Nüve Forum

Nüve Forum > gazete haber ve makale yorumları > Toplum ve Yaşam > Çevre ve Ekoloji > Çevre Etiği (Felsefe Ansiklopedisi Maddesi olarak yayımlanmıstır.)

Çevre ve Ekoloji hakkinda Çevre Etiği (Felsefe Ansiklopedisi Maddesi olarak yayımlanmıstır.) ile ilgili bilgiler


Çevre Etiği: (Felsefe Ansiklopedisi Maddesi olarak yayımlanmıstır.) Çevre etiği ya da çevreci etikler olarak adlandırılabilecek etik kuramlar, 20. yüzyılın baslarından itibaren ortaya çıkmıstır. Çevre problemleri insan yasamının bütün alanları ile

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 10.11.08, 15:18
oguzgolcik - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Doçent
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Nereden: istanbul
İletiler: 4.392
oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Çevre Etiği (Felsefe Ansiklopedisi Maddesi olarak yayımlanmıstır.)

Çevre Etiği:
(Felsefe Ansiklopedisi Maddesi olarak yayımlanmıstır.)
Çevre etiği ya da çevreci etikler olarak adlandırılabilecek etik kuramlar, 20.
yüzyılın baslarından itibaren ortaya çıkmıstır. Çevre problemleri insan yasamının bütün
alanları ile doğrudan ilintili ve yasam alanımızın ayrılmaz bir parçasını olusturduğundan
kayıtısız kalınamayacak bir problemler yumağı olarak karsımızda durmaktadır. Çünkü bu
problemler insanın ne ürettiği ve ne tükettiğiyle, nerde ve nasıl yasadığıyla doğrudan
bağlantılıdır. Ayrıca, çevre problemlerinin politik yapıyla, uluslararası ticaretle,
ekonomik zenginlikle, yoksullukla, bilimle ve teknoloji ile bağlantısı düsünüldüğünde bu
problemlerin bütünü gözönüne almadan çözülebilmesi olanaksız görünmektedir.
Đnsanoğlunun doğa ile uyum içinde yasamak ve doğadan ihtiyaçları oranında yararlanmak
yerine onu kirletmeye, sömürmeye, onu yoketmeye baslamasıyla ciddi global sorunlar
basgöstermistir. Küresel iklim değisiklikleri, canlı türlerindeki yapısal dönüsümler, ozon
tabakasındaki asınma, kimyasal atıkların transferleri esnasında tahrip edici çevre
felaketleri ortaya çıkmıstır. Bu durum insan yasamını ve doğal dünyayı ciddi biçimde
tehdit ettiğinden son yıllarda uluslarası sözlesmelerin de baslıca konularından birini
olusturmaktadır. Đnsanın diğer canlı türleriyle olan iliskileri ve bu iliskilerden ortaya
çıkan olumsuzluklar da son yıllarda sıkça dile getirilir olmustur.
Çevrenin tehdit altında olduğu kabulü 20. yüzyıla dek insanlararası iliski
türlerinden biri olarak tanımlanan etik bu kez doğa ile insan iliskisi için kullanılmak
istenmistir. Bu iliskinin ne ölçüde mümkün olabileceği sorunu hemen hemen tüm
düsünürlerin bu konuyla hesaplasmak zorunda kalmalarına yol açmıstır. Böyle bir etik
mümkünse bile, tek taraflı bir iliski türü olacak ve bu da iliskide “çevre”nin nasıl bir
noktada durduğunu, doğru bir sekilde belirlemeyi gerektirecektir. Dolayısıyla çevre etiği
ile ilgili bir baska tartısmalı nokta da bu alanın geçerliliği sorunudur. Klasik etik anlayısı
insanlararası iliskileri birbirlerine karsı davranıs düzeyinde inceler. Yeni bir söylemle
ortaya çıkmaya çalısan çevre etiği kendini bir ölçüde bu tanıma yaklastırıyor olsa da,
incelediği iliskinin, doğa-insan iliskisinin niteliği açısından çevre etiği herseyden önce bir
geçerlilik temellendirilmesine gereksinim duyar.
