iconBütün zaman ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu anki saat: 22:57 . | Nüve Foruma Hoşgeldiniz! Forumumuzdan yararlanmak için lütfen Üye Olun !

» Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Siyaset ve gündem » Ortadoğu'da Din ve Toplum - Nuray Mert in kaleminden

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 12.03.08, 15:24
Standart Ortadoğu'da Din ve Toplum - Nuray Mert in kaleminden

12.03.08, 15:24


Ortadoğu'da Din ve Toplum (1)



Mısır'da bizdeki gibi bir başörtüsü yasağı ve dolayısıyla siyasal tartışma yok, ama bu konuda ciddi tedirginlik var. Başörtülülerin kamuda daha yaygın yer almasından, Müslüman kadın tanımının başörtüsüyle özdeşleştirilmesinden şikâyet ediyorlar


BAŞLARKEN
Dizinin başlığı sizi yanıltmasın, soyut karşılaştırmalar, analizler yapmaya girişmeyeceğim. Geçtiğimiz sekiz yıl içinde, Ortadoğu'ya çeşitli vesilelerle otuza yakın seyahat yaptım, Suriye, Lübnan, İran ve Mısır'a birçok kez, Ürdün, Tunus, Yemen ve biraz Ortadoğu dışında ama bugünlerde çok güncel hale gelen Pakistan'a gittim. Bunun dışında, Doğu Konferansı adı altında gerçekleştirdiğimiz buluşmalarda ve başka vesilelerle diğer Ortadoğu ülkelerinden katılan birçok yazar, gazeteci ile görüştüm. Bu coğrafyada olan biteni mümkün mertebe takip etmeye çalıştım. Bu yoğunlaşma içinde, Türkiye'de bu coğrafyaya ilişkin ilginin ve bilginin ne kadar az olduğunu bir kez daha fark ettim. Bir şey daha fark ettim, bu ülkelere ilişkin olarak, gidip gördüklerim, eşe dosta anlattıklarım, herkese soyut karşılaştırma ve analizlerden çok daha ilgi çekici ve anlamlı geldi. O nedenle, kitabi bir karşılaştırma yerine, tüm bunları sizinle paylaşmanın daha anlamlı olacağını düşündüm.
Evet, laiklik tartışması, öncelikle ilkesel bir konu. Ama aslında, bu ve buna benzer din, toplum, muhafazakârlaşma gibi konularda yaptığımız tüm tartışmaların arka planında doğal olarak gündelik hayatımıza ilişkin kaygılar, kuşkular veya talepler ve özlemler var.
Aslında, bir yandan, yakın coğrafyada olsa, tüm Müslüman ülkelerin tarihleri, yakın tarih deneyimleri, kültürleri, siyasal rejimleri birbirin- den çok farklı. Bu gerçeği aklımızın bir tarafında tutmakta fayda var. Diğer taraftan, tüm farklı-lıklarına rağmen tüm Müslüman toplumların, modernlik karşısında yaşadıkları süreç ve so-runlar açısından dikkate değer benzerlikler var.

Geçtiğimiz aylarda, bir aralık gündem olan Malezya tartışması esnasında, Türkiye örneğinin Malezya'dan ziyade Mısır ile karşılaştırılmasının daha anlamlı olduğunu düşündüm. Hemen ardından 'mahalle baskısı' tartışması geldi, konu tekrar Türkiye'nin kendi deneyimi eksenine oturdu. Oysa, 'mahalle baskısı' dediğimiz fazlasıyla muğlak bir kavram, bazen, Müslüman ülkelerde yaşananları anlamak ve tartışmak açısından, daha net gibi gözüken 'din ve vicdan özgürlüğü veya laiklik gibi kavramlardan çok daha fazla açıklayıcı olabiliyor. Yine, tam da bu nedenle, bir kez daha, Malezya'dan ziyade Mısır karşılaştırmasının daha anlamlı olacağını düşünmüştüm.
Yirmi yıl önce, daha bu coğrafyaya adım atmamışken, İngiltere'deki Mısırlı arkadaşlarım aynı terimi kullanmasalar da sürekli bir tür mahalle baskısının arttığından şikâyet edip duruyordu. Mısır'daki kısaca 'İhvan' denilen Müslüman Kardeşler hereketinin tarihinden ve yükselişinden haberdardım ama itiraf edeyim ki, orada yaşayanlar açısından ne anlam ifade ettiğini tam kavrayamamıştım. Benim gözümde, İngiltere'ye okumaya gelen Mısırlı arkadaşlarım, oranın Batılılaşmış ve bazısı Kipti asıllı seçkin zümresine mensuptu ve söylediklerini fazlasıyla abartılı bulmuştum.

