“Denk olmayan sabrın sonu…”
07.06.08 , saat 00:49 de Haluk Demirgüç yazdı.
…Bir türlü okuyamıyorum kırık bakışlarındaki kendimi. Cümleler bir birinden kopuk ve birbirinin üzerine yığınlaşmış sanki. Neden acaba? Her cümlesini, her harfini, yan yana getirmekten ellerim buz tutarca sı şeklinde kırılacak ve tuzla buz olacak bir cam parçası yığını olmuş sanki. Tırnak uçlarınla bir tıkırdatsan, çekirdeği çatlayan dünyanın gürültüsü parlar kulaklarından. Bardaklara dokunuşun geliyor gözlerimin perdelerine, sanki camın içerisine kalbini koymuşsun, o kadar saf ve temiz parlıyor ki, insanın irislerini patlatacak bir beyazlıkta ve saflıkta… Sigarasının son demini çekiyordu içerisine. Durmadan, dünyasının karanlık yüzünden kendine umut etmiş bir şekilde bu sözcükleri geçiriyordu içinden… Aslında seviyordu tılıngi’yi. Kafası karışıktı, bunları düşünürken. Bir tren garında, insanın içini delen bir yağmura da şahit olmuştu. Sigarasının izmariti nerdeyse elini yakmak üzereydi ki, omzuna babacan bir el uzandı, sonra bu el saç uçlarını hafiften bir okşadı
—evlat iyi misin?
Diye bir ses yankılandı zifirilerin ötesinden kulaklarına. Şaşkın, ama yüzünden hiç eksik olmayan bir gülümseme ifadesi ile başını hafifçe salladı… Tren raylarında kalmıştı gözleri. Yağmur tüm elbiselerini delmiş, buğday tenini okşamıştı sanki. Yaşlı adam, tekrar sordu.
—evlat yardım edebilir miyim?
Sanırım senin biraz yardıma ihtiyacın var dedi. İçtiği sigaranın tesiriyle olacak ki başı dönüp, tren durağının raylara olan kısmına, nerdeyse düşmek üzere olduğunun farkında varmadan, bir ağacın gövdesine sırtını dayamış, öne arkaya doğru gidip gelmekteydi… Tekrar başını kaldırıp, sigara içtiğinin sararan bıyıklarından anlaşılan, yaşlı adama, hafif bir bakış salarak
—sigaran var mı? Diye kısık bir sesle sordu.
Yaşlı adam, hafif bir baş sallaması ile
—hele bir ayağa kalk evlat deyince
Hafif kıpırdamaya başladı. Yağmurun tesiriyle dallarında bir hayli su biriken ağaca tutunmaya başladı ki, tekrar başı çok ağrımanın ötesinde dönmeye başladı.
Yaşlı adam;
—hay Allah! Ne oldu sana be evladım? Diye bir anda bağırdı, öfkenmiş gibi kolundan ve omzundan tutarak kendisine yasladı.
Yaşlı adam sordu;
—yavrum bu saate burada ne yapıyorsun böyle tek başına? Diye sorunca, tekrar kendisi sorusunu değiştirdi
—önce senin bir ismin olmalı, söyle bakalım adın ney yavrum?
Hafif bir mırıldanmayla;
—Tarık, dedi.
Peki, Tarık oğlum saat ten haberin var mı?
Tarık ıslanmış saçlarını elleriyle geriye doğru götürdü ve tekrar sordu;
—sigaran var mı?
Yaşlı adam;
—var evlat var, demeye gelmedi, Tarık kendini bırakmaya çalıştı, yüzünü yere doğru eğerek çok kaba bir sesle öksürmeye başladı. Yaşlı adam, sıkı tutarak, kendi kendine kısık bir sesle
—yazık bu gençliğe yazık!
Tekrar Tarık’ı düzelti başını kendi omuzlarına alarak tren garından hafif hafif adımlarla dışarıya çıktılar.
Yaşlı adam, son bir soru soracaktı
—bu saate nereye gidecektin evlat?