2
Genel olarak düsünüldüğünde, “çevre etiği”nin insanın doğayla, ya da genis
anlamda kendi dısındaki dünya ile nasıl iliskide bulunması gerektiğini incelediğini
söyleyebiliriz. Tarihsel olarak, çevre etiğinin konusunu genellikle vahsi doğal alanlar, bu
alanlarda yasayan vahsi hayvanlar, organizmalar, ekosistemler ve biyolojik çesitlilik
olusturmasına rağmen özellikle son yıllarda insanın içinde yasadığı yakın çevresi ve bu
çevreyle kurduğu yakın iliski de çevre etiğinin konusunu olusturmaktadır. Etik ise
felsefenin bir alt disiplini olarak, ne yapılması ya da yapılmaması gerektiği hakkında
genel bir bilgi sağlar. Nasıl yasamalıyız? Ne yapmalıyız? Hangi davranıslarımız doğru ya
da yanlıstır? Ahlaki anlamda zorunluluklarımız neler olmalıdır?... gibi sorular etiğin
konusunu olusturur. Çevre ve etik sözcüklerini yeniden bir arada getirecek olursak; çevre
etiğini, insanın içinde yasadığı çevreyle, onun doğal dengesini bozmadan, nasıl bir iliski
gelistirmesi gerektiğini arastıran bir felsefe disiplini olarak tanımlayabiliriz.
Bir felsefe disiplini olarak çevre etiğinin söylemi öncelikle yasanan çevre
sorunlarına kamuoyu dikkatini çekmek üzerine kuruludur. Bu boyutuyla çevre etiği bir
eylem etiği olarak da adlandırılmaktadır ve uygulanan çevre politikalarının takipçisidir.
Çevre etikçileri insanoğlunun ve doğanın sürdürülebilir geleceğini tehdit eden
politikaların çevre duyarlılığı bilincini gölgelemesini engellemek isterler. Bu bağlamda
bilimdeki ‘ilerleme’ ile elde edilen bilginin pratikte teknoloji olarak kullanılmasından
kaynaklanan sorunlar da çevre etikçilerinin temel konularındandır. Çevre sorunlarına
artan ilginin doğal bir sonucu olarak bu konunun çözümüne yönelik çevre etiği görüsleri
oldukça farklılasmıstır. Ancak, tüm bu farklılasmalara rağmen hepsinin ortak ilgisinin
çevre sorunlarının en aza indirilmesi olduğunu söyleyebiliriz.
Felsefe tarihi açısından ise insanın doğayla iliskisi çok eski bir problemdir:
Đlkçağlardan itibaren insan hem akıl sahibi, hem de ahlaki bir varlık olarak
tanımlanagelmistir. Đnsanın bu özellikleri onun diğer canlılar karsısında ayrıcalıklı bir
konuma sahip olmasına olanak sağlamıstır. Đnsanın bu ayrıcalıklı konumu Stoacı
felsefede olumlu anlamda kullanılarak, insanın kendisini doğadan ayırmasına değil, tam
tersine onunla bütünlesmesine yarayan bir olanak olarak ele alınmıstır. Aristoteles ve
3
daha sonra da Thomas Aquinas ise “doğal hukuk” olarak adlandırılan yaklasımlarında
varolan herseyin bir potansiyele sahip olduğuna ve bu potansiyeli ortaya çıkarma, kendini
gerçeklestirme amacı güttüğü argümanına dayanır. Örneğin, bir mısır sahip olduğu
potansiyeli büyüyerek, besin değeri tasıyarak, kendini yeniden üreterek ve sonunda bir
ağaca dönüserek ortaya çıkarır. Aristoteles insanın da böyle bir potansiyele sahip
olduğunu ancak insanın büyüme ve kendini yeniden üretme potansiyelini de kapsayan
entellektüel, ahlaki potansiyellerinin de varolduğunu söyler. Bu durumda, ahlak, insan
doğasının bir ifadesini, ahlaki tutumlar da ahlaki erdemlerin bir dısavurumunu ifade eder
ve bu erdemlerin gelismesine katkıda bulunur. Đste erdem sahibi bir varlık olarak insan,
klasik felsefecilerin ileri sürdüğü gibi sadece akıl sahibi bir varlık değil, değerlere sahip,
baska deyisle değerlerle örülmüs kompleks bir canlı olarak da düsünülmekteydi.
