Cevap: Tasarım sürecinde kavram-Concept in design process Giriş
Tasarım özünde her bilinçli etkinlik için ansal bir önkoşuldur. Bilinçli bir etkinliğin gerçekleştirilmesi için tasarım gereklidir. Bilişsel nitelikli olduğu için de bilişin her türlü olanağını kullanır. Tasarıma olanak sağlayan duyarlık biçimleri (imgelem), anlağın kategorileri (kavram) ve us yetisi tasarım geliştikçe düzenleyici nitelikten, eş deyişle, koşulsuz varolma gerektiren nitelikten kurucu niteliğe (koşullu ve sınırlı) dönüşmeye başlar. Tasarımda kavramların varlığı basitten karmaşığa giden ilişkilerden çıkartılan kuralların uygulamasına bağımlıdır. Bu tür işlemin olayları ve verileri düzenleme yatkınlığı vardır.
Görsel düşünen kişi, araştırma aşamasında imgelemi bir kavramla zihinde resmetmeye çabalar. Pek net olmayan bir biçimde beliren imgeyi geliştirip, gösterimini hazırlar. Burada söz konusu olan, gelişme aşamasında çok ham ya da ilkel sayılabilecek bir kavramın geliştirilip işlenebilir bir düzeye getirilmesi ve sunulmasıdır. Tasarım iyi ya da kötü bir kavramla başlar. Bir nesnenin içeriğini nasıl nesne ve simge diye ayırmak yanlışsa, tasarımı da kavramdan ayrı düşünmek o derece sağlıksızdır. Çünkü, tasarımın kurulmasında etkin olan ve tasarımı tümleyen öğeler indirgenmiş olurlar. Tasarım ve kavram birbirlerine kaynaşmış ayrılmaz bir bütünün öğeleridir. Bir nesnenin tasarlanıp yapılması ve de onun deneyimi, hem duyarlığımızın hem de görsel ve olgusalın kavramlarını değişik boyutlarda bir araya getirerek, bir anlatım biçimi verilmesidir. Susanne Langer’in dediği gibi tasarım, “imgelemin ve duygusallığın biçimlerini bize bir bütün olarak verir; eş deyişle sezginin kendisini durulaştırır ve örgütler” (Langer, 1953, s. 397).
Tasarım, imgelem ve kavram üçlüsünün ilişkisini irdeleyip, yapılandıran ve de bunun tasarım eğitimi içinde nereye oturabileceği konusunu araştıran geniş kapsamlı çalışma çok sayıda olmasa da, konuları kendi içinde tek tek inceleyen değerli çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmanın bağlamında kullanılan kaynaklar beş ana öbek içinde toplanabilir. Rudolph Arnheim’ın adını yaygın olarak duyurduğu ‘görsel düşünme’ (Arnheim, 1969) ikibin yılı aşkın süredir, ilk olarak Platon’un ve Aristoteles’in başını çektikleri felsefe kapsamında, sonra da ruhbilim, estetik, güzel sanatlar ve tasarım kapsamında tartışılan bir konudur. Yine felsefe kapsamında, ama biliş odaklı en yoğun çabayı onsekizinci yüzyılda Immanuel Kant (1952; 1993) sergilemiştir. Kant’ın bilimsel bir çerçevede ele aldığı anlak, yargı ve usu, aralarında Susanne Langer’in de (1953) bulunduğu düşünürler kümesi hem duyarlık, hem simgesel, hem de imgelem açısından geniş çapta irdelemişlerdir. Düşünme alanında Jerome Bruner, Jacqueline Goodnow ve George Austin’in (1956) bilimsel temele oturttukları bilişsel süreç, yaratıcılık alanında Philip Johnson-Laird (1988) gibi, John Dacey (1989) gibi araştırmacıların da içinde bulunduğu kabarık sayıda ruhbilimcinin katkılarıyla daha bir açıklık kazanmaya başlamıştır. İmge oluşturma ve imgenin yaratıcılıkla olan ilişkisi konusunda yapılan araştırmalar da (Finke, 1989; Finke vd., 1992) biliş ve görsel düşünme arasındaki bağları göstermeye yardımcı olmuştur. Rudolph Arnheim’ın (1969) yeniden gündeme getirip güncelleştirdiği görsel düşünme konusuna doğrudan ya da dolaylı gönderme yapan ve de tasarımın diğer problemlerden başkalığını ve görsel yanını vurgulayan çalışmalar (McKim, 1980; Denel, 1981; Goldschmidt, 1994; Goel, 1995; İnceoğlu vd., 1995) tasarım süreçlerine değişik bir açıdan bakılmasında etken olmuşlardır. Ömer Akın (1986), Gabriela Goldschmidt (1994), Vinod Goel (1995) ve Bryan Lawson (2000) gibi mimar kökenli araştırmacıların tasarım süreçlerine odaklaşıp, konunun özüne eğilirken, tasarımın biliş boyutunu irdelemeleri, tasarımın gidimli yaklaşım gerektiren problem türlerinden ne denli ayrıldığını, değişik yaklaşımlarla ortaya koymuşlardır. Tasarım, kavram ve eğitim konusuna, sayıları çok olmamakla birlikte, eğilen çalışmalar (Rowe ve Slutzky, 1963; Rowe, 1991; Caragonne, 1995) tasarım aşamasındaki süreçleri irdelemekte ancak tasarımın bilişsel boyutuna değinmemektedirler.
