersizdir. |
|
#6
| ||||
| ||||
| 21. yüzyılda varlığını güçlenerek sürdürmek isteyen Türkiye, önceliklerini iyi belirlemek zorundadır ! Aşağıdaki sorulara tüm ciddiyetimizle yanıt vermemiz gerekir: 1. Türkiye’nin bilimsel atağı diye kabul edilen ve yabancı dergilerde yayımlanan makalelerin gerçekte bilime bir şey katmakta mıdır, yoksa büyük ölçüde, uygulanan “Yayınla ya da yok ol ! ” politikasının, akademik yükseltilme zorlamasının bir sonucu mudur? 2. Yurt-dışına gönderilen öğrencilerin yurt-dışında yaptıkları doktora çalışmalarına dayalı yayınları, Türkiye’ye ne yarar sağlamıştır ? Türkiye, yurt-dışına öğrenci gönderme sürecinde yılda yetmiş milyon Amerikan Doları harcama yapmasına karşın, bu sürecin etkinliğini incelemeye yarayacak kapsamlı veriler henüz derlenip değerlendirilmemiştir. Ar-Ge sisteminin sağlıklı bir değerlendirmesini yapmaya yarayacak diğer alanlardaki temel veriler de derlenmemiştir. Örneğin, şu anda Türkiye’de kimin hangi alanda hangi projeyi hangi bütçe ile yaptığını gösteren toplu bir envanter bulunmamaktadır. Böylelikle, Türkiye’de Ar-Ge alanında ilk yapılması gereken iş, varolan Ar-Ge kaynaklarının (maddî destek ve insan gücü) etkili ve verimli kullanılması için sistemde bilgi-akışı, eşgüdüm, denetim ve değerlendirme mekanizmalarının oluşturulmasıdır. Bu kapsamda, öncelikle yapılması gereken Ar-Ge birimleri arasında güçlü bir bilgisayar ağı ve bu ağ üzerinde uygun biçimlerde kullanılabilecek temel verileri bulunduran bir dizi bilgi veri-tabanlarının kurulmasıdır. Bütçe hazırlanırken bilim/teknoloji alanındaki yatırımlara öncelik verilmeli; Ar-Ge harcaması / GSYİH en az %3’ye çıkartılmalıdır. Bilimle teknoloji arasında döngüsel bir ilişki vardır. Bilimsel çalışmalar uygulamaya elverişli bilgi üreterek teknolojik gelişmeye yol açar. Teknolojik gelişmeler de bilimsel araştırmaların daha iyi şartlarda yapılmasını sağlayarak bilimsel gelişmeyi hızlandırmaktadır. Bilgisayarlarla birlikte bilim/teknoloji ilişkisindeki döngü giderek daha kısa sürelerde tamamlanır hale gelmiştir. Bilgisayarlar her gün biraz daha güçlenirken, güçlü bilgisayarlar varolan araştırmaları hızlandırmakta, önceden olanaksız kabul edileni olanaklı kılarak yeni bilgi alanları ortaya çıkarmaktadır. Yapay-zekâ teknikleriyle donanmış “akıllı bilgisayarlar”ın üretimde hızla verimliliği artırması şaşırtıcı değildir. Bilgi teknolojisinin etkili kullanımının en iyi göstergelerinden biri olarak ağ-sayfası sayısı ne yazık ki ülkemizde Avrupa’nın en düşük rakamıdır. İngiltere'deki ağ-sayfalarının yarısı eğitim kurumlarındaki bilgisayarlarda bulunmasına karşın, Türkiye'de bu oran 1/3'ten daha azdır. Türkiye bu alandaki yeni teknolojileri benimseme ve kullanma bakımından pek başarılı değildir. Herkesin "bilgi çağı" ve "bilgi toplumu" kavramlarını dilinden düşürmediği Türkiye'de, bilgi teknolojisi ile gerçekleştirilecek eğitim ve araştırmanın yetersizliği meydandadır. Olumlu atılımlar !1970’lerden sonra ABD ile çıkarları farklılaşan Türkiye, daha ciddî endüstriyel ve bilimsel girişimlerde bulunmak zorunda kalmıştır. Örnekler vermek gerekirse; Türk ulusunun bağışları ve Türk Silâhlı Kuvvetlerinin (TSK) desteğiyle kurulan “Aselsan”ın yerli bilgi ve teknolojiyle ürettiği yakın mesafe füze sistemlerinin ordumuza kazandırılması önemlidir. Özel sektörden, “Arçelik”in Türk insanı zevkine uygun yeni mutfak makinelerini piyasaya