Đnsanın doğayla iliskisi sadece felsefenin konusu olarak kalmamıs; dinsel
metinlerde de yer almıstır. Eskiçağ dinlerinde (Budizm, Zerdüstlük, vb...) doğanın mistik
boyutuna vurgu yapılırken, insan doğanın dilinden ancak asgari bilgeliklerden pay aldığı
ölçüde anlayabilmektedir. Semavi dinlerde (Hristiyanlıkta ve Đslam) insan doğanın bir
parçası olmaktan çok onun adeta sahibidir de. Doğanın bütün güzellikleri insanın
kullanımına sunulmustur.
Doğanın insanın karsısına konulması anlayısı 16. ve 17. yüzyılda Bacon ve
Descartes’ın aklı tek yetke olarak kabullenmeleri ile bambaska bir boyuta, aydınlanmacı
tavrın meshur dualizmine tasınmıstır. Artık, aklını kılavuz edinen insan doğada mistik
değil hesaplanabilir, formullere aktarılabilir mekanik bir dünyanın efendisi olarak
dolasmaktadır. Doğanın cömertçe sunduğu imkanlar, bilimsel ilerlemenin, kısacası
teknolojinin deney sahası olmustur. Bu durum çevre etikçilerini teknolojiyle olan
iliskilerini en aza indirgeme çabasına yöneltmistir. Her ne kadar aralarında insanı ve
doğayı baskı altına almayan bir teknoloji-insan iliskisini benimseyenler varsa da genel
eğilim teknolojinin yıkıcı etkisinden kurtulmaktır. Ekolojik görüsler Bacon ve
Descartes’la baslayan herseyin “akıl” yoluyla tasarlandığı kuramsal bilgiden ziyade
sezgisel bilgiyi, insanın doğayla duygusal bağına da önem verdiler. Bu anlamda
Rousseau ile Romantiklerin etkisi altındadırlar.
4
Çevre etiğinin kavramsal sınırlarının kesin olarak çizilememesi ve bireysel
kullanıma açık olması dolayısıyla pek çok çevre etiği görüsü ortaya çıkmıs, bir anlam ve
kavram kullanımı göreceliğiyle karsı karsıya kalınmıstır. Buna karsın hepsinin birlestiği
ortak nokta insan-doğa iliskilerinin ahlaki yönünün vurgulanması ve insanın doğal
çevreye, diğer varlıklara karsı sorumluluk duygusu gelistirmesi gerektiği düsüncesi
olmustur. Đnsanmerkezci etiklerin doğayı dısta bırakmaları ve doğayı insanın kullanımına
sunmaları, doğaya karsı bir yükümlülük gelistirmek bakımından yetersiz kalmaları
çevreci etik kuramlarının ortaya çıkmalarına yol açmıstır.
Çevre etiğinin felsefenin bir disiplini olarak bilimsel/akademik alana tasınmasının
1973 yılında resmen basladığını söyleyebiliriz. 1973’de Peter Singer Animal
Liberation’ı, Arna Naess Inquiry dergisindeki ilk makalesini ardarda yayınladılar.