Tarık, sadece ufacık kelimelerle
—bilmiyorum. Diyecek mecalli bile kalmamıştı. Yinede kulaklarına gelen bu sevecen yaşlı adamın sorusunu kendini zorlayarak cevaplayabildi. Yaşlı adam, üzerindeki kalın montu çıkarıp Tarık’ın ıslanmış omuzlarına bıraktı. Gecenin bir hayli ilerlemesine rağmen yaşlı adamın Tarık’ı olduğu yerde bırakıp gitmek, içi el vermiyordu bir türlü. Kendi kendine düşündü ne oldu acaba bu tazeciğe? Böyle düşünüyorken yıllar önce başından geçen bir olayı hatırladı. Kendisi Almanya da işçi olarak çalışırken, yol ve dil bilmezken iki üç zibidinin saldırısına uğramış iyi bir dayak yediğini an be an anımsıyordu şimdi. Almayanın ezici soğukluğunda bir ağacın kovuğunda uyuya kalıp iyice hastalandığı zamanları unutmamıştı. Bereket versin ki hemen tren garın çıkışında taksi durağındaki şoföre işaret yoluyla gelmesini ikaz etti. Şoför, yaşlı amcanın haline bakarak, belliydi ki bedeni artık belli bir ağırlık taşımayacağını anlamış olacak ki arabadan fırladığı gibi, yüzündeki tebessümü kaybetmeyen Tarık’ın kolunun altından girerek arabaya binmesini sağladı. Yaşlı amca şoföre arabanın gideceği semti söyledi. Şoför kıvrımlı yolları ve sokak aralarını bir bir kat ettikten sonra şehrin her tarafını görebilen, sevimli ve gök mavisini uyandıran dış cephe boyasıyla, kirlenmiş lacivertli geceye daha bir anlam yüklüyordu sevimli eve. Yaşlı adama yine şoför yardım etti. Cebindeki şıngırtıları duymuş olmalı ki Tarık hafifçene başını kaldırdı, şoföre;
—geldik mi? diye sorar.
Şoför gecenin yorgunluğundan olmalı ki
—hı hı, diye cevapladı.
Yaşlı amca Tarık’ın kolundan girdiği gibi, ikinci katta zorda olsa çıkartmaya başladı. Tarık’ın merdivenlerden yalpalanmasına rağmen yaşlı amca yinede yatağa kadar götürmeyi başardı. Acaba ne olmuştu bu zavallıcağızıma diye kendi kendine söylene söyle aşağı katta, giyilecek bir şeyler bulmaya inmişti. Tekrar yukarı çıktığında Tarık’ın uyuduğunu gördü. Tarık’ın nemli kalan elbiselerini üzerinden çıkardıktan sonra üzerine yorganı örtü…
Kızaran gözlerle yaşlı amcayı pencereden seyrediyor, tuhaf tuhafta evin içerisine ve pencereden görebildiği kadar dışarıyı seyrediyordu, uykunun vermiş olduğu dinçlikle. Ağaçların diplerini yabancı otlardan temizleyen yaşlı adamın yanına fazla ses çıkarmayacak şekilde adımlarını sıklaştırarak vardı. Dizlerini bükerek yere doğru çömeldi. yaşlı amca Tarık’ın yanında olduğunun farkına vararak,yüzüne bakmayarak
-evlat bunları temizlemesen ağaç sağlıksız bir bebek gibi büyür ve sonunda çoraklaşarak dalları kurur ve her esen rüzgarda baş eğmek zorunda kalır .
Tarık ta hafifçene
—hı hı dedi.
Yaşlı amca sıvanmış paçalarını düzeltirken, sabahın ferahlığından olmalı ki bir içten “şükür” çektikten sonra, Tarık’a doğru döndü.
—Tarık yavrum seni akşam tren garında bulduğumda çok fenaydın, konuşamayacak kadar mecal kalmamıştı vücudunda, şimdi konuşmak ister misin benimle?
Tarık;
—Amca sen sor ben cevap vereyim istersen, çünkü nerde başlamak istediğimi tamamen kestiremiyorum.
—Hayır, evlat “insanın en doğalı, yine kendi içinden geldiği gibi ifade etmesidir.”
Tarık;
— Amca kusurumu bağışla ismini bahşeder misin?