Din merkezli siyaset
Geçen hafta sonu yine Mısır'daydım, bu kez araya benim biriktirdiğim gözlemleri de devreye sokarak, Mısırlı arkadaşlarımla tekrar bu konuyu konuştuk. Evet, toplumsal hayatta artan 'İslamileşme'den şikâyet edenler, yine oranın Batılılaşmış kesimine mensup insanlardı, ama olan bitene sıradan karşı tepkiler veren insanlar değil. Olanlar üzerine düşünen, aşırı tepkileri yadırgayan ve nihayet çok küçük bir seçkin kesime mensup insanlar değil, oranın üst orta sınıfına mensup, Mısır'da yaşayan, orada yaşamayı seçmiş, ülkelerini, kültürlerini fazlasıyla benimseyen insanlar. En çok, Hüsnü Mübarek başkanlığındaki yozlaşmış iktidar ve sisteme karşı, İslamcılar (İhvan) dışında hiçbir ciddi muhalefet hareketi veya düşüncesinin gelişememiş olmasından şikâyet ettiler. Bu kuşkusuz dini değil, siyasi bir konu. Ancak, sonuç itibarıyla, bu toplumlarda, yani Müslüman toplumlarda, gelmiş bulunduğumuz nokta itibarıyla, din merkezli olmayan siyasetin başarısızlığı nereden baksanız ciddi bir sorun.

Küçümsemeye tepki
Bu noktaya nasıl gelindiği oldukça uzun bir hikâye. Bu hikâyenin bir ucunda, modernleşme sürecinde, toplumun dinsel kimliği, değerleri ve sembollerini hiçe sayan, o değilse bile, küçümseyen, dikkate almayan, alabildiğine dışlıyan siyasi ve düşünsel hareketler var. Bu hiçe sayma, küçümseme, dışlama doğal olarak, toplumların tepkisi ile karşılaşıyor. Demokratikleşme, ne oranda yaşanırsa yaşansın, ilk fırsatta bu tepkinin dışa vurumu olarak İslami vurgulu oluyor. O zaman da, Batılılaşma yerine İslamlaşma üreten demokrasi, bu kez, zaman içinde modernleşmiş, Batılılaşmış kesimler için 'sorun' oluyor. Haklı veya haksız, hak edilmiş veya değil, 'sorun', öyle veya böyle 'kuşku' ve 'korku' gündeme geliyor.
Belki hiçbir zaman çoğunluk değil, ama bu ülkelerde yaşayan, kendini Müslüman olarak tanımlayan ama ibadetle arası hoş olmayan, başını örtmeyen, içki içen, çok eşlilik fikrini rahatsız edici bulan şehirli orta sınıf, yaşama alanının daraldığını hissediyor, bu daralmanın artmasından, tahammül edilmez noktaya gelmesinden korkuyor. Örneğin, Mısır'da zaten bizdeki gibi bir başörtüsü yasağı ve dolayısı ile siyasal tartışma yok, ama bu konuda ciddi bir tedirginlik ve bu anlamda tartışma var. Zaman içinde, başörtülü kadınların kamu hayatında daha yaygın yer almasının, başörtü takma alışkanlığının yayılmasına neden olduğunu, bunun Müslüman kadın tanımından başörtüsüyle özdeşleştirdiğinden, başörtüsü takmayanların Hıristiyan sayıldığından ve böyle muamale gördüğünden şikâyet ediyorlar.

Popülist söylemler
Dahası, moderleşme süreci içinde biriken, o süreç içinde gelişen şehirli kültürün dev bir dalga ile yerle bir olması ihtimalinden, bunun işaretlerinden kaygılanıyorlar. Ve nihayet, ne kadar anlaşılır bir tepki çerçevesinde gelişirse gelişsin, din merkezli siyasallaşma, sadece tepkileri temsil etmekle kalmıyor, siyasetin doğası gereği, bu tepkileri biriktirdiği potada, tepkileri sürekli tazeleyip besliyor. Zira, yine siyasetin doğası gereği, iktidar hedefini, din merkezli bir dille kolayca devşilirilen toplumsal desteğe dayandırıyor. Din gibi karşı çıkılmaz bir referans, kolay siyaset imkanı yaratıyor. Bu tür siyaset, sadece muhafazakârlaşma değil, ucuz siyaset üretiyor. Bölgedeki İslami hareket ve partilerin popülist siyasal söylemler ötesinde doğru dürüst siyasal tavır ve program geliştirememesinin önemli nedenlerinden biri bu.