Richard Sylvan Routley tartısmalara olan ilgiyi doruk noktasına tasıyacak sorusunu
15.Dünya Felsefe Kongresi’nde, Varna’da sordu: “Yeni bir etiğe, Çevre(ci) Etiğe
ihtiyacımız yok mu? Bu soru 1979 yılında Eugene G. Hargrove’un “Çevre Etiği”
(Environmental Ethics) dergisini yayınlamasıyla yepyeni kapıları açtı.
Tartısmaların odak noktasını önceleri holistik (bütünlükçü) mi yoksa bireyci
yaklasımla mı ise baslamak gerektiği olusturdu. Örneğin, Toprak Etiği savunucuları
bireylerden çok toplulukların ya da bütünün yapısının önemini vurgularken, Hayvan
Hakları savunucuları ise bireyin (tek tek tür üyelerinin) korunmasına ağırlık verdiler. Bu
tartısmaların temel eksenini belirleyen düsünürleri ve kuramlarını kısaca problem bazlı
olarak sıralamak istiyoruz:
Çevre etiği kuramları, çoğu kaynakta, Arne Naess’in derin ekoloji görüsü (Deep
Ecology) ile baslatılır. Öyle ki, bu görüs aslında 20. yüzyılda tartısılmaya baslanmadan
önce Henry David Thoreau tarafından 19. yüzyılın ortalarında Walden adlı eserinde dile
getirilmisti. Thoreau eserinde sanayilesme ile gözü dönen insanın, doğanın bütün siirsel
yanını, estetik özelliklerini bir kenara atarak bir metre demiryolu için yüzlerce ağacı
acımadan kesmesini lanetler. Đnsanların doğayı duyma yetenekleri ile entellektüel
5
kapasiteleri arasında birebir iliski vardır. Sivil Đtaatsizlik doktrinin de önde gelen
temsilcisi sayılan Thoreau, insanların doğaya karsı değil onun içinde olmalarını 2 yıl 2 ay
2 günlük Walden eylemini yaparak sloganlastırır: “Doğada yasadım ki öldüğümde
yasamadığımın farkına varmayayım.” Thoreau Walden gölü kıyısında kendi elleriyle,
emeğine yabancılasmadan yaptığı kulübesinde tek basına yasar. Doğanın sundukları
dısında insanın baska hiçbir eksiği olmadığını gösterir bizlere. Thoreau’nun haklı
ününden hareketle derin ekolojik görüsü Naess ile değil Thoreau ile baslatabiliriz.
Naess, Thoreau’nun tecrübesini daha analitik bir yaklasımla sematize eder: Derin
ekoloji doğanın kendisiyle bizatihi ve aracısız bir pratiği etik sayan görüstür. Doğa ile
kurulacak böylesine yakın, spiritüel hatta romantik bir iliski insanı hem kendisine hem de
insanın çevresinde kendinden olmayan türdeki canlılara yakınlastıracaktır. Đnsan doğaya
karsı daha duyarlı olacaktır. Birey olarak yasamını, toplumun varlığını, doğadaki yerini
hazır bulduğu bilimsel tanımlarla değil birebir sorgulayacaktır. Bu türden bir doğal
bilinçlilik durumu kisiyi hedonistik duygularından, sadece kendi yasamını düsünme
bencilliğinden kurtaracaktır. Zira, derin ekolojiye göre biosferdeki canlılar bireyleri
oldukları doğanın parçası olmak açısından esittir. Đnsanın çevresine, doğanın
elementlerine vereceği zarar kendisine verdiği zarardır. Buna dayanarak derin ekoloji
sadelik yasamını önerir: Sadelik! Sadelik! Sadelik!