Biliş yetileri, anlak ve imgelemin (Kant, 1952), birlikte ‘özgürce oynayabilme’ (Kant, 1952) sonucu işlemlerini tamamlayabiliyorlar. Kant imgelemi, “bir nesneyi sezgide bulunuşu olmaksızın da gösterim yetisidir” (Kant, 1993), diye tanımlamaktadır. İmgelem sezginin önsel yetisiyken, anlak kavramların yetisidir. İmgelemle bir biçimin kavranması, ancak üzerinde düşünülmüş bir yargıyla olabilmektedir. En azından imgelem, biçimin kavramları ve o biçime gönderme yapan sezgilerin yetisiyle karşılaştırıp, kavranabilir. Her ne denli imgelem duyarlığa aitse de, sezgileri birleştiren bireşim yetisi olarak aynı zamanda anlağın da bir parçasıdır. İmgelemin aşkınsal bireşimi “anlağın duyarlık üzerindeki bir etkisi ve bizim için olanaklı sezginin nesneleri üzerindeki ilk uygulamasıdır” (Kant, 1993). Immanuel Kant imgelemin aşkınsal bireşimi altında anlağın iç duyumu belirlediğini söyleyerek, anlak ve imgelemi eşdeğer saymaktadır. Bu durumda imgelem, bilginin iki kökünün –duyarlık ve anlak (Kant, 1993)-- özniteliğidir ve aynı zamanda ikisi arasında aracı olma olanağı vardır. İmgelemin tek başına çok bir özgürlüğü yoktur. Duyarlık bağlamında edindiği özgürlük, anlak bağlamında karşılaştığı kavramlarla hem sınırlanmakta, hem de gelişmektedir.
Tasarımda da üretkenlik ve yaratıcılığın özünde yalnızca somut bilginin değerlendirmesi değil, onlara karşıt olabilecek, ama onları tamamlayabilecek başka sınırlamaların ya da soyut düşüncenin de yeri vardır.
İşlev, amaç, nedensellik gibi kavramlar, bağlam, çevre, duygusallık gibi kavramlarla zihinde başka bir düzeye çıkıp işlem görmektedir. Tek bir kategoriyle düşünmenin getirebileceği indirgemeci süreç, bir kategorinin yeni verilerini daha kapsamlı bir düzeyde ele almasını sağlıyorsa da, kavramın içlemine giren niteliklerin yalnızca belirli kesimini kapsayabilmektedir. Bir yanda davranış ağır basarken, öte yandan gelen seziş, örneğin düşünme boyutlarını genişlettiği gibi, aynı zamanda problemin sınırlarını da değiştirmektedir. Bunun koşutunda anlam, simge, nitelik gibi kavramların karşısına siyaset, yaşama, kesinlik gibi kavramlar konulduğunda, yalnızca sınırlar değişmemekte, problemin yorumlanması zenginleşmektedir. Aynı tamamlayıcı karşıtlık, biçim ve çatkı kategorilerini oluşturan kavramlarda da görülmektedir. Geometri, yapı, oran gibi kavramlar esneklik, çatkı, üretim gibi kavramlarla tamamlanmaktadır. Tamamlayıcı ve bağlayıcı karşıtlarıyla birlikte ele alındığında, kavramlar daha zengin bir işlerlik kazanıp, problemin boyutlarının yeniden tanımlanmasını zorlamaktadırlar.
Tasarım süreci çerçevesinde iki ana bilişsel süreçle karşılaşılmaktadır. Birincisi ‘Üretsel süreçler’ (ya da doğurgan süreçler de denebilir, çünkü yaratıcı ya da türetici özellikleri var) kümesi altında toplanabilecek, tasarıma temel hazırlayan bilişsel işlemlerdir. Üretsel süreçler, tasarım öncesi ilk devinime geçen ansal işlemlerin kümesidir. ‘İnceleme süreçleri’ olarak adlandırılabilecek ikinci küme ise, değerlendirme ve yorum yapan ansal süreçlerin kümesidir. Üretsel süreçlerin ürettiği tasarım öncesi yapıları, tasarımın diğer sınırlamaları içinde değerlendiren bu işlemler aynı zamanda yorum olanağı da tanımaktadır.
Önce zihinde oluşmaya başlayan imgeler kendi başlarına uygun ve yeterli değildirler, ancak tasarı kanalıyla kavramsallaştırmaya aktarılırlar. Burada vurgulanması gereken nokta, imgenin kavramla aynı şey olmadığıdır. Ne kavram salt imgedir, ne de imge bir kavram olabilir. İmge kavram ve imgelemin sonucu ortaya çıkarak, tasarımın bir bölüğünü oluşturabilir.
Tasarım sürecinin bilişsel özgülüklerine bakarken, yalnız tasarım sonucu ya da ürünü değil, tasarım sürecinin kendisi ve özellikle tasarım öncesi süreçler önem kazanmaktadırlar. Bunun ana nedeni, tasarımın tek birimli ve tek aşamalı bir süreç olmayıp, çok değişkenden oluşan ve dolayısıyla çok birimli ve birden çok değişik bilişsel süreçden geçmesidir. Sonunda tasarıma götüren tasarım öncesi bir dizi sürecin kapsamlı anlaşılması, tasarım öncesi bilişsel işlemleri ve onların hem ürünü olup, hem de onlara katkıda bulunan ansal yapıyı içermektedir. |