Osmanlı'yı bile etkiledi
Müslüman ülkeler içinde Türkiye ile karşılaştırılması en anlamlı olan ülke Mısır deyip hemen sizi yanıltmayayım. Böyle düşünüyorum, çünkü Mısır, bölgede (ve İslam coğrafyasında) modernleşme süreci Osmanlı ile birlikte (ve hatta bu süreçten bağımsız olarak) en uzun tarihe ve birikime sahip olan toplum. Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile ivme kazanan modernleşme süreci, bir şekilde mensup ve fakat görece bağımsız olduğu Osmanlı modenleşmesini bile zaman zaman etkileşmiş. İkinci Abdühamid döneminde Mısır'a kaçan Jön Türkleri, Mısır'dan İstanbul'a gelen yeni moda giyimleri, Meşrutiyet dönemi romanlarındaki Mısırlı prenses hikâyelerini hatırlayalım. Bu arada roman demişken ve hazır Mısır'dan bahsediyorken, geçtiğimiz günlerde Türkçesi yayınlanan Ala El Asvani'nin 'Yakopyan Apartmanı' romanını mutlaka okuyun. Aman aman bir edebiyat ürünü değil ama Mısır'ı tüm bu söylediklerimiz çerçevesinde anlayabilmek için çok iyi bir rehber.
Osmanlı dönemi sonrası modernleşme hareketlerini takip eden, Arap milliyetçiliği çerçevesinde siyasi sekülerleşme hareketine rağmen Mısır'ın, hiçbir şekilde Türkiye'de yaşanan modernleşme hızını yakalamış ve yaygınlaştırmış bir ülke değil. Bu nedenle, mesela Kiptiler, oldukça kalabalık bir Hıristiyan azınlık (yüzde 10'a yakın) oluşturmasına ve dolayısı ile kültürel farklılık deneyimi imkânı vermelerine rağmen, etkileri bizim beklediğimiz biçimde olmayabiliyor. Zira, bu ülkede yaşayan Kiptiler de bizim tahmin ettiğimizden çok daha muhafazakâr bir topluluk. 1 Mart'da Kipti Kilisesi, Kahire İdare Mahkemesi'nin üst kararı ve zorlamasıyla, tarihinde ilk kez bir 'sivil boşanma'sını kabul ettiği bir Kipti'ye yeniden evlenme izni verdi.
Cemaat hukuku
Bunda şaşacak bir şey yok, çünkü modernleşme sürecinin hızı, yaygınlığı gibi etkenler bir yana, Mısır siyasi anlamda 'laik' değil. Dolayısı ile Hıristiyanlar cemaat hukuku uyguluyor. Türkiye ile diğer tüm Müslüman ülkeleri ayıran en önemli farklılık bu. Mısır ve Suriye, eski Irak, Tunus gibi bazı Müslüman ülkelerde laikliği andıran değişik düzenlemeler var, ama bu ülkelerin hiçbiri resmi olarak 'laik' değil. Biz dışarıdan bu farkı pek ayırt edemiyoruz, yani bir ülke ya Suudi Arabistan ve İran gibi şeriat düzeni olur, ya laik olur, yarı laik veya ara düzenlemeler nasıl olur pek önemsemiyoruz, ama aslında Müslüman ülkelerin çoğunda sistem bu ara düzenlemeler temeline oturuyor.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
  #2  
Alt 12.03.08, 15:25
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: Ortadoğu'da Din ve Toplum - Nuray Mert in kaleminden

Ortadoğu'da Din ve Toplum (2)



Zengin Yemenli kız balayını Şeysel adalarında geçirmiş, 'Mayo ile denize mi giriyorsunuz, eşiniz bir şey demiyor mu?' diye sorduğumuzda 'Biz Kanada'da üniversitede tanıştık, yurtdışında örtünmüyoruz' demişti. Dini kısıtlama, Seyşel adalarına gidemeyenler için

Yemen'de sadece 15 başörtüsüz kadın varmış. Başkent Sana'da sekiz gün kaldık, sadece birini gördük.

Şeriat devleti deyince, İran ve Suudi Arabistan'ın da resmen aynı kategoride olmasına karşın, farklı olduğunu hatırlamakta yarar var. Aradaki fark sadece birinin Şii, diğerinin Sünni şeriat olması değil. Daha ziyade, belli ki kendi tarihlerine ve kültürlerine dair farklılıklar şeriat devletlerini bile birbirinden ayırıyor. Ne yazık ki, Suudi Arabistan'ın dışa açılma ve Türkiye ile ilişkiler çerçevesinde gazetecilere henüz yaptığı daveti kaçırdım. Oraya dair bildiklerim, okuduklarım ve duyduklarımla sınırlı, ancak bu kadarı bile İran ile ne kadar farklı olduğunu anlamaya yetiyor. İran'daki saçı gösterecek şekilde örtünmenin yeterli olmasından tutun da, özellikle büyük şehirlerde kadın erkek arasında hemen hiç kaç-göç olmamasına varana kadar birçok şey Suudi Arabistan'da zaten resmen yasak.
Yemen, resmen şeriat devleti değil. Ama, Yemen'le karşılaştırdığınızda İran neredeyse Batılı bir toplum gibi. Mesela Yemen'de başörtüsü takmak mecburi değil. Ancak ülkede toplam onbeş başörtüsüz kadın varmış. Biz, başkent Sana'da sekiz gün kaldık, sadece birini gördük. O da zaten hem oranın kalburüstü bir ailesinin üyesiydi ve belli ki bu anlamda bir dokunulmazlık durumu vardı, hem de kadın hakları savunucu olduğu için bunu misyon haline getirmişti. Yemen'e sevgili arkadaşım Ayşe Böhürler'in, yakında kitap olarak da yayımlanan, Müslüman ülkelerde kadın konulu belgeseli dolayısıyla gitmiştim. Birçok kadınla tanışma ve evlerine misafir olma şansı yakaladık. Yoksa, sokakta kadın görmek neredeyse imkânsız. Gördükleriniz, öyle İran'daki gibi bazısı yarı saçı açık, kapalı olanların bile erkeklerle rahatça konuştuğu, gezip dolaştığı türden kadınlar değil. Tepeden tırnağa örtülü, çoğunlukla peçeli, kimsenin yüzüne bakmadan sessizce giden tek tük kadın grupları. Yüzü açık tesettür, yenilikçi bir davranış olarak görülüyor.