Đlk kavramsal anlamdaki elestiriler ve kuramlar sorunların basgösterdiği
Amerika’da ortaya çıkmıstır: Giffrod Pinchot doğal kaynak korumacılığı (conservation)
kavramını ortaya ilk atan düsünürdü. Gereksiz doğal kaynak kullanımında bireyi değil
çoğunluğun yararını düsünen faydacı bir anlayısı oturtmaya çalıstıysa da onu izleyen
George Perkins Marsh 1864 yılında yazdığı Man and Nature (Đnsan ve Doğa) adlı
yapıtında ekolojik argümanların pek çok temel dayanaklarını ortaya koymustur. Marsh’a
göre doğa insanlara tüketilsin diye değil, yararlanılsın diye verilmistir. Ancak insanlar
doğayı dengede tutmanın yolunu öğrenmek yerine onu “sömürmek” yolunu seçmistir.
Marsh sömürü düzeninin yok edilmesini tekil insanı asan bir düzlemde, güçlü sirketlerin
hükümetlerce kontrolünde gördü.
6
__________________
Oğuz Gölcik Yazıları
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 10.11.08, 15:20
oguzgolcik - ait kullanıcı resmi (Avatar)
Doçent
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Nereden: istanbul
İletiler: 4.392
oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!oguzgolcik öyle bir şöhrete sahip ki kendinden önce namı yürüyor!
Standart Cevap: Çevre Etiği (Felsefe Ansiklopedisi Maddesi olarak yayımlanmıstır.)

Thoreau’nun yaban doğanın değerini yüceltme çalısmalarından daha ileri giden
Muir insandan arınmıs, insan eli değmemis bir doğayı, “kutsal bir tapınak olarak
doğa”yı düsünmemiz gerektiğini ileri sürdü.
Paul W. Taylor, insanların diğer canlı varlıklar karsısında özel bir üstünlüğünün
olmadığı düsüncesiyle öğretisini kurarken ödev olarak kabul edilmesi gereken dört kural
belirledi. (1) Kötülük Yapmama Kuralı (The Rule of Nonmalieficence) :Organizmaları
öldürmeme, bir türün nüfusunu ya da biyotik topluluğu yok etmeme ve onlar için zararlı
olacak eylemlerden kaçınma ödevini içerir. (2) Müdahele Etmeme Kuralı (The Rule of
Noninterference) : Tek yanlı olarak organizmaların özgürlüğünü kısıtlama ve biyotik
topluluklar, ekosistemler ve tek tek organizmalara genel bir “elini sürmeme” politikasıdır.
(3) Sadakat Kuralı (The Rule of Fidelity): Yabani hayvanların insanlara duyduğu güveni
suistimal etmeme, hayvanları aldatmama ve yanıltmama, onlara karsı dürüst olma ödevini
kapsayan bu kurala örnek olarak avlama ve tuzağa düsürmenin doğaya saygı bağlamında
yasaklandığını söyleyebiliriz. (4) Telafi Edici Adalet Kuralı (The Rule of Restitutive
Justice) : Bir ahlaksal aktör (insan), bir hayvana ya da bitkiye karsı davranısında bir ahlak
kuralını çiğnediğinde ve adalet dengesini altüst ettiğinde aralarındaki adalet dengesini
yeniden kurma görevini yükler. Böylelikle Taylor, doğadaki tüm canlıların birbirlerine
karsı sorumluluklarını yasamı sürdürme bağlamında bilince tasımaktadır. Ona göre, bir
çevre etiği kuramı, insanın doğal ekosisteme ve yabanıl yasam topluluklarına karsı
davranıslarının nasıl olması gerektiğini ortaya koyacak bir ahlaksal ilkeler
sisteminin temellerini hazırlamak zorundadır. Bu da doğal dünya içinde insan
uygarlığının yerinin belirlenmesiyle yakından ilgilidir.