—yavrum adım “Yusuf” emekli öğretmenim.
Tarık hafif bir gülümsemesi ile
—öyleyse size hocam diye hitap etsem bir sakıncası olmaz değil mi? diye ekledi.
Yusuf öğretmen;
—tabi yavrum tabi, bir sakıncası yok. Yıllardır aşinası olduğum sıfat, yabancı değilim yani.
—hocam sen sormadan ben başlıyım öyleyse; ben Anadolu’nun sıcak memleketinden(kışında biraz soğuk olur) ve insanlığın yeşerdiği ve mutlu olduğu Kâhta’nın çakıreşme köyünden doğdum. Babamın en küçük oğlu da sayılamam, en büyüğü de. Buna rağmen de babam en büyüğü ile en küçüğün arasındaki ferleri, büyüğü de, küçüğü de dahil olmak üzere okutmaya çalıştı ve çalışıyor da. Bende onlardan üç sene önce kopup, üniversite tahsilimi yapmam için Ankara ya geldim. Burada siyasal bilimler akademisinde okumaktayım. Dün akşam sen olmasaydın tahsilimin son demini yaşayacaktım. Çünkü günün yoruculuğundan sonra, günindinin kızıllığı altında kısada olsa sonu acı ile dolu bir tartışmanın içinde kaldım. Deli danalar gibi bir türlü kabullenemiyordum, günindinin kızıllığında yaşanan bu tartışmanın sonunu. sık sık başımın ağrısından dolayı cebimde ağrı kesici taşırım, öyleki şişesinde kaç tane kaldığını bilmeden gecenin ilerleyen saatlerinde, şiddetlenen başımın ağrısıyla hepsini avuçlarıma aldığımı, ağzımın içinin zehir gibi olduğunu anımsıyorum, birde sigaranın vermiş olduğu tesir olacak ki sırtımı dayadığım ağacın üzerindeki biriken yağmur damlalarıyla yüzümün, ensemin, hafif soğuduğunun hissine kapılarak zor bela gözlerimi açtığımı biliyorum. Fakat kaç dakika veya saat kaldığımı bilmiyorum. Aslında hocam hikâyem biraz uzun fakat sana yine kısaltarak anlatmaya çalıştım.
Yusuf hoca pür dikkat dinliyor olacak ki birden irkildi, sanki olayların akışını kendi kafasında kurguluyormuş gibi bir hali sukutta idi.
—anlıyorum Tarık oğlum. Fakat tereddütte kaldığım nokta, şu tartışma dediğin meseleyi çözmekten aslında uzak değilim, ama beklide yanılabilirim diye ben tahminimi kendimde saklayacağım.
Tarık;
—hocam tahminimi bilemiyorum, velev ki benim yaşadığım çok ızdırabım olan bir tartışmaydı. yusuf hoca;
—peki. Tarık yavrum bilmek istiyorum bu tartışma dediğin olayın iç yüzünü, gerçekten merak ettim doğrusu. Senin gibi tazeciği bu noktaya getiren.
Ve sonradan ekledi,
—önce bir şeyler yiyelim. Belki kafanı toparladıktan sonra anlatırsın bana.
Tarık da onayladı “tamam” diye. Sonra Yusuf hoca evin diğer tarafında bulunan bostanlığa doğru yürümeye başladı, Tarık da arkasından yürümeye başladı,..
—evlat iyi misin?
Diye bir ses yankılandı zifirilerin ötesinden kulaklarına. Şaşkın, ama yüzünden hiç eksik olmayan bir gülümseme ifadesi ile başını hafifçe salladı… Tren raylarında kalmıştı gözleri. Yağmur tüm elbiselerini delmiş, buğday tenini okşamıştı sanki. Yaşlı adam, tekrar sordu.
—evlat yardım edebilir miyim?
Sanırım senin biraz yardıma ihtiyacın var dedi. İçtiği sigaranın tesiriyle olacak ki başı dönüp, tren durağının raylara olan kısmına, nerdeyse düşmek üzere olduğunun farkında varmadan, bir ağacın gövdesine sırtını dayamış, öne arkaya doğru gidip gelmekteydi… Tekrar başını kaldırıp, sigara içtiğinin sararan bıyıklarından anlaşılan, yaşlı adama, hafif bir bakış salarak
—sigaran var mı? Diye kısık bir sesle sordu.