Dini kisveli feodal gelenek
Düğün ardı kına gecesine gittiğimiz zengin Yemenli ailenin kızı, balayını Şeysel adalarında geçirmiş, 'Mayo giyip denize ni giriyorsunuz, eşiniz bir şey demiyor mu?' dediğimizde, 'yo, biz zaten Kanada'da üniversitede tanıştık, yurtdışında örtünmüyoruz, bu daha ziyade geleneksel bir şey' demişti. Zenginlerinin hayatı belli ki, Körfez ülkelerindeki gibi. Dini kısıtlama, Seyşel adalarına gidemeyenler için. Daha doğrusu din kisvesinde çoğu feodal gelenek. Zira, kadın-erkek, zengin-yoksul, eğitimli-eğitimsiz herkes, 'gat' denilen uyuşturucu etkili bitki kullanıyor. Narkotik madde sayıldığı için ülke dışına çıkarılamıyan, gat çiğnemek Yemenlilere göre normal. Misafir odasının adı gat odası, kadınlar çaya gitmek gibi, gat çiğnemeye gidiyor, kahve, nargile eşliğinde gat çiğniyorlar.
Buna karşın, Yemen'de içki, İran ve Suudi Arabistan gibi tamamen yasak değil, ama hiçbir yerde satılmıyor denebilir. Sadece büyük otellerde var, ama son derece tuhaf biçimde servis ediliyor. Otelin lokantasında verilmiyor, oda servisinde ısmarlanmıyor, sadece gece kulübünde servis ediliyor. Bu nedenle, yemeğiyle içki içmek isteyen turist bir ailenin, küçük çocuklarıyla Uzakdoğulu dansçıların ortalarda gezdiği, loş bir gece klübüne girdiğini görmek tuhaf bir manzara oluşturuyor. 11 Eylül sonrasında, ABD tarafından öne sürülen Ortadoğu'da 'demokrasiyi geliştirme' projelerinde, toplumsal tablosu bu olan, siyasi sahnesinde tek adam yönetiminin en katı örneklerinden birine sahip Yemen'i öncü ülkelerden biri olarak piyasaya sürmesi de tabii ayrı bir tuhaflık.
'Şeriat devleti' modeli ve 'molla rejimi' olarak en çok tartışma konusu olan İran ile İslam dünyasında umut vaat eden demokrasi örneği Yemen arasındaki farklılık, tarihsel geçmiş ve kültürel farklılıklardan kaynaklanıyor. İran, merkezi bir coğrafyada, çok uzun bir medeniyet geçmişi üzerine, Türkiye'deki kadar olmasa da ciddi modernleşme süreci geçirmiş bir toplum. Yemen'se dışa kapalı ve feodal kültürünü korumuş. İran'da İslam devrimi gibi çok radikal bir iktidar değişiminin topluma kabul ettiremediği şeylerin daha fazlası, Yemen'de kültürün sorgulanmaksızın kabule edilen boyutları. Yemen'de değişimi hedefleyenler, öncelikle feodal örf, âdet, geleneklerin din kisvesine bürünmüş olmasından şikâyetçi. Gelenekleri savunanlar için, 'İran'a göndersek de, ufukları açılsa' diye şaka yapıyorlar.



Pakistan'da içki satılması yasak ama...
Pakistan'ın kadın bakanı Nilüfer Bahtiyar, İslami tepkiler nedeniyle istifa etmişti.

Son zamanlarda siyasi krizle gündeme gelen Pakistan aslında, bir tür 'şeriat devleti'. Nitekim adı da, 'Pakistan İslam Cumhuriyeti.' Malum, Hindistan'ın bağımsızlığının ilanı ile birlikte, bu ülkenin bir parçası 'Müslümanların ülkesi' olarak bağımsızlık kazandı. Kurucu ideolojisi de, ulusal kimliği de İslam ekseninde belirlenmiş. Ancak, Pakistan'ın kurucu eliti ve özellikle kurucu babası Cinnah, fazlasıyla Batılılaşmış ve sekülerleşmiş Müslüman Hintli seçkin zümrenin bir üyesi. Bu insanlar, sömürge idaresi sürecinde, Batılılaşmasını İngiliz filtresi üzerinden gerçekleştiren, yerli seçkinler. Cinnah başta Hintli Müslüman şeçkinlerin biyografilerini ve popüler Biritanyalı yazar Hanif Kureyşi'nin aile geçmişine ilişkin anılarını okursanız, bu kesimin renkli bir örneğiyle karşılaşma imkânı bulursunuz.