Đnsanları yaban seyler olmaksızın yasayabilenler ve yasayamayanlar olarak ikiye
ayıran Leopold’a göre kendisi gibi olanlar için, bir yaban kazı görme fırsatını
yakalayabilmek televizyon izlemekten daha değerlidir. Leopold kurduğu toprak etiğinin
modern eğilimlere açık bir baskaldırma içinde olan bir azınlık dısında kalanlarca kabul
görmeyeceği konusunda umutsuzdur. Bu nedenle ise etik denilen sartlanmanın anlamının
genisletilmesi ile baslar. Kaynak korumacılığında yapılan bunca propaganda ve eğitim
çalısmasına rağmen çok az ilerleme kaydedilmesi düsündürücüdür ve bu çalısmaların
7
temelinde bir eksikliğe isaret eder. Ona göre eğitim ekonomik öz-çıkarın dikte ettiklerinin
dısında hiçbir fedakarlık istememektedir. Leopold insanın ancak görebileceği,
hissedebileceği, anlayabileceği, sevebileceği, inanabileceği bir seyle etik iliski içinde
olabileceğini öngörerek ekosistemi bir piramitle sematize eder. Böylelikle, topluluğun
sınırları toprak yüzeyini, bitkileri, hayvanları ya da hepsi birlikte toprağı (soil) içerecek
biçimde genisletilir. Bu genisletme etik bir gereksinimin sonucu olmaktadır. Leopold’un
holistik toprak etiği, doğanın kullanımını salt ekonomik bir problem olarak görmekten
çok etik, estetik ve aynı zamanda ekonomik açıdan da uygunluğunun incelenmesini talep
etmektedir. Biyotik topluluğun bütününü, istikrarını ve güzelliğini korumak toprak
etiğinin nihai normu olarak karsımıza çıktığına göre bir eylemin yanlıslığı ve
doğruluğunun ölçüsü de bu olmaktadır. Bu ölçünün toplumsal vicdana dönüstürülmesinin
imkanı da bu ölçüyü temel alan bir eğitimden geçecektir. Böylesi bir eğitim toprağa
sevgi, saygı ve hayranlık telkin edici bir eğitim olacaktır.
Murray Bookchin’in çevre etiğinin temel ekseni ise ekolojik problemlerin
kaynağını öncelikli ya da doğrudan bir biçimde toplumsal kökenli görmesidir. Ekolojik
bozuklukların nedenlerini toplumdan ve insandan soyutlayarak açıklamaya çalısmak
çevresel bozuklukların temel kaynağı olan çok uluslu sirketleri, Devlet faktörünü ve
ideolojileri problemin dısına itmek anlamına gelecektir. Bu kuram bize bir yüzyıl önce
yasamıs olan Marsh’ı hatırlatıyor. Zira, Bookchin’in adı daha da ünlenerek günümüz
anti-küresellesme hareketlerine ve anarsik çevre hareketleri ile Yesil Politika doktrinine
konu olmustur. Toplumsal Ekoloji (Social Ecology) toplumdaki hiyerarsik yapının insan
tarafından doğayla olan iliskisine de yansıtıldığını öne sürer. Bir ekosistemin kendi içsel
dinamiklerinde kalınarak açıklanması yerine, onun devingen yapısının ve tarih ile,
ereklilik anlayısının da hesaba katılarak bir kompleks olarak algılanmasından yanadır.
Bookchin toplumsal ekoloji kuramı ile insan ile doğa, toplum ile insan, toplum ile doğa
karsıtlıklarından ortaya çıkan ekolojik krizi çözmeye yönelik bir kuram sunmaktadır.
Toplumsal ekoloji bir yandan toplum ve doğa arasındaki farklılıkları öte yandan da
toplum ve doğanın ne denli iç içe geçtiğini göz ardı etmeden, doğanın nasıl asama asama
toplumun içine sızdığını arastırır. Đnsansız doğa (birinci doğa), insan öznesinin kontrolü
altına almaya çalıstığı doğa (ikinci doğa) olmak üzere bir ayrımdan bahseder.