Yaşlı adam, hafif bir baş sallaması ile
—hele bir ayağa kalk evlat deyince
Hafif kıpırdamaya başladı. Yağmurun tesiriyle dallarında bir hayli su biriken ağaca tutunmaya başladı ki, tekrar başı çok ağrımanın ötesinde dönmeye başladı.
Yaşlı adam;
—hay Allah! Ne oldu sana be evladım? Diye bir anda bağırdı, öfkenmiş gibi kolundan ve omzundan tutarak kendisine yasladı.
Yaşlı adam sordu;
—yavrum bu saate burada ne yapıyorsun böyle tek başına? Diye sorunca, tekrar kendisi sorusunu değiştirdi
—önce senin bir ismin olmalı, söyle bakalım adın ney yavrum?
Hafif bir mırıldanmayla;
—Tarık, dedi.
Peki, Tarık oğlum saat ten haberin var mı?
Tarık ıslanmış saçlarını elleriyle geriye doğru götürdü ve tekrar sordu;
—sigaran var mı?
Yaşlı adam;
—var evlat var, demeye gelmedi, Tarık kendini bırakmaya çalıştı, yüzünü yere doğru eğerek çok kaba bir sesle öksürmeye başladı. Yaşlı adam, sıkı tutarak, kendi kendine kısık bir sesle
—yazık bu gençliğe yazık!
Tekrar Tarık’ı düzelti başını kendi omuzlarına alarak tren garından hafif hafif adımlarla dışarıya çıktılar.
Yaşlı adam, son bir soru soracaktı
—bu saate nereye gidecektin evlat?
Tarık, sadece ufacık kelimelerle
—bilmiyorum. Diyecek mecalli bile kalmamıştı. Yinede kulaklarına gelen bu sevecen yaşlı adamın sorusunu kendini zorlayarak cevaplayabildi. Yaşlı adam, üzerindeki kalın montu çıkarıp Tarık’ın ıslanmış omuzlarına bıraktı. Gecenin bir hayli ilerlemesine rağmen yaşlı adamın Tarık’ı olduğu yerde bırakıp gitmek, içi el vermiyordu bir türlü. Kendi kendine düşündü ne oldu acaba bu tazeciğe? Böyle düşünüyorken yıllar önce başından geçen bir olayı hatırladı. Kendisi Almanya da işçi olarak çalışırken, yol ve dil bilmezken iki üç zibidinin saldırısına uğramış iyi bir dayak yediğini an be an anımsıyordu şimdi. Almayanın ezici soğukluğunda bir ağacın kovuğunda uyuya kalıp iyice hastalandığı zamanları unutmamıştı. Bereket versin ki hemen tren garın çıkışında taksi durağındaki şoföre işaret yoluyla gelmesini ikaz etti. Şoför, yaşlı amcanın haline bakarak, belliydi ki bedeni artık belli bir ağırlık taşımayacağını anlamış olacak ki arabadan fırladığı gibi, yüzündeki tebessümü kaybetmeyen Tarık’ın kolunun altından girerek arabaya binmesini sağladı. Yaşlı amca şoföre arabanın gideceği semti söyledi. Şoför kıvrımlı yolları ve sokak aralarını bir bir kat ettikten sonra şehrin her tarafını görebilen, sevimli ve gök mavisini uyandıran dış cephe boyasıyla, kirlenmiş lacivertli geceye daha bir anlam yüklüyordu sevimli eve. Yaşlı adama yine şoför yardım etti. Cebindeki şıngırtıları duymuş olmalı ki Tarık hafifçene başını kaldırdı, şoföre;
—geldik mi? diye sorar.
Şoför gecenin yorgunluğundan olmalı ki
—hı hı, diye cevapladı.