Başörtüsü zorunluluğu yok
İkinci Dünya Savaşı ertesindeki kuruluşundan itibaren, Afganistan'daki 'cihat'ın karargâhı olana kadar geçen süre içinde, kurucu kimliği İslam olmasına karşın, modernleşme süreci devam eden Pakistan'da, gündelik hayatta bu süreç çok net izlenebiliyor. Özellikle büyük şehirlerde, ilk bakışta devletin din devleti olduğunu gösteren hiçbir şey yok. Evet, sokaklar biraz fazla erkek kalabalığı halinde, ama Rawalpindi pazarının ortasına düşene kadar erkek hegemonyasını herhangi bir Doğu ülkesi ortamı olarak algılamak mümkün. Kadınlar başörtüsü takmak zorunda değil, dahası örtünmek derdinde de değil. Örtülü olanların bir kısmı da, İran usulü, bizim Benazir Butto'dan bildiğimiz şekilde örtünüyor. Son derece eğitimli ve çeşitli işkollarında karşınıza bir sürü kadın çıkabiliyor. İslam Cumhuriyeti kendini, ilk görüntüden ziyade kanunların dini referanslı olmasıyla belirliyor. Bizim için en çarpıcı olanı, medeni hukukun yani kadın ve aileye dair düzenlemelerin referansı dini kurallar.
Bizim laiklik tartışmasında 'içki' konusunun fazlasıyla öne çıkmasından rahatsız olan biriyim, ama bir süre sonra kendimi, Müslüman ülkelerde muhafazakârlık ve modernleşme derecesini alkollü içkiye karşı tutumlar üzerinden izler buldum. Zira, ne kadar karşı çıksak da, içkiye karşı tavır önemli bir gösterge. O nedenle, bu toplumlarda içkiye ilişkin kural ve tutumları söz konusu etmek gereği duyuyorum. Pakistan'da, din devleti olduğu için içki satılmıyor, sadece büyük otellerde pasaport sorarak servis edilebiliyor. Buna karşın, belli bir çevrenin yaşama alanında neredeyse içki içilmemesi garip. Yılbaşında Lahor'da bir arkadaşım vasıtasıyla sabaha kadar bir yılbaşı partisinden diğerine gezdim. Yok, öyle İran'daki gizli ev partileri, evde zuladan çıkan içkiler gibi bir ortam değil. Çok daha doğal, neredeyse açıktan açığa 'serbest alanlar' var, ama bu alanlar belli bir sınıf ve çevreden insanlara mahsus.
Yılbaşı seferberliği şaşırtıcı
Diğer taraftan, halk arasında da şampanyalı partiler değilse bile, yılbaşı kutlaması son derece yaygın. Kırlık bölgelerinde, zamanında, (ABD desteği ile kurulmuş) silah/savaş eğitimi ve köktendinci eğitim verilen medrese adı altında bilinen cihat üslerinin bulunduğu bir ülkede, yılbaşı kutlamaları için herkesin sabahtan seferber olduğunu görmek şaşırtıcı. Pakistan'da da geniş muhafazakâr kitleler ile, Batılılaşmış orta sınıf arasındaki fark büyük ama, son zamanlarda sıklıkla yapıldığı gibi bu farklılaşmayı da abartıp, mutlaklaştırmamak lazım. Aslında bu uçurum, en çok Yemen örneğinde gçrdüğümüz gibi, koyu muhafazakârlık veya dinin hâkim olduğu toplumlarda var. Bu toplumların seçkinleri, geri kalan kesimle ipleri her anlamda koparmış vaziyette. Çok daha küçük ve müreffeh bir grup olarak, zaten yaşamlarının önemli bir kısmını ülkeleri dışında geçirip, istedikleri gibi davranıyorlar. Modernleşmesi 'sorun' yaratacak olan kalabalıkları muhafazakâr bir kültür içinde kontrol ediyorlar.
Pakistan'daki durum, sadece halk kesimlerinin modernleşmeye direnen muhafazakârlığı değil. Bu ülke, önce Sovyetlere karşı, anti-komünist tampon bölge, sonra Sovyetlerin Afganistan'ı işgaline karşı cihat merkezi olarak desteklendiği için, din merkezli politikalar siyasetin merkezine oturdu. Yani, mevcut kurucu İslami kimliğin ve toplumsal muhafazakârlığın ötesinde, radikalizm üretildi. Afganistan cihadı üssü yapılan ülkeye, dünyanın dört bir yanından, köktendinci getirildi, eğitildi. Gelinen noktada, siyasi kriz bir yana, bu sürecin topluma maliyetini siz hesap edin. Bu kasvetli havayı dağıtmak için, Pakistan asıllı yazar Muhsin Hamid'in, geçen sene çok sükse yapan ironik romanı 'Reluctant Fundamentalist'i (Gönülsüz Köktendinci) okumanızı tavsiye ederim.