8
Peter Singer hayvan hakları hareketinin manifestosu haline gelen Animal
Liberation (Hayvanların Özgürlestirilmesi) adlı eseriyle, ‘acı’nın kötü olduğunu temel
ilke olarak ortaya koyar. Herkes acıyı ve dolayısıyla kötüyü en aza indirgemekle
yükümlüdür. Đnsanlarla hayvanların acı ve hazları esit ölçüde göz önünde tutulmalıdır.
Tom Regan, The Case for Animal Rights (Hayvan Hakları Lehine Savunma)
adlı çalısmasında ise Singer’dan bir adım öne geçerek faydacılık yerine duyarlıkçı
(sentientism) bir etik anlayısı kurma denemeleri yapmaktadır. Bu duyarlıkçı yaklasım
yasam öznesi kavramını içerir. Yasam öznesi olmak baska varlıklara yararlı
olmalarından ve baskalarının çıkarlarının nesnesi olmalarından mantıksal olarak bağımsız
bir biçimde, inanca ve arzuya; algıya, belleğe ve kendi geleceği de dahil bir gelecek
duygusuna; acı ve haz duygusunu da içeren duygusal bir yasama; kendi iyiliği için bir
çıkara; kendi arzu ve amaçlarını gerçeklestirmek için eyleme girisme yeteneğine; zaman
içinde bir psiko-fiziksel kimliğe; kendileri için iyi ya da kötü bir yasantı dünyası
anlamında bireysel bir mutluluğa sahip bütün varlıkları kapsayacak sekilde tanımlanır.
Bu ölçütü karsılayan her varlık özsel bir değere (inherent value) sahiptir.
Yasama öznesi kavramı yerine “yasama iradesi” olgusunu ortaya koyan bir baska
çevreci düsünür Albert Schweitzer’dir. Schweitzer’e göre iyiliğin özü yasamı korumak,
gelistirmek ve yasamın en yüksek olanaklarının gerçeklestirilmesine yardımcı olmaktır.
Kötülüğün özü ise yasamı yıkmak, yasama zarar vermek, yasamın gelismesine engel
olmaktır. Schweitzer buradan etiğin temel ilkesinin canlı olan her seyin yasamına saygı
olduğu sonucuna varır. Buradan çıkacak ilk etik sonuç canlı varlıkların öldürülmemesi
gereğidir. Ancak filozof daha gerçekçi bir açıdan yaklasarak doğadaki besin zincirinin
evrendeki yasama iradesinin kendisiyle çelistiği sonucuna varır. Onun yasakladığı sey
gereksiz öldürmelerdir. Peki buradaki kriter ne olacaktır? Schweitzer’e göre bir canlıyı
öldürmek konusunda açık bir düsünceye sahip olmak gerekir. Bir canlının yasamına
düsüncesizlikten değil, spor olsun diye değil (örneğin; avcılık) kaçınılmaz zorunluluk
hallerinde son verilebilir. Schweitzer bu noktada ilkel toplumlarla uygar toplumlar
arasında bir ayırım da yapar. Antropolojik arastırmalar ilkel toplulukların çevreyle
9
uyumlu, hayvanları, bitkileri ve kayaları sanki canlıymıs gibi ele alan çevremerkezci bir
etikleri olduğunu gösterir.
Çevrecilik, buraya kadar anlatılanlarda kendini savunamayan varlıkların (canlı ve
cansız) haklarını savunan bir takım insanların düsünce ve eylemleri olarak
anlasılabilirken bu anlayısı daha da genisleterek ekoloji bilimi verileri ısığında soruna
yaklasan Garrett Hardin’in de görüslerine yer vermek gerekir: Hardin, yardımseverliği
ve nüfus artısından dolayı mağdur durumda olanları (açlıktan ölenleri) korumamak,
kollamamak gerektiğini düsünür. Utiliteryenliğin doruklarında cankurtaran sandalına
yüklenen insanları düsleyen Hardin’in ekoloji bilimine dayanarak kurduğu, pek de insanı
değer merkezi olarak ele alamayan teorisi özetle budur.
Sorunun varolma-yokolma noktasında değil insanın doğasının bir sorunu
olduğunu düsünen Rudolf Bahro ise kapitalizmin temel dinamiklerini kıyasıya elestirir
ve “imha edici, yayılmacı karakterin yerlestirdiği sanayi uygarlığının toplumu tüketime
endekslemesi”nin sorgulanması gerektiğini söyler. Đnsan-doğa iliskisinin ise öznelliğin ve
uygarlık biçimimizin yeniden kurulması ile mümkün olabileceğini dile getirir.
Đnsanın doğayla olan iliskisinin yeniden kurulmasının ancak insanın doğayla bir
sözlesme yapmasıyla mümkün olabileceğine iliskin görüsleriyle dikkat çeken Michel
Serres’e göre; doğa bizden ve bizim kendi aramızda yaptığımız sözlesmelerden önce de
vardı ve bizden sonra da (eğer biz onu yok etmezsek) varolacaktır. Descartes’tan beri
aklın doğa üzerinde kurduğu egemenlik ve sahiplenme duygusu doğada geri dönüsü
olmayan tahripler yaratmıstır. Doğaya hakkını teslim edecek, doğal olanla iliskilerimizi
yeniden düzenleyecek, insan-doğa bağının kurulması zamanı gelmistir.
Konuyu birey açısından ele almaktan çok toplumun baskın öğeleri boyutunda
gelistiren ve bu noktada anılması gereken bir baska düsünür kuskusuz Karl Heinrich
Marx’tır. Marksizm istisnasız her insanın insanca yasamı ve gelismesini sağlayan bir
sosyal üretim biçimini savunan sosyal toplum anlayısını öngördüğünden, çevre sorununu
gerçek dünyadan ve yapısal iliskilerden soyutlanmıs, kendi basına bağımsız bir konu
10
olarak ele alma yoluna gitmemistir. Aksine konuya toplum yapısı ve yapısal iliskiler
içinde yaklasmanın zorunluluğu üzerinde durmustur. Marksist düsüncede doğal
kaynakların kullanımı çoğunlukla kapitalist sınıfın üretim güçlerini sömürüsü çerçevesi
içinde ele alınmıstır. Marksist çevre etiği, elestirisini çevre-insan iliskisinin belli sınıfların
ekonomik çıkarlarına göre düzenlenmis olmasına yöneltir.
“Çevre Krizinin Tarihi Kökenleri” adlı makalesiyle sorunun dini, felsefi, bilimsel,
teknolojik temeline dikkat çeken Lynn White’a göre çevre krizinin temelinde belli
sınıfların ekonomik çıkarları değil, makro düzeyde, insan-merkezli (anthropocentric)
yahudi-hristiyan geleneği yatmaktadır. White’a göre sorunun bilimsel ve teknolojik
temelleri olmakla beraber, genis bir perspektiften bakıldığında batı medeniyetinin
“doğaya hükmetme” anlayısından kaynakladığı görülür.
Baskın öğeler kavramını kullanarak kendi etiğini kurmaya çalısan bir baska çevre
etiği denemesi de Ekofeminizm’dir. Cinsiyet ayrımcılığı ve “erkek akıl”ın baskın
gücünün (dominance) , insanın doğaya uyguladığı güç ile paralel olduğunu savunan
ekofeministlere göre indirgemeci bir çevre etiği yerine sosyo-ekonomik kosulların
hepsini gözönüne alan çoğulcu bir etik çıkar yol olabilir.
Eray Yağanak*
Güncel Önkal*
* ODTÜ Felsefe Bölümü Arastırma Görevlisi
* ODTÜ Felsefe Bölümü Arastırma Görevlisi


kaynak:
__________________
Oğuz Gölcik Yazıları
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
(felsefe, ansiklopedisi, çevre, etiği, maddesi, olarak, yayımlanmıstır.)

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün zaman ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 00:47 .