Yaşlı amca Tarık’ın kolundan girdiği gibi, ikinci katta zorda olsa çıkartmaya başladı. Tarık’ın merdivenlerden yalpalanmasına rağmen yaşlı amca yinede yatağa kadar götürmeyi başardı. Acaba ne olmuştu bu zavallıcağızıma diye kendi kendine söylene söyle aşağı katta, giyilecek bir şeyler bulmaya inmişti. Tekrar yukarı çıktığında Tarık’ın uyuduğunu gördü. Tarık’ın nemli kalan elbiselerini üzerinden çıkardıktan sonra üzerine yorganı örtü…
Kızaran gözlerle yaşlı amcayı pencereden seyrediyor, tuhaf tuhafta evin içerisine ve pencereden görebildiği kadar dışarıyı seyrediyordu, uykunun vermiş olduğu dinçlikle. Ağaçların diplerini yabancı otlardan temizleyen yaşlı adamın yanına fazla ses çıkarmayacak şekilde adımlarını sıklaştırarak vardı. Dizlerini bükerek yere doğru çömeldi. yaşlı amca Tarık’ın yanında olduğunun farkına vararak,yüzüne bakmayarak
-evlat bunları temizlemesen ağaç sağlıksız bir bebek gibi büyür ve sonunda çoraklaşarak dalları kurur ve her esen rüzgarda baş eğmek zorunda kalır .
Tarık ta hafifçene
—hı hı dedi.
Yaşlı amca sıvanmış paçalarını düzeltirken, sabahın ferahlığından olmalı ki bir içten “şükür” çektikten sonra, Tarık’a doğru döndü.
—Tarık yavrum seni akşam tren garında bulduğumda çok fenaydın, konuşamayacak kadar mecal kalmamıştı vücudunda, şimdi konuşmak ister misin benimle?
Tarık;
—Amca sen sor ben cevap vereyim istersen, çünkü nerde başlamak istediğimi tamamen kestiremiyorum.
—Hayır, evlat “insanın en doğalı, yine kendi içinden geldiği gibi ifade etmesidir.”
Tarık;
— Amca kusurumu bağışla ismini bahşeder misin?
—yavrum adım “Yusuf” emekli öğretmenim.
Tarık hafif bir gülümsemesi ile
—öyleyse size hocam diye hitap etsem bir sakıncası olmaz değil mi? diye ekledi.
Yusuf öğretmen;
—tabi yavrum tabi, bir sakıncası yok. Yıllardır aşinası olduğum sıfat, yabancı değilim yani.
—hocam sen sormadan ben başlıyım öyleyse; ben Anadolu’nun sıcak memleketinden(kışında biraz soğuk olur) ve insanlığın yeşerdiği ve mutlu olduğu Kâhta’nın çakıreşme köyünden doğdum. Babamın en küçük oğlu da sayılamam, en büyüğü de. Buna rağmen de babam en büyüğü ile en küçüğün arasındaki ferleri, büyüğü de, küçüğü de dahil olmak üzere okutmaya çalıştı ve çalışıyor da. Bende onlardan üç sene önce kopup, üniversite tahsilimi yapmam için Ankara ya geldim. Burada siyasal bilimler akademisinde okumaktayım. Dün akşam sen olmasaydın tahsilimin son demini yaşayacaktım. Çünkü günün yoruculuğundan sonra, günindinin kızıllığı altında kısada olsa sonu acı ile dolu bir tartışmanın içinde kaldım. Deli danalar gibi bir türlü kabullenemiyordum, günindinin kızıllığında yaşanan bu tartışmanın sonunu. sık sık başımın ağrısından dolayı cebimde ağrı kesici taşırım, öyleki şişesinde kaç tane kaldığını bilmeden gecenin ilerleyen saatlerinde, şiddetlenen başımın ağrısıyla hepsini avuçlarıma aldığımı, ağzımın içinin zehir gibi olduğunu anımsıyorum, birde sigaranın vermiş olduğu tesir olacak ki sırtımı dayadığım ağacın üzerindeki biriken yağmur damlalarıyla yüzümün, ensemin, hafif soğuduğunun hissine kapılarak zor bela gözlerimi açtığımı biliyorum. Fakat kaç dakika veya saat kaldığımı bilmiyorum. Aslında hocam hikâyem biraz uzun fakat sana yine kısaltarak anlatmaya çalıştım.
Yusuf hoca pür dikkat dinliyor olacak ki birden irkildi, sanki olayların akışını kendi kafasında kurguluyormuş gibi bir hali sukutta idi.
—anlıyorum Tarık oğlum. Fakat tereddütte kaldığım nokta, şu tartışma dediğin meseleyi çözmekten aslında uzak değilim, ama beklide yanılabilirim diye ben tahminimi kendimde saklayacağım.
Tarık;
—hocam tahminimi bilemiyorum, velev ki benim yaşadığım çok ızdırabım olan bir tartışmaydı. yusuf hoca;
—peki. Tarık yavrum bilmek istiyorum bu tartışma dediğin olayın iç yüzünü, gerçekten merak ettim doğrusu. Senin gibi tazeciği bu noktaya getiren.
Ve sonradan ekledi,
—önce bir şeyler yiyelim. Belki kafanı toparladıktan sonra anlatırsın bana.
Tarık da onayladı “tamam” diye. Sonra Yusuf hoca evin diğer tarafında bulunan bostanlığa doğru yürümeye başladı, Tarık da arkasından yürümeye başladı,..
Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Köşe Yazarlarımız » Haluk Demirgüç
Haluk Demirgüç
halukdemirguc@mynet.com
Toplam Yorumlar 3
Yorumlar
| | Yusuf hoca büyük bir zevkle anlatıyordu kendi bostanının durumunu, fideyken nasıl diktiğini ve sebze tutuncaya kadarki ayrıntıların hepsinin bir bir anlattı. Özelikle hangi sebzeye hangi gübrenin iyi geleceğini anlatırken, Tarık ta köylülüğün vermiş olduğu birazcık tecrübesiyle o da bir şeyler anlattı sebzeler hakkında. Yusuf hoca şöyle kendini bir dinledi, düşündü, içinden “yahu bu yavrucak çok zeki, neden böyle bir şeye teşebbüs etmiş olabilir” diye söylene duruyordu. Biraz, hıyar, domates, biber topladıktan sonra içeriye kahvaltı yapmak için geçtiler… Yusuf hoca üniversite kampüsünde siyasal bilgiler fakültesinin koridorunda gençlerin sarmaş dolaş hallerini, kimisinin küpeli, uzun saçlı erkekleri, tuhaf giyimli kız ve erkeklerin hallerini hem gözlemliyor, hemde örgencilerin isim listesinin nerde asılı olabileceğini düşünürken, birden bir panonun önünde durdu, gözlerinin zayıflığı nedeniyle olacak ki yakın gözlüğünü çıkardı panodaki isimlere bir bir bakıyordu. Arkasından birinin durduğunun farkına vardı. Fakat önemsemedi. Arkasında duran adam hocanın yan tarafına geçti gülümser yüzüyle hocayı pür dikkat izliyordu. yusuf hoca —yahu nerde bu isim? Diye kendi kendine söyleniyordu. Yanında duran adam —Yusuf hocam yardım edebilir miyim? Diye ekledi. yusuf hoca ismini duyar duymaz yanına bir baktı, şaşırmış bir halle adamın yüzüne baktı. adam düzgün giyimli, takım elbiseliye uygun bir gömlek giymiş, ve buna uygun bir kravat takmıştı. Yusuf hocanın bir şey demesine fırsat vermeyerek kendisini tanıştırdı. Hocam; —ben İsmail rukenoğlu Malatya lisesinden. Sizinle sürekli kitap alışverişlerinde bulunan ögrenciniz, hatta bir kitabınız hala bende duruyor. Yusuf hoca; —hatırladım diye ekledi, fakat gözleri öyle bir parladı ki, sevinçten ne diyeceğini şaşırdı. İsmail Yusuf hocanın elini öptü, hasretle kucaklaştıktan sonra, Yusuf hoca başından geçen hadiseyi anlattı niçin burada olduğunu da ekledi. İsmail’le döndü; - -sen burada ne yapıyorsun evladım? —hocam sizin emeklerinizin sayesinde üniversiteyi kazandıktan sonra ünv. yard. Doç. olarak çalışıyorum, Yusuf hocanın keyfi bir hayli katmerleşti… İsmail’in yardımlarıyla “tılıngi” denilen kıza ulaşıldı.”tılıngi” merdivenleri hızlı hızlı adımlarken, İsmail rukenoğlunun odasına giden koridorda adımlarını sıklaştırdı. 549nolu odanın kapısında durdu, kapıyı tıkırdattı, içerden “giriniz”diye ses geldikten sonra kendisini içeriye attı. İçeride kahvelerini yudumlayan, İsmail hoca ve tanımadığı bir yaşlı adamın oturduğunu görmüştü. Kısık bir sesle; —hocam beni çağırtmışsınız? —evet, kızım otur şöyle, önce ne içersin? —sağolun hocam bir şey almayayım. —olurmu kızım? Bir şey içersin, bak bizim Çaycının yeni toplamış olduğu ada çayı var, sen bir ada çay içersin? —sağolun hocam. diye ekledi tılıngi. İsmail hoca ile Yusuf öğretmen anılarından konuşuyorlardı, İsmail hoca Nagihana dönerek, —Nagihan kızım tanıştırmayı unuttum. Yusuf hoca Malatya lisesinde öğretmenim idi, tesadüfen rastladım. Şimdi anılarımızdan bahis ediyorduk. Birden kapı çaldı, Çaycının tepsisinden sarımtırak renkte ve parıl parıl parlayan bardakta ada çayını masaya bıraktıktan sonra başını hafifçe, yüzündeki tatlı tebessümle birlikte eğerek selamladıktan sonra odadan ayrıldı… Kahvaltıdan sonra Tarık neden bu halle düştüğünü bir bir anlatmıştı, evet sadece bir kızın vermiş olduğu yoğun sevgi ve aşkı için buna teşebbüs ettiğini, kızın kimliksel bilgilerini de söylemeyi ihmal etmemişti. Yusuf hocada konuşmaları bitince konuştukların önemli kısımlarını not etmiş ve mutlaka kızla görüşmeyi kafasına koymuştu. Tarık hep “tılıngi” derdi ona, çünkü “tılıngi” taze bir çiçeğin zeraffetti kadar güzel ve edepli biri olduğunu hep söylemişti Yusuf hocaya. Ve neden “tılıngi” adını aldığını da biliyordu artık Yusuf hoca… Yusuf hoca kampüsün kapısından adımı dışarıya gayet düşünceli bir biçimde atıyordu, öyle ki kendi evinin istikametine giden otobüsün geçtiğinin farkına varmadı bile. Otobüs durağının yetmiş metre ilerisinde çay ocağı vardı, iskemlebesine oturdu, garsona işaret parmağıyla çay istediğini belirtti, çayını yudumlarken birden gözlerine canlılık geldi, o da ne! Karşı yolda Tarık! Başına buyruk bir şekilde yürüyordu, tedirgin bir şekilde sağa sola bakınıyordu. Yusuf hoca ayağa kalkarak elini yukarıya doğru kaldırarak Tarık’ın görmesini istedi, fakat Tarık yönü farklı tarafta olduğu için Yusuf hocayı görmesi mümkün değildi.”nasıl olsa kampüse doğru gelirse görürüm” kendi kendine söyleyi verdi. Hala, kızın söyledikleri beynini kaynatıyordu sanki hele şu cümlesi ”amca size saygı duymakla beraber, dediğiniz şahısla hiçbir birleşecek hukuklarımız yok, keza benim ailemin maddi olanakları yerinde, kalıtsal olarakta bizim ailenin genetik yapıları çok üstündür. Bu yüzden davul bile dengi dengine.”Yusuf hocanın azgından sakızlaşmıştı sanki ”davul bile dengi dengine” geniş düşünmeyi seven biriydi, anlaşılan o ki bu cümlelere benzer cümleler kurup, Tarık’ı çok kırmış ve yıpratmıştı bunu düşünmeden edemedi. birden derin düşüncesinden ayrılmasına sebebiyet veren yakın bir yerden bir el silah sesi duyuldu, üç beş saniye sonra olacak ki,peş peşe silah sesi devam etti.insanların etrafa koşuşturmaları,ve çığlıkları neredeyse adım atmayı zorlaştırıyordu.çay parasını acele verdikten sonra,silah sesinin geldiği yöne doğru yürüdü,biraz hızlı adımlarla yürümüş olacak ki,durduğu zaman nefesi tıkanmak üzereydi.nefesiz kalması cabası,gördüklerine inanmak istemiyordu sanki.elinde silah olanın sürekli bir cümleyi tekrar ettiğini “davul dengi dengine” söylenip duran “Tarık”,yerde kanlar içinde kalmış,ve saçları kendi kanıyla yapış yapış olan bir bayanın yerde yattığını görünce,bir anda polislerin etrafı sardığını gördü,Yusuf hoca yanına yaklaşmaya çalıştıysa da polisler engelledi.megafonla silahı bırakmasını,ve teslim olmasını söyleyen polis amirinin yanına sokuldu Yusuf hoca. —amirim ben bunu tanıyorum, belki ikna edebilirim. Yaşlılıktan dolayı fazla sesim çıkmadığı için bağıramıyorum, şu aleti verebilirsen belki teslim olmasını sağlarım diye söyledi. —Tarık denk bu muydu? Söyle bana! Denk bu muydu? Konuşamıyorsun değil mi! çünkü “denksiz” kaldın! Tarık birden irkildi, sesin geldiği yöne doğru dikkatini toparlamaya çalıştı, çünkü megafonda tanıdık bir ses yankılanıyordu, —yavrum ben Yusuf amcan, Der demez, amir hızlıca megafonu Yusuf amcanın elinden aldı. —sakın bir aptallık yapmaya kalkışma. Dedim sana etrafına bir bak, teslim olmaktan başka seçeneğin yok! Tarık; —öylemi seni aşağlık erif! Diye bağırdı, silahını hızla o yöne doğru çevirdi birden iki üç el ateş etti, amire bir kurşun isabet etti, bir kurşunda amirin hemen yanında bulunan Yusuf amcanın karaciğerini delmiş olmalı ki, yaşlılığında vermiş olduğu güçsüzlükle yere yığıldı. Amir hemen doğruldu, amirin çelik yeleği olduğu için kendisinde bir hasar yoktu, Yusuf amca bir şeyler sayıklıyordu” ya sabır” ya sabır.” Tarık ateş eder etmez polislerde boş durmayıp etkisiz hale getirdiler, Tarık orta yerde “tılınginin” yanına yığılıp kaldı, hışırtılı bir sesle “şimdi denkiz seninle” denk” Yusuf amcayı gelen ambulansla hastaneye kaldırdılar, Tarık’ta başka bir ambulansla hastaneye götürdüler. Ertesi gün gazetelerin manşetinde “denk olmayan sabrın sonu” üç cana mal oldu, bu bir ders olsun diye sayfalarını siyaha boyatmışlardı… Nüve Forum » gazete haber ve makale yorumları » Köşe Yazarlarımız » Haluk Demirgüç Haluk Demirgüç halukdemirguc@mynet.com |
07.06.08 , saat 00:52 de Haluk Demirgüç yazdı.
|
| | Çok gerçekçi bir hikaye.. Güzel betimlemeler.. Yazmaya devam edin lütfen.. Kendinizi geliştirmekten imtina etmeyiniz. Kaleminiz güçlü şiir denemeleriniz başarılı sanırım uzun soluklu bir yazan olacaksınız. Elinize sağlık |
24.06.08 , saat 23:03 de İlhan Hoca yazdı.
|
| | Kesinlikle yazmaya devam ediniz. Kaleminize sağlık Sayın Demirgüç |
06.08.08 , saat 14:53 de remşit yazdı.
|
Yorum Yazın |
Toplam Trackbackler 0
Trackbackler
Haluk Demirgüç Tarafından Yazılan Son Blog Başlıkları
- Değerler şantiyesi (20.09.08)
- Umudun mavisi (20.09.08)
- Bir sen…. (20.09.08)
- Ey yar (04.08.08)
- Beyaz hale (04.08.08)