YARIN: Tunus, Suriye Lübnan
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 12.03.08, 15:26
nuvekolik
Ziyaretçi
İletiler: n/a
  Send PM
Standart Cevap: Ortadoğu'da Din ve Toplum - Nuray Mert in kaleminden

Üç ülke, üç yaşam biçimi



Tunus dışarıdan en Batılılaşmış, dinle alakasını en kesmiş Arap ülkesi gibi görünse de bir yemeğe katıldığımız lokantada, içki olmasına rağmen, İslami yılbaşı gecesi olduğu için yabancılara dahi içki servesi yapılmıyordu


Tunus'un Türkiye'ye en yakın ülke olduğu ne kadar doğru?
Tunus sanıldığından daha muhafazakâr bir ülke. Başörtüsüyle gezmenin yasak olduğuysa sadece rivayet.
FOTOĞRAF: AFP

İsterseniz tekrar biraz da bize daha yakın Müslüman ülkelere dönelim, yani 'laikliği andıran' rejimlere sahip olanlara. Baştan da söylediğimiz gibi, Türkiye net ve açık biçimde laik olduğunu ilan eden tek Müslüman ülke. Oldukça radikal modernleşme süreçleri yaşayan Arap ülkelerinide dahi, 'devletin dini İslam' olarak tescillenmiş durumda. Türkiye'de özellikle İslamcılar arasında bir nevi deccal rejimi olarak görülen Tunus da dahi devletin dini İslam. Hakkında, başörtü ile sokakta dolaşmanın bile yasak olduğu rivayetinin dolaştığı, Arap dünyasının en laik ülkesi Tunus'taki 'laikimsi' düzen, din ve devlet ayrılığı ilkesinden ziyade dinin modernleştirilmesi veya modernleşmenin dinileştirilmesi üzerine kurulmuş. Ülkenin bağımsızlık mücadelesi lideri olan kurucusu Burgiba'nın, Ramazan'da televizyonda portakal suyu içmesi sıkça anılan bir olay. Ancak, bu hareket kasden ve İslami biçimde yorumlanarak yapılmış, 'dinimizde savaşanların oruç tutması söz konusu değil, biz fakirlikten kurtulma savaşı veriyoruz, oruç verimliliğimizi düşürüyor, o nedenle oruç tutmamalıyız' mesajı verilmiş. Bu olaya, 'adamın canı portakal suyu içmek istemiş, kılıf buluyor' diye bakmak son derece yanlış olur, bu tür uygulama ve söylemlere bakıp Tunus'un Türkiye'ye en yakın, en laik ülke olduğunu ileri sürmek de.
Toplumsal ve siyasal hayatın düzenlenmesinde, dini referanslara dayanmak, laiklik kavramı ile taban tabana zıt. Tunus'ta da yaşanan aslında, dinin tek ve resmi bir yorumunun toplumsal ve siyasal hayata egemen olması. Bu yorumun alabildiğine modernist olması, bu gerçeği değiştirmiyor.

Muhafazakâr bir ülke
Ayrıca, Tunus sanıldığının daha 'muhafazakâr' bir ülke. Nitekim, bir kadın derneği başkanı ile sohbet eden (üstelik başörtülü) gazeteci bir arkadaşım, kadına ilişkin hak ve özgürlükler konusunda sorduğu soruların bir noktasında, 'biz Müslüman bir toplumuz, aile değerleri her şeyden önce gelir' uyarısı ile karşılaştı. Yine dışarıdan, en Batılılaşmış, dinle alakasını en kesmiş Arap ülkesi gibi görünmesine karşın, bir yemeğe katıldığımız lokantada içki servisi olmasına rağmen, İslami yılbaşı gecesi olduğu için yabancılara dahi içki servisi yapılmıyordu.
Tunus'un İslamcılara karşı keskin tavrı, rejimin siyasi tehdit olarak gördüğü ve bölgede yükselen radikal İslami hareketlere ve özellikle komşu Cezair'de yükselen FIS hareketinin etkisini kırmaya yönelik. Modernleşme mücadelesi veren benzer Müslüman ülkelerde olduğu gibi bu ülkede de, radikal İslam tehdidi, siyasal demokratikleşmenin önünde fazladan bir engel teşkil ediyor. Batılılaşmış orta sınıf mensuplarını, 'radikal İslam mı, otoriter modernleşme mi' ikileminde mevcut otoriter rejimlerin yanına itiyor.