sürmesi de benzer bir durumdur. Ar-Ge faaliyetlerini yoğunlaştıran kurumlar güven ve onur duygularımızın doyumuna katkıda bulunmaktadırlar. Ulusal teknoloji bilincimiz yeterli olmasa da giderek olumlu yönde gelişmektedir. Savunma sanayî alanında (Aselsan, Havelsan, TAİ, Roketsan) çıkartma gemisi, roket, tank, uçak, elektro-optik (gece görüşü) vb... bunlar arasında sayılabilir. Ancak, bu gelişmeler savunma alanıyla sınırlı kalmamalı; tarım/ hayvancılık, madencilik/enerji, temel/uygulamalı araştırma, sağlık ve endüstri gibi alanları da kapsamalıdır. Son toplantısını 1997 yılında gerçekleştirmiş ve ülkemizin stratejik plânlarından biri olan “Millî Güvenlik Siyaset Belgesi”nin 17 Aralık 2004 tarihinden sonra ivedi olarak yenilenmesi beklenmektedir. Öneriler ! Geçmişimizden ve başka ülkelerin deneyimlerinden ders alıp kısa ve uzun vadeli, bilinçli, nitelikli, yaygın eğitimle kalkınmaya ve durmadan, bıkmadan çalışarak üretken olmamız gereklidir. Bilimsel üretimde; ÜAK ve YÖK ile beklenilenler, icat ve keşifler yerine, aynen “Türk Lirası”nda olduğu gibi bilimsel enflasyonu getirmiştir. Bunun hızla düzeltilmesi gerekir. Toplumsal “boş-vermişlik”, saygı-sevgi, güven duygusundaki azalmayla devletin yetersizliği nedeniyle ayyuka çıkan dincilik pazarlaması, yobazlık, cinayet, vahşet, hırsızlık, kapkaç, mafya, rüşvet, yolsuzluk, fuhuş, hortumculuk, saldırganlık ve yasasızlık haberleriyle yüklü basın-yayın ortamı, bunlarla savaşmalı ve bilim-insanının da yanında olmalıdır. Türkiye için bilim üretiminin doğru değerlendirilmesi, icat ve keşifler yapılması, bunların uygulanması ve kullanım haklarının çıkarlarımıza uyar biçimde yabancılara satılması, elde edilen gelirlerle yeni bilimsel üretimlerin desteklenmesi, yeniliklerin ülke çıkarları doğrultusunda kullanılması akıllıca olacaktır. |
|
#7
| ||||
| ||||
| Sonuç Türkiye’nin “Batı”ya bağımlığı arttıkça, yönetici ve bilimsel kadroların ülkemiz için yenilikler getirmesi uzak görülmektedir. Çözüm, bilim alanında konulara odaklanılması, beyin gücünün yoğunlaştırılması, yeterli maddî kaynağın aktarılması, bilim-insanları arasında eşgüdüm sağlanmasında yatar. Geçimsizlik ve tartışı ortamlarından kaçınılması, bilim ve teknolojide buluş ve icatlara önem verilerek rekâbet ve maddî ulusal çıkarlar için işbirliği yapılması şarttır. Türkiye’nin kurtuluşu; nitelikli ve çok üretmesiyle olanaklıdır. Bu doğrultuda, gençlerin önünü açmak ve ülkemizin onların devinimci yönlerinden yararlanmasını sağlamak için öğretim üyesi ve yöneticilerimize çok önemli sorumluluk düşmektedir. Kendilerine, çevrelerine, yetiştirdikleri öğrencilere olan güvenlerini, onlara uygun görüp devrettiklerini görev ve olanakları sorgulayarak, birer matematiksel sağlama (öz-eleştiri) yapmaları gerekir. Gelir dağılımındaki adaletsizlik giderilmelidir Siyasal erk, bilim-teknoloji alanında alacağı ve uygulayacağı kararlarla Türkiye’nin geleceğini yönlendirmek, maddî ve manevi destek vermek zorundadır. Diğer yandan, yurt-dışında yetişmiş, görev almış bilim-insanlarının, aynen işçilerimizin ülkeye döviz sağlamaları gibi, oradaki deneyimlerini Türkiye’ye getirmeleri, yurt-dışında yaptıklarının da ötesine geçmeleri, üretmeleri, yeni bilim-insanları yetiştirmeleri gereklidir. Bu bir vatan görevidir. |
| Sponsorlar |
| |
![]() |
| Tags |
| gencler, nitelik, toplum bilimi |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|