Suriye'de çokeşlilik yasal ama kentlerde çok nadir görülüyor
Toplumsal tabanlarını radikal İslamcı hareketlere kaybetme tehdidi otoriter modernist siyasal iktidarları, dini alanda tavizler vermeye itiyor. Bu durumda da toplum yine daha muhafazakârlaşıyor, fazladan otoriter bir durgunluk ortamı söz konusu oluyor. Bu toplumlarda, modernleşmiş orta sınıfın tek tesellisi, zamanında yukarıdan da dayatılmış olsa, kazanılmış belli özgürlük alanlarının siyasi iktidar eliyle garanti altına alınmış olması. Örneğin, Mısır'da, medeni hukuk İslami esaslara dayanmakla birlikte, mesela Enver Sedat'ın eşi Cihan Sedat'ın özel gayreti ile çokeşlilik yasal olsa da fazlasıyla zorlaştırılmış (ilk eşin iznine tabi) vaziyette. Yine, laikliğe en yakın duran Arap ülkelerinden Suriye'de de benzer birdurum söz konusu. Ayrıca, bu tür konularda, yaygın kültürel pratik de tabiiki çok önemli. Suriye'de yasal olsa da, çokeşlilik hele şehirlerde nadir görülen, benimsenmeyen bir pratik.
Konu Suriye'ye gelmişken, yine bizim muhafazakâr çevrede yaygın kanaat olan, azınlık Alevi rejiminin toplumun dinsel değerlerine uzak yapısı, durumu tam anlamıyla anlatmaya yetmiyor. Baas yönetimi Alevi ağırlıklı bir siyasi çevre oluşturmuş vaziyette, ancak Baas bölgedeki diğer modernist hareketlerden biri ve belirleyici olan Alevi olmasından ziyade, bu tarihsel-ideolojik arka plan. Buna karşın, diğerlerine oranla kültürel olarak Anadoluya en yakın ve en az muhafazakar olmakla birlikte, Suriye, Türkiye'den çok daha muhafazakar bir toplum. Alevi veya Baas, yönetim bu tabloyu yasal çerçeve dışında da yansıtıyor. Örneğin, içki satışı ve tüketimi serbest, anacak resmi ve hatta yarı resmi hiç bir toplantı ve yemekte içki ikram edilmiyor. Suriye'de devletin gazetecilere verdiği bir yemekte, etrafımızdaki masalarda içki olduğunu görüp, biz de istedik ancak bizim masaya hiç bir şekilde servis yapılmadı. Buna karşın, Şam'da, sazlı sözlü içkili bir sürü 'aile lokantası' var. Aile lokantası diyorum, çünkü bunlar, sadece turistlerin geldiği veya gece klübü havasında yerler değil, Şamlıların ailece, genç yaşlı, çoluk çocuk geldiği yerler. Buralarda, başörtülü yani muhafazakar kesimden ailelerin rahatça yemek yediğini, eğlendiğini görebiliyorsunuz.



Lübnan'da kültürel ortaklık sınıflar üzerinden belirleniyor
Lübnan başlı başına, nevi şahsına münhasır bir yer, ama benzer bir şey orada da söz konusu. İçkili lokantalarda değil başörtülü, Körfez'den gelen peçeli turistler hiç tedirgin olmadan yemek yiyebiliyor. Örtülü kadınlar bazen aileleri ile bazen, gruplar halinde gece gezmesine çıkıp, nargile içiyor. Malum, Lübnan, Ortadoğu'nun, kültürel olarak en Batılılaşmış köşesi, hatta penceresi. Yok, bu sadece Lübnan'da Hıristiyan unsurun kültürel atmosferi değil. Zaten onlara en yakın olanlar, Beyrutlu Sünniler. Ama en doğrusu, tüm Lübnan gözlemcilerinin üzerinde anlaştığı şu gerçek; Lübnan'da kültürel ortaklık, belki her yerden çok, sosyal sınıflar üzerinden belirleniyor. Zengin, seçkin Beyrutlu Hıristiyan, Sünni, Şii Müslümanlar arasında hemen hiç farklılık yok. Zaten Beyrut'da bir Arap ülkesinde olduğunuzu hatırlatan çok az şey mevcut. Ama, durun, bu Lübnan, laikliğe en yakın Arap ülkesi demek değil. Tam tersi, en uzak olanlardan biri, zira siyasal sistem cemaat yapısı üzerine kurulu. Yani hem medeni hukuk mensup olduğunuz cemaate göre işliyor, hem siyasal temsil cemaat mensubiyetini temel alıyor. Bu yapıyı, medeni hukukta olmasa da, siyasal düzeyde eşit vatandaşlık esasına çevirme teklifi de, köktendinci Hizbullah'tan geliyor. Bu istek, Şii nüfusun artışı ile daha fazla siyasi temsil hedefinden kaynaklanıyor, ama demokrasinin gelişme tarihi her yerde böyle değil mi?

Hizbullah diyaloğa açık
Lübnan'ın kozmopolit kültürü, etnik, dini çeşitliliği, bizim televizyonlarda elinde silah yürüyüş yapan köktendinci örgüt olarak tanıdığımız Hizbullahı da bölgedeki diğer radikal hareketlerden ayrıştırıyor. Lübnan Hizbullah'ı, iç siyasette diyaloğa açık, siyasi dili ve programı itibarıyla, Lübnan'da toplumun farklı unsurlarına hitap edebilme kabiliyetine sahip bir siyasi hareket. Bu örgütün, Şii olması, İran'la bağlantısı, bölge dengelerinde neyi temsil ettiğinin ötesinde, Lübnan'a dair ufkunun, 'radikal örgütlerden biri' deyip geçilmeyecek kadar olgun olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Radikal örgüt deyince, kısaca 'radikal', 'kökten dinci', 'İslamcı' terimlerinin ülkeden ülkeye, kültürden kültüre çok değişebildiğini de hatırlatmakta fayda var. Yine yıllar öncesinden bir anımı aktarayım. Onbeş yirmi sene önce, Mısırlı bir arkadaşımla BBC'nin bir belgeselini seyrediyoruz; konu 'İslam dünyasında köktendincilik', örnek ülkeler Mısır, Ürdün, Türkiye. Mısır ve Ürdün'den bağırıp çağırarak kalabalıklara hitap eden bir iki köktendinci lider örneğinden sonra, sıra Türkiye'ye geldi. Ekranda, ceket, kravat, ak saçlı, sakin sakin konuşan Erbakan gözüktü. Mısırlı arkadaşım, hayretler içinde, 'ne yani sizin köktendinciniz bu mu, köktendinciden çok Noel Baba'ya benziyor' demişti.

Toplumun kendi serüveni
Doğrusu, bizim 'İslamcı' dediğimiz insanlar, birçok Müslüman ülkede, sıradan vatandaş, olmadı biraz dindarca birisi sayılıyor. Hele söz konusu, Pakistan gibi bir ülkeyse. Son zamanlardaki tüm ılımlaşma, değişim ve AKP'yi model alma iddialarına rağmen, Mısır İhvan'ı bile, bizim İslamcılık dediğimiz hareketin çok uzağına düşüyor. Bunu, aşırı kuşkucu olanlara teselli olsun diye söylemiyorum. Ayrıca olacaksa da olsun, ama onun ötesinde kolay ve hızlı benzetme ve kestirmeci yaklaşımları, farklılıkları dikkate alarak, gözden geçirmekte fayda var diye düşünüyorum. Diğer taraftan, evet, tam da her toplumun kendi kültürü, geçmişi, serüveni etrafında oluşan, kendi sorunları, kendi kuşkuları, korkuları, özlemleri olması doğal. Türkiye diğer Müslüman ülkelere oranla çok daha fazla modern, seküler ve Batılılaşmış olduğu için, oralarda doğal olan bir şey, bizde muhafazakârlaşma olarak, yani bir özgürlük alanı tehdidi olarak algılanabiliyor. Siyasal-toplumsal hayatta soyut ilke ve kavramlardan ziyade, gündelik hayat pratikleri, ona ilişkin talep ve isteklerin çatışması, bundan doğan gerilimler önemli oluyor. Diğer bazı Müslüman ülkelerde, bu pratiklere ilişkin bir şeyler söyleme ihtiyacını bu nedenle duydum.
Artan ortak gerilim
Sonuçta, özetle bir yanda, Müslüman ülkelerde dine, modernliğe, laikliğe yüklenen anlamlar ve yaşama biçimleri alabildiğine farklı. Ama diğer yanda tüm bu farklılıklara karşın, modernleşme sürecinde karşılaşılan ve giderek artan ortak bir gerilim var. Müslüman ülkelerde, modernleşme ve siyasal alanın farklı oranlarda da olsa demokratikleşmesi, veya sadece otoriter modernist rejimlerin kontrollü esneme çabaları, bu toplumlarda geçmişte yaşanmış modernleşme sürecinin dışarıda bıraktığı muhafazakâr kalabalıkların taleplerini devreye sokarken, diğerlerinin özgürlük alanlarını 'tehdit' ediyor. Veya en azından, bu süreç içinde modernleşmiş orta veya üst orta sınıflar böyle hissediyor.
İslam dünyasında farklı hikâyelerin çoğunun sonu bu ikileme gelip dayanıyor. Bu noktada tüm kavramlar altüst oluyor; demokratikleşme İslami eksenli politik hareketleri yükseltiyor, demokrasi yokluğunda bile modernleşme, muhafazakâr kalabalıkları toplumsal hayata daha fazla katarak, şehirli kültürü, Batılılaşmış orta veya üst orta sınıfın hayatını kısıtlayan istikamette ilerliyor. Bunlardan kuşku, tedirginlik duymak demokrasiye, toplumun geniş kesimlerinin toplumsal hayata katılmasına karşı, dışarıdan ve hatta bu tepkiyi duyanların kendileri tarafından bile yakışıksız bir direnç gibi hissediliyor.
Bu ülkelerde yaşayanlar için durum, Batı'dan bakan gözlemcilerin sandığı ve iddia ettiği kadar net değil, olması da mümkün değil. Zira, Batıdan bakanların, 'demokratlık' diye takdim ettikleri tutumlarının gerisinde aslında, yeni bir kisve altında gizlenen tipik oryantalist bir yaklaşım var. Tam da bu nedenle, çoğunun kafasındaki 'Müslüman ülke' birbirinin hemen aynı, gerilimler 'seçkinci' veya 'yapay'. Farklılık sadece Mahmud Hamdani'nin deyimi ile Batı ile işbirliği yapan 'iyi Müslüman' ve yapmayan 'kötü Müslüman' arasında var.

-BİTTİ-
Radikal-çevrimiçi / Yaşam / Üç ülke, üç yaşam biçimi
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsorlar
Cevapla

Tags
ortadoguda